Düşmanlık
Düşmanlık kelimesi günlük kullanımda en çok kullanılan kelimelerden birisi olması sebebiyle, hayatımızın geniş bir alanını etkilemektedir. Acaba düşmanı olmaya bir insan var mıdır diye bir soru sorulsa kaç kişi zorlanmadan “hayır düşmanım yoktur” diyebilir? Onun için insanlığın en büyük dramlarından birisidir düşmanlık.
O halde hayatımızda bu kadar etkili olan düşmanlığın kökeni nedir, düşmanlık doğal bir hal midir yoksa bir kişilik bozukluğu mudur? Bu yazımızda bu iki soruya cevap bulmaya çalışacağız.
Konuyu İslam inancı açısında ele alırsak Kuran-i Kerim’de düşmanlığın insanın cennet bilincinden kopuşundan kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Bu bakış açısında göre düşmanlık, insan ruhundaki bir sapmadan kaynaklanmaktadır. Bu sapma insanın cennet yaşamının gerektirdiği ahlaki davranıştan sapması sonucu ortaya çıkmıştır. Bundan dolayı da Kuran-i Kerim’de cennetlik ruhların düşmanlığın kaynağı olan her türlü kin ve nefretten arınmış oldukları belirtilmektedir. Doğal olarak düşmanlığa dayalı bir din ya da dindarlık anlayışı dinin özüyle bağdaşmaz.
Düşmanlık konusunu felsefi açıdan ele alınırsa, farklı felsefi akımların insan tabiatıyla ilgili yaklaşımlarına göre düşmanlığın kaynağı ile ilgili görüşlerinin değiştiği görülmektedir. Hayatı bir mücadele alanı olarak gören felsefi akımlara göre düşmanlık ahlaki bir zayıflık değil, doğada var olmak için gerekli olan doğal bir süreçtir. Özellikle siyasi teorisyenler büyük ölçüde bu felsefi düşünceyi esas alırlar. Bundan dolayı da siyaset genellikle bir ötekileştirme ve karşı tarafı zayıflatarak onun üzerinde egemenlik kurma mantığı ile hareket eder.
Bazı felsefeciler ve ilahiyatçılar ise düşmanlığı ahlaki bir zayıflık olarak görürler. Ancak felsefeciler ahlak öğretisini dinlerde olduğu gibi bir kutsala bağlamak yerine insan tabiatının gereği olarak görürler. Ancak insan tabiatının özde ahlaki değerler üzerine kurulu bir yapıya mı yoksa başkaları üzerinde egemenlik kurmaya dayalı bir yapıya mı sahip olduğu konusunda ayrılığa düştüler.
Özde ahlaki değerlerin var olduğunu savunanlar ahlakçı bir felsefe kurmaya çalıştıkları için düşmanlığı ahlaki bir zayıflık olarak yorumlarken, insanın özünde başkaları üzerinde egemenlik kurmak olduğunu savunanlar savaşı doğal bir gereklilik olarak yorumlarlar. Bu anlayışta olanlar köleliği de meşru görürler. Çünkü doğal savaş halinin bir gereği olarak her zaman yenenler ve yenilenler olacaktır. Budan dolayı da bu anlayışa göre kölelik doğal bir haldir. İnsanlık tarihinde bu anlayışın çok derin izlerini görebiliriz. Çağımızda gelişen insan hakları kavramı, öncelikle kölelik kavramına karşı çıktığı için bu felsefi yorumun ciddi bir tenkidini gerekli hale getirmiştir.
İnsan hakları anlayışının gelişmesine paralel olarak, devlet anlayışı da yeniden sorgulanmaya başlandı. Çünkü insan haklarını savunanlara göre devlet anlayışının gelişmesini sağlayan temel duygu ve düşünceler, birlikte yaşama arzusundan kaynaklanmaktadır. Budan dolayı da devlet anlayışının dayandığı ana düşünce ve duyguların temelinde ahlaki değerler vardır. Buna göre devlet hukuku ve kurumlarının dayadığı ana değerler ahlaki değerlerdir. Bu yüzden de yolsuzluk ve kamuya zarar verici her türlü eylem, toplumun birlikte yaşama hukukunu ihlal ettiği için suç olarak kabul edilmiştir.
Farklı bir anlayışa göre devlet algısının ortaya çıkmasında etkin olmuş olan ana duygu ve düşünce düşmanlara karşı korunma duygu ve düşünceleridir. Bu anlayışa göre devlet algısının kökeninde düşmanlıklar vardır. Bir başka düşünceye göre ise ilk olarak devlet düşüncesinin ortaya çıkışında düşmanlara karşı savunma düşüncesinden çok, sömürgecilik düşüncesi vardır. Bundan dolayı da devletin özünde ahlaki değerler değil, devleti kuranların çıkarları vardır. Buna göre, devlet hukukunun temelinde de ahlaki değerler değil, devleti elinde tutanların çıkarlarının korunması esastır. Bu tür devlet anlayışlarının hakim olduğu ülkelerde devletin esası olan hukuk, meşruiyetin kaynağı değil meşrulaştırmanın aracıdır. Bu tür siyasi yapıların egemen olduğu ülkelerde yargı bağımsızlığından söz etmek de mümkün değildir. Çünkü yargı bağımsızlığını savunanlara göre, yargının temel görevi devlet gücünü kullananların birlikte yaşama esası olan hukuki değerlere aykırı davranışlarını denetlemektir. Buna anlayışa göre yargı devlet gücünü kullananlara karşı dengeleyici bir güç misyonunu icra eder. Bundan dolayı da yargı bağımsızlığın esas alındığı sistemler özleri itibari ile ahlaki sistemlerdir.
Yargı bağımsızlığının olmadığı ülkelerin ana siyaseti düşmanlar ve düşmanlıklar üzerine kurulu olduğu için, yargı aslında siyaseti dengeleyici bir güç değil; aksine sürekli savaş durumunda olan siyaseti iç ve dış düşmanlara karşı koruyucu bir güçtür. Bundan dolayı da, bu tür siyasi sitemlerin egemen olduğu ülkelerde insan haklarının fazla bir önemi yoktur. Aksine bu tür sistemler insan haklarını kendileri için tehdit olarak görürler. Çünkü bu tür sistemler esas itibari ile düşmanlık üzerine kuruldukları için, vatandaşlarına düşmanın hiçbir hakkı yoktur bilincini empoze etmeye çalışırlar. Bu tür empozelerin yapıldığı ülkelerde vatandaşlar, kendileri dışındakileri düşman olarak gördükleri için, farkı olanlarla iletişim kuramazlar aksine onların her türkü hakkını ihlal etmeyi, hatta öldürmeyi kahramanlık olarak görmeye başlarlar. Gelişmemiş ülkelerdeki insan hakları ihlallerinin ana kaynağı bu tür siyasi empozelerdir.
İnsanlık olarak sorgulamamız gereken bir önemli konu da, düşmanlığın makul ve meşru bir zeminin olup olmadığıdır. İnsanlık tecrübesi, bize düşmanlara karşı durmamız gerektiği hissiyatını vermektedir. Bu hissiyatın kaynağında insanın insandan gelen zararlara karşı korunması varsa, genel olarak düşmanlığa karşı düşmanlık meşru bir eylem veya söylem olarak görülebilir. Ancak meşru olan şey insanın insana düşmanlığı mı yoksa insanın insana yönelik eylemlerine karşı meşru tepkisi midir? Suç ve ceza hukukunun doğuşunu sağlayan ana fikir bu ayırıma dayanarak ortaya çıkmıştır.
Normalde haksız bir eylem olmadığı müddetçe insanın insana düşmanlık duyması, insan akıl ve vicdanında kabul görmez. O halde ceza hukukunun temeli başkasını hukukunu tecavüz halinin ortaya çıkmasına dayanmaktadır. O halde düşmanlığın kaynağı insanın tabiatı değil, onun gerçekleştirdiği ve düşmanlık duygularının ortaya çıkmasını sağlayan eylemleridir. Bu durumda düşmanlığın tek meşru zemini, insanın kendisine karşı yapılan haksız eylemlere karşı insani bir tepki olarak ortaya çıkması durumudur. Doğal olarak da düşmanlığın haksız eylem ve söylemlerden soyutlanarak, birey ve toplumlara yönelmesinin ahlaki değerlerden sapma olduğu gibi bir suç hali de olduğunu söyleyebiliriz.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, din, dil, mezhep, meşrep, etnik köken gibi genel haller doğrudan meşru bir düşmanlık sebebi olamaz. Bunların düşmanlık sebebi olabilmesi için, açık bir haksız eylemin ortaya çıkması gerekir. Ayrıca haksız eylem ya da söylemin ortaya çıkması, herhangi bir din, dil, mezhep, meşrep ya da etnik kökene sahip olan tüm insanlara karşı bir düşmanlık duyulması için yeterli bir sebep değildir. Çünkü suç ve ceza bireyseldir. Bir suça kimler kalkışmış ya da iştirak etmiş ise ceza da sadece o suçu işleyenleri bağlar. Bundan dolayı da geçmiş nesillerin işlediği suçlardan, doğan yeni nesiller sorumlu olmadığı gibi, bir suça açıkça iştirak etmemiş insanları, din, dil ya da etnik sebeplerle genel suçlu kabul edip düşmanlık duymak da doğru değildir. Doğal olarak da ancak adaletin tesisini esas alan, düşmanlık yapanların haksız eylem ve söylemlerine karşı korunmayı içine alan bir düşmanlık bilinci meşru olabilir.
Esas itibari ile bu meşru korunma halinin meşru düşmanlık olarak tanımlanması da ayrı bir sorundur. Çünkü bu durumda düşmanlığa karşı düşmanlık gibi bir durum ortaya çıkmaktadır ki, düşmanlık doğru değil ise o zaman düşmanlığa karşı düşmanlık da doğru olmamalıdır. O halde düşmanlığa karşı düşmanlık değil, düşmanlığa karşı haklı bir müdafaadan bahsetmek gerekir. Bu durum ise meşru müdafaa hakkı olarak ifade edilmektedir. Sonuç olarak meşru müdafaa hakkına dayanmayan her türlü saldırıyı, düşmanlık olarak niteleyebiliriz.
Düşmanlık söylemlerinin akıl ve ruhlarımızı saptırmaması için, düşmanlık söylemlerinin dayandığı sebepler üzerinde düşünerek, ruh ve akıllarımızın teslim alınmasını engellemeliyiz. Aksi takdirde yaşama sevincinin kaynağı olan dostlukları kaybederek, düşmanlığın vahşeti içinde yok olmaya mahkûm olacağız.