İran’ın nükleer programı, 1950’lerde sivil amaçlara dayalı enerji üretimi hedefiyle başlamış; zaman içinde bölgesel güvenlik dinamikleri, uluslararası gerilimler ve diplomatik süreçler çerçevesinde çeşitli aşamalardan geçmiştir. Programın güncel durumunun anlaşılabilmesi için tarihsel gelişimin kronolojik olarak değerlendirilmesi önem taşımaktadır.
1950’ler – 1970’ler: Sivil Amaçlı Başlangıç ve Uluslararası İşbirliği
İran’ın nükleer faaliyetleri, Şah Muhammed Rıza Pehlevi döneminde ABD’nin “Barış İçin Atom” programı kapsamında başlatılmıştır. 1967’de ABD tarafından sağlanan 5 MW gücündeki Tahran Araştırma Reaktörü, yüksek zenginleştirilmiş uranyum yakıtı ile faaliyete geçmiştir.
İran, 1968’de Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nı imzalamış ve 1970’te yürürlüğe koymuştur. 1974’te İran Atom Enerjisi Kurumu kurulmuş; İran’ın bu dönemde uzun vadeli hedefi, yabancı ortaklar aracılığıyla geniş ölçekli nükleer enerji kapasitesi oluşturmaktı. Siemens ile Buşehr Nükleer Santrali sözleşmesi ve Eurodif konsorsiyumuna yapılan yatırım bu çerçevede gerçekleşmiştir.
1979 – 2002: Devrim Sonrası Dönem, Güvenlik Algısı ve Tartışmalı Projeler
1979’daki İslam Devrimi sonrasında yeni yönetim, nükleer faaliyetleri başlangıçta sınırlamış ve bazı yabancı firmalar ülkeden ayrılmıştır. Ancak İran-Irak Savaşı sırasında yaşanan saldırılar ve kimyasal silah kullanımı, İran’ın güvenlik algısında belirgin bir değişime yol açmıştır. Bu dönemde İran’ın nükleer programını yeniden şekillendirdiği ve bazı tesisleri geliştirdiği bilinmektedir.
1990’lı yıllarda, çeşitli uluslararası kaynaklarda İran’ın bazı araştırma ve geliştirme çalışmalarına yöneldiğine dair açıklamalar yer almıştır. Ayrıca Pakistanlı bilim insanı A.Q. Khan ağı üzerinden bazı santrifüj tasarımlarının temin edildiğine dair iddialar bulunmaktadır. Bu süreçte Rusya ile Buşehr santralinin tamamlanmasına yönelik işbirliği de sürdürülmüştür.
Uluslararası raporlarda, “AMAD Projesi” adı verilen çalışmaların varlığına ilişkin bilgiler yer almakla birlikte, bu çalışmaların kapsamı ve amacı konusunda ülkeler arasında değerlendirme farklılıkları bulunmaktadır. ABD istihbarat raporları, söz konusu faaliyetlerin 2003 civarında durdurulduğunu öne sürmüştür; ancak bu raporların bazı unsurları uzman çevrelerde tartışılmaya devam etmektedir.
2002 – 2013: Tesislerin Gündeme Gelmesi, Diplomasi Çabaları ve Yaptırımlar
2002’de Natanz ve Arak tesislerinin uluslararası kamuoyuna taşınması, İran’ın nükleer programını küresel düzeyde tartışılır hale getirmiştir. Bu gelişme sonrasında İran, 2003’te AB-3 ülkeleriyle yürüttüğü görüşmeler çerçevesinde zenginleştirme faaliyetlerini geçici olarak durdurmuş ve IAEA’nın Ek Protokolü’nü kabul etmiştir.
2005’te yönetim değişimiyle birlikte İran, Ek Protokol uygulamalarını askıya almış ve zenginleştirme faaliyetlerine yeniden başlamıştır. Bu süreçte Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından 2006–2010 yıllarında çeşitli yaptırımlar devreye sokulmuştur.
2009’da Fordow tesisinin ortaya çıkması ve 2010’da Natanz tesislerini etkilediği değerlendirilen Stuxnet siber saldırısı, programın uluslararası gündemde daha fazla yer almasına neden olmuştur.
2013 – 2018: Nükleer Anlaşma (JCPOA) ve Görece İstikrar Dönemi
2013’te başlayan diplomatik açılım süreci sonucunda, 2015 yılında İran ile P5+1 ülkeleri arasında Kapsamlı Ortak Eylem Planı (JCPOA) imzalanmıştır. Bu anlaşma çerçevesinde İran:
-uranyum zenginleştirmesini %3,67 seviyesinde sınırlandırmayı,
-zenginleştirilmiş uranyum stokunu 300 kg’a düşürmeyi,
-Arak ağır su reaktörünün çekirdeğini devre dışı bırakmayı,
-kapsamlı IAEA denetimlerine izin vermeyi
kabul etmiştir. Karşılığında nükleer odaklı yaptırımların kaldırılması öngörülmüştür.
2018’de ABD’nin anlaşmadan tek taraflı olarak çekilmesi, anlaşmanın uygulanabilirliğini zayıflatmış ve taraflar arasında yeni bir belirsizlik dönemi yaratmıştır.
2019 – 2024: Anlaşmanın Aşamalı Olarak Aşılması ve Artan Gerilim
ABD’nin çekilmesinin ardından İran, JCPOA kapsamındaki bazı taahhütleri aşamalı olarak durdurduğunu duyurmuştur. Bu dönemde uranyum zenginleştirme seviyeleri yükselmiş, gelişmiş santrifüjlerin kullanımı artmış ve bazı IAEA gözetim mekanizmaları kısıtlanmıştır.
IAEA raporlarında, zaman zaman yüksek saflıkta uranyum tespit edildiği bildirilmiştir. Diplomatik görüşmeler gerçekleştirilmiş olsa da bu süreç süreklilik kazanamamıştır.
2025 – 2026: Artan Askerî Gerilim ve Bölgesel Çatışma Dinamikleri
Metinde yer alan 2025–2026 yıllarına ilişkin gelişmeler, çeşitli kaynaklarda öne sürülen senaryolarla benzerlik taşımakla birlikte, bu dönemle ilgili bilgi ve iddialar farklı değerlendirmelere konu olabilmektedir. Bu kapsamda, İran’ın bazı nükleer faaliyetleri sürdürdüğü, IAEA’nın 2025’te çeşitli endişeler dile getirdiği ve bölgedeki gerilimin artarak askeri operasyonlara dönüştüğü belirtilmektedir.
Bu operasyonların kapsamı, etkileri ve tarafların beyanları farklı uluslararası kaynaklarda değişen şekillerde yer aldığı için, bu döneme ilişkin bilgilerin ihtiyatla değerlendirilmesi gerekmektedir.
Sonuç
1967’de tamamen sivil amaçlarla başlayan İran nükleer programı, farklı dönemlerde değişen güvenlik algıları, diplomatik girişimler, yaptırımlar, teknik gelişmeler ve uluslararası anlaşmalar sonucunda çok boyutlu bir yapıya dönüşmüştür. Programın tarihsel gelişimi, bölgesel güvenlik ortamı ve uluslararası politikanın etkisi altında sürekli değişmiştir. Güncel tablo ise geçmişte yaşanan bu çok yönlü süreçlerin birikimli sonucu olarak değerlendirilebilir. İran’ın sürekli tehdit altında kalması, özellikle İsrail’in yayılmacı politikaları ve nükleer silaha sahip olması tüm bölge ülkeleri için güvenlik sorunu haline gelmiştir. Bu sorunun barışçıl çözümü, bölgesel güç dengelerinin yeniden kurulması ile mümkündür. Amerika’nın İsrail’in güvenliği için tüm bölgeyi hatta Dünya güvenliğini tehdit edici politikalar izlemesi, hem bölge hem de Amerika için uzun vadeli bir istikrarsızlığa sebep olmaktadır. Uluslararası hukukun ve mekanizmaların devre dışı kalması, doğal olarak İran dahil tüm ülkeleri savunma merkezli yatırımlara sebep olmakta, bu da sivil yatırımlardan tavize sebep olmaktadır. Petrol ve enerji kaynaklarının bölge ve tüm insanlığa hizmet edecek şekilde kullanımı, bölgenin ve Dünya barışının korunması için zorunluluk ifade etmektedir. Şüphesiz ki bu çatışma ortamından sadece silah ve savaş baronları faydalanmaktadır. Özellikler barış söylemleri ile seçim Kazanan Trump’ın bölge ve Dünya barışını tehdit eder bir duruma gelmesinin Amerika’da da siyasi sonuçlar doğuracağı açıktır. Trump 2016 ABD seçimlerine Rusya’nın müdahale ettiği iddiası üzerine özel savcı Robert Mueller tarafından yürütülen soruşturma, Trump döneminin en büyük siyasi krizlerinden biri oldu. Rusya’yı ABD’nin seçimlerini eleştiren Trump bugünlerde ülke siyasilerine suikast, ülke liderlerini kaçırma, hatta muhalif gördüğü ülkelerin “siyasi liderlerini ben belirleyeceğim” şeklinde demokrasi, insan hakları ve de hukuk mantığı ile açıklanması mümkün olmadığı gibi seçim öncesi açıklamaları ile açık bir çelişkidir. Trump ve Netanyahu eksenli izlenen bu güç merkezli politikalar ülke halklarını iradesini, bir başka ifade ile demokrasiyi devre dışı bırakan bir çeşit uluslararası vesayet sisteminin kurulmasına sebep olmaktadır. Böyle bir sistemim halkların vicdanında kabul görmesi ve sürdürülebilmesi mümkün değildir. Bu politikalarda dinsel söylemlerin kullanılması, çatışma zeminini medeniyetler çatışmasına dönüştürmekte ve dinin bu çatışmalarda araçsallaştırılması insanlığın vicdanında tamiri çok zor yaralara da sebep olmaktadır. Çatışmada etnik kökenlere yönelik kışkırtıcı söylemlerlerde bölge halkları arasında tamiri çok zor düşmanlıklara sebep olmaktadır. Bu sorunun aşılması akıl ve vicdan sahibi tüm insanların ortak değerlerine dayanan barışçıl politikalar ve politikacıların ortak çalışması ile mümkündür.