Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Yargıtay Arasındaki Tartışmanın Sebepleri ve Hukuki Analizi

Bu tartışma aslında Türkiye’de son yıllarda yaşanan siyasi ve yargısal tartışmaların bir devamı niteliğindedir. Tartışmanın temelinde, AYM’nin bireysel başvuru yoluyla temel hak ve özgürlükleri koruma görevi ile Yargıtay’ın adli yargılamaların son aşaması olarak nihai karar verme yetkisi arasındaki ilişki ve bu ilişkinin hukuki sınırı yatmaktadır. Medyaya yansıyan değerlendirmelere bakıldığında ise Yargıtay’ın pozitif hukuk ekolünü, Anayasa Mahkemesi’nin ise tabii hukuk ekolünü çağrıştıran değerlendirmeler yaptıkları görülmektedir. Aslında pozitif hukuk ekolü, devlet düşüncesi ve kanunlaştırma hareketlerinin başlaması sonucu tabii hukuk ekolünden doğmuş bir ekoldür.

Anayasa Mahkemesi’ne 2010 yılında yapılan anayasa değişikliğiyle bireysel başvuruları incelme ve karara bağlama yetkisi tanımış ve bu sayede vatandaşların anayasal haklarının ihlal edilmesi durumunda AYM’ye başvurarak etkili bir kanun yolu arama imkanı elde etmeleri sağlanmış oldu. Böylece AYM, bireysel başvuruları inceleyerek, anayasa hükümlerinin yorumlanması ve uygulanması konusunda son sözü söyleme yetkisine sahip olmuştur. AYM, bireysel başvurularda hak ihlali tespit ettiği takdirde, ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için ilgili mahkemeye kararını gönderir ve bu karar bağlayıcıdır. Bu şekilde, AYM, temel hak ve özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi açısından önemli bir rol oynamaktadır.

Yargıtay ise, adli yargılamaların son noktası olup, bireysel davalarda nihai kararı veren yüksek yargı organıdır. Yargıtay, kanun yollarının tüketilmesi halinde, davaların hukuka uygunluğunu denetler ve kararlarını kesin hüküm olarak verir. Yargıtay, kendi içtihatlarını oluşturarak, hukukun birliği ve istikrarı açısından önemli bir rol oynamaktadır.

AYM ve Yargıtay arasındaki tartışma, AYM’nin bireysel başvuru yoluyla verdiği bazı kararların, Yargıtay’ın kesin hüküm olarak verdiği kararlarla çelişmesi veya Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarını değiştirmesi nedeniyle ortaya çıkmıştır. Özellikle, AYM’nin belirsiz alacak davaları, tutukluluk süreleri, ifade özgürlüğü, adil yargılanma hakkı gibi konularda verdiği kararlar, Yargıtay’ın uygulamalarına ters düşmüş veya eleştirilmiştir. Yargıtay, AYM’nin bireysel başvuru yoluyla yargısal kararları bozduğunu, yargı sistemini kaosa sürüklediğini, hukuki belirlilik ve öngörülebilirliği zedelediğini, kendi yetki alanına müdahale ettiğini iddia etmiştir. AYM ise, bireysel başvuru yolunun anayasal bir hak olduğunu, temel hak ve özgürlüklerin korunması görevinin kendisine verildiğini, yargısal kararları bozmadan sadece hak ihlallerini tespit ettiğini, yargı organlarına saygılı olduğunu savunmuştur.

AYM ve Yargıtay arasındaki tartışmanın hukuki analizi yapılırken, şu hususlar göz önünde bulundurulmalıdır:

AYM ve Yargıtay’ın görev alanları tamamen farklı olduğu için, birinin diğerinden “daha üstün” olduğunu söylemek doğru olmaz. AYM, anayasal düzeni koruma ve bireysel hak ihlalleri konusunda son sözü söyleme yetkisine sahiptir. Yargıtay ise, adli yargılamaların son aşaması olarak nihai karar verme yetkisine sahiptir. Bu iki yargı organı arasında bir hiyerarşi veya rekabet değil, işbirliği ve uyum olmalıdır.

AYM’nin bireysel başvuru yoluyla verdiği kararlar, anayasa hükümlerinin yorumlanması ve uygulanması bakımından son derece önemli ve bağlayıcıdır. AYM’nin kararlarına uymamak, anayasaya uymamak anlamına gelir. AYM’nin kararlarına saygı duymak, yargı bağımsızlığı ve hukuk devleti ilkesinin gereğidir. AYM’nin kararlarını eleştirmek veya tartışmak mümkündür, ancak bu eleştiri ve tartışma, hukuki ve akademik çerçevede yapılmalıdır. AYM’nin kararlarını yok saymak veya uygulamamak, yargısal krize ve güven erozyonuna yol açar.

 Yargıtay’ın adli yargılamaların son noktası olarak verdiği kararlar da  hukukun birliği ve istikrarı bakımından son derece önemli ve bağlayıcıdır. Yargıtay’ın kararlarına saygı duymak da hukukun üstünlüğü ve adaletin sağlanması ilkesinin gereğidir. Yargıtay’ın kararlarını eleştirmek veya tartışmak mümkündür, ancak bu eleştiri ve tartışma, hukuki ve akademik çerçevede yapılmalıdır. Aynı şekilde Yargıtay’ın kararlarını da göz ardı etmek, hukuki belirsizlik ve karmaşaya yol açar.

AYM ve Yargıtay arasındaki içtihat farklılıklar veya çelişkiler, hukuki bir sorun olarak görülmeli ve hukuki yollarla çözülmelidir. Bu çözüm, AYM’nin yetkilerinin daraltılması veya kaldırılması şeklinde olmamalıdır. AYM’nin yetkilerinin daraltılması veya kaldırılması, temel hak ve özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi açısından büyük bir kayıp olur. Yargıtay’ın Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında Anayasayı ihlal suçu duyurusunda bulunması ise hem yetki hem de yargılama usulü açısından hukuki belirsizlik ve kaosa sebebiyet vereceği açıktır. Bu sorun, AYM ve Yargıtay arasında diyalog ve işbirliği kurulması, içtihatların uyumlaştırılması yoluyla çözülmelidir. Ancak bu şartlar içerisinde hukuki belirlilik ve öngörülebilirliğin sağlanması için anayasal ve yasal düzenlemelere ihtiyaç duyulacağı da aşikârdır. Bu çözüm, hukuk devleti ve demokrasi kültürünün gereğidir.

Tevrat ve Tevrat’ta Geçen On Emir Işığında Filistin-İsrail Sorunu

Tevrat’ta geçen on emir, Yahudilik inancının temelini oluşturan ve Hz. Musa’ya Sina Dağı’nda Tanrı tarafından verildiğine inanılan ahlaki ve dini kurallardır. Tevrat’ta on emir iki yerde zikredilir: Çıkış (20/2-17) ve Tesniye (5/6-21) bölümlerinde. Ancak bu iki metin arasında bazı farklılıklar vardır. Örneğin, sabat gününü neden tutmak gerektiği, komşunun eşini ve malını arzulamama emri ve emirlerin sıralaması gibi konularda farklı ifadeler kullanılmıştır. Bu farklılıkların, taş levhaların kaybolmasının bir sonucu olduğu düşünülmektedir. On emir, Yahudilerin Tanrı ile yaptıkları ahidin bir parçası olarak kabul edilir. Ancak Yahudiler, zaman zaman bu ahdi bozmuş, Tanrı’nın emirlerine karşı gelmiş ve başka tanrılara tapmışlardır. Bu yüzden Tanrı, onları cezalandırmış, sürgüne göndermiş ve düşmanlarına teslim etmiştir. Bu durum aslında İsrail oğulları ve/veya Yahudilerin seçilmiş millet olarak zikredilmelerinin esas sebebinin etnik köken değil dini ve insani tutumlar ile alakalı olduğu sonucunu doğurmaktadır.

On emir, Yahudilik ve Hristiyanlıkta farklı şekillerde yorumlanmış ve uygulanmıştır. Bazı mezhepler, on emri sıralama, sayı veya içerik açısından farklı şekilde gruplandırmıştır. Bazıları, on emrin yanında başka kurallar da eklemiştir.

On emir ile ilgili iki versiyon arasında bazı farklılıklar olmakla beraber genel olarak şunlardır:

1. Tanrı’dan başka tanrıya tapmayacaksın.

2. Tanrı’nın adını boş yere anıp kötüye kullanmayacaksın.

3. Şabat gününü kutsal tutacaksın.

4. Babana ve anana saygı göstereceksin.

5. Öldürmeyeceksin.

6. Zina etmeyeceksin.

7. Çalmayacaksın.

8. Yalan şahitlik etmeyeceksin.

9. Komşunun karısını arzulamayacaksın.

10. Komşunun evini, eşyasını veya başka bir şeyini istemeyeceksin.

Filistin sorununu bu on emir ışığında değerlendirdiğimizde, bugünlerde Filistin ve İsrail’de yaşanan saldırıların 2., 5., ve 10. Maddelerin açık olarak ihlali olduğu görülmektedir. Ancak Tevrat’ın bazı bölümlerinde savaş kutsanırken, bazı bölümlerinde belli şartlara bağlı kılınmakta, bazı bölümlerinde ise tamamen kötü bir eylem olarak gösterilmektedir. Bunların içerisinde en dikkat çekici olanlardan birisi Davud peygambere savaşçı ve kan dökücü olduğu için Allah adına ibadet yeri inşası izni verilmemesidir (1 Chronicles 22:8). Bunun yanısıra oğlu Süleyman’ın barışsever olmasının övülmesi (1 Chronicles 22:9), kan dökmenin bir ülkeyi kirletmek olduğu (Numbers 35:33), kan dökerek beldeler kurmanın kötü bir eylem olduğu ve kan dökülmesinde nefret edilmesi gerektiğinin (Habakkuk 2:12) vurgulanması, İsrail’in güttüğü politikaların Tevrat’ın bu bölümlerine aykırı olduğuna delalet etmektedir.

Ancak Tevrat’ta hikâye edilen, savaş, katliam, kız kaçırma, doğayı tahrip etme, soykırım gibi eylemler (Hakimler, 21:10-14; 21:21-25; Deuteronomy 20:4; 20:14-18), Tevrat’ın adeta bir savaş kitabıymış gibi algılanmasına yol açmaktadır. Tevrat’ta Yahova’nın savaş tanrısı olarak ilan edilmesi (Exodus 15:3) ve Tanrının savaşa doğrudan katıldığının zikredilmesi (Deuteronomy 20:4) ile de savaş ilahi bir eylem haline getirilmiş ve savaşa karşı çıkanlar: “Lanet olsun RAB’bin işini savsaklayana! Kılıcını kan dökmekten alıkoyana lanet olsun! (Jeremiah 48:10)” denilerek açık bir şekilde tehdit edilmesi bu anlayışı destekler niteliktedir.

Bu tür bölümler, Tevrat’ın adeta bir savaş kitabıymış gibi algılanıp şiddetin meşrulaştırılmasının kutsal kanıtları haline getirilmiştir. Bu durum dinlerin ortaya çıkışı ile evren ve insanın tabiatıyla ilgili birçok felsefi tartışmanın da ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bazı yorumcular, Tevrat’ın barış ile ilgili kısımlarının Yahudilerin zayıf dönemlerinde ortaya çıktığını, savaş ve katliamları meşrulaştıran kısımların ise güçlü oldukları dönemde ortaya çıktığını belirtmişlerdir.

Tevrat bir bütünlük içerisinde değerlendirildiğinde temel mantığının barış üzere kurulu olduğu da ileri sürülebilir. Çünkü ileride gelecek olan müjdecinin de barış getireceği (Isaiah 2:9), bir gün silahların tarım aracına dönüşeceği ve toplumların birbirine silah çekmeyeceği (Isaiah 2:4) gibi bölümler temel gayenin savaş değil barış olduğu yorumlarına kaynaklık teşkil etmektedir. Bu bölüm, barışı bir özlem ve nihayî gaye olarak ortaya koymaktadır. Nitekim Tevrat’ta savaşı bir ekonomi ve geçim kaynağı haline getiren peygamberler için: “RAB diyor ki, “Ey halkımı saptıran peygamberler, Sizi doyuranlara esenlik diler, Doyurmayanlara savaş açarsınız (Micah 3:5)” denilerek, bu anlayış tenkit edilmiştir. Yine Tevrat’ta Yakupoğulları ve İsrail oğullarının günahları yüzünden yeryüzüne azap geleceği ifade edilmektedir (Micah 1:5). Bu itibarla da Tevrat’ın bazı bölümlerinde İsrail oğullarına yöneltilen çok keskin eleştirilerin bulunduğunu görmekteyiz. Bu durum Tevrat’ın yazılım tarihi ve yazarları konusunda çok farklı tartışmaların oluşmasına yol açmıştır.

Bu konuda dikkat edilmesi gereken önemli bir husus ise Tevrat’ın iç mesajında peygamberlerin büyük günahlar işleyebilecek insanlar olarak sunulmalarıdır. Tevrat’ta peygamberlerin işlediği günahlar ve cinayetler hem Yahudi hem de Hristiyan geleneğinde önemli bir konudur. Tevrat’ta peygamberlerin, Tanrı’nın emirlerine karşı geldikleri, başka tanrılara taptıkları, yalan söyledikleri, zina ettikleri, hırsızlık yaptıkları, cinayet işledikleri ve büyücülük yaptıkları gibi çeşitli suçlarla itham edildikleri görülmektedir. Bu suçlar, peygamberlerin insanlığa örnek olması gereken yüksek ahlaki vasıflarına aykırıdır. Ancak Tevrat’ta da vurgulandığı üzere peygamberler de işledikleri günahlardan dolayı cezalandırılabilmektedir. Bazı peygamberlerin işledikleri günahlar ve cinayetlerin bazıları şunlardır:

– Hz. Âdem: Tanrı’nın yasakladığı ağacın meyvesini yiyerek isyan ettiği ve Tanrı’ya yalan söylediği için cennetten kovuldu (Tekvin 3:1-24). Hz. Adem’in Allah’ın emrine uymaması günahı Kuran-i Kerim tarafından da doğrulanmıştır.

– Hz. Nuh: Sarhoş olduğu bir sırada çıplak kaldığı ve oğlu Ham’ın kendisine saygısızlık ettiği için lanetlendi (Tekvin 9:20-27).

– Hz. İbrahim: Tanrı’nın kendisine verdiği vaadi beklemeden karısı Sâre’nin cariyesi Hacer ile evlenerek İsmail’i doğurdu (Tekvin 16:1-16). Ayrıca Mısır ve Gerar’da karısını kız kardeşi olarak tanıtarak Firavun ve Abimelek’in onu almasına izin verdi (Tekvin 12:10-20, 20:1-18).

– Hz. Yakup: Kardeşi Esav’ın hakkını gasp etmek için babası İshak’ı kandırdı ve onun bereketini aldı (Tekvin 27:1-40). Ayrıca amcası Lavan’ın kızları Lea ve Rahel ile evlendi ve onların cariyeleri Zilpa ve Bilha ile de ilişkiye girerek on iki oğul sahibi oldu (Tekvin 29:15-30:24).

– Hz. Musa: Mısır’da bir İsrailoğlunu döven bir Mısırlı’yı öldürdü ve cesedini kuma gömdü (Çıkış 2:11-15). Hz. Musa’nın birisi öldürmesi olayına Kuran-i Kerim’de de işaret edilmiştir (Taha 40; Kasas 19). Ayrıca Tanrı’nın kendisine verdiği asayı kayaya vurarak su çıkardı ancak Tanrı’nın emrine karşı geldiği için Kenan topraklarına giremedi (Sayılar 20:1-13).

– Hz. Harun: Hz. Musa’nın yokluğunda İsrailoğullarının isteği üzerine altından bir buzağı heykeli yaptı ve onlara tapmalarına izin verdi (Çıkış 32:1-35). Buna da Kuran-i Kerim’de işaret edilmiştir (Bakara 51).

– Yakup’un oğulları Şimon ve Levi, Şekem’in babası Hamor ile anlaşma yaparlar; ancak sonra anlaşmayı tek taraflı bozarak Şekemlileri toplu katliama uğratırlar (Gen 34, 7-26. Yine tanrının emri ile kadın ve çocuk demeden yağmalamanın meşrulaştırıldığı kısımlar vardır (Hakimler, 21:10-14; 21:21-25; Deuteronomy 20:4; 20:14-18).

– Hz. Davud: Uriya adlı bir askerin karısı olan Batşeba’ya göz koydu ve onunla zina etti. Batşeba hamile kaldığında, Uriya’yı öldürmek için cepheye gönderdi (II. Samuel 11:1-27). Ayrıca Tanrı’nın emrine karşı gelerek İsrailoğullarını saydırdı ve bunun sonucunda Tanrı’nın gazabına uğradı (II. Samuel 24:1-25). Nitekim Hz. Davud çok kan döktüğü için Tanrı adına tapınak yapması yasaklandı (1 Chronicles 22:8).

– Hz. Süleyman: Tanrı’nın kendisine verdiği hikmet ve zenginlikle yetinmeyip yabancı kadınlarla evlendi ve onların tanrılarına taptı (I. Krallar 11:1-13). Ayrıca büyücülük yaptığı ve cinlerle işbirliği yaptığı iddia edilir (Tevrat dışı kaynaklar).

– Hz. Elişa: Kendisine kel kafalı dedikleri için çocuklara lanet okudu ve sonrasında iki ayı çocuklara saldırttı ve kırk iki çocuğun ölümüne sebep oldu (II. Krallar 2:23-25).

Sonuç olarak, Tevrat’ın peygamberler ile ilgili çizdiği bu profile bakıldığında, peygamberlerin büyük günahlar da işleyebilecekleri ve günahları sebebiyle Tanrı tarafından cezalandırılabilecekleri, bundan dolayı da Tevrat’ta geçen dinin özü ile çelişen bölümlerin bu günahlar kapsamında değerlendirilmesi, on emirle çelişen bölümlerin de tahrif olarak yorumlanması gerekmektedir. Aksi takdirde bu günahların din adına meşrulaştırılması ve istismarcılar veya cahiller tarafından zulüm ve haksızlıkların meşrulaştırılması aracı olarak kullanılmalarının yolu açılacaktır. Şu anda Filistin’de de yaşananlar da butür cehalet ve/veya istismarın yeni örnekleridir.

Tevrat’a göre peygamberlerin işlediği günahlar hakkında geniş bilgi için “Tevrat İncil ve Kur’an’da Peygamberlerin 200 Günahı” isimli esere bakılabilir. Ayrıca belirtilen Tevrat bölümleri için benim: “İslamofobi mi Yoksa Hristiyan ve Yahudifobi mi?” isimli çalışmama bakılabilir (https://www.academia.edu/8773204/%C4%B0slamofobi_mi_Yoksa_Hristiyan_ve_Yahudifobi_mi_Islamophobia_or_Christianism_and_Judaism_fobia_ ).