Din, Siyaset ve Retoriğin İmtihanı: Ahlaki İlkelere Rağmen Araçsallaştırılan İnanç (İran, İsrail ve Amerika Siyaseti Bağlamında)

Din, Siyaset ve Retoriğin İmtihanı: Ahlaki İlkelere Rağmen Araçsallaştırılan İnanç

Bu yazı, güncel uluslararası siyasette dinî/ahlaki dilin meşruiyet inşası, psikolojik harp, kamu diplomasisi ve iç konsolidasyon aracı olarak kullanılışını, ABD–İsrail–İran eksenindeki örnekler üzerinden yapılan bir analizdir. Bulgular, siyasilerin “iyi–kötü”, “varoluş–yok oluş” ve “fetva–meşruiyet” çerçeveleriyle kurdukları güç stratejileri çoğu zaman dinin ahlaki değerleri, insan hakları ve insancıl hukuk ilkeleri ile çatıştığını gösteriyor.

1. İran: “Nükleer Fetva”nın Siyasallaşması ve Şiddet Jeopolitiği

İran’ın nükleer söyleminde “silahların haramlığı” vurgusu, yıllardır “barışçıl program” iddiasının ahlaki dayanağı olarak sunuluyor; fakat literatür, bu fetva anlatısının çoğu zaman yazılı/bind edici bir fıkhî hükümden ziyade müzakere aracı ve değişken bir siyasal söylem olarak kullanıldığı değerlendirilmektedir. İranlı müzakerecilerin 2004’te “fetva” temasını gündeme müzakere taktiği olarak devreye soktuklarını aktaran analizler ile, “haram” ifadesinin genellikle kullanım ile sınırlı tutulduğunu ve geliştirme/edinme konularında belirsizlik bıraktığını gösteren çalışmalar bu yorumu destekler niteliktedir.

Bu arada Tahran’ın “direniş ekseni” çerçevesinde silahlı vekil aktörlere sağladığı destek (Hizbullah, Hamas, Husiler vd.) fiilî güç projeksiyonuna hizmet ederken, içeride “ahlaki üstünlük” vurgusunu sürdüren söylemle normatif bir gerilime sebep olmaktadır. ABD Kongre Araştırma Servisi’nin raporları ve bölge uzmanlığı kaynakları, İran’ın IRGC–Kudüs Gücü üzerinden ağ örgütlenmesini ayrıntılandırır. Dahası, “Kadın–Yaşam–Özgürlük” protestolarına yönelik ölçüsüz güç kullanımı, keyfi tutuklamalar ve işkence iddiaları, rejimin içeride savunduğu adalet–merhamet temalarına açıkça aykırı bulundu; BM mekanizmaları, Amnesty ve HRW kapsamlı belgeler yayımladı. Ancak İran’ın sürekli baskı ve ambargolar altında bırakılması, İran’ı içine kapanmaya ve savuma stratejisine ittiğini, bu yüzden birçok akademisyen İran’ın baskı ve ambargo altında kalmaması durumunda, daha özgürlükçü politikalara yöneleceğini belirtmektedir.

Değerlendirme: İslam’ın canın dokunulmazlığı ve adalet gibi evrensel ilkeleriyle, vekâlet şiddeti ve iç baskı pratikleri arasında ahlaki tutarsızlık belirgindir. Fetva söylemi, normatif taahhüt yerine stratejik muğlaklık üretirse, inancın etik gücü aşınır. Ancak İsrail’in yayılmacı politikası, dini söylemlere dayandırılan vadedilmiş toprakları gibi ülkelerin egemenlik ve bağımsızlık haklarını ihlal eden söylemler olaya dini ve siyasi bir boyut kazandırmaktadır. Bu söylem ve eylemler İran için meşru bir savunma zemini varetmektedir.

2. İsrail: Varoluş Retoriği, Dini Sembolizm ve Sivil Koruma Yükümlülüğü

İsrail siyasetinde “varoluşsal tehdit” dili, zaman zaman dinî referanslarla pekiştiriliyor. Örneğin Başbakan’ın “Amalek’i hatırla” alıntısı, resmi kayıtlarda da görüldüğü üzere savaş zamanı konuşmalarında tekrarlandı; bu söylemin anlamı, iç/dış kamuoyunda geniş tartışmalara yol açtı.  Savunma Bakanı’nın Gazze’ye ilişkin “insan hayvanlarıyla savaşıyoruz” cümlesi gibi insanlı dışı, tahrik edici ifadelerse, savaş hukukunun sivil zararları sınırlama mantığıyla çarpıcı bir etik çatışma yaratmaktadır.

Geniş çaplı sivil kayıplar ve altyapı yıkımına ilişkin OCHA güncellemeleri ve bağımsız ölüm oranı tahminleri, sivil korunması yükümlülüklerinin pratikte zayıfladığına işaret etti. Paralelde, yerleşim genişlemesi ve yerleşimci şiddetindeki artışın, hem uluslararası hukukta yasadışı sayıldığı hem de sahadaki koşullandırıcı şiddeti tırmandırdığına dair AB/BM raporları mevcut. BM raporları ve kararlarına rağmen İsral’in hukuk eksenli değil güç eksenli siyasete yönelmesi doğal olarak istikrarı ve ortak bir çözümü zorlaştırmaktadır.

Değerlendirme: Yahudi geleneğinde “pikuach nefesh” (can kurtarma) ve adalet gibi ilkeler merkezîdir; buna karşılık dinî–tarihî sembolizm ile yürütülen maksimalist güç kullanımı ile işgal ve genişleme politikaları, hem insancıl hukuk ilkeleri (ayrım, orantı, ihtiyat) hem de evrensel etik ilkelerle açık bir çelişki içindedir. İsrail ile yaşanan ve bazen din ekseninde yürütülmeye çalışılan şiddet ve istismarı meşrulaştırıcı politikalar güvensizliği arttırmakta, bu çatışmaları ürettiği nefret söylemleri nefret odaklı kontrolü çok güç yıkıcı bir enerji birikiminin oluşmasına sebep olmaktadır. Bu nefret ortamının yarattığı riskler silah ve savaş ekonomisi için yeni fırsatlar varetmektedir. İsrail’in Amerika’nın desteği olmadan bu tür güce dayalı siyaseti sürdürmesi mümkün değildir. Burada sorulması gereken soru İsrail’in bu coğrafyada barışçıl bir çözüm imkanı görüp görmediği, görüyorsa ne veya nasıl olduğudur. Yine cevap bekleyen diğer bir soru ise Amerikan siyasetinin neden bu kadar büyük riskleri alıp İsrail’e bu saldırgan politikalarında destek verdiğidir. Amerika birçok körfez ülkesine savunma desteği verirken, aynı zamanda neden İsrail’e de saldırı desteği vermektedir? Bunun mantıklı tek açıklaması, savaş ekonomisini sürdürme arzusu olabilir.

İsrail’in bu senaryoların dışına çıkıp, BM kararlarına uyarak işgal ettiği topraklardan çekilmesi, bunun karşılığında da kendisine uluslararası güvenlik garantisi verilerek, bölge kaynaklarından yararlanabilmesi için ticari ortaklık kurulması en makul çözüm olarak gözükmektedir.

3. ABD: “İyi–Kötü” İkilemi, Evanjelik Siyaset ve İnsan Hakları İkilemleri

ABD’nin dış politika söylemi sıklıkla ahlaki ikilikler üzerinde yükselir: 2002 “şer ekseni” hitabı bunun sembolüdür. Bu çerçeve, dış müdahaleler ve güvenlik siyaseti için toplumsal meşruiyet üretirken; müzakere alanını daraltma ve çatışma riskini artırma etkileri nedeniyle eleştirilmektedir.  Güncel olarak, Evanjelik/Christian Zionist çevrelerin İsrail siyasetine etkisine dair araştırmalar, teolojik inançların belirli dış politika tercihlerine yüksek korelasyonla bağlandığını gösteriyor. Peki böyle bir dini strateji uzun vadede bölgeye ve Amerika’ya olumlu anlamda ne getirebilir? Bu strateji yüksek maliyetli ve risk oranı büyük, sürdürülebilirliği zayıf bir stratejidir.

Amerikan siyasetinin yüksek ahlaki retoriğine rağmen sahadaki uygulamalar ciddi çelişkiler içermektedir. 2021 Kabil İHA saldırısının sebep olduğu sivilleri ölümünün “trajik bir hata” olarak kabul edilmesi, yıllarca Afganis’tanda ağır bedellere mal olan bir savaşa neden olması, İran’a yapılan operasyonda 185 kız öğrencinin öldürülmesi, Irak ve Suriye’de yaşanan insanlık dramları Amerikan siyasi tarihinin kara sayfalarını oluşturmaktadır. İran’ın dini liderine düzenlenen süikasti o kötü bir insandı söylemi ile meşrulaştırma gayreti gösteren Trump ve ekibi, İsrail’ın sivil ve çocuklara saldırılarına, İran’da 185 kız çocuk dahil bir çok sivil insanın ölümüne sessiz hatta bunları destekleyici söylem ve eylemlerde bulunması, insani kaygılar siyasi söylemi ile güvenlik mantığı arasındaki kopukluğun çarpıcı bazı örnekleridir. İsrail–Hamas savaşı bağlamında başkanlık açıklamaları “demokrasiye karşı terör” ekseninde güçlü bir ahlaki çerçeve görüntüsü verirken, sahadaki sivil kayıpları tartışmaları ve işgal politikaları bu söylemlerle eylemler arasında açık çelişki Amerikan siyasetine güveni sarsmakta, korkuya dayalı bir taraftarlığın oluşmasına sebep olmaktadır. Bu ve benzeri olaylar Amerika’nın güç, baskı ve sömürgeci bir doktrine doğru kaydığına dair ciddi endişelerin oluşmasına, Amerika’yı insanlık medeniyetinin önçülüğü yerine, korku kaynağı olarak algılanmasın yolaçmaktadır.

Değerlendirme: Ahlaki üstünlük retoriğinin insan hakları sonuçlarıyla tutarlılığı sınandığında, orantı–ihtiyat–ayrım ilkeleriyle desteklenen şeffaf hesap verebilirlik şarttır; aksi hâlde demokrasi, insan hakları ve özgürlük söylemleri inandırıcılığını kaybeder. Etik ve hukuki inandırıcılık kaybolduğunda, baskı ve güç kullanımı zorunluymuş gibi hissedilmeye başlanır. Şu anda ABD’nin siyasi ruhaniyeti bu hale bürünmüştür. Dikkat edildiğinde tüm hukuk ve ahlak dışı politikalar, toplum vicdanlarında yaralar açtığından, kitlelerin vicdani tepkilerinin engellemesi için, şiddet ve sömürü politikaları insan hakları, demokrasi, özgürlük gibi söylemlerde meşrulaştırmaya çalışılmaktadır. Şüphesiz ki demokrasi, özgürlük ve insan hakları insanlığın en yüksek özlemleridir ve açı ile yoğrulmuş hayat tecrübeleri sonucu bunların değeri anlaşışmıştır. Ne gariptir ki bu tür eylem ve söylemlerin petrol ve gaz gibi ekonomik kaynaklara sahip olan ülkelere yönelik saldırılarda kullanılması, bu kavramların sosyal, siyasi ve psikolojik değerini düşürmektedir.

4. Evrensel İlke Çerçevesi: İnsancıl Hukuk ve İnsan Hakları

BM Şartı’nın kuvvet kullanma yasağı ve meşru müdafaa istisnası ile, insancıl hukukun ayrım–orantı–ihtiyat ilkeleri sivil hayatı korumayı amaçlar. Bu ilkeler, dinsel/ahlaki retoriğin hangi taraftan gelirse gelsin sınanacağı ortak normatif zemindir.

5. Sonuç ve Normatif Öneri

Din, özünde insan onurunu, adaleti, merhameti ve barışı önceleyen evrensel etik değerle üzerine kuruludur ve esas amacı insanlığın ortak vicdanı ve ahlakını korumaktır. Dinin siyaseti ahlak ekseninde tutma misyonu zayıflarsa siyasi provokasyon ve manipülayson aracına dönüştürülmüş olur. Bu durum dinin etik zemini aşındırarak zülüm ve haksızlığın meşrulaştırma aracına dönüşmesine sebep olur. Bu durumdan korunabilmek için politika-din ilişkisinin meşruiyeti, söylenen ile yapılan arasındaki tutarlılıkla ve insan hakları/insancıl hukuk uyumuyla ölçülmelidir.

İyi yönetişim için: Dinî referansların kullanıldığı her politik söylem, somut sivil koruma standartları (ayrım, orantı, ihtiyat), hesap verebilirlik ve şeffaf veri ile ex ante ve ex post denetime tabi olmalıdır.

Yeni Dünya Düzeni Sorunu

1. Yeni Dünya Düzeni Bağlamında Kriz Analizi

2025–2026 yıllarında ABD, İsrail ve İran arasında yaşanan savaş, yalnızca bölgesel bir çatışma değil; küresel güç dengelerinin yeniden şekillendiği çok kutuplu düzenin sınandığı bir krizdir.

ABD’nin bölgeden çekilme eğilimi, bazı güçleri harekete geçirmiş gözükmektedir. Bu durum Türkiye ve Suudi Arabistan gibi orta güçlerin bağımsız ittifaklar kurmasına da zemin hazırlamıştır. ABD’nin Venezuela, Grönland ve Kanada’ya yönelik güç eksenli operasyonel politikaları, Washington’ın yeni doktrininin, uluslararası hukuku aşan askeri güç ve caydırıcılık merkezli olduğu algısını güçlendirmiştir. Birleşmiş Milletler’in beş daimi üyesi olan ABD, Rusya, İngiltere, Çin ve Fransa’nın uluslararası çatışmaların baş aktörleri olması, en büyük silah ticareti ve savaş stratejilerinin mimarları olması Birleşmiş Milletlerin Dünya barışını koruma misyonunu işlevsiz hale getirmektedir. Bu sorunun çözümü için insanlığın eski tecrübeleri ve yeni beklentileri doğrultusunda uluslararası dengesizliği giderecek yeni bir uluslararası yapılanmaya gidilmesi gerekir. Bu yapılanma, güce dayalı tehdit stratejisi üzerine değil; uluslararası hukuk ve genel insani ahlaki değerler üzerinden yeniden yapılandırıldığı, uluslararası güveni yeniden inşa edebilen bir organizasyon olmalıdır. Mevcut anlayış daha çok korku, daha çok korku için daha büyük süikast ve öldürmeleri zorunlu kılan bir stratejiyi zorunlu hale getirmektedir.

BM Güvenlik Konseyi’nde büyük güçler arasındaki kutuplaşma, kurumun felç olmasına yol açmıştır. ABD’nin diplomasi yerine rejim değişikliğine odaklanan askeri operasyonları, silah kontrolü ve müzakere mekanizmalarını zayıflatmıştır.

Rusya ve Çin Faktörü:

İran, Rusya ve Çin ile işbirliği arayışına girmiş; ancak bu aktörler doğrudan müdahaleden kaçınarak krizi kendi çıkarları doğrultusunda kullanmıştır. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması, enerji fiyatlarını küresel ölçekte tehdit etmiş ve tedarik zincirlerinin stratejik bir silah haline geldiğini göstermiştir.

2. Çözüm Önerileri

Uzman raporları, krizin yönetimi için üç temel alana odaklanmaktadır:

İran İçinde Daha Katılımcı Yönetim Modeli: Irak örneğindeki hatalardan kaçınarak kapsayıcı bir Ulusal Uzlaşma Konseyi kurulmalı; farklı toplumsal gruplar sürece dahil edilmeli, liderlik dış müdahalelerle değil iç dinamiklerle belirlenmelidir. Af ve hesap verebilirlik mekanizmaları birlikte işletilmeli, İran bölünmeden daha geniş katılım ve daha geniş özgürlükler sağlanarak sistem güncellenmelidir.

Bölgesel Güvenlik ve Nükleer Silahsızlanma: Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA)’nın Irak tecrübesinde uğradığı güven kaybının giderilebilmesi için uluslararası güç dengeleri dikkate alınarak, güven ve barışı koruyabilecek, istismardan korunabilecek, güven sağlayıcı ve şeffaf yeni bir yapıya kavuşturulmalıdır. Denetiminde yeni bir nükleer anlaşma paketi gündeme alınmalı; nükleer silah stratejileri, Amerikan ve İsrail’in ve diğer nükleer silah sahibi ülkelerin bölge ve Dünya barışışını tehdide dayalı siyasal baskısını dengeleyecek şekilde yeniden düzenlenmelidir. Bu denge içerisinde Amerika’nın emperyalist söylem ve elemleri ile İsrail’in yayılmacı ve tehditkar siyasetlerini engelleyici, insan hakları temelli karşılıklı ortak menfaatleri koruyucu insancıl yeni politikalar geliştirilmelidir.

Ekonomi ve İnsani Yardım: Enerji piyasalarının istikrarı için stratejik rezervler devreye sokulmalı; İran’da altyapı çöküşü nedeniyle oluşabilecek insani krizleri önlemek için yardım koridorları açılmalıdır. Dünya Bankası, yeni barış ve güvenlik doktrinine uygun olarak uluslararası dengeler de dikkate alınarak yeniden yapılandırılmalıdır. İşsizlik ve fakirlik gibi ciddi insani sorular dikkate alınarak, tüm insanlığın geleceğini güvence altına alan, açlık ve fakirliği kaldıran yeni bir finans politikası geliştirilmelidir.

Sonuç

Bu kriz, askeri güç kullanımının tek başına kalıcı çözüm üretmediğini göstermektedir. Barışın sağlanabilmesi, bölge ülkelerinin güvenlik mimarisine aktif katılımı, İran halkının demokratik iradesi ile birliğinin desteklenmesi ve işleyen diplomatik mekanizmaların yeniden tesisi ile mümkündür. Bu da insanlığın ortak vicdanı ve ihtiyaçlarını dikkate alan yeni bir siyasi anlayışın inşası ile mümkündür. Korkularla yönetilen, insanın insanı köleleştirdiği bir düzen değil, evrensel hukuki ve ahlaki değerlerle güvence altına alınan bir düzen insanlığa bırakabileceğimiz en güzel miras olacaktır. Akademisyenler, din adamları ve siyasiler gelecek nesilleri göz yaşı ve vahşeti değil; insan olmanın onur ve şerefini hissettiren bir miras için birlikte çalışmalıdırlar. Tarih boyunca bütün peygamberlerin ve vicdan sahibi insanları en yüksek özlemi bu olmuştur.