Tufan Erhürman’ın Cumhurbaşkanı Seçilmesi Bağlamında Türkiye Basınında Kıbrıs Çözüm Modellerine Yaklaşımlar ve Jeopolitik Yansımalar

I. Seçim Sonuçların Genel Yaklaşımlar

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde (KKTC) 19 Ekim 2025 tarihinde gerçekleşen cumhurbaşkanlığı seçimleri, Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) Genel Başkanı Sayın Tufan Erhürman’ın yüzde 62,76’sını alarak ilk turda seçimi farklı şekilde kazanmasıyla sonuçlanmıştır. Bazılarına göre bu sonuç, sadece KKTC siyasetinde bir liderlik değişimi anlamına gelmemekte, aynı zamanda Kıbrıs sorununa yönelik politika paradigmasının yeniden müzakere eksenine kayması yönünde Kıbrıs Türk seçmeninin güçlü bir irade beyanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin, önceki dönemde açıkça desteklediği mevcut Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın savunduğu “egemen eşitlik temelinde iki devletli çözüm” tezine karşı halkın federasyon yönündeki iradesinin tezahürüdür.

Türkiye basınında Türkiye Cumhurbaşkanlığı ve Dışişleri Bakanlığı’nın diplomatik normları yerine getirerek sonucu tebrik etmesi ve KKTC’nin demokratik olgunluğuna vurgu yapması yer alırken, diğer yanda, iktidar ortağı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin seçim sonuçlarını reddeden ve KKTC’nin Türkiye Cumhuriyeti’ne iltihakını talep eden radikal açıklamaları yer almıştır. Bu açıklama AKP ile MHP arasındaki siyasi bir gerilim şeklinde yorumlanmış olsa da bunun yeni bir strateji olması da muhtemeldir.

Yeni cumhurbaşkanı Erhürman, seçim sonrası yaptığı ilk açıklamalarda, Türkiye ile ilişkilerin “yaşamsal” öneme sahip olduğunu ve dış politikanın Türkiye Cumhuriyeti ile istişare edilmeksizin belirlenmesinin bugüne kadar hiç söz konusu olmadığını teyit ederek diplomatik bir denge kurma çabasına girişmiştir. Ancak analizler, Erhürman’ın izolasyondan çıkış için savunduğu federasyon temelli müzakerelere dönüş hedefinin, Türkiye’nin ulusalcı kanadında “ulusal davadan geri adım” olarak algılanarak Türkiye medyasının bu ikilemi kullanarak kamuoyunu kutuplaştırmaya devam etmesi gibi bir risk ortaya çıkmıştır. Ancak Ankara’nın, önümüzdeki dönemde hem Kuzey Kıbrıs’ın demokratik iradesine saygı göstermek hem de kendi jeopolitik önceliği olan İki Devletli Çözüm tezini koruyarak diplomatik denge kuracağı kanatindeyim.

II. KKTC 2025 Seçimleri: Sonuçların Siyasi ve Diplomatik Ağırlığı

A. Erhürman’ın Mandatının Gücü ve Seçmen Motivasyonları

Tufan Erhürman’ın cumhurbaşkanlığı seçimini ilk turda oyların %62,76’sını alarak kazanması, Kıbrıs Türk siyasi tarihinde dikkat çekici bir başarıdır ve KKTC halkının mevcut politik yönelimden köklü bir değişim beklentisini yansıtmaktadır. Seçime katılım oranı düşük olarak kaydedilmiş olsa da, Erhürman’ın rakibi olan ve Ankara’nın desteklediği belirtilen Ersin Tatar’dan yaklaşık iki kat fazla oy alması (%35,81), Ersin Tatar ile birlikte ona destek veren tüm partilerin ortak başarısızlığı olarak yorumlanmaktadır.

Bu ezici zaferin temelinde yatan motivasyonlar, Kıbrıs Türk halkının maruz kaldığı ekonomik ve siyasi izolasyondan duyduğu derin memnuniyetsizlik midir? Seçmen, jeopolitik güvenlik argümanlarının ötesine geçerek, somut yaşam kalitesini artıracak, izolasyonu sonlandıracak ve uluslararası topluma entegrasyonu sağlayacak bir çözüm modeline (Federasyon temelli müzakerelere dönüş) mi yönelmiştir?

B. Kıbrıs Sorununda Çözüm Ekolleri Çatışması: Federasyon vs. İki Devletli Çözüm

Erhürman’ın zaferi, Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik iki ana ekol arasındaki bakış farkını yeniden gündeme getirmiştir. Bu durum, Türkiye basınındaki analizlerin de temel eksenini oluşturmaktadır.

Erhürman’ın Tezi (Federasyon Temelli Müzakereler): Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin (CTP) geleneksel çizgisini takip eden Erhürman’ın politik çizgisi, iki devletli çözümün Kıbrıs Türklerinin ekonomik ve siyasi izolasyonunu sonlandırmak için gerçekçi bir yaklaşım olmadığı, uluslararası hukukun ve Birleşmiş Milletler (BM) parametrelerinin hala Federasyon temelini koruduğu gerçeğine dayanmaktadır.

Ankara’nın ve Eski Yönetimin Tezi (İki Devletli Çözüm): 2020’den bu yana cumhurbaşkanlığı görevini yürüten Ersin Tatar ve onu destekleyen Ankara, Kıbrıs Cumhuriyeti ile federasyon temelli müzakerelere karşı çıkmaktadır. Ankara’nın resmi politikası, Kıbrıs Türklerinin egemen ve eşit bir devlete sahip olduğu “iki devletli model” çözümünü savunmaktadır. Bu teze göre, doğrudan uçuş, doğrudan ticaret ve doğrudan temas (3D) talepleri karşılanmadığı müddetçe Kıbrıs Cumhuriyeti ile masaya oturulmaması gerektiği vurgulanmıştır. Türkiye’nin iki devletli çözüm politikası, Türk tarafının Annan Planı’na evet demesine rağmen mükafatlandırılması yerine haksız tavizlere zorlanarak cezalandırılmaya çalışılmasının bir sonucu olarak ortaya çıkmış olmalıdır.

Erhürman’ın ezici zaferi, Kıbrıs Türk halkının artık ekonomik ve siyasi izolasyonun devam etmesini meşrulaştıran jeopolitik tez yerine, izolasyondan kurtulmayı önceliklendiren bir liderliği tercih ettiğini göstermekle birlikte, daha önce denenmiş ve başarısızlıkla sonuçlanmış federasyon girişimlerinin bu süreçte başarıya ulaşması pek olası gözükmemektedir. Bu durum, Türkiye’nin ulusalcı medyasında, “uluslararası topluma teslimiyet” veya “ulusal davadan sapma” olarak çerçevelenirken, muhalif medyada ise “rasyonel dış politika arayışı” olarak sunulmaktadır. Ankara, mevcut şartlarda Kıbrıs Türkünün siyasi tercih hakkına saygı göstermenin gereğini yapmakla birlikte, mevcut şartlarda nasıl bir denge kurulacağı zaman içerisinde ortaya çıkacaktır.

III. Ankara’nın Reaksiyonu Politik Spektrumda Kutuplaşma İşareti

Türkiye Cumhuriyeti’nin, KKTC seçim sonuçlarına verdiği tepki, politik spektrumda keskin bir kutuplaşma değil de Türk tarafının Annan Planı’na evet demesi ile oluşan yeni koşullara bağlı olarak oluşturulan yeni siyasi denge stratejisi olabilir. Devletin resmi diplomatik kabulü ile iktidar ortağının radikal ideolojik reddiyesi arasındaki bu çelişkili hal, Türkiye medyasının konuyu stratejik bir hamle olarak değil de Türkiye-KKTC siyasi ilişkilerinde keskin bir ayrışma gibi sunması, bu strateji ihtimalinin açık şekilde gözardı edilmesinden kaynaklanmaktadır.

A. İktidar Kanadının Resmi ve Diplomatik Çerçevelemesi: Kabul ve İtibar

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanlığı, seçim sonuçlarının hemen ardından diplomatik teamüllerin gereğini yerine getirmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, resmi olmayan sonuçlara göre Cumhurbaşkanı seçilen Tufan Erhürman’ı tebrik eden bir mesaj yayımlamıştır. Bu mesajda, KKTC’nin sahip olduğu “demokratik olgunluğun bir kez daha gösterildiği” ve “Kıbrıs Türkü kardeşlerimizin iradesini sandığa yansıttığı” vurgulanmıştır. Dışişleri Bakanlığı da benzer şekilde, seçimlerin KKTC’deki “devlet geleneğini ve demokrasi kültürünü yansıttığını” belirterek tebriklerini iletmiştir.

Bu resmi kabul, uluslararası alanda Türkiye’nin, KKTC’deki demokratik süreçlere saygı duyduğu ve yeni süreçte makul siyasi zeminin korunacağının açık bir ifadesidir. Erdoğan yönetimi, Erhürman’ın politikalarının Ankara’nın mevcut İki Devletli Çözüm tezine aykırı olmasına rağmen, diplomatik kanalları açık tutmayı ve devletin sürekliliğini sağlamayı önceliklendirmiştir. Bu pragmatik duruş, Ankara’nın uluslararası itibarını koruma ve yeni şartlara uygun bir politika izleyeceği anlamına gelmektedir.

B. Milliyetçi Cephenin Reddiyeci ve İlhakçı Dili

Resmi diplomatik kabulün tam tersine, Cumhur İttifakı’nın ortağı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, seçim sonuçlarına karşı son derece radikal bir reddiye ortaya koymuştur. Bahçeli, seçime katılım oranının (%64,87) düşük olduğunu öne sürerek, “Kıbrıs Türklüğünün kaderi bu katılımla temsil edilemeyecek durumdadır” açıklamasını yapmıştır.

Bu reddiyenin en çarpıcı noktası, Bahçeli’nin KKTC Parlamentosu’nun acilen toplanmasını, seçim sonuçlarını ve Federasyona dönüşü kabul edilemez ilan etmesini ve bunun yerine Türkiye Cumhuriyeti’ne katılma (iltihak) kararı almasını talep etmesidir. Bu açıklama, Türkiye siyasetindeki ulusalcı kanadın, Kıbrıs Türk halkının Federasyon yönündeki iradesini, ulusal güvenlik kaygıları üzerinden tamamen geçersiz kılma ve Kıbrıs sorununu çözmek yerine statükoyu kökten değiştirme eğilimini göstermektedir. Bu söylem KKTC’nin varlığının adeta inkarı ve de Türkiye’nin bağımsız iki devlet politikasının ilgası anlamına gelmektedir. Bu tepki uluslararası arenada 1974 Barış Harekatı’nın bir barış harekatı olarak değil de işgal amaçlı bir harekat olarak değerlendirilmesine sebep olabilecek bir söylemdir.

Bu radikal tepki, Cumhur İttifakı içindeki ideolojik gerilime dönüşüp dönüşmeyeceği zaman içerisinde görülecektir. Erdoğan’ın diplomatik tebliği, siyasi pragmatizmi temsil ederken; Bahçeli’nin iltihak çağrısı, Erhürman’ın federasyon tezine karşı duyulan derin güvensizliğin ve ideolojik tavizsizliğin dışavurumudur. İktidar kanadındaki bu farklılaşma, Türkiye’nin Kıbrıs politikasında ortak bir duruş sergileyemediğini ve Kıbrıs meselesinin Türkiye’de ideolojik bir kutuplaşma aracı haline gelebilme riskini gündeme getirmektedir. Türkiye basını büyük oranda, bu iki zıt tepkiyi kullanarak, Erhürman zaferini ya “ulusal birliğe tehdit” ya da “demokrasiye saygı” çerçevesinde sunmuştur.

Aşağıdaki tablo, Türk siyasi aktörlerinin KKTC seçim sonuçlarına ilişkin reaksiyonlarının karşılaştırmalı analizini sunmaktadır:

Siyasi Aktör/GrupTemsil Edilen Çözüm ModeliReaksiyonun Ana TonuMesajın Odak NoktasıZincirleme Düşünce (Politik Çıkarım)
T.C. Cumhurbaşkanlığı/Dışişleriİki Devletli (Resmi Duruş)Diplomatik KabulKKTC’nin Demokratik Olgunluğu, Sürece Saygı Devletin sürekliliği ve uluslararası itibarı ve güç dengelerini koruma zorunluluğu.
MHP/Ulusalcı Kanatİki Devletli (Radikal/İltihakçı)Reddiyeci ve SertSeçim Sonucunu Geçersizleştirme, Federasyona Dönüş Reddi, İltihak Çağrısı İdeolojik tavizsizlik, ulusal davayı içeriden tehdit algılama.
Erhürman (CTP)Federasyon/MüzakereGüvence ve İşbirliği Arayışıİlişkilerin “Yaşamsal” Önemi, İstişare GeleneğiAnkara ile ilişkileri bozmadan policy change (politika değişimi) hedefini sürdürme.

C. Türkiye’nin Kampanya Sürecindeki Rolünün Eleştirisi ve Medya Yansımaları

KKTC seçimleri öncesinde Türkiye’den üst düzey siyasetçilerin, özellikle eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve eski Savunma Bakanı Hulusi Akar gibi isimlerin adaya giderek mevcut Cumhurbaşkanı Ersin Tatar lehine yoğun kampanya yürütmesi, Ankara’nın bu seçimin sonucuna verdiği önemi açıkça göstermiştir. Türkiye medyası, seçim sonuçlarını analiz ederken bu müdahale boyutuna geniş yer ayırmıştır.

Erhürman’ın zaferi, Ankara’nın yoğun destek kampanyasına rağmen gerçekleştiği yaygın kanaati Türkiye’nin etkinliği açısından ciddi bir başarısızlık olarak değerlendirilebilmektedir. Muhalif ve merkez medya çevreleri, bu müdahaleyi “KKTC’nin iç işlerine karışma” olarak lanse etmiş ve Erhürman’ın zaferini bu müdahaleye karşı Kıbrıs Türk halkının demokratik iradesinin ve direncinin bir tezahürü olarak görülmüştür. Bu durum Ankara’nın Kıbrıs Türk toplumunun siyasi tercihlerini kendi çizgisine çekme kabiliyetinin azaldığını ve Kıbrıs’taki “Anavatan” algısının artık sadece güvenlik eksenli değil, aynı zamanda egemen irade ve ekonomik refah eksenli olduğu, Erhürman’ın yeni dönemde Ankara ile kuracağı ilişkilerde, Kıbrıs Türkünün egemen iradesini daha güçlü savunabilme kapasitesini arttıracağı şeklinde yorumlanmaktadır.

IV. Türk Basınında Medya Çerçevelemesi ve İdeolojik Çatlaklar (Framing Analysis)

Tufan Erhürman’ın zaferi, Türkiye’deki medya kuruluşlarının ideolojik ayrışmalarını ve siyasi duruşlarını Kıbrıs meselesi üzerinden kristalleştiren bir olay olmuştur. Medya, aynı olayı tamamen zıt anlamlar yükleyerek kamuoyuna sunmuştur. Bu çerçeveleme farklılıkları, Türkiye’nin ulusal güvenlik öncelikleri ile Kıbrıs Türkünün refah ve meşruiyet arayışı arasındaki yapısal gerilimi yansıtmaktadır.

A. Hükümet Yanlısı ve Ulusalcı Medya Çerçevelemesi (Risk/Geri Adım)

Hükümet yanlısı ve ulusalcı medya segmenti, Erhürman zaferini esas olarak “Jeopolitik Güvenlik Riski” veya “Ulusal Davadan Geri Adım” çerçevesinde ele almıştır. Bu çevreler için temel endişe, Erhürman’ın Federasyon temelli müzakerelere dönüş çağrısının, Türkiye’nin son dönemde savunduğu İki Devletli Çözüm tezini tehlikeye atmasıdır.

Argümanlar, Erhürman’ın seçilmesiyle Kıbrıs Türkünün egemenlik haklarının feda edilmesi riskinin doğduğu ve müzakerelere dönüşün, Rum tarafının maksimalist taleplerini yeniden uluslararası meşruiyet zeminine taşıyacağı üzerine kurulmuştur. Bu medya, Kıbrıs Türkünün yaşadığı izolasyonu, ulusal davanın korunmasının bir bedeli olarak görme eğilimindedir. Erhürman’ın izolasyonu kırma çabası, Türkiye’den siyasi bir kopma isteği olarak okunmakta ve Erhürman’a karşı seçim sürecinde yürütülen “kara propaganda”nın sürdürülme çabası gözlemlenmiştir. Erhürman’ın Türkiye ile ilişkilerin yaşamsal önemi ve istişare geleneğinin süreceği yönündeki güvenceleri, bu çevrelerce zorunlu ve samimiyetsiz diplomatik dil olarak görülmüş, asıl amacın Ankara’nın politika çizgisini değiştirmek olduğu vurgulanmıştır.

B. Muhalif ve Merkez Medya Çerçevelemesi (Demokrasi/Fırsat)

Muhalif ve merkez medya, Erhürman zaferini ise “Kıbrıs Türkünün İradesi Ankara’ya Mesaj Verdi” ve “İzolasyondan Çıkış Fırsatı” çerçevesinde sunmuştur. Bu perspektif, seçimin, Kıbrıs Türkünün özgür iradesinin tescili ve Türkiye’nin iç siyasetindeki baskıcı tonlara karşı verilmiş bir demokratik zafer olduğunu savunmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine yakın basın organları, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın diplomatik tebriğini, demokratik olgunluğun bir tezahürü olarak yorumlamış, Erhürman’ın zaferini, Kıbrıs Türkünün kendi kaderini tayin etme hakkının ve uluslararası meşruiyet arayışının bir yansıması olarak değerlendirmiştir. Erhürman’ın Federasyon tezine odaklanılarak, bu modelin sadece siyasi bir çözüm değil, aynı zamanda ekonomik canlanma ve uluslararası tanınma yolunda atılabilecek en gerçekçi ilk adım olduğu vurgulanmıştır. Özellikle MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin iltihak çağrısı, bu medya segmentinde “sorumsuzluk,” “demokrasiye saygısızlık” ve “Ankara’nın baskıcı yüzü” olarak sertçe eleştirilmiş ve Bahçeli’nin açıklamaları, Erhürman’ın yapıcı yaklaşımının ne kadar haklı olduğunu gösteren kanıtlar olarak kullanılmıştır.

C. Kara Propaganda İddiaları ve Medyada Denge Arayışı

Tufan Erhürman, seçimden hemen sonra Anadolu Ajansı’na yaptığı açıklamada, Türkiye ile ilişkiler konusunda aleyhine “çok büyük bir kara propaganda yürütüldüğünü” belirterek, Türkiye Cumhuriyeti yetkililerinin kendisini yakından tanıdığını ve iyi ilişkilerin yaşamsal önemde olduğunu belirtmiştir.

Bu iddia, medya analizinde iki farklı yönde kullanılmıştır:

  1. Muhalif Çevre: Muhalif medya, Erhürman’ın bu tespitini, seçim öncesinde Türkiye’den gelen üst düzey siyasetçilerin Tatar lehine yürüttüğü yoğun kampanya faaliyetlerinin bir sonucu olarak çerçevelemiştir. Bu, Erhürman’ın seçilmesiyle Kıbrıs Türk kamuoyunun bu tür manipülasyonlara direnç gösterdiğinin bir kanıtı olarak sunulmuştur.
  2. Hükümet Yanlısı Çevre: Hükümet yanlısı medya ise bu iddiaları ya tamamen görmezden gelmiş ya da Erhürman’ın, Ankara’nın endişe duyduğu politik hedeflerini gizleme çabası olarak nitelendirmiştir. Bu çevreler, CTP’nin geleneksel olarak Türkiye’nin politikalarıyla mesafeli duruşunu sürekli vurgulayarak Erhürman’ın güvencelerine şüpheyle yaklaşmıştır. Bu çevreler her nedense daha önceleri Ak Parti ve CTP işbirliği sürecini tamamen görmemezlikten gelmektedir.

Aşağıdaki tablo, Erhürman seçiminin Türkiye basınındaki yansımalarının genel çerçevesini özetlemektedir:

Basın GrubuKullanılan Ana Çerçeve (Frame)Siyasi Risk/Fırsat AlgısıTemel Odak NoktasıZincirleme Düşünce (Kamuoyu Etkisi)
Hükümet Yanlısı/Ulusalcı Medya“Jeopolitik Güvenlik Riski” / “Geri Adım”Türkiye’nin İki Devletli tezinin tehlikeye girmesi, stratejik güç kaybı.Federal çözüme dönüşün ulusal dava için potansiyel zararları.Kıbrıs meselesini ulusal güvenlik tehdidi olarak gündemde tutarak Erhürman’a güveni azaltmak.
Muhalif/Merkez Medya“Demokrasi Zaferi” / “İzolasyondan Çıkış Fırsatı”Kıbrıs Türkünün iradesinin meşruiyeti, bölgesel barış şansının artması.Ankara’nın iç işlerine müdahalesine karşı KKTC halkının direnci.Ankara’yı, Kıbrıs’ın iç işlerine karışmama ve diplomatik çözüme dönme konusunda baskılamak.

V. Akademik Perspektif: Medya Söyleminde Jeopolitik Kırılmalar

Erhürman’ın zaferi ve Türkiye medyasının buna tepkisi, akademik olarak Framing Teorisi ve Ajanda Belirleme Teorisi ışığında incelenmelidir. Bu zafer, Türkiye’nin jeopolitik çıkarları ile Kıbrıs Türkünün sosyo-ekonomik beklentileri arasındaki kurumsal çekişmeyi görünür kılmıştır.

A. Framing Teorisi Uygulaması: Güvenlik vs. Refah Çerçevesi

Türkiye medyasının konuyu ele alış biçimi, Kıbrıs meselesine dair iki temel çerçevenin çatışmasını yansıtmaktadır:

Güvenlik Çerçevesi (Ulusalcı Medya): Bu çerçeve, Kıbrıs meselesini öncelikle Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki stratejik derinliği, deniz yetki alanları ve ulusal güvenliği ekseninde ele alır. Ulusalcı medya, Erhürman’ın Federasyon çağrısını, bu çerçevede bir güvenlik riski, Ankara’nın kırmızı çizgilerinden sapma ve statükonun Rum tarafı lehine bozulması tehlikesi olarak algılar. Bu yaklaşım, Kıbrıs Türkünün siyasi bağımsızlığını ve refah taleplerini, ulusal güvenlik kaygılarının ikincil unsurları haline getirir. MHP’nin iltihak çağrısı, güvenlik çerçevesinin en radikal formudur; bu, Kıbrıs’taki Türk varlığının güvence altına alınmasının, ancak doğrudan Ankara’nın idari kontrolü altında mümkün olabileceği inancını yansıtır.

Refah ve Meşruiyet Çerçevesi (Merkez/Muhalif Medya): Bu çerçeve ise, Kıbrıs Türk halkının maruz kaldığı ekonomik zorlukları, siyasi izolasyonun sonlandırılması hakkını ve kendi kaderini tayin etme iradesini vurgular. Erhürman zaferi, bu çerçevede, Kıbrıs Türkünün, jeopolitik tezlerin getirdiği izolasyona karşı ekonomik meşruiyet ve uluslararası tanınma arayışının bir yansıması olarak görülür. Bu medyanın yaklaşımı, Ankara’yı, politikalarının sonuçları olan izolasyonu dikkate almaya zorlar ve çözüm arayışının sadece siyasi değil, aynı zamanda insani ve ekonomik bir zorunluluk olduğunu savunur.

Bu çelişen anlayışlar, Türkiye kamuoyunu ikiye bölmekte ve Ankara’nın politikalarını belirlerken hem iç siyasetteki ulusalcı tabanı tatmin etmek hem de Kıbrıs Türkünün demokratik iradesine yanıt vermek gibi karmaşık bir dengeleme eylemi gerektirmektedir.

B. Ajanda Belirleme ve Gündem Kontrolü Analizi

Erhürman’ın seçilmesiyle Kıbrıs’ta gündem belirleme (Agenda Setting) mücadelesi kızışmıştır. Cumhurbaşkanı sıfatıyla Erhürman, uluslararası alanda Federasyon temelinde müzakerelere dönülmesini teşvik eden bir ajanda güdecektir. Ancak bu ajanda, Ankara’nın kendi kontrolünde tutmaya çalıştığı İki Devletli Çözüm ve Doğu Akdeniz enerji denklemleri üzerinden belirlenen ajandasıyla uyumlu hale getirilmek zorunda kalınılacaktır.

Türkiye’nin ulusalcı kanadı ve ona yakın medya, Erhürman’ın hamlelerini sürekli olarak Ankara’nın potansiyel tepkileri ve Türkiye’nin mali ve askeri desteği olmaksızın ilerleyemeyeceği gerçeği ışığında analiz edecektir. Erhürman’ın, dış politikanın Türkiye Cumhuriyeti ile istişare edilmeden belirlenmesinin söz konusu olmadığını defalarca vurgulaması, bu yapısal çekişmenin farkında olduğunu göstermektedir. Ancak bu durum, Erhürman’ın cumhurbaşkanı olarak müzakere yetkisi olmasına rağmen, dış politika ve savunma konularında Türkiye’nin desteği (özellikle mali ve askeri) olmadan ilerleyemeyeceği gerçeği nedeniyle siyasi manevra alanının dar olduğunu da ima etmektedir.

Medyanın bu olumsuz tutumu, mevcut durumu kurumsal çekişme olarak yansıtarak, Erhürman’ın olası her müzakere hamlesini, Türkiye’nin ulusal çıkarlarına karşı bir sadakat testine dönüştürüp, Kıbrıs Türk liderliğinin egemenlik alanını daraltma riski taşımaktadır. Bu ajanda kontrolü mücadelesi, Türkiye-KKTC ilişkilerinin önümüzdeki dönemde gerilim hattında ilerleyeceği sinyalini vermektedir.

VI. Sonuç ve Politika Çıkarımları

Tufan Erhürman’ın 19 Ekim 2025’teki ezici cumhurbaşkanlığı zaferi, Kıbrıs Türk halkının, uluslararası izolasyonlara ve iradesine müdahaleye karşı güçlü bir tepki olarak nitelenebilir. Türkiye basınındaki reaksiyonlar, bu zaferin Ankara’da hem diplomatik bir kabul hem de radikal bir ideolojik reddiye ile karşılandığını göstermektedir. Bu yeni süreçte siyasi ve ideolojik zıtlaşma ile şartların yeniden konsolidasyonu şeklinde iki seçenekten birisi tercih edilecektir.

A. Türkiye-KKTC İlişkilerinin Yeni Dönemde Beklenen Dinamikleri

Yeni dönemde Türkiye-KKTC ilişkileri, resmi düzeyde diplomatik saygı çerçevesinde sürse de politika düzeyinde (çözüm modeli) çözüm yönünde bir sonuç alınabilmesi pek olası gözükmemektedir. Erhürman’ın dış politika istişaresini sürdürme iradesi, ilişkileri dengede tutma amacını taşımaktadır; ancak Ankara, Erhürman’ın Federasyon temelli müzakere çabalarını desteklemekte isteksiz davranması federatif bir çözüm modelini imkansızlaştıracaktır. Türkiye’nin ulusalcı kanadı, Erhürman’ın ilk hamlelerini, Ankara’nın dış politikasının “sadakat testi” olarak değerlendirecek ve herhangi bir uluslararası müzakere girişimini kamuoyunda yoğun bir şüphecilikle karşılayarak baskı unsuru olmaya devam ederek süreci daha da zor hale getirecektir. Şüphesiz Ortadoğu ve Avrupa’daki güç dengelerindeki değişim rüzgarları ile Yunanistan, İngiltere, Güney Helen Yönetimi, Avrupa Birliği ile BM’nin bu yeni süreçte takınacakları tavır da yeni sürecin akışında önemli etkiler yaratacaktır.

B. Gelecekteki Müzakere İhtimaline Dair Öngörüler

Erhürman’ın Crans Montana tipi müzakerelere dönme çağrısı, Türkiye medyasında Kıbrıs Türk Dışişleri’nin Türkiye Dışişleri’ne karşı farklı bir yol izleme girişimi olarak yansıtılacaktır. Ankara, müzakere masasına dönülmesini kabul etse bile, masadaki pozisyonunun “egemen eşitlik” temelli olmasında ısrar ederek Erhürman’ın Federasyon vizyonunu kısıtlayacaktır. Bu durum, Türkiye’nin ulusalcı medyası tarafından, Ankara’nın pozisyonunun güçlü bir şekilde korunduğu şeklinde çerçevelenecektir. Ankara’nın bu tutumuna karşı ulusal ve uluslararası aktörlerin tepkileri Türkiye’nin tezinde bir değişime yol açıp açmayacağı ise zamanla görülecektir. Şahsi kanaatimi göre Erhürman’ın Cumhurbaşkanlığı süreci dış siyasetten çok iç siyasette köklü değişimlere sebep olacaktır. Bu köklü değişimlerin ulusal ve uluslararası siyasi yansımaları doğal olarak yeni sürecin paradigmasını oluşturacaktır.

(Bu yazıda yapay zeka desteğinden yararlanılmıştır)

KKTC Cumhurbaşkanlığı Seçimi

(Sayın Tatar ile Erhürman’ın Siyasi Söylem ve Eylemlerinin Analizi)

1. Giriş

1.1. KKTC Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinin Analizine Genel Bakış

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC), uluslararası alanda tanınmamış küçük bir devlet olmasına rağmen, Cumhurbaşkanlığı seçimleri, ülkenin iç siyasal dinamiklerinden çok, Kıbrıs Sorunu’nun uluslararası hukuki ve jeopolitik yansımaları üzerinden küresel gündeme oturmaktadır. Bu durum, seçilen Cumhurbaşkanının iç icraat makamından ziyade, Kıbrıs Türk halkının uluslararası arenadaki temsilcisi ve müzakere makamı olarak algılanmasından kaynaklanmaktadır.

1.2. Yazının Kapsamı ve Yapısal Zorunluluklar

Bu yazı seçimlerin iki güçlü adayı olan Sayın Ersin Tatar ve Sayın Tufan Erhürman’ın vizyonlarını, Kıbrıs Sorunu’ndaki temel paradigma çatışması (İki Devletli Çözüme karşılık Federasyon) üzerinden detaylı bir analizini hedeflemektedir. Bu seçim, yaşanan siyasi mücadelenin sadece bir liderlik yarışı olmadığını; aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni Doğu Akdeniz doktrini ile uluslararası camianın (BM ve AB) geleneksel çözüm arayışları arasındaki derin hukuki, tarihi ve jeopolitik gerilimin bir yansıması olduğunu göstermektedir.

2. KKTC Seçimlerinin Dış Politika Odaklı Yapısı

KKTC seçimlerinin, adayların iç sorunların çözümü için yapacakları icraatlardan ziyade Kıbrıs Sorunu ve dış politika ekseninde ilerlemesi, ülkenin kendine özgü hukuki statüsünden kaynaklanan yapısal bir zorunluluktur. Birleşmiş Milletler nezdinde tanınmamış bir siyasi varlıkta, Cumhurbaşkanlığı makamının birincil işlevi, devleti uluslararası alanda temsil etmek ve Kıbrıs Sorunu’nu çözüme ulaştırma çabalarına liderlik etmektir.

2.1. Dış Politikanın İç Siyaseti Ele Geçirmesi

Bu durum, dış politikanın iç siyaseti domine etmesine neden olmuştur. Adaylar, toplumun günlük yaşamını doğrudan etkileyen eğitim, sağlık, ekonomi veya yargı gibi yönetişim sorunlarını geri planda bırakarak, dış politika konularına ağırlık vermelerinden de anlaşılmaktadır. Seçimler böylece, içerdeki yönetimsel eksikliklerden dikkati dağıtan, Türkiye’nin yeni Kıbrıs politikasının KKTC halkı nezdinde ne kadar kabul gördüğünün test edildiği bir nevi dış politika plebisiti niteliği olarak değerlendirilme olasılığı taşısa da seçmen katında makro dış politikaların fazla etki olmayacağı kanaatindeyim.

2.2. Meşruiyet Krizi ve Türkiye Bağlantısı

İç sorunların bu denli göz ardı edilmesi, uzun vadede halkın siyasi sisteme olan güvenini azaltma riski taşımaktadır. Ancak dış politika odaklılık, özellikle Sayın Tatar’ın savunduğu yeni paradigma, Türkiye Cumhuriyeti’nin güçlü ve kurumsal desteğiyle stratejik bir meşruiyet sağlamaktadır. Bu bağlamda seçim, yerel siyasetin özerkliği üzerinde güçlü bir dış etkinin varlığını teyit ederken, KKTC liderinin manevra alanının Ankara’nın stratejik kararlarıyla ne kadar sıkı bir ilişki içerisinde olduğunu göstermektedir. Bunu Sayın Talat ve Akıncı dönemlerinde de açık şekilde gördük.

3. Tatar ve Erhürman’ın Seçim Söylemleri: İç Sorunlardan Uzak, Kıbrıs Sorununa Odaklı Olması Sorunu

Seçimin iki güçlü adayı olan Ersin Tatar ve Tufan Erhürman’ın siyasi söylemleri, toplumsal sorunlar yerine tamamen federasyon ile iki devletlilik tartışmaları üzerine inşa edilmiştir. Sayın Tatar, Türkiye’nin güçlü desteğiyle ortaya konan yeni paradigmaya (iki egemen devlete dayalı çözüm) odaklanırken, Sayın Erhürman, 1977-1979 Doruk Anlaşmaları’na dayanan ve uluslararası camianın hâlâ benimsediği çerçeveye (iki bölgeli, iki toplumlu federasyon) odaklanmıştır.

Adayların iç sorunları geri plana atması, seçimi sadece iki farklı çözüm vizyonunun oylanması (bir referandum) gibi yansıtmaktadır. Ancak derinlemesine bir analiz, seçmenlerin büyük çoğunluğunun karmaşık dış politika tartışmalarından ziyade, iç dinamiklere ve kişisel ilişkilere bağlı olarak oy kullanacağı yönündeki kanaati ortaya koymaktadır. Bu durum, adayların dış politika söylemlerini sertleştirerek kendi ideolojik tabanlarını konsolide etme çabalarının, genel seçmeni mobilize etmekte yetersiz kalabileceğini göstermektedir.

4. Federasyon Tartışmaları ve Türkiye’nin Tutumu

Kıbrıs Sorunu’nun çözüm arayışlarında yarım asrı aşkın süredir temel referans noktası olan federasyon modeli, yeni süreçte Türkiye Cumhuriyeti tarafından açık bir dille reddedilmiştir. Türkiye’nin bu kesin reddi, mevcut Cumhurbaşkanlığı seçiminin en önemli ve ana belirleyici meselesi haline gelmiştir.

4.1. Ankara’nın Veto Gücü ve KKTC Liderinin Dış Politika Alanı

Türkiye’nin federasyon tezini reddetmesi, 1968’den 2017 Crans Montana sürecine kadar yürütülen müzakerelerin başarısızlıklarının hukuki ve stratejik bir sonucudur. Bu bağlamda, Sayın Erhürman’ın siyasi söylemlerinde federasyonu savunması, kaçınılmaz olarak Türkiye’nin resmi siyasi çizgisi ile bir uyumsuzluk görüntüsü oluşturmaktadır.

Bu uyumsuzluk, KKTC Cumhurbaşkanının dış politika vizyonunun Türkiye’nin ulusal dış politikasıyla çelişmesi durumunda, seçilmiş liderin uluslararası müzakere masasında hareket alanının dramatik bir şekilde kısıtlanacağını netleştirmektedir. Türkiye’nin stratejik desteğine bağımlı bir dış politika ortamında, Erhürman’ın seçilmesi durumunda dahi federasyon tezini ilerletme kabiliyetinin teorik olmaktan öteye geçmesinin zor olduğu bir gerçektir.

5. Crans Montana Süreci ve Yeni Paradigma: İki Devletli Çözüm

Federal çözüm modeli, yani iki toplumlu, iki bölgeli federasyon temelli müzakereler, 1968’den 2017’ye kadar devam etmesine rağmen, Kıbrıs Türk halkının güvenliğini ve haklarını garanti altına alamadığı gerekçesiyle başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

5.1. Federalizmin Yapısal İmkansızlığı

Federal çözüm arayışlarının son ve en kritik dönüm noktası, 2017’deki Crans Montana süreci olmuştur. Bu sürecin başarısızlığı, federalizmin, adadaki siyasi, hukuki ve güvenlik koşulları altında yapısal bir imkânsızlık olarak değerlendirilmesine yol açmıştır. Crans Montana’nın çöküşü, sadece bir müzakere başarısızlığı değil, sürecin kendisinin asimetrik yapısından kaynaklandığı iddiasını güçlendirmiştir. Özellikle Annan Planı’na Türk tarafının “evet”, Rum Yönetimi’nin ise yüksek oranda “hayır” demesi, bu asimetrinin derinleşmesinde önemli bir etken olmuştur.

5.2. Paradigma Değişiminin Dayanağı: Eşit Egemenlik

Bu siyasi tıkanıklık, Türkiye Cumhuriyeti’ni ve KKTC siyasetini yeni bir siyasi paradigma geliştirmeye itmiştir. Bunun sonucu olarak, federasyon modeli yerine, iki egemen devlete dayalı yeni çözüm vizyonu, Türkiye’nin güçlü desteğiyle ilk kez resmi olarak 2021 yılında Cenevre’de düzenlenen 5+1 BM gayri resmi toplantısında Birleşmiş Milletler’e sunulmuştur.  

Yeni paradigmanın temel dayanağı, Rum tarafının tanınmış devlet statüsünü kullanarak federasyonu reddetme ve Türk tarafına karşı veto gücünü kullanma imkanını ortadan kaldırmaktır. Türk tarafı, resmi müzakerelere başlanabilmesi için BM Güvenlik Konseyi’nin, Kıbrıs Türk ve Rum taraflarının eşit uluslararası statüsünü tanıyan bir karar almasını beklemektedir. Bu, müzakerelerin artık birleşme (federasyon) değil, eşit egemen iki devletin işbirliği (yeni vizyon) modeli üzerine şekilleneceği anlamına gelmektedir.

6. BM ve AB’nin Yaklaşımı: Federatif Çözüm Israrı

Birleşmiş Milletler (BM) ve Avrupa Birliği (AB), Kıbrıs sorununa yönelik geleneksel yaklaşımlarını sürdürerek genellikle federatif çözümden yana tavır almış, Türkiye ve KKTC’nin iki devletli çözüm önerisine mesafeli yaklaşmıştır. Uluslararası aktörlerin bu ısrarı, BM Güvenlik Konseyi kararlarının sürekliliği ve AB’nin Kıbrıs’ı (Güney Kıbrıs Yönetimi’ni) tek bir üye devlet olarak görme zorunluluğundan kaynaklanmaktadır. Bu durum Kıbrıs Sorunu’nun çözümünde farklı alternatifleri dışladığı için bir çözüm olmaktan çok bizatihi sorunun kaynağı olmasına yol açmıştır.

6.1. Uluslararası Hukuki Paradoksun Derinleşmesi

BM ve AB’nin federatif çözüm önerisi sunması, aslında Türkiye’nin siyasi tezini, yani Kıbrıs Cumhuriyeti’nin fiilen işlevsiz hale geldiğini teyit etmektedir. Zira 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti, iki kurucu halk esasına dayanan bir devlet yapısına sahipti, iki kurucu devlet esasına dayanan bir federasyon değildi.

Uluslararası aktörler, fiilen işlemeyen ve tek taraflı Rum yönetimine dönüşen 1960 yapısını kurtarmaya çalışmak yerine, yeni bir ortaklık yapısına (federatif olsa dahi) ihtiyaç duyulduğunu örtülü olarak kabul etmektedir. Türkiye, bu durumu, mevcut de facto durumu (işlevsizlik) destekleyen ve adada yeni bir egemenlik yapısının kurulması gerekliliğini savunan bir argüman olarak kullanmaktadır. Bu, uluslararası hukukun, adadaki siyasi gerçeklik karşısında bir paradoks yaşadığını göstermektedir.

7. Türkiye’nin İki Devletli Çözüm Tezi ve Jeopolitik Gerekçeler

Türkiye’nin iki devletli çözüm tezi, basit bir müzakere taktiği olmanın ötesinde, hukuki eşitlik, stratejik güvenlik ve enerji çıkarlarını birleştiren hayati bir ulusal doktrin olarak algılanmaktadır.

7.1. Hukuki ve Siyasi Gerekçeler

Yeni tezin hukuki hedefi, Kıbrıs Türk halkının egemenlik hakkının uluslararası alanda tanınmasıdır. Türk tarafı, Rumların tanınmış devlet statüsünü kullanarak federasyonu reddetme ve veto gücünü uygulama asimetrisini gidermeyi amaçlamaktadır. Asimetrinin giderilmesiyle, müzakereler eşit egemenlik temelinde işbirliği modeli üzerine şekillenecektir. Sayın Ersin Tatar’ın siyasi söyleminin bu yönde evrilmesinde, KKTC halkının bu yeni siyasete güçlü bir destek vermesi de etkili olmuştur.

7.2. Stratejik ve Jeopolitik Gerekçeler

İki devletli çözüm, Doğu Akdeniz’deki jeopolitik gelişmeler nedeniyle Türkiye için hayati bir zorunluluk olarak değerlendirilmektedir.  

  • Mavi Vatan Bağlantısı: KKTC’nin stratejik değeri sadece 3.800 kilometrekareyi aşkın kara toprağından kaynaklanmamaktadır; Mavi Vatan’da bu alanın belki altı katı kadar deniz yetki alanının söz konusu olması da kritiktir. KKTC’nin egemenliğinin korunması, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarını koruması için bir ön koşuldur.
  • Güvenlik Doktrini ve Dışlama Stratejileri: Güney Kıbrıs Helen yönetiminin, Yunanistan ve bazı Batılı aktörlerle işbirliği içinde Türkiye’yi bölgeden dışlamaya yönelik stratejileri, Kıbrıs meselesini Türkiye’nin dış güvenlik anlayışının önemli bir parçası haline getirmiştir. Türkiye, bu tehditlere karşı koymak için garantörlüğünün ve KKTC’nin egemenliğinin güçlendirilmesi ihtiyacını pekiştirmiştir.  

Türkiye’nin İki Devletli Çözüm Tezinin Temel Dayanakları

BoyutGerekçe ve AmaçStratejik Çıkarım
Hukuki/SiyasiRumların veto gücünü kırmak, asimetriyi gidermek. Kıbrıs Türk halkının egemenlik hakkının tanınması.Müzakere sürecinin eşit egemenlik temelinde yeniden yapılandırılması.
Jeopolitik/StratejikDoğu Akdeniz’deki enerji ve güvenlik çıkarlarının korunması. Türkiye’yi bölgeden dışlama stratejilerine karşı koyma.Mavi Vatan doktrini çerçevesinde deniz yetki alanlarının güvence altına alınması ve Türkiye’nin garantörlüğünün güçlendirilmesi.
İç MeşruiyetBaşarısız müzakerelere yapısal yanıt. KKTC halkının yeni siyasete güçlü desteği.Türkiye’nin dış politikada bağımsızlık vurgusunun güçlenmesi ve AB baskılarına karşı dengeleyici strateji.

7.3. Stratejik Derinlik ve Egemenlik Kalkanı

Türkiye için iki devletli çözüm tezi, Kıbrıs’ın iç siyasi geleceğinden öte, Doğu Akdeniz’deki bölgesel güç dengesi ve enerji rekabetine verilmiş bir yanıt olarak görülmelidir. Eğer KKTC’nin egemenliği zayıflarsa (örneğin güvenliği Türkiye’den bağımsız bir federal yapıya devredilirse), Türkiye, Mavi Vatan’daki hayati deniz yetki alanlarından feragat etme veya bu alanları savunma yeteneğini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Dolayısıyla iki devletli çözüm, Türkiye’nin garantörlüğünü pekiştiren ve ulusal güvenlik çıkarlarını koruyan bir stratejik kalkan olarak görülmektedir. Ancak çözümsüzlüğün de benzer riskler taşıdığı gözardı edilmemelidir.

8. Erhürman’ın Federal Çözüm Vizyonu

Seçimin güçlü diğer adayı Sayın Tufan Erhürman’ın savunduğu federal çözüm vizyonu, basit bir toprak veya güç paylaşımı düzenlemesinden öte, siyasi eşitlik temelinde uluslararası meşruiyetin yeniden tesisi için gerekli görülmektedir.

Erhürman’ın vizyonu, uluslararası toplumla uyumlu kalarak (BM ve AB çerçevesi içinde) Kıbrıs Türklerinin haklarını güvence altına alma çabasıdır. Bu yapının, 1977-1979 Doruk Anlaşmaları ile kaydedilen iki bölgeli, iki toplumlu çerçeve anlaşmalarını kalıcı bir yapıya dönüştürmeyi amaçladığı ileri sürülmektedir.

8.1. Federalizmin Meşruiyet Aracı Olarak Kullanılması

Erhürman için federasyon, uluslararası meşruiyetin anahtarı konumundadır. İki devletli çözüm, KKTC’nin uluslararası tanınmama sorununun devam etmesi riskini taşırken, federasyon, uluslararası kabul gören bir ortaklık yapısı içinde Türk tarafına siyasi eşitlik kazandırma potansiyelini barındırır. Ancak bu tez, Crans Montana’da netleşen güvenlik, garantörlük ve egemenlik paylaşımı gibi yapısal sorunları nasıl aşacağına dair uluslararası camiayı tatmin edici net bir mekanizma sunmakta zorlanmaktadır.

9. Tarihi Arka Plan: Kıbrıs Türk Federe Devleti ve Federal Yapı Tartışmaları

Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin (KTFD) kuruluşu, federal yapı tartışmalarının tarihi arka planını oluşturmaktadır. 13 Şubat 1975’te kurulan KTFD, ileride oluşacak ortaklık düzeninin arkaplanı olarak tasarlanmıştı. Bu adım, 1974 Barış Harekâtı sonrasında Kıbrıs Türklerinin kendi kendilerini yönetme iradesini göstermiş ve müzakerelere hazırlık için geçici bir hukuki zemin oluşturmuştur.

Bu tarihi arkaplan, federal yapının basit bir idari düzenleme değil, coğrafi temelli ortaklık fikrinin (Merhum Bülent Ecevit’in 1972’de işaret ettiği “Türk tezi”) nihai hukuki tezahürü olarak algılanmasına neden olmuştur. Dünya genelindeki başarılı federal yapılar, bu sistemin başarısı için referans olarak gösterilmektedir. Ancak her toplumun siyasi, kültürel ve ekonomik şartlarının bu tür ortaklıkların başarısındaki rolü yadsınamaz.

9.1. Tarihsel Sürekliliğin Çelişkisi

Tarihsel olarak Türk tezi federal bir ortaklığa hazırlık olarak ortaya çıkmıştır (KTFD). Oysa Türkiye’nin güncel tezi (iki devletli çözüm), bu tarihsel sürecin sona erdiğini ve Rum tarafının uzlaşmazlığı nedeniyle yeni bir başlangıç gerektiğini savunmaktadır. Bu durum, güncel politikanın (Tatar’ın vizyonu) tarihsel süreklilikle (Erhürman’ın vizyonu) çatıştığı anlamına gelmektedir. Bu ideolojik ve tarihsel çatışma, seçmen nezdinde kimlik ve güvenoyu açısından önemli bir ikilem yaratmaktadır.

10. İki Devletli Yapının Anlamı ve Konfederalizm Seçeneği

Sayın Ersin Tatar’ın savunduğu iki devletlilik düşüncesinin terminolojik netliğe kavuşturulması kritiktir. İki egemen devlete dayalı siyasi yapının, adayı iki ayrı devlet olarak bölen tamamen bağımsız iki komşu devleti mi, yoksa eşit egemenliğe sahip iki devletin oluşturduğu konfederal veya federal bir üst yapıyı mı ifade ettiği sorusu, çözüm modelinin hukuki içeriği açısından kilit rol oynamaktadır. Çünkü bağımsız iki devlet ile eşit egemenliğe dayalı iki devletli çözüm anlayışları aynı şeyler değildir.

10.1. Egemenlik Tanımının Kilit Rolü

Kıbrıs Sorunu’nun düğümü, egemenliğin doğasında yatmaktadır. Rum tarafının tek bir egemenliği eşit olarak paylaşmayı sürekli reddetmesi karşısında, Türk tarafı (Türkiye’nin desteğiyle) egemen eşitlikte ısrarcıdır. Türk tarafının siyasi eşitliğini ve haklarını kalıcı olarak güvence altına alınabilmesi için iki bölgeli eşit egemenliğe dayalı yeni bir yapının kurulmasına ihtiyaç vardır. Bu siyasi paradigma, 1974 Barış Harekâtı ile sağlanan barışın kalıcılığını temin etmeyi ve adadaki huzuru korumayı amaçlamaktadır.

Eğer Tatar’ın vizyonu tamamen bağımsız iki devlete odaklanıyorsa, uluslararası hukukun tanınmamış bir devleti tanıması oldukça güçlü siyasi dinamikler; hatta uluslararası siyasi paradigmada ciddi değişimlerin oluşmasına bağlıdır. Eğer iki devletli çözüm modeli konfederal bir yapıyı da içeriyorsa, bu federasyonun güvenlik risklerini azaltan bir orta yol olabilir.

Kıbrıs Çözüm Modelleri: Egemenlik ve Hukuki Statü

Çözüm ModeliUluslararası Hukuki KişilikEgemenliğin YapısıGüvenlik Riski (Türk Tarafı İçin)
Federasyon (Geleneksel)Tek Uluslararası Kişilik (Paylaşılmış)Egemenlik paylaşılır, ancak tek bir üst yapıya aittir.Güvenlik ve egemenlik paylaşımında Rum tarafının veto gücü riski yüksektir.
Bağımsız İki Devletİki Ayrı Uluslararası Kişilik (Hedef)Tam EgemenlikTanınmama ve uluslararası izolasyon riskinin sürmesi.
KonfederasyonKurucu Devletler Kişiliğini KorurKurucu Devletler Egemen Kalır; üst yapı sınırlı yetkiye sahiptir.Egemenlik garantisi yüksektir; ayrılma hakkı saklı kalabilir.

 11. Konfederal Yapının Kıbrıs İçin Olası Avantajları

Konfederalizm, siyasi tartışmalarda fazla konu edilmemesine rağmen, Kıbrıs sorununun çözümü için önemli bir potansiyele sahiptir. Konfederalizm, federalizmin güvenlik ve egemenlik paylaşımı alanındaki yapısal başarısızlıkları ile iki bağımsız devlet anlayışının yarattığı uluslararası tanınmama risklerinin çözümü için minimum yapısal gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır.

11.1. De Facto Durumun Yasallaşması

Konfederal yapı, uluslararası hukuki kişiliklerini muhafaza eden iki veya daha fazla egemen devletin bir araya gelmesiyle oluşur. Egemen devletler, sadece savunma, dış ilişkiler veya ekonomik düzenlemeler gibi belirli ve sınırlı yetkileri ortak bir üst yapıya devretmeyi kabul ederler. Konfederal yapının nihai yasal sahipleri kurucu devletlerdir ve bu devletler genellikle birlikten ayrılma hakkını saklı tutarlar.

Kıbrıs bağlamında konfederal çözüm, mevcut de facto durumu yasal hâle getirebilecek üçüncü bir yoldur: Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile Kıbrıs Helen Cumhuriyeti olmak üzere iki ayrı, uluslararası alanda eşit derecede egemen devletin, sınırlı alanlarda işbirliği yapmak üzere ortak bir yapı kurması. Bu yol, Kıbrıs’ın tarihi, siyasi ve kültürel şartlarına en uygun çözüm yolu olarak gözükmektedir.

11.2. Neden Siyasi İhmal Ediliyor?

Konfederalizm, iki tarafın da mutlak egemenlik taleplerini koruyarak pratik işbirliğini sağlayabilecek en esnek model olmasına rağmen, siyasi tartışmalarda ihmal edilmesinin temel nedeni, hem Rum tarafının bunu “ayrılığın yasallaşması” olarak görmesi hem de Türk tarafının mevcut doktrininde (tam bağımsızlık ve tanınma) netlik arayışına girmesidir. Ancak konfederalizm, Sayın Tatar’ın savunduğu “eşit egemenliğe dayalı iki devletli siyasi yapıyı” hukuki olarak en iyi karşılayan seçeneklerden biridir ve müzakere edilebilirliği artırabilir. Türkiye’nin konfederal bir çözümü müzakere edip etmeyeceği, cevap bekleyen ayrı bir soru olarak durmaktadır.

12. Seçmen Davranışları: Dış Politika mı, İç Dinamikler mi?

Adayların seçim söylemlerinin dış politikaya odaklanmasına karşın, halkın genelinin oy verme davranışları büyük ölçüde iç dinamikler ve kişisel ilişkilere bağlıdır. Kıbrıs sorununun uluslararası durumu hakkındaki tartışmalar, daha ziyade entelektüel düzeyde kalmakta ve seçmenlerin büyük çoğunluğunun günlük yaşamını etkileyen ekonomik ve sosyal faktörler, seçim motivasyonunu belirlemektedir.

12.1. Ankara’nın İç Siyasete Müdahale Algısı

Seçimi belirleyecek önemli bir iç dinamik, Türkiye Cumhuriyeti siyasi aktörlerinin KKTC iç siyasetine yaptıkları müdahalelere yönelik halkın tepkisidir. UBP iktidarı sürecinde Sayın Erdoğan’ın beklenen desteği alamaması ve bazı AK Partili siyasilerin halkı rahatsız edici müdahaleleri, seçmen nezdinde “egemenliğin” iç siyasette zedelenmesi olarak algılanmıştır.

Bu durum, dış politikada Türkiye ile uyumu savunan Tatar’ın aleyhine, iç dinamiklere ve yerel özerkliğe vurgu yapan Erhürman’ın lehine bir tepki oyu yaratma potansiyeli taşımaktadır. Bu analitik gözlem, Türkiye’nin stratejik hedefi ile uyguladığı taktiksel siyasi müdahale yöntemlerinin yerel kamuoyunda ters etki yaratma riskini açıkça göstermektedir.

13. Türkiye’nin Seçime Etkisi ve Erdoğan’ın Açıklamaları

AK Parti siyasi aktörlerinin seçime müdahalesi ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın bu seçime yönelik açıklamaları, bu seçimde de KKTC iç kamuoyunda en fazla tartışılan konulardan biri olmuştur.

Erdoğan’ın açıklamaları, KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’a sağlanan desteğin bireysel veya tesadüfi olmaktan ziyade, yeni bir ulusal doktrin etrafında inşa edilmiş, kurumsal, stratejik ve açık nitelikte olduğu şeklinde yorumlanmaktadır. Bu, Türkiye’nin stratejik hedefinin, Kıbrıs’ta kendi ulusal doktrinine (İki Devletli Çözüm) tam uyumlu bir liderin göreve gelmesini arzulama olarak değerlendirilmektedir.

13.1. Kurumsal Çizgi ve Liderlik Farkı

Erdoğan’ın Katar ve ABD dönüşü açıklamaları arasında çelişki olduğu yorumları yapılsa da iki yorumda da öne çıkan nokta, Türkiye’nin iki devletli çözüm politikasının değişmeyeceği ve federasyon modelinin yeni süreçte siyasi bir alternatif olmadığıdır. Bu, Türkiye’nin Kıbrıs politikasının bir parti politikası değil, bir devlet politikası haline geldiğini simgelemektedir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamalarının sonunda Kıbrıs Türk halkının iradesine vurgu yapması, siyasi anlamda kazanan adayın öneminden çok halkın iradesine saygıyı ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin iki devletli çözüm konusundaki kararlılığını ifade etmektedir. Bu durum, Erhürman’ın kazanması durumunda bile, Türkiye’nin dış politika çizgisini değiştiremeyeceği, sadece müzakere tonunun veya içerdeki işbirliğinin dinamiklerinin farklılaşabileceği anlamına gelmektedir.

14. Seçim Sonuçlarının Olası Yansımaları

Yakın zamanda federal bir çözüm veya KKTC’nin uluslararası tanınması gibi bir durumun ortaya çıkması pek olası gözükmemektedir. Bu nedenle, seçim sonuçlarının dış politikada anlık bir paradigma değişimi yaratması beklenmemektedir; ancak liderlik tercihinin iç ve dış siyasi dengeler üzerindeki uzun vadeli etkileri olacaktır.

14.1. Tatar’ın Kazanması Durumu

Sayın Tatar’ın kazanması durumunda, iç ve dış siyasette, özellikle dış politika vizyonunda, büyük bir değişim beklenmemektedir. Türkiye ile dış politika uyumu sağlandığı için stratejik rahatlık olacak, ancak Tatar için en büyük sorun, UBP Hükümeti’nin başarısız icraatları ve Türkiye’nin iç siyasete müdahalesi algısı nedeniyle iç siyasi dengelerle alakalı sorunlar olacaktır. Buna bağlı olarak iç politikada huzursuzluk ve yönetişim krizleri potansiyeli artabilir. Bunun da Ak Parti ve Erdoğan’a olumsuz yansımaları olabilir.

14.2. Erhürman’ın Kazanması Durumu”

Sayın Erhürman’ın kazanması durumunda, dış siyasette (Akıncı ve Talat dönemlerinde de görüldüğü üzere) önemli bir değişiklik olmayacak, ancak iç dinamiklerde ciddi değişimler olacaktır. İç siyasette reform ve yerel özerklik vurgusu artacaktır. Erhürman için en ciddi sorun ise dış siyasi dengelerle ilgili olacaktır; zira seçilmiş bir lider olarak Türkiye’nin reddettiği federasyon tezini savunma zorunluluğu, Ankara ile sürtüşme riskini ve müzakere inisiyatifinin zayıflamasını ortaya çıkarma riski taşımaktadır. Bundan dolayı da Talat ve Akıncı döneminde olduğu gibi dış politikada bazı söylem farklılıkları dışında ciddi bir değişim beklenmemektedir.

14.3. Yönetişim ve Dış Politika Çatışması

KKTC’nin gelecekteki istikrarı, dış politika vizyonu ile iç yönetişim kalitesi arasındaki hassas dengeye bağlıdır. Eğer seçilen lider, Türkiye ile uyum siyaseti adına iç meşruiyetini kaybederse (Tatar’ın riski), uzun vadeli stratejik kararların uygulanabilirliği tehlikeye girer. Ayrıca bu durum geçmiş seçimlerde de görüldüğü üzere Ak Parti ve Erdoğan aleyhine de sonuçlar doğurabilir. Diğer yandan, eğer lider iç meşruiyet kazanırken Türkiye ile dış politikada çatışırsa (Erhürman’ın riski), uluslararası alanda hareket alanı daralır ve çözüm süreci daha da zor hale gelebilir.

Diğer dikkat çeken dinamikler ise şunlardır: Erhürman’ın, Erdoğan’ın ziyareti esnasında Meclis toplantısına katılmaması siyasi bir hata olarak değerlendirilmiş ve Tatar’ın lehine bir durum olarak görülmüştür. Ayrıca, başörtülü yaşam tarzını tercih eden ailelerin inanç ve iradesine saygı gösterilmesi ile ilgili siyasi karar ve tartışmaların da seçmen tercihlerinde etkili olması beklenmektedir; bu, iç toplumsal hassasiyetlerin politik sonuçlarını yansıtmaktadır. Her iki adayla ilgili olumsuzlukların bağımsız adayların oy oranlarında yükselmeye sebep olacağı da tahmin edilmektedir.

15. Sonuç ve Öneriler

15.1. Analizin Sentezi

KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimleri, Kuzey Kıbrıs’ın uluslararası kilitlenmişliğinin ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki artan jeopolitik zorunluluklarının bir yansıması olarak, iç dinamiklerin önüne geçmiştir. Adayların söylemleri temelde federasyon (uluslararası meşruiyet arayışı) ile iki devletli çözüm (egemen eşitlik ve stratejik güvenlik gereksinimi) arasındaki derin paradigma çatışmasını temsil etmektedir. Türkiye, 2017 Crans Montana sürecinin başarısızlığı sonrası, Kıbrıs Sorunu’nu asimetrik müzakere sürecinden kurtarma ve Mavi Vatan çıkarlarını güvence altına alma hedefiyle iki devletli çözüm tezini kurumsal bir devlet politikası haline getirmiştir.

15.2. Geleceğe Yönelik Stratejik Çıkarımlar

Kısa vadede, uluslararası aktörlerin (BM/AB) federasyon ısrarı ile Türkiye’nin iki devletli çözüm kararlılığı arasında köklü bir uzlaşma beklenmemektedir. Seçim sonuçları ne olursa olsun, yakın zamanda federal bir çözüm veya KKTC’nin tam tanınması olası gözükmemektedir. Bu bağlamda, KKTC liderinin içerdeki meşruiyeti, uzun vadeli stratejik kararların uygulanabilirliği açısından hayati önem taşımaktadır. Türkiye ve KKTC siyasetinin, halkın iradesine yönelik müdahale algısını gidererek, yerel yönetişim sorunlarına odaklanması gerekmektedir.

15.3. Politika Önerisi

Konfederalizm, Kıbrıs’ın tarihi, siyasi ve kültürel şartlarına en uygun çözüm yolu olarak analiz edilmektedir. Konfederal yapı, Kıbrıs Türk halkının egemenliğini koruyarak Türkiye’nin güvenlik garantilerini sürdürme ve aynı zamanda uluslararası hukukta karşılığı olan, ayrılma hakkını saklı tutan bir ortaklık formu sunma potansiyeline sahiptir. Türkiye’nin ve KKTC siyasetinin, iki devletli çözüm tezinin hukuki ve güvenlik gereksinimlerini karşılayan, uluslararası toplumla müzakere edilebilirliği artırabilecek bir ara formül olarak Konfederalizm seçeneğini daha ciddi bir stratejik tartışma konusu haline getirmesi gerektiği kanaatindeyim. Bu çözüm modeli, mevcut de facto durumu yasallaştırarak statükonun yarattığı belirsizliği giderebilecek pragmatik bir yol sunma potansiyeline sahiptir. Umarım ki yeni siyasi süreçte bu model daha çok tartışılır ve alternatif çözüm olarak gündeme gelir.