Din ve İnsan Hakları
Tüm peygamberlerin dini öğretilerinde insanlığın genel menfaatlerinin korunması esas alınmıştır. Bu öğreti insanlığın ortak bir yaşam alanına sahip bulunduğu ve bu ortak yaşam alanının kaynağında da Yüce Bir yaratıcının varolduğu inancına dayanır. İnsanların bu yüce yaratıcıyı anlama biçimlerinden özünde tek olan dinin farklı görüntüleri, insan ile Allah arasındaki ilişkinin algılama biçimlerinden de farklı mezhep ve meşrepler ortaya çıkmıştır. Bu düşünce ve inançtan hareket ile tüm dinlerin özünde varolan değerlerin de ortak olduğu sonucuna varılmıştır. Bu anlayışa binaen Allah katında tek olan dinin farklı zaman ve mekanlardaki tezahür farklılıkları normlardaki farklılıktan değil normların zaman ve mekân farkından dolayı ortay çıkış formlarından kaynaklanmaktadır.
İslam uleması dinin yazılı ve yazısız dönemlerinde geçerli olan beş temel norm tespit etmişlerdir. Bu normlar bugünkü temel insan hak ve hürriyetlerinin de esasını oluşturmaktadır. Klasik dönem ulemasını tespit ettiği bu normlar: Canın korunması, malın korunması, aklın korunması, neslin korunması ve dinin korunmasıdır. Esas itibari ile dinin korunması diğer dört temel hak ve hürriyetin korunmasını sağlamak içindir.
Bu dört temel normlar birinci kuşak haklar olarak bilinen yaşam hakkı, işkence yasağı, kölelik ve zorla çalıştırma yasağı, hürriyet ve güvenlik hakkı, adil yargılanma hakkı ikinci kuşak haklar olarak kabul edilen çalışma hakkı, örgütlenme hakkı, sosyal güvenlik hakkı, adil ücret hakkı gibi sosyal ve ekonomik hakları, üçüncü kuşak haklar olarak nitelenen çevre, kültür ve gelişme hakları gibi hakların ortaya çıkışının tarihsel arkaplanını oluşturmuştur. Bu kuşak haklar içerisinde insanların temiz ve tahribata karşı korunmakta olan bir çevrede yaşama hakları ile grupların veya “kişilerin” kültürel, siyasal ve ekonomik gelişme haklar bulunmaktadır.
Bu temel haklar yanında çevre ve doğanın korunması da, global tehditlerin bir sonucu olarak yeni norm ve haklardan birisi haline gelmiş olduğundan İslam uleması tarafından altıncı bir norm olarak da “çevre ve tabiatın koruması” normu belirlenmiştir. İslam uleması bu temel hak ve hürriyetler ile bağdaşmayan her türlü yorum ve uygulamayı ise batıl olarak nitelemişlerdir. Doğal olarak din/dinler ile ilgili sorunlar dinin doğasından değil insanların dini algılama ve yorumlama biçimlerinden kaynaklanmaktadır.
Geçmişte ve çağımızda din adına ortaya çıkan hak ihlalleri dinin gerçek misyonunun doğru algılanmamasından kaynaklanmaktadır. Yaşamın doğal bir mücadele alanı olarak algılanmasının bir sonucu olarak, dinler araçsallaştırılarak bu mücadelenin meşrulaştırıcı aracı haline getirilmiştir.
Esas itibari ile tüm dini metinlerde şiddet ve barışa çağrı içeren kısımlar bulunmaktadır. Bundan dolayı da dini metinlerin insan haklarını koruma misyonuna uygun olarak yorumu önem arzetmektedir. Müslümanların kutsal kitabı Kuran-i Kerim’in birçok ayetinde adalete, barışa ve kardeşliğe vurgu yapılmakta, insanlığın tek bir aile olduğu belirtilmektedir. Güç ve şiddet kullanımı ise sadece bir savunma hakkı olarak görülmektedir. Nitekim Kuran-i Kerim’de barış imkanı olduğunda tercihin mutlaka barıştan yanan kullanılması gerektiği (8/61), dini inançları sebebiyle Müslümanlara savaş açmayan, topraklarına tecavüz etmeyen insanlara saygılı davranılması gerektiği (60/8) açık olarak beyan edilmiştir.
Şüphesiz ki her inanç ve ideolojiye bağlı insanlar arasında inanç ya da ideolojiyi kötü amaçlı kullananlar bulunmaktadır. Ancak bu durum tüm inanç ve ideolojilerin gereksiz ya da yanlış olduğu anlamına gelmez. Çünkü inanç ve ideolojiler insanların hayatı anlama ve anlamlandırma gayretleridir ve bunlara bir bütün olarak karşı çıkmak insanın anlama ve anlamlandırma gayretine karşı çıkmak anlamına gelir ki, bu da inanç ve fikir hürriyetini ihlali sonuçlarını doğurur.