Ölüm ve Ötesi

Ölümden neden korkuyoruz?

İnsan hayatının en dramatik olayıdır ölüm. Çünkü ölüm insanı yaşama bağlayan tüm değerlerin son bulma korkusunu içerisinde taşır. Tarih boyunca insanlar ölüm olayı karşısında kendilerini çaresiz görmeleri sebebiyle, bu korkuyu aşmak için ölüme çok özel anlamlar yüklemeye çalıştılar. Mevlana gibi ölümü adeta sevgiliyle buluşma gecesi gibi yaşamın mutluluğunun zirvesi gibi görmeye çalışanlar olduğu gibi, yaratıcının varlıklar üzerinde bir baskısı, hatta hayatın bir vahşeti olarak da yorumlayanlar oldu. Ölümün korkunç görülmesinin bir diğer sebebi de belirsiz özelliklere sahip olmasıdır. Bu belirsizliklerin başında, ölüm sonrası varlıkların durumudur. Peki, ölüm olmasaydı ve de ölüm sonrası hayat ile ilgili belirsizlikler olmasaydı hayat nasıl olurdu? İşte ölüm üzerine düşünen insanların çok azı bu soru üzerinde de düşünmektedir.

 

Ölüm olmasaydı ne olurdu?

Şüphesiz ölüm olmasaydı, doğumun olması da imkânsız hale gelecekti. Çünkü bugüne kadar ölmüş tüm insanlar dünya hayatında kalmış olsaydı, dünyanın bizi taşıyamayacağı kesin bir bilgidir. Nitekim her yıl milyonlarca insan doğal sebeplerle ölürken, dünyayı paylaşamayan milyonlar da birbirini öldürmektedir. Demek ki, bu dünya yaşamındaki dengenin korunması için doğal ölüm yanında çıkarların korunması için öldürmek de bir zorunluk gibi görülmektedir.

Her ülkenin kendi menfaatlerini korumak için öldürmeyi meşru görmesi bunun açık bir göstergesidir. Dünyanın birçok yerinde yaşanan cinayetlerin arkasında, belli kişilerin çıkarlarının korunması için öldürmenin meşru görülmesi düşüncesi yatmaktadır.

Burada akla gelen bir diğer soru da, dünyanın dengesinin korunması için neden ölümün zorunlu bir ilkeye dönüştürüldüğüdür. İlahiyat açısından buna verilebilecek cevap, yaşamın sadece bu zaman ve mekân ile sınırlı olmadığıdır. Dolayısıyla farklı zaman ve mekânları deneyimlemek için yaşamın sadece bu zaman ve mekân ile sınırlı olmaması gerekir. Çünkü yaratıcı sonsuz bir kudrete sahiptir ve yaşamı sonsuz alternatiflere açık kılmıştır. Bu anlamda ölüm canlılar için sonsuz yaşama açılan bir kapıdır. Ayrıca bu yaşam bizim ilk tecrübemiz de değildir. Bizim cennette ve de anne karnında deneyimlediğimiz yaşamlar vardır. Özellikle hep daha iyiyi daha güzeli aramamız, cennet deneyimimizden kaynaklanan bir arzudur. Çünkü yaratılışımız ve özümüz cennete uygun olarak yaratılmıştır. Bundan dolayı da doğum ve ölümler bizi bu özümüze hazırlayan süreçlerdir.

İnsan ruhu sonsuz bir akışa meyillidir. Çünkü kendi özünde de sonsuzluk vardır. Bu özü sebebiyle de insan ruhu, sonlu şeylerin kendisini sınırlamasını kabul etmez. Çok sevdiğimiz şeyleri zamanla sevmemeye başlamamız, hatta ondan ayrılmak istememiz de ruhumuzun bu sonsuza akış arzusundan kaynaklanmaktadır. İbrahim Peygamberin: “Ben sonlu

şeyleri sevmem” sözü de bunu açıklamaktadır. Ancak burada “sonlu şeyleri sevmem” sözüyle, sonlu şeylerin değersiz olduğu anlamı çıkmaz. Çünkü hayatın kendisinde sonluluk diye bir şey yoktur. Sonluluk varlıkların deneyim süreçleri ile alakalı bir olgudur.

Sonsuzluk ise varlıkların deneyim ve ilişkilerinin sürekliliği ile alakalı bir olgudur. Nitekim her son bulan ilişki sonrası yeni bir ilişki ağı başlamaktadır. Bu ölüm sonrası için de böyledir. Ancak sonlu şeylerle olan ilişkimizdeki tutarlılığımız ve sünnetullaha uyumumuz yeni ilişkilerin yaşam kalitesini belirlemektedir.

 

İnsan ölümün gerçeğine erişebilir mi?

Ölümle ilgili önemli bir konu da neden insanın ölümün gerçeğine erişemediği meselesidir. Aslında dini kaynaklara bakıldığında insanın buna erişebileceği, hatta bir gün hayatla ilgili tüm sebep ve sonuçları görebileceği şeklinde bilgilerin olduğu görülür. Ancak insanlık henüz daha duygu ve düşünce olarak ölümün tüm belirsizliklerini görme düzeyine

erişebilmiş değildir. Dini metinler incelendiğinde özellikle peygamberler ve bazı özel insanların bu bilgiye sahip olduklarına dair bilgilere rastlamaktayız. Bu bilgiler, aslında insanlığın bu bilgiye erişebilme potansiyeline sahip olduğunu göstermektedir. Nitekim Kuran-ı Kerim’de insanın kendisi ve ufuklarda (doğa içi ve dışında) gerçekleştireceği bilimsel keşiflerle bunu erişebileceği belirtilmektedir. Ancak insanın bu bilgiye erişebilmesi için öncelikle bu bilgiyi istismar etmeyecek duygusal gelişmeye ve de zihinsel olarak bunu algılayabilecek olgunluğa erişmesi gerekmektedir. Nitekim

Kuran-i Kerim’de insanın evrene hakim olması durumunda, evrenin dengesinin bozulacağı uyarısı yapılmaktadır.

 

Müslümanlık, Hristiyanlık ve Yahudilikte ölüm?

Farklı inanç sistemleri, ölümü yaşamın dinamizmi içerisinde bir yerlere koymaya çalıştılar. Bu farklı inanç sistemlerini dört sınıf içerisinde toplayabiliriz. Bunlardan birincisi ölümün farklı bir mekan ve zamanda yeni bir yaşamın başlangıcı olduğu inancıdır. Müslümanlık, Hristiyanlık ve Yahudilik bu inanç sistemin önde gelen temsilcileridir. Bu inanca göre, varlığın varlığı tek bir zaman ve mekân ile sınırlı değildir. Doğal olarak insanın yaşamı da tek bir zaman ve mekân ile sınırlı değildir. Bu anlayışta olanlar için yaşam ölüm doğal olarak bir zaman ve mekân değişimidir. Bu inançta olanlar, ölümle birlikte zaman ve mekân değişimini kabul etmelerine rağmen, değişiminin hangi kurallara bağlı olarak gerçekleşeceği konusunda ayrılığa düştüler. Bundan dolayı Müslümanlık, Hristiyanlık ve Yahudilik inanç algılarında, ölüm sonrası kimlerin kurtuluşa ereceği konusunda ihtilafa düşülmüştür Her inanç sistemi kendi doğruları ve değerleri doğrultusunda zaman ve mekân değişiminin gerçekleşeceğini düşündüğü için doğal olarak yeni yaşamda kendi inançlarına bağlı olanlar için mutluluğun gerçekleşeceğini kabul etmektedirler. Bu inanca bağlı olarak da inanç sistemlerine bağlı olanların cennete, bağlı olmayanların ise cehenneme gideceklerini ileri sürmektedirler. Bu sistemlerin bazı üst düzey yorumcuları, ölüm sonrası kurtuluşu daha evrensel bir yasa ile değerlendirip her inanç sistemine tabi olanların cennete gidebileceklerini ileri sürmüşlerdir. Ancak bu görüşü ileri sürenler cennete gitmenin asgari şartlarında ayrılığa düşmüşlerdir.

 

Budizm ve Hinduizm’de ölüm?

İkinci tür inanç sistemleri ise ölüm sonrası hayatın farklı bir zaman ve mekânda gerçekleşmediği; insan ruhunun ölüm sonrasında yeniden bu dünyada tekrar doğuşlarla gerçekleştiğini ileri sürmektedir. Bunlar genel olarak reenkarnasyon inancına sahip inanç sistemleri olarak bilinirler. Bu inanç sistemine sahip olanlar da ölüm sonrası yeni yaşamın hangi değerlere bağlı olarak gerçekleşeceği konusunda ayrılığa düştüler. Bu sisteminin en belirgin özelliklerinden birisi, bu dünya yaşamına tekrar gelişi hoş karşılamamalarıdır. Çünkü bunlara göre hayatın esas gayesi tanrı ile bütünleşmektir (Nirvana ya da Mokşa’ya ulaşmak). Ancak bu bütünleşmenin bir mekân ve zaman değişimi yoksa bilinçte oluşan bir ruh hali mi olduğu konusunda ayrılığa düşülmüştür. Budizm ve Hinduizm bu inanç sisteminin en güçlü temsilcileridir.

Hinduizm ve Budizm’in eleştirildiği bir husus, bu dünya yaşamında insanın yaşadığı olumsuzluk ve kusurları geçmiş hayatlardaki günahlara bağlamalarıdır. Bu inanç sebebiyle özellikle ahlak felsefesi oluşturmada Budizm ve Hinduizm yetersiz kalmakla eleştirilmektedir. Çünkü inanç sistemlerine göre, kör olan bir insanın körlüğünün sebebi geçmiş yaşamındaki bir günahtır. Bu durum doğal olarak engellilere günahkâr insanlarmış gibi bakılmasına yol açtığı gerekçesi ile eleştirilmektedir. Bu inanç sisteminin eleştirildiği bir diğer husus ise tanrı ile bütünleşen insanın kendi kimliğinin

durumunun ne olacağı konusudur. Çünkü Budizm’in kurucusu Siddhartha Gautama (Buda)’nın bireysel ruhu inkâr ettiği

şeklindeki bilgiler insan ve tanrı arasındaki ilişkinin belirlenmesinde oldukça büyük sorunlara yol açmıştır.

 

İnançsızlar (Ateistlere) göre ölüm?

Ölüm ve sonrası için ileri sürülen üçüncü bir görüş ise ölümün yokluk olarak yorumlanmasıdır. Özellikle çağımızda bu anlayışın yaygınlaşmasında ateizm oldukça etkili olmuştur. Bu anlayış dini inançların ölüm korkusu üzerinden kurduğu bazı yanlış algıları sorgulanmasına yol açmış olmakla, entelektüel bir katkı sağladığı kabul edilse de, insanın yaşama umudu ve sevincini yok ettiği şeklinde yoğun eleştirilere maruz kalmıştır. Bu anlayışta olanlar, ölüm sonrası yaşamı kabul edenleri, ölüm gerçeğini kabul etme konusunda yeteri kadar cesur olmamakla suçlarken, ölüm sonrası hayatı kabul edenler ise bunları hayatın gerçeğini idrak edememek ve ölüm sonrası bir hayatın sorumluluğunu alma cesaretini gösterememekle suçlamaktadır.

 

Şüpheciler (Agnostiklere) göre ölüm?

Bazı bilim adamları tarafında ateistler kısmında değerlendirilen agnostikler (şüpheciler)’e göre ise yaratılış gibi konular

insanın bilgi düzeyini aşan konulardır. Bu yüzden de bu konularda kesin konuşmak doğru değildir. Bunlara göre ölüm sonrası hayat olabilir de olamayabilir de. Bu anlayışta olanlara göre bu konuların konuşulması ile bir sonuca varılamaz hatta tanrının var olup olmadığı konusu da aynı şekilde bilinmezlerden olduğu için bir sonuca varılamaz. Bu anlayış, insanı hayatın ölüm ve yaratılış gibi en önemli olayları üzerinde düşünmeden alıkoyması sebebiyle düşünce tembelliğine sebep olmakla eleştirilmektedir.

 

Bilinmezler neden vardır?

Bilinmezler hayatın sonsuz dinamizminin bir eseridir. Çünkü bilmek, bir şeyin sınırlarını tanımak ile ortaya çıkar. Sonsuz olanın sınırı olmadığı için doğal olarak sonsuzun varlığı algılanabilir iken sınırlarının tespit edilmesi mümkün olmamaktadır. Çünkü varlığın varoluşla ilgili bilinmezleri varlığın sonsuza akışını ve de sonsuz dinamizmini ifade ederler.

Şüphesiz, böyle bir yazıda ölüm ile ilgili her şeyi ve tüm inançları açıklamak mümkün değildir. Ancak en azından ölüme daha da faklı pencerelerden bakabilmeyi sağlayabilirsek bu da bir fayda olacaktır.

Yusuf Suiçmez

Dinlerin ve Dindarlığın Geleceği

Dinlerin ve Dindarlığın Geleceği

Yakın zamana kadar, bilimsel gelişmelere bağlı olarak dinlerin zayıflayacağı; buna bağlı olarak da seküler (laik) anlayışın güç kazanarak gelişeceği düşünülüyordu. Ancak son dönemlerdeki gelişmeler, hem ulusal hem de uluslararası ilişkilerde din ve mezheplerin etkisinin artması ile bu anlayışın yeniden gözden geçirilmesine yol açtı. Dine olan ilgi bilimin ve bilimsel düşüncenin zayıflaması olarak değerlendirilemez. O halde bu gelişmenin sebebinin ne olduğu üzerinde kafa yormak lazım. Öyle gözüküyor ki, deney ve keşiflere dayalı pozitif ve sosyal bilimler henüz daha insandaki dini eğilimler dahil inançla ilgili soru ve sorunlara yeterli ölçüde cevap bulamamıştır. Bilim alanındaki hızlı gelişmeler, böyle bir umut yaratmış olsa da, geçen zaman dinlerin gereksizliği ve yetersizliğini ortaya koyamamıştır. Bu ise dinlere olan ilginin tekrar yükselmesin yol açtı. Nitekim birçok uluslararası kuruluş, politikacı ve bilim adamı, dini inançların insanlığın geleceğini nasıl etkileyeceği üzerinde fikir yürütmeye çalışmaktadır. Bu konuda olumlu düşünenler, dinlerin de evrimleşerek insanlığın ortak ahlaki paydalarının oluşmasına katkı sağlayacağı görüşündedirler. Bunun tam tersine dinlerin yükselişinin medeniyetler çatışmasını körükleyerek ortak insani değerleri zayıflatacağı görüşü de ileri sürülmektedir.

Dinlere olan ilgi genelde iki temel sebebe indirgenmektedir. Bunlardan birisi insanın yaratılışında bulunan ve yaratılıştan kaynaklanan yaratanına yönelme arzusudur. Bu yöneliş her varlığın onu var eden kaynağa yönelme arzusu olarak ortaya çıkmaktadır. Yaradan’a yaratılıştan bağlılık: Derelerin göl, deniz ve okyanuslara akışı ve de çocuğun anne ve babasına, ağacın toprağa, meyvenin ağacına yaprağın da dalına bağlılığı ve özlemi gibidir. Bundan dolayıdır ki ilahiyatçılar tarafından din, fıtri bir eğilim olarak tanımlanmaktadır. Dinlere olan eğilimin ikinci sebebi olarak ise insandaki iktidar ve egemenlik duygusu gösterilmektedir. Dini bu bakış açısı ile ele alanlar, insandaki dini eğilimi yaratılıştan kaynaklanan yaratıcıya yönelme olarak değil; insandaki güç ve egemenlik duygusunun yarattığı araçsal bir eğilim olarak görürler. Günümüz ilahiyat sahasındaki çalışmalarda her iki eğilimin de izlerini görebilmekteyiz.

Dinin egemenlik ve güç eksenli araçsal yorumu zamanla kapitalist din ve dindarlık anlayışının gelişmesine yol açtı. Buna bağlı olarak da dinlerin yükselişinin en temel dinamiklerinden birisi de, kapitalizmin zamanla dinin gücünü keşfederek dini de kapitalizmin bir parçası haline getirmesi olarak kabul edilmektedir. Kapitalist dindarlığın gelişmesine paralel olarak devlet ve din arasındaki ide bağlantısı yeniden kurulmaya başlandı. Ancak bu devlet idesi ile din idesinin yeni kurgusunda din fıtri bir eğilim olmaktan çıkarılmış güç ve egemenliğin aracına dönüştürülmüştür. Bu itibarla da din, devlet politikalarını belirleyen değil meşrulaştıran bir mekanizma olarak algılanmaya başlandı. Bu anlayışa göre dinin kendine ait ontolojik bir varlığı yoktur. Bu anlayışa göre dinin varlığı amaçsal değil; gücü temsil eden devlet idesinin amacını gerçekleştirmeye yarayan araçsal bir varlıktır.

Kapitalist dindarlık devlet ve din idesi (manevi varlığı) arasında böyle bir bağ kurarken, bazı birey ve gruplar da bu gelişmeye uygun olarak din üzerinden kendi amaçlarını gerçekleştirecek cemaat ve tarikatlar oluşturmaya başladılar. Bunun bir sonucu olarak çeşitli bölgelerdeki birçok tarikat şeyh ya da dini otoritelerin oluşturdukları kurumsal dindar yapılar ile devletin kurumsal yapıları arasında zaman zaman çıkar ilişkilerine dayalı dostluklar, zaman zaman da çıkar çatışmasın dayanan sorunlar yaşanmaktadır. Kurumsal dindarlığın yarattığı bu yapı birey hak ve hürriyetlerinin gelişmesine engel olduğu gibi hukuk devleti anlayışının da gelişmesine engel olmaktadır. Çünkü bu tür yapılar zaman zaman devlet içinde cemaat ve tarikat mensuplarına atanma ve yükselmelerde haksız avantajlar sağlayarak hukuk devleti anlayışının zayıflamasına yol açmaktadır. Bu ise devlet içerisinde devlet olma durumunu var etmektedir. Ortadoğu ve Dünyanın birçok yerinde din ve devlet arasındaki çatışmalarda bu tür din ve devlet anlayışlarının büyük etkisi vardır.

Kurumsal dindarlığın resmi bir şeklini de devlet sistemleri içerisinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, Papalık, devlet kilisesi, sinagog ya da geçmişten gelen inançları temsil eden ve devlet yapıları ile bütünleşen farklı dini kurumlar temsil etmektedir. İster sivil ister resmi olsun kurumsal dindarlığı temsil eden bu yapıların zamanla otoriter bir güce dönüşmesi ve çatışmalara yol açması; ya da çatışmalarda meşrulaştırıcı bir rol üstlenmesi doğal olarak dini kurumların yönetim ve denetim sorununu gündeme getirmektedir.

Bu sorunun çözümü için genelde iki farklı yol önerilmektedir. Bunlardan bir tanesi dinlerin toplum hayatından uzaklaştırılmasını esas alan seküler devlet ve birey anlayışının geliştirilmesidir. Türkiye’de yükselen Cumhuriyet ideolojisinin temel mantığı bu strateji üzerine kurulu olmakla birlikte Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devletin kurucu unsuru olarak görülmesi sebebiyle bireysel sekülerleştirme kısmen başarıya ulaşmış ancak kurumsal sekülerleşme aynı ölçüde başarılamamıştır. Bunun en temel sebeplerinden birisi Türkiye halklarının bireysel kimliklerinden öte kurumsal kimlikleri ile kendilerini ifade etme ihtiyacı hissetmeleridir. Bu ihtiyacın doğmasında Cumhuriyet fikrinin yeni bir kolektif bilinç yaratma mantığı üzerine kurulmuş olması da etkili olmuştur. Böyle bir sistemde doğal olarak bireyin bireysel kimliği değil bireyin ait olduğu resmi ya da gayri resmi kurumsal kimliği öne çıkmaktadır. Bireyin ihmal edilerek, bağlı olduğu grup ve cemaatin öne çıkması bu anlayışın ürünüdür.

Bu açıdan bakıldığında, Türkiye Cumhuriyetinin siyasi geleceği bireysel kimliklerin öne çıktığı ve ortak hukukun toplumsal uzlaşı alanı olarak görüldüğü hukuk devleti anlayışı ile kurumsal kimliklerin siyaseti domine ettiği ve kurumsal güçlerin değişmesine bağlı olarak dayatmaların değiştiği bir yöne doğru evrilecektir. Türkiye’nin bu tercihinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin de dini ve siyasi yapılanmasını etkileyeceği şüphesizdir. Biz KKTC vatandaşları olarak kurumsal sekülerleşmeyi Türkiye’den daha rahat gerçekleştirebiliriz. Bunun olabilmesi için Din İşleri Başkanlığı’nın devlet kurumu olmaktan çıkarılarak mali ve idari özerkliği olan bir kuruma dönüştürülmesi gerekir.

Dünya ölçeğinde dinlerin geleceği de devlet politikalarının, dini kurumlara kurumsal özerklik verip vermemelerine bağlı olarak değişecektir. Devletlerin dinsel ve mezhepsel geçmişlerine dayalı politikalar izlemeleri doğal olarak dinlerin devletlerarasındaki ilişkilerde daha etkili olmasını sağlamaktadır. Avrupa’nın ağır basan Katolik ve Protestan yapısı, Rusya’nın ağır basan Ortodoks yapısı ve Amerika’nın Evangelist Hristiyan yapısı Hindistan’ın Brahmanizmi, Çin’in Budizmi ve Ortadoğu’da Yahudiliğin hem iç hem de dış siyasette etkili olduğu bilinmektedir. Bu etkileşimin bölgesel ve uluslararası çatışmaların sebebi mi yoksa meşrulaştırıcı aracı mı olacağı, din ve devlet arasındaki ilişkilerin düzenlenmesine bağlı olarak değişecektir.

Dinin ulusal ve uluslararası siyasi hedeflerin sebebi ya da meşrulaştırma aracı olarak kullanılmasına karşı olanlar dinleri evrensel ortak ahlaki değerler doğrultusunda yorumlamaya çalışmaktadır. Bu anlayışı savunan Müslüman ilim adamları, tüm dini inançların ortak paydası olarak kabul edilen mekasid-ü şerianın (dinin temel amaçlarının), tüm dini yorumlarda esas alınmasını savunmaktadır. Bir kısım ilim ehli ise ortak değerler olarak 10 emrin esas alınmasını önermektedir.

Henüz daha din ve devlet ilişkileri algı dünyamızda fıtri ve evrensel bir anlayış düzeyine ulaşmadığı için, ilahiyatçıların ileri sürdüğü fıtri ve evrensel din algısı yeteri kadar ilgi görmemektedir. Aynı şekilde bunların dışında yeni din arayışları da dinlerin ve dindarlığın geleceğinin şekillendirilmesinde etkili olmaya çalışmaktadır. Sonuç olarak dini algıların yeni süreçte, ortak paydalara doğru yönelerek evrensel ahlaki ilkelerin gelişmesine katkı sağlama ile bölgesel ve uluslararası çatışmaların sebep ya da meşrulaştırma aracı olması yönünde gelişmelere açıktır. Dinin ve dindarlığın evrensel ortak ahlaki ilkeler doğrultusunda gelişmesi durumunda, dinin bölgesel veya uluslararası çatışmaların sebep ya da meşrulaştırıcı aracı olması ihtimalleri zayıflayacaktır. Kurumsal dindarlık ve buna bağlı çatışmalar azaldığı ölçüde de evrensel ahlaki ilkelere dayalı bireysel ve kurumsal dindarlık algısı gelişecektir. Aksi bir gelişmenin olması halinde ise din adına, yaşanan haksız çatışmalar ve bunların sonucu olarak ortaya çıkan acıların tekrar tekrar yaşanması kaçınılmaz olacaktır.