Yusuf Suiçmez tarafından yazılmış tüm yazılar

Doç. Dr. Yusuf Suiçmez 1968 yılında Sürmene/Trabzon’da doğdu. 1975 yılında ailesi ile birlikte Kuzey Kıbrıs’a göç etti. İlk, Orta ve Lise öğrenimini Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde tamamladı. 1995 Yılında Medine İslam Üniversitesi’nde lisans eğitimini; 1998 yılında ise Karadeniz Teknik Üniversitesi Rize İlahiyat Fakültesi’nde ise Yüksek Lisansını tamamladı ve bu arada aynı üniversitenin Sosyal Bilimler kadrosunda araştırma görevlisi olarak çalıştı. 2005 yılında ise Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde doktorasını tamamladı. 2017 yılında ise doçent oldu. 2003-2005 yılları arasında Doğu Akdeniz Üniversitesi Türkçe Eğitimi Bölümü’nde; 2005-2007 yılları arasında aynı üniversitenin Genel Eğitim Bölümü’nde; 2000-2011 yılları arasında ise Yakındoğu Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 2009-2011 yılları arasında ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Din İşleri Başkanlığı görevini yürüttü. 2011 yılında açılan Yakın Doğu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin Kurucu Genel Koordinatörlüğünü yaptı ve 2014 yılına kadar aynı Fakültenin Dekanlığına vekalet etti. Halen aynı fakültede öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Doç. Dr. Yusuf Suiçmez ayrıca 2017 yılında Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Adalet Yüksek Okulu’nda önlisans, 2022 yılında ise Yakın Doğu Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde lisan öğrenimini tamamladı ve ikinci doktorasını Kamu Hukuku alanından yapmaktadır. Birçok uluslararası ve ulusal yayını olan Doç. Dr. Yusuf Suiçmez, çok iyi düzeyde Arapça ve İngilizce, orta düzeyde Rumca ve Farsça bilmektedir. Milli sporcu da olan Doç. Dr. Yusuf Suiçmez evli ve iki çocuk babasıdır.

İlahiyat Öğretimi

İlahiyat Öğretimi

İlahiyat öğretimi insanlık tarihinin en eski öğretim alanıdır. Hatta tüm ilmi gelişmelerin de kaynağı sayılır. Çünkü ilahiyat, insanın kendini ve doğayı anlamak için düşünmeye başlaması ile birlikte başlamıştır. Ancak zamanla ilahiyatın ve dinin hayatı anlamlandıran ilmi yönü yanında politik gücünü de keşfeden insan, dini de siyasi mücadelenin bir aracı haline dönüştürdü. Bu dönüştürme özellikle devlet kavramının gelişmesinden sonra daha da güç kazandı. Bu yüzden de, devletler arası tarihi mücadelelerde din ana etken olarak görülmüştür. Bu durum her ülkenin kendisine ait dini politikaları ve kurumları oluşturmasına da yol açtığı için günümüzde de dini kurumlar politik tartışma ve çatışmaların odağında yer almaktadır.

Kuran kursları, ilahiyat koleji ve fakültesi tartışmaları, bu sorunun bizdeki bazı yansımalarıdır. Bu tartışmaların yaşandığı son olay ise Milli Eğitim Bakanı Mustafa Arabacıoğlu’nun istifasıdır. Arabacıoğlu’nun basında yer alan açıklamasından, birçok gerekçe yanında Hala Sultan İlahiyat Koleji’nin de bu istifada etkili olduğu anlaşılmaktadır. Ancak açıklamasında bu konunun detayına girmeden sadece Türkiye’den hoca getirilmesi için yapılan dayatmalar olduğu şeklindeki açıklamaların doğru olmadığını belirtmekle yetindi.

Ancak Türkiye’den bazı kişi ve grupların Kıbrıs’a inanç transferi yapmaya çalıştığı da bir gerçektir. Ancak bu inanç transferi girişimlerinden, dinin doğru anlaşılması mı yoksa toplum üzerindeki hâkimiyetin pekiştirilmesi mi amaçladığı tartışmaya açıktır. En azında Din İşleri Başkanlığı yaptığım süreçte, çok dindar gözüken bazı insanların, sadece camii ihaleleri ve dinin siyasi yönü ile ilgilendiğini gördüm. Hatta birçok yolsuzluk ve usulsüzlüklerle mücadelemi bildikleri ve gördükleri halde, bu mücadelede bana destek vermedikleri gibi Din İşleri Başkanı olarak şahsıma iftira atılarak görevden alınmam onların vicdanlarını hiç rahatsız etmedi. Bunun da ötesinde, yapılan usulsüzlüklerin ve yolsuzlukların ötülmesi için büyük bir gayret içerisine girdiler. Bu durum, ülkemizde de en azında bazı kişiler tarafından dinin ahlaki yönünden çok siyasi yönünün önemsendiği sonucunu doğurmaktadır.

KKTC’nin kültürel mirasına baktığımızda dinin ve özellikle Müslümanlığın bu mirasta önemli bir yer tuttuğunu görürüz. Dolayısıyla KKTC’de dine bir bütün olarak karşı çıkmak, toplumun kültür ve tarihine de haksızlık olur. Ancak din istismarları dikkate alındığında bir kısım vatandaşların din adına yaşanan bazı gelişmelerden kaygı duymasını da anlayışla karşılamak gerektiği kanaatindeyim. Özellikle, yasakçılık ve ayırımcılık üzerine kurulmuş bazı çarpık dini anlayışların, dünyanın birçok yerinde büyük sıkıntılara yol açmış olması bu kaygıları beslemektedir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler‘de yaptığı konuşmanın içeriğine baktığımızda, din adına yaşanan, terör, işkence ve zulümlere vurgu yapması, din adına yapılan her şeyin masum olmadığını, din istismarının uluslararası boyutu da olduğunu gözler önüne sermektedir. Rusya ile savaş durumunda iken Pakistan ve Afganistan’da medreselerde uygulanan din eğitimi programının temel hedefinin, tamamen dünyadan vaz geçmiş her an ölmek için hazır canlı bombalar yetiştirmek olduğunu konunun uzmanları bilmektedir. Ayrıca bu öğretim programının hem ABD hem de Suudi Arabistan tarafından finanse edildiği de bilinmektedir. Bu ülkeler 11 Eylül’de ikiz kulelere yapılan saldırı sonrası, kendi yetiştirdikleri canlı bombaların hedefi haline geldiklerini anlayınca, bu ülkelerde destekledikleri öğretim programlarını yeniden gözden geçirme ihtiyacı hissettiler.

Ayni şekilde Rusya’nın da İran’ın nükleer santral projesini desteklediği bilinmektedir. Dini fanatizmle özdeşleştirilmeye çalışılan İran’a BM’nin beş daimi üyesinden biri olan Rusya’nın nükleer santral inşasında destek vermesini ve diğer beş üyeden biri olan ABD’nin buna, nükleer silaha destek gerekçesi ile karşı çıkmasını çıkarlar çatışmasından başka bir şeyle açıklamak mümkün gözükmemektedir. Dolayısıyla ülkelerin din öğretimi programları yapılırken, dinin özü olan hayatı anlama, insani değerleri koruma ve arınma misyonundan çok, ülkelerin siyasi ve kültürel ihtiyaçlarının dikkate alındığını görmek gerekir. Bu yüzdendir ki, ülkelerin din öğretimi programları ülkeden ülkeye, hatta politik ayrışmalara bağlı olarak ülke içerisindeki bölgelere göre değişiklik göstermektedir.

Din adına yaratılan korku ve endişelerden kurtulmak için din istismarına karşı ortak bir tavır geliştirerek dinin insani ve ahlaki yönünü öne çıkaran yeni politikalar üretilmelidir. Bu politikalar, toplumların tarihi gelişim süreçlerinde kimlik ve kişiliklerini oluşturan inanç değerlerini koruma altına alırken ayni zamanda değişen dünya şartları içerisinde inanç ve geleneklere bağlı yaşamak istemeyen insanların hak ve hürriyetlerini de koruma altına almalıdır. Bu politikaların başarıya ulaşabilmesi için de, çok kültürlülüğün esas alındığı, bireysel tercihlerin saygı gördüğü, öğrencilerin talep ve ihtiyaçlarının merkeze konduğu öğrenci merkezli yeni öğretim programları geliştirilmelidir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/ilahiyat-ogretimi/5563

yusuf

Anavatan-Yavruvatan İlişkisi

Büyük bir çoğunluk tarafından KKTC-TC İlişkisi, Anavatan-Yavruvatan ilişkisi şeklinde tanımlanmaktadır. Bu tanımlama Kıbrıs Türk halkı ile Türkiye Cumhuriyeti halkları arasındaki kültürel ve siyasi yakınlığı ifade etse de, sağlıklı bir ilişkiyi ifade etmemektedir. Çünkü bu ilişkiden hem anne tarafı hem yavru tarafı şikâyetçidir.
Türkiye ve KKTC ilişkilerini sadece siyasi çıkarlara dayalı ilişkiler olarak görmek doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü Kıbrıs Türk halkı ile Türkiye arasındaki ilişkiler, tarih, kültür, inanç ve siyasi kader birliğini de içeren ilişkilerdir. Çünkü Kıbrıs Türk halkı, dili, dini, tarihi ve kültürü itibari ile Türkiye’ye Güney Kıbrıs Rum kesiminden çok daha yakındır.
Şu bir gerçek ki, Kıbrıs Türk halkı KKTC tanınmadığı müddetçe, kendi ayakları üzerinde durabilecek bir ekonomi ve siyasi sistem kuramaz. Çünkü tanınmamış bir ülke ne para basabilir ne de kendi ekonomik sistemini kurabilir. Dolayısıyla kendi kendimizi yöneteceğiz söylemini gündeme getirenlerin kendi siyasi ve ekonomik düzenlerini kurabilmeleri için öncelikle KKTC’ye sahip çıkmaları gerekmektedir. Aksine bu söylemi dillendirenler KKTC’yi reddeden ya da görmezden gelenlerdir.
Anavatan ve Yavruvatan ilişkilerinin yakın dönemdeki tarihi seyrine baktığımızda, hem annenin hem de yavrunun birçok konudan şikâyetçi olduğunu görürüz. Anavatan, Yavruvatan’ı, işini iyi yapmamak ve verilen paraları çarçur etmekle suçlamaktadır. Yavruvatan ise Anavatan’ı sürekli kendi işine karışan, yaptığı yardımları ikide bir yüzüne vuran ve kendi ayakları üstünde durmasını öğrenmesini engelleyen bir anne olmakla suçlamaktadır. Tabii bu arada ananın gönderdiği paraları teslim ettiği siyasetçi ve bürokratlardan hesap sormak yerine her nedense sadece yavruya yüklenmesini de sorgulamak gerekir. Anlaşılan ana, bir takım hesaplar ile yavrunun bazı yaramazlıklarına göz yummakta ya da annenin temsilcileri, anneden gizli işler çevirmektedir.
Ana, yavruya yardımcı olsun diye paralar ile birlikte memurlar da göndermektedir. Bu memurlar bazen yavrunun işini o kadar çok karışıyorlar ki, yavru isyan edip: “Ne paranı ne de memurunu isterim” diye bağırmaktadır. Tabii ki yavru böyle bağırırken diğer taraftan da ananın parası ne olursa olsun, annenin sütü gibi helaldir deyip ananın parasını geri çevirmemekte, şikâyet etse de kendisini ananın memurlarına mahkûm hissetmektedir.
Ana, bazen yavrunun dini inançlarına da karışarak, onu imana getirmeye çalışmaktadır. Bunun için de ona camiler yapmakta, imamlar hatta müftü bile tayin etmektedir. Yavrunun bazı evlatları ise ne camini ne de hocanı isteriz diye şikayet etmektedir. Bu şikayete ahlaki çöküntüyü getiren kumarhane ve gece kulüplerini sen benim başıma sardın cevabını da eklemektedir. Ana her hâlükârda yine de bildiğini yapmakta ve yavrusuna olan sevgisi sebebiyle olsa gerek camii paralarının bir kısmının da çarçur edilmesine göz yummaktadır.
Ana, yavrunun su ihtiyacını da dikkate alarak, yavruya denizin altından su getirmek için çalışmaktayken, yavru ise ananın sudan bahaneler ile su projesi hakkında bile kendisini bilgilendirmemesinden şikâyet etmektedir. Anlaşılan ana hala daha yavrunun su işleri ile uğraşacak kadar büyümediğini, su işlerine karışırsa boğulacağını düşünmektedir. Ya da, yavrudan habersiz işler çevirerek, ben ne dersem o olur mesajını vermeye çalışmaktadır.
Bu arada yavru daha önce boşandığı komşunun kızıyla tekrar nikâh kıymak için uğraşmakta, ancak ana tarafı bu nikâhın karşılıklı anlaşarak değil de görücü usulü ile halledilmesini istemektedir. Yavru ise evlenecek olan benim, sana ne diye isyan ederek, anaya karşı çıkmaktadır. Tabii komşu kızının geçmişi de pek güven verici olmadığı için ananın korumacılık iştahı daha da kabararak, yavruya sen bilmezsin ben bilirim cevabını vermektedir. Bu arada komşunun kızı da boşanmadan önceki ortak eve ve mirasa tek başına konduğu için yeniden nikâhlanmaya pek sıcak bakmamaktadır.
Tabii ana, hala daha yavrusunun büyüdüğü kanaatinde olmadığı için onu kendi başına bırakmak niyetinde değildir. Hatta onu, boşandığı eve tekrar dönmemek için ana evine daha da bağımlı hale getirmeye çalışmaktadır. Yavru ise ben büyüdüm ve kendi evimin efendisi olmak istiyorum diye haykırmaktadır; ama eski evine eski eşi konmuş yeni evine ise beğenmediği için sahip çıkmaktadır. Tabii bu efeliğe kızan ana, bak fazla ileri gidiyorsun dikkat et, yoksa mamanı keserim, ya da bırakır giderim öcüler de seni ham yaparlar deyince, yavru itirazlarından biraz geri adım atmaktadır.
Arada cesaretlenen yavru, anasına özenip ben de bayrak isterim, marş isterim para isterim, tanınmak isterim, özgürlük isterim şeklinde çıkışlar yapmaktadır. Tabii ki, ana bunlara da kızıp sen daha bunları isteyecek yaşa gelmedin, benimkilerle idare et cevabını vermektedir. Ana ve yavru arasındaki tartışmalar büyüyünce de ana seni gidi besleme seni diye kızmakta, yavru da seni gidi işgalci seni diye bağırarak cevap vermektedir.
Anne ve yavru arasındaki bu ilişkiyi dışarından izleyenler, bu ilişkinin sağlıklı olmadığını fark etmektedir. Bu ilişkinin düzelmesi için öncelikle karşılıklı olarak birbirinin hak ve hukukuna saygı duyulması gerekmektedir. Bu bağlamda annenin, yavrusunun kırk yaşlarına yaklaştığı, dolayısıyla da kendi kendine bir şeyler yapabileceğini kabul etmesi gerekir. Yavrunun ise, kendisini var eden ve besleyen anaya karşı atadan ve aile olmaktan gelen saygıyı göstermesi lazımdır. Bu yapılamazsa, aile arası ilişkilerdeki çatlak git gide büyüyerek daha da büyük aile içi huzursuzluklara yol açacaktır.
Aslında Kıbrıs Türk halkının eski aile yapısı ve anlayışı değiştiği için doğal olarak, siyasi ilişkilerinde de ana-yavru ilişkilerine bakış değişmiştir. Bu değişiklik, aile içi saygı ve dayanışmadan çok aile fertlerinin her birinin kendi zevk ve çıkarlarını öne çıkarması yönünde olduğu için yeni ilişki tarzında aile duygusallığından çok çıkarlar öne çıkmaya başlamıştır. Tabii ki, hem yavrunun hem de annenin, bu karışık ortamda aile içi saygı ve dayanışma olmadan, çıkarlarının da korunmasının mümkün olmayacağını fark etmeleri lazımdır.

Aşk, Sevgi ve Cinayet

Aşk, Sevgi ve Cinayet

İnsanlık tarihine baktığımızda, yaşamın temel motivasyon kaynaklarından birisinin aşk, diğerinin ise savaş olduğunu görürüz. Bu yüzden de sinema ve sanatın en fazla ilgi gören temaları savaş ve aşktır. İnsanlar bu duygu hallerine çok fazla ilgi göstermelerine rağmen aşk ve savaşın hayatımızda neden bu kadar önemli bir yet tuttuğu ve hayatımızı nasıl etkilediği üzerinde yeteri kadar düşünmemektedir. Daha önceki bir yazımda savaş konusunu ele aldığım için, bu yazımda daha çok aşk ve sevgi üzerinde duracağım.

Dini metinlere de baktığımızda ilahi aşk ve cihadın inancın en temel unsurlarından kabul edildiğini görürüz. Nadir de olsa bazı felsefeciler ve tasavvufçular aşkın mı yoksa sevginin mi daha üstün olduğunu tartışmışlardır. Sevginin aşktan daha üstün olduğunu savunanlar, aşkın bilinçsiz bir duygu hali olduğunu, sevginin ise içinde bilincin de olduğunu; bu özelliği ile de aşktan daha üstün bir duygu hali olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu görüş özellikle felsefeciler tarafından savunulmuştur. Çünkü felsefecilerin büyük çoğunluğu için düşünce duygudan daha üstündür. Aristo ve Gazali bu görüşte olanlardandır. İbn i Arabi, Mevlana gibi tasavvufçular ise aşkın esas olduğunu ileri sürerek ilahi aşkı inançlarının temeline koymuşlardır. Kuran-i Kerim’e baktığımızda ilahi sevgiden bahsettiğini; ancak ilahi aşktan bahsetmediğini görürüz. Bu, İslam inancında bilinçli bir sevgi halinin esas alındığı; dolayısıyla da felsefecilerin görüşüne daha yakın bir anlayışı desteklediği anlamına gelmektedir.

Aşk insanların sevgiye yükledikleri, bilinçsiz ve aşırı bir değeri ifade eder. Her nedense de insanlar aşırılıklara özel ilgi duymaktadır. Ancak aşırılıkların toplum ve insan hayatına olumlu etkiden çok olumsuz etki yaptığı aşikardır. Nitekim hiçbir aşk uzun sürmemektedir. Çünkü aşkın yarattığı yoğun duygu hali insanı hem ruhen hem de bedenen yorar. Bu yüzden sağlıklı bir aşk halinin varacağı son nokta, bilinçli bir sevgi hali olmalıdır.

Bilinçli bir sevgi haline dönüşmeyen aşklar, insanı ya hasta eder, ya süründürür ya da öldürür. Bu ise insan yaşamında arzulanan ve aşktan beklenilen bir şey değildir. Toplumumuzda da bilinçsizce empoze edilen aşk halleri, özellikle gençlerimizi, insan gerçeğinden uzak bir aşk hayaline sürüklemektedir. Bu hayal hali doğal olarak, gerçek bir aşkı yaşamayı da engellemektedir. Çünkü empoze edilen aşk halleri, ne erkeğin ne de kadının yaratılışına ve gerçeğine uygun değildir. Bu yüzden de aşk diye empoze edilen şeyler, zamanla ihtiraslara hatta cinayetlere dönüşmektedir. Geçen gün bir astsubayın gece kulüplerinde çalışan bir kadını öldürdükten sonra cinayet gerekçesi olarak: “aşıktım, öldürdüm” açıklaması bu çarpık anlayışın bir yansımasıdır. Bu çarpık aşk anlayışı “ya benimsin ya toprağın” söylemiyle toplumun bilinç arkasında da yer etmiştir. Bu tür aşk veya sevgi anlayışları, sevgiliyi, sevenin malı ya da arzularının nesnesi haline getirdiği için, aşktan öte kişinin ihtiras halini ifade eder.

Birçok ülkede yaşanan namus cinayetleri de, bu çarpık aşk ya da sevgi anlayışının yansımalarıdır. Bilinçli bir sevgi hali yaşayan insan için, sevgi, sevgili için güven, saygı ve korumadır. Sevdiğine korku salan ya da zulmeden birisinin aşktan ya da sevgiden bahsetmesi mümkün değildir. Çünkü seven insan, sevdiğine zarar vermez. Eğer bir insan birisini sevdiğini iddia ediyor ve ona zarar veriyorsa, bu insan aslında sevgilisini değil, kendi egosunu sevmektedir. Kendi egosunu sevdiği için de, sevdiği insana kendi zevk ve arzuları için her türlü zararı verebilmektedir. İnsanın sevgilisine acı çektirmesi ya da öldürmesi, aslında insanın sevgiyi de yok etmesi demektir. Çünkü sevgi adına nefreti yaşamak ve yaşatmak, sevgiye yapılacak en büyük haksızlıktır.

Hz. Muhammed’den nakledildiğine göre, arkadaşlarından birisi, kendisine gelip eşinin erkeklerden gelen hiçbir teklifi reddetmediğini şikâyet edince, Hz. Muhammed ona, onu boşaması tavsiyesinde bulunur. Adam bu sefer de, eşini sevdiğini ve onu kaybederse rahatsız olacağını söyleyince, Hz. Muhammed ona, onunla yaşaması tavsiyesinde bulunur (Şafi, Musned, s. 89).

Nitekim Hz. Muhammet’in eşinin kendisini aldattığı söylentileri ortaya atılınca, Hz. Muhammet eşinin, canına kıymamış aksine, onu rencide etmeyecek bir yol izleyerek, konunun soruşturulmasını istemiştir. Daha sonra, eşine atılan iftiranın oraya çıkması ile de eşi ile birlikteliğini devam ettirmiştir. Kuran-i Kerim’de detayları ile anlatılan bu olay (Kuran-i Kerim, Nur 24/11), Müslümanların yanlış ayıp ve ahlak anlayışları sebebiyle, üzerinde yeteri kadar durulamamış; dolayısıyla da namus cinayetlerinin kökeninin dini inançlar olduğu zannedilmiştir. Hâlbuki tam aksine İslam inancı, namus cinayetlerine karşıdır. Dolayısıyla bu tür cinayetlerin din ya da ahlak adına savunulması, hem dine hem de insani değerlere haksızlıktır. Sevgi hayat verirse, sevgiliyi korursa sevgidir. Aşk da ayni şekilde, insanı yüceltir, sevgilinin hak ve hukukuna saygıya dönüşürse aşktır. Aksi takdirde ihtiras ve zulümden öte bir şey değildir.

Yusuf Suiçmez

Yeni Çözüm Süreci

Yeni Çözüm Süreci

TC Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, ilk ziyaretini KKTC’ye yapmış olması hem bir teamülün devamı hem de Türkiye dış siyasetinde Kıbrıs meselesinin birinci sırada yer aldığının bir mesajıdır. Sayın Erdoğan’ın Ercan Havaalanı’nda yaptığı konuşmayı özellikle takip ettim. Konuşmanın en dikkat çekici yanlarından birisi, Kıbrıs sorununun çözümü yönündeki iradenin devam edeceğiydi. Bu bağlamda garantör ülkelere çağrıda bulunarak, Türkiye gibi üzerlerine düşeni yapmalarını istedi. Ayrıca hedeflerinin yeni bir referandum aşamasına gelinmesi olduğunu belirtti. Yeni bir referandum aşamasına gelinebilir mi sorusunun cevabı “evet” olsa da, bunun nasıl olacağı henüz daha açık değildir.

Yeni süreçte üzerinde durulması gereken konulardan birisi de 2004 Referandumu sonrası dönemin BM Genel Sekreteri Annan’ın Birleşmiş Milletlere sunduğu değerlendirme raporunun görüşülüp hayata geçirilmesi için gayret gösterilmesidir. Kıbrıs Türk halkının lehine olan bir içeriğe sahip olan bu rapor Rusya’nın vetosu sebebiyle BM’de görüşülemedi. Dolayısıyla yeni süreçte de Annan Planı’nda olduğu gibi plana “hayır” diyen mükâfatlandırılacaksa ve de Birleşmiş Milletlerin anti demokratik yapısı sebebiyle hazırlanacak olan yeni rapor da görüşülemeyecekse, o zaman yeni bir sürece girmenin hiçbir anlamı yoktur. Eğer Annan Planı’na “taraflardan birisinin plana hayır demesi durumunda, tarafların self determinasyon hakkı doğar” maddesi konulmuş olsaydı, Güney Kıbrıs’ın “hayır” demesinin önü kesilecekti. Dolayısıyla yeni süreçte Sayın Erdoğan’ın belirttiği gibi yeni bir plan tarafların önene konulacaksa, bu maddenin plana mutlaka konulması gerekmektedir. Aksi takdirde, eski süreçten farklı bir sonucun çıkması oldukça zordur.

Şu bir gerçek ki, 20 Temmuz Barış Harekâtı, Kıbrıs’taki Yunan cuntasının Makarios’u devirmek için yaptığı askeri darbe sonrası, bozulan düzeni tesis etmek için garantörlük hakkına dayanılarak yapılmıştır. Bozulan düzen hâlâ daha uluslararası hukuka uygun bir şekilde çözüme kavuşmadığı için de asker dâhil harekâtın tüm unsurları Ada üzerindeki varlığını devam ettirmektedir. Bence taraflar iyi niyetli iseler kapsamlı bir çözüm arayışından önce, yaşanan de-facto barış halini kalıcı bir ateşkes anlaşması ile koruma altına almaları gerekmektedir. Çünkü Kıbrıs’ta savaş fiili olarak durmuş olsa da, savaşın fiili zemini halen devam etmektedir. Bilindiği üzere taraflar ateşkes çağrısına uydular; ancak bir ateşkes anlaşmasına imza atmadılar.

Rum tarafı KKTC’yi yasa dışı devlet ilan etse de Yunan askeri darbesinden sonra 1974 Barış Harekâtı ile ortaya çıkan fiili durum, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasal ve yasal zeminini tümüyle ortadan kaldırdığı için Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ulusal ve uluslararası yasal zemini kalmamıştır. Aslında ortaklık cumhuriyetinin yasal zemini 1963 yılında bozulmuş ve Kıbrıs Cumhuriyeti git gide, Rumların tek taraflı egemen olduğu bir cumhuriyete dönüşmüştür. Çünkü Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’na göre, Kıbrıs Cumhuriyeti iki kurucu cemaatin ortak iradesi ile kurulmuş olan bir cumhuriyettir. Bu özelliği ile de cumhuriyetin imkân ve yetkilerinin iki kurucu cemaat tarafından kullanılması gerekmektedir.

Hâlbuki Güney Rum kesimi Cumhuriyet’in yetkilerini tek başına kullanarak 1960 Cumhuriyeti anayasasına aykırı davranmış ve davranmaktadır. Çünkü 1960 Anayasası’na göre anayasa değişikliği dâhil birçok karar ve atamanın yapılabilmesi için Türk Cemaati’nin de onayı gerekmektedir. Dolayısıyla da Güney Rum yönetiminin aldığı karar ve yaptığı atamaların büyük bir kısmı Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası ve yasalarına aykırıdır. Dolayısıyla da Güney’in KKTC’yi yasadışı ilan edip, kendi uygulamalarını anayasa ve yasalara uygunmuş gibi göstermeleri siyasi taktikten öte bir anlam taşımamaktadır.

Bence Kıbrıs’ta bir anlaşma olacaksa, yaklaşık 50 yıldır Kıbrıs Türk halkının, Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasa ve yasalarından doğan ekonomik pay ve yetkilerini yasadışı olarak kullanmasından dolayı da, Türk tarafına tazminat ödemelidir. Bu arada Avrupa Birliği ile Birleşmiş Milletlerin Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasal ve yasal zemininin esastan bozulmuş olmasına rağmen, Güney yönetimini Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yasal yönetimiymiş gibi görmesini de sorgulamak gerekir. Sayın Erdoğan’ın, vurgu yaptığı yeni süreçte bu gerçeklerin de dikkate alınması gerektiği kanaatindeyim.

Yusuf Suiçmez

Havadis Gazetesi

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/yeni-cozum-sureci/5420

Din İşleri Başkanı ile Başpiskopos

Din İşleri Başkanı ile Başpiskopos

Din İşleri Başkanlığı (Müftülük) görevini yürütürken, Başpiskopos (Baş Papaz) Hrisostomos’un bazı söylemlerini dinin evrensel adalet ruhuna aykırı, bu yüzden de üzücü ve gereksiz açıklamalar olarak görüyordum. Bugün de bu konudaki fikrim hala değişmedi. Ancak bizim siyasetçilerimizin dine ve din adamına bakışlarını gördükten sonra, bizdeki dini yapı ile Güney Kıbrıs’taki dini yapıyı karşılaştırma ihtiyacı hissettim. Bizde Din İşleri Başkanı, Başbakanın önerisi ile Cumhurbaşkanı tarafından atanmakta ve aynı yöntem ile görevden alınabilmektedir.

Bu durum doğal olarak, Din İşleri Başkanı’nın laik devlet anlayışına aykırı olarak siyasi bir kişilik kazanmasına yol açmaktadır. Hâlbuki Din İşleri Başkanı’nın göreve atanması ve görevden alınması, laik devlet anlayışına uygun olarak siyasi mülahaza ve baskılardan korunabileceği bir yöntem ile olmalıydı. Güney Kıbrıs’ta Başpiskopos halk tarafından seçilmekte ve ömrünün sonuna kadar onu bu görevden kimse alamamaktadır. Bundan dolayı da Başpiskopos, siyasetçilerden çekinmeden görüşlerini rahatlıkla açıklayabilmektedir. Bizde ise siyasiler, Din İşleri Başkanının televizyon programlarına çıkıp çıkmamasına bile karışmaktadır. Güney’de kilise, din eğitimi dâhil din ile ilgili tüm işleri yönetirken, bizde Din İşleri Başkanı’nın cami görevlilerinin yerlerini değiştirmesine bile izin verilmemektedir. Güneyde kilise, kiliseye ait vakıf mallarını yönetirken; biz de Din İşleri Başkanı’nın kendi cami avluları ile bütçesini bile yönetemesin müsaade edilmemektedir.

Güneyde kiliselere görevli atanmasında Kilise tam yetkili iken; bizde siyasilerin emir ve talimatı olmadan bu atamalar yapılamaz hale gelmiştir. Bu yüzden de Din İşleri Başkanlığı’nda yapılmış olan istihdamların büyük bir bölümü yasadışıdır ve Din İşleri Başkanlığı bu konuda yetkisini kullanamamaktadır. Güneyde Kilise, kendi görevlilerini denetlerken hiçbir siyasi baskıya maruz kalmaz iken; bizde siyasilere yakın olan ve yüz kızartıcı suçlar işleyen din görevlileri, siyasiler tarafından korunmakta ve daha büyük camilere atanmaları için Din İşleri Başkanı’na baskı yapılabilmektedir. Siyasilerin bu tür baskıları altında bulunan bir Din İşleri Başkanı’nın kendi vicdani kanaatini kullanarak, halka dini doğru öğretmesi mümkün değildir. Hatta bu şartlar altında ahlaki olarak topluma örnek olması da mümkün değildir. Din adına bu kadar çarpıklığın bulunduğu bir ortamda, Din İşler Başkanı’nın KKTC’de İmam Hatip Lisesi açılması ile ilgili açıklamalarının inandırıcı bulunması beklenemez. Çünkü bu talebin gerekçeleri ile birlikte bir proje olarak hazırlandıktan sonra ilgili kurum ve kuruluşların bilgi ve onayına getirilerek tartışmaya açılması gerekirdi. Bu yapılmadığı için de sağlıklı bir tartışma ortamı doğmamıştır.

Tüm bunlar değerlendirildiğinde, eksiklik ve aksaklıklarına rağmen Güney Kıbrıs’taki dini yapının, Kuzey Kıbrıs’taki dini yapıdan daha sağlıklı olduğu söylenebilir. Çünkü güneyde, siyasetçilerin baskısı altında ezilen ve büzülen bir din adamı profili yoktur. Aksine din adamları gerektiğinde hiç çekinmeden, siyasetçilerin ve resmi ideolojinin aksine açıklamalar yapabilmektedirler. Bu durum hem demokrasi hem de din adına daha sağlıklı bir ortam demektir. Çünkü insanların inanç ve düşüncelerini özgürce açıklayabildikleri bir ortamda din ve vicdan hürriyetinden bahsetmek mümkündür. Aslında Hz. Muhammed döneminde “din adamları” diye bir meslek sınıfı yoktu ve dini hizmetler gönüllülük esasına göre halk tarafından yürütülüyordu. Ancak gelişen şartlar, insanlığın ortak sorumluluğunda olan dini ve ahlaki değerlerin belli bir meslek sınıfının sorumluluğundaymış gibi algılanmasına yol açtı.

İslam tarihinde din adamlığının bir mesleğe dönüşmesi, Hz. Ömer döneminde ortaya çıkmıştır. Bu uygulama, din ve devlet politikalarının birbiriyle paralel yürütülmesinin yolunu açarak, dini grup ve cemaatlerin haksız rekabetlerinden doğan ayrışmaları kısmen de olsa engellemiştir. Ancak bu anlayış zamanla dinin, devlet ve milletlerin birbirleri ile ayrıştırmalarının bir aracı haline dönüşmesine yol açmıştır. Bu uygulama dini özgürlükleri koruyan devlet anlayışı yerine, dini kullanan devlet anlayışının gelişmesinin de yolunu açmıştır. Bugün KKTC’de yaşadığımız din konusundaki tartışmaların kaynağında da tarih boyunca din ve siyaset arasında oluşmuş olan bu çarpık ilişki ağı yatmaktadır. KKTC’ye uygun bir din eğitimi ve yönetimi modelinin bulunabilmesi için, öncelikle dini faaliyetlerin tamamen ya da kısmen sivil örgütlere devredilmesi dâhil farklı sistemlerin tartışılabileceği sağlıklı bir tartışma ortamının yaratılmasına ihtiyaç vardır.

Yusuf Suiçmez

Cinsellik Sorunu

Son günlerde kamuoyunda cinsel taciz söylemeleri, siyasetçilerin adı ile anılmaya başladı. Baykal, MHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Didinmez ile eski İstanbul İl Başkanı İhsan Barutçu’nun cinsel içerikli kasetler sebebiyle siyasi hayatlarının değişmesi, İtalya Başbakan’ı Berliskoni’nin cinsel taciz suçlarından başının belaya girmiş olması, şimdi de Uluslararası Para Fonu (IMF) İcra Kurulu’nun, IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn’ın cinsel taciz suçlaması sebebiyle tutuklanması, cinselliğin insan hayatında ne kadar etkili ve önemli olduğunu görmek için yeterlidir.

Ne yazık ki insan hayatında bu kadar etkili olan cinsellik hakkında sağlıklı bir eğitim programı geliştirilememiştir. Kimilerine göre şeytani bir eylem olarak görülen cinsellik kimine göre, hayatın gayesi kimine göre de kutsallığın zirvesi şeklinde algılanmaktadır. Bu üç anlayışta cinselliği gerçek anlamda anlamamız için yeterli değildir. Çünkü her üç görüş de tamamen bu görüşleri ileri sürenlerin duygu ve düşüncelerini yansıtmaktadır. Cinsellik insanlığın varoluş serüveninin ilk ve son durağıdır. Çünkü canlıların var olma ve yok olmaları üreyebilme süreçlerini devam ettirebilmelerin bağlıdır. Tabi ki cinselliği sadece üreme ile de açıklayabilmek mümkün değildir. Çünkü cinsellik, insanın kendine ve paylaşımcı cinse (karşı cinse) nasıl baktığımızı da ortaya koyan önemli bir olgudur.

Bu itibarla da cinsellik bir kişilik meselesidir. Çünkü karşı cinsi sadece cinsel egolarınızı tatmin edeceğiniz bir araç olarak bakarsak, o zaman insana ve insanlığa bakışınızda da, ahlaki bir zaaf ortaya çıkar. Çünkü cinsel saldırganlık ve istismarların arkasında yatan ana etkenlerden bir tanesi bu yanlış bakış açısıdır. Bu tür davranışlarda karşı tarafın bedenine ve ruhuna saygı yoktur. Bu tür ilişkilerin düşünce arka planında sevgi değil üstünlük ve güç gösterisi bulunmaktadır. İslam inancına göre cinselliğin ana gayesi, insanlığın ortak ahlaki değerlerinde buluşarak bunları korumak için hayatı paylaşmaktır. Bu durum Kuran-i Kerim’de açık olarak ifade edilmiştir. Bu anlayışa göre cinsellik tamamen fiziki ve bedensel bir olay değildir. Çünkü cinselliğin temel amaçlarından birisi de aşk ve sevgi temelinde birlikte yaşamayı öğrenmektir.

Bu vesile ile de de aşk, sevgi ve saygıyı canlı tutmanın bir aracıdır. Bu yüzdendir ki Kuran-i Kerim’de kadın ver erkek arasındaki ilişkide sevgi ve rahmetin esas olduğu açık bir şekilde ifade edilmiştir. Bu açıdan bakıldığında cinsellik, bir bakıma insan olmak ve insani sorumluluğu taşımayı öğrenmektir. Cinselliğe bu gözle bakamayanların sağlıklı bir evlilik ve yuva kurmaları mümkün olmadığı gibi insani ilişkilerini de sağlıklı bir şekilde yürütmeleri mümkün değildir. Çünkü hiçbir insan samimi bir dostluk ve içten bir sevgi olmadan sadece bir tatmin aracı olarak kullanılmayı istemez. Bundan dolayıdır ki tacize uğrayan insanlar, cinsel bir ilişki yaşamış olsalar da bu yaşadıklarından dolayı en büyük ıstırap ve sıkıntıları çekmektedirler.

Aynı şekilde fuhşa zorlanan kadınların ya da baskı altında cinselliği yaşamak zorunda kalan eşlerin cinsel bir mutluluk yaşamaları mümkün değildir. Hz. Muhammed bir hadisinde: “Siz nasıl oluyor da kadınları önce dövüp sonra akşam olunca onlarla birlikte aynı yatağı paylaşabiliyorsunuz?” diyerek, cinsellik ve davranış arasında olması gereken uyuma dikkat çekmiştir. Başta zikrettiğimiz örneklerden de anlaşılacağı üzere, cinsellik eğitimi her yaş ve kademe için gereklidir. Ancak bizim toplumumuzda cinsellik hâlâ daha bir tabudur ve bu yüzden pek çok yanlış anlayış ve davranış sorgulanmadan bir kader gibi algılanıp yaşanmaktadır.

Yusuf Suiçmez

Havadis Gazetesi

Güney Kıbrıs Niye “hayır” dedi?

Güney Kıbrıs Niye “hayır” dedi?

Kıbrıs sorunu, Kıbrıs Türk ve Rum halklarının sorunu olmaktan çok bir BM, AB ve garantörler sorunu görüntüsü vermektedir. Çünkü halkların ortak iradesi ve özgür kararları yerine dışarıdan dayatmalarla çözülmeye çalışılmaktadır. Ancak Kıbrıs sorununun, halkların iradesine dayanan demokratik bir yöntem ile çözülmesi önünde de büyük engeller vardır. Bu engellerin başında Güney komşularımızın Annan Planı’na % 75.86 oy ile “hayır” demesi gelmektedir. Biz genelde bizim tarafın “evet” demesini ne anlama geldiğini tartıştık ve “evet” denmesini Türk tarafının çözüm yönündeki iradesi olarak değerlendirdik. Peki, Güneyin “hayır” demesi ne anlama gelmektedir? Bizim “evet” dememizi birleşik Kıbrıs için bir irade olarak değerlendirenlere göre Güneyin “hayır” demesi de birleşik Kıbrıs’a “hayır” anlamına gelmektedir. Bu yoruma göre, demokratik bir yöntemle Birleşik Kıbrıs’a ulaşmak neredeyse imkansızdır.

Güney Kıbrıs halkının Annan Planı’na “hayır” demesini Annan Planı’nın Güney’in çıkarlarını, büyük ölçüde korumadığı şeklinde değerlendirirsek, bu durumda da bizdeki milliyetçilerin “hayır” demesini, Türk tarafının menfaatlerini görememek, ya da birleşik Kıbrıs tezine esastan karşı çıkmak olarak değerlendirmek gerekir. Burada var olan bir başka ihtimal ise Palanın eksik ve yetersiz olmasıdır ki, bence bu sonucun çıkmasında en etkili sebep buydu.

Tarafların “evet” ve “hayır” demelerini siyasi taktik açısından değerlendirirsek, Türk tarafının “evet” demesini uluslararası güçlerin sempatisini kazanma açısından olumlu kabul edebiliriz. Ancak bu sempatinin reel politikada psikolojik üstünlük sağlamaktan öte bir anlamı yoktur. Nitekim Güney Rum yönetimi Annan Planına “evet” diyen bir lideri başa getirerek, bu psikolojik üstünlüğün etkisini kırmaya çalışmıştır. Türk tarafı ise plana “hayır” diyen Sayın Eroğlu’nu başa getirerek, aslında bir açıdan, yaşananlara tepkisini ortaya koymuştur. Ancak bu tepki, Annan Planı temelinde Türk tarafının çözüm yönündeki iradesinin de en azından bir süreliğine askıya alınması anlamına gelmektedir. Çünkü Sayın Eroğlu ve Anastasiadis’in siyasi pozisyonları birleşik Kıbrıs tezi için uygun değildir. Çünkü Güney % 76’ya yakın halkın “hayır” dediği Annan Planı ya da ona yakın bir plana şimdi kalkıp “evet” demesi normal şartlarda mümkün değildir. Annan Planı’na “hayır” demiş olan Eroğlu’nun da bu plan ya da plana yakın bir çözüm önerisine “evet” demesi kendi siyasi çizgisi ile bağdaşmaz. Bu yüzden de, bu siyasi konjonktürde birleşik Kıbrıs tezini savunmak, siyasi manevradan öteye geçemez.

Bu siyasi manevralar sebebiyle olsa gerek ki BM, AB ve Garantörler her iki tarafı da siyasi ve ekonomik baskı altına almak stratejisini geliştirdiler. Bu stratejinin bir yansıması olarak da Güney Kıbrıs Dünyanın en zengin ülkelerinden birisi iken, neredeyse iflas noktasına geldi. Kuzey Kıbrıs da, sosyal haklar ve refah açısından Türkiye’nin ilerisinde iken, Türkiye’nin gerisine düştü. Peki, BM ve AB yetkileri bu sonuçları göremediler mi? Gördülerse göz göre göre neden buna göz yumdular? Eğer bu bir siyasi taktik idiyse, o zaman halkların değil de bu oyunu oynayanların çözümü gerçekten arzulayıp arzulamadıklarını sorgulamak gerekmez mi?

Türkiye’deki Başbakan Davutoğlu’nun yeni kabinesine baktığımızda AB’den sorumlu bakan olan Mevlüt Çavuşoğlu’nun Dış İşleri Bakanlığı’na, AB’de çalışmış deneyimli bir bürokrat olan Volkan Bozkır’ın ise Avrupa Birliği Bakanlığı’na getirilmesi, yeni hükümetin AB sürecine oldukça önem vereceği sinyalini vermektedir. Bu durum doğal olarak Kıbrıs müzakere sürecini de etkileyecektir. Sayın Erdoğan’ın 1 Eylül’deki ziyareti esansında, AB süreci ile ilgili takınacağı tavır, yeni bir sürecin temel parametrelerini de ortaya koyacaktır. Bir önceki süreç için “Aldatıldık” açıklamasını yapan Sayın Erdoğan’ın, bu seferki süreçte daha dikkatli davranması beklenmektedir.

Yusuf Suiçmez

Havadis Gazetesi 31 Ağustos 2014

 

Türkiye Siyasetinde Yenilenme Rüzgârları

Türkiye Siyasetinde Yenilenme Rüzgârları

Başbakan Erdoğan’ın uzun ve sıkıntılı bir maraton sonrasında ilk turda Cumhurbaşkanı olarak seçilmesi, Türkiye’de siyasi dengelerin yeninden yapılandırılmasını zorunlu hale getirdi. İlk değişiklik Sayın Erdoğan’ın, Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nu AK Parti’nin genel başkan adayı olarak açıklaması oldu. Sayın Davutoğlu aslında, uluslararası ilişkiler konusunda, uluslararası saygınlığa sahip bir akademisyendir ve bu niteliği sebebiyle, Dış İşleri Bakanlığı görevine getirilmeden önce hem Başbakan Erdoğan hem de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e dış politika danışmanlığı yapmıştır. Dolayısıyla akademik birikimi ile siyasi tecrübesini etkili kullanabilmesi durumunda, başbakanlığı Türkiye siyaseti için iyi bir kazanım olabilir.

Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanlığı sürecinin ilk yıllarında dış siyaset stratejisi “komşularla sıfır sorun” üzerine kurulmuştu. Öyle gözüküyor S. P. Huntington’un Medeniyetler Çatışması” tezi, bu stratejinin ilham kaynağı olmuştu. Davutoğlu Stratejik Derinlik adlı eserinde uluslararası siyesi yeni trenti ve Türkiye’nin bu süreçteki rolünü söyle açıklamaktadır: “Mesnevi’nin ABD’de en çok satan kitaplar arasında yer alması, İslamiyet’in bir çok batı ülkesinde ikinci büyük din haline gelişi Hint ve Çin Medeniyetlerinin klasik değerlerinin hızlı bir yükseliş trentine girişi, Huntington’un ön gördüğü gibi sadece bir medeniyet çatışmasını değil, yeni bir medeniyet sentezini ve açılımını gerekli kılacaktır. Tarihi birikimi böyle bir açılıma temel sağlayacak toplumların öne çıkacağı bu süreçte tarihi derinliği ile stratejik derinliği arasında yeni ve anlamlı bir bütün oluşturma ve bu bütünü coğrafi derinlik içinde hayata geçirme sorumluluğu ile karşı karşıyadır. Mihver bir ülke olan Türkiye bunu yapabilmesi durumunda jeopolitik, jeokültürel ve jeoekonomik bütünleşmeyi gerçekleştiren merkez bir ülke konumunu kazanacaktır (s. 563)”.

Bence Davutoğlu Dışişleri Bakanlığı siyasi deneyiminden sonra bu kitabı yazmış olsaydı, büyük ölçüde hedefler değişmese de olaylara bakışında değişiklik olacaktı. Nitekim Dışişleri Bakanlığına başladığı ilk zamanlarda verdiği mesajlar ile daha sonraları verdiği mesajlar arasında oldukça büyük farklılıklar oluşmuştur. Bu sebeple de kendisini takdir edenler yanında komşularla sıfır sorun politikasından, neredeyse komşularla savaş durumuna gelinmiş olmaktan dolayı da bazı çevrelerin eleştiri oklarını üzerine çekmiştir.

AKP’nin kurucu kadrolarının bu yeni siyasi süreçte tamamen devre dışı kalacak olması; doğal olarak Davutoğlu’na yeni süreçte partinin yeniden yapılandırabilmesi için önemli bir fırsat verecektir. Tabii bu yeni yapılanma sürecinde, hem yeni Cumhurbaşkanı Erdoğan ile olan ilişkilerini, hem de AKP’nin siyaset dışı kalacak olan kurucu kadroları ile olan ilişkilerini dengede tutması gerekecektir. Çünkü bu dengeleri korumada yapacağı hata ve/veya hatalar, parti içi ayrışmayı tetikleyerek, hem kendisinin hem de partisinin siyasi geleceğini risk altına sokacaktır.

Sayın Gül’ün: “Partime geri döneceğim” şeklindeki açıklaması, en azından bazıları tarafından Davutoğlu’nun emanetçi bir başkan olacağı şeklinde algıların oluşmasına yol açtı. Doğal olarak AK Parti bu yeni süreçte, kendi içinde oluşan yeni güç dengelerinin aktif bir rekabetine şahit olacak gibi gözükmektedir. Bu rekabetin AK Parti’yi küçültecek ya da zayıflatacak bir duruma dönüşmemesi için doğal olarak yeni Cumhurbaşkanı R. T. Erdoğan’ın da tavrı oldukça belirleyici olacaktır. Özellikle Cumhurbaşkanı Gül’ün siyasi tavrı ise Davutoğlu’nun emanetçi bir başkan mı yoksa, icracı bir başkan mı olacağı konusunda belirleyici olacaktır.

Sayın Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığını ilk turda kazanması, CHP içinde de yeni dalgalanmalara yol açtı. Sayın Kılıçtaroğlu, bu dalgaların tesirinden kurtularak, tekrar güven tazelemek için erken kurultay kararı aldı. Parti içi muhalefetin öncülüğünü yapan Muharrem İnce, şu ana kadar adaylığını ilan eden tek muhalif adaydır. Ancak örgütlerin büyük bir kısmının Kılıçtaroğlu’na destek belirtmesi, İnce’nin işini zorlaştırmaktadır. Eski Genel Sekreter Önder Sav’ın, İnce’ye açık destek vermesi, öyle gözüküyor ki yeterli olmayacaktır. Eski başkanlardan Deniz Baykal ise henüz daha net bir tavır ortaya koymadı. Baykal’ın da İnce’ye destek bildirmesi ve onun için çalışması durumunda ise ibre, İnce’ye doğru kayabilir. Öyle gözüküyor ki Sayın İnce eğer Deniz Baykal’dan destek alamaz ise işi daha da zorlaşacak. Ancak her hâlükârda bu yarışın favorisi Kılıçtaroğlu gözükmektedir.

Kılıçtaroğlu döneminde CHP’nin güçlü bir muhalefet sergileyemediğine yönelik bir kanaat hakimdir. Ancak bunu seslendiren CHP içindeki muhalefet, henüz daha AKP’ye karşı daha güçlü bir muhalefet yapabileceği umudunu verecek alternatif politikalar üretebilmiş değildir. Bu durum ise Kılıçtaroğlu’nun kendi konumunu korumasını sağlamaktadır.

MHP kanadında ise henüz daha değişime yönelik herhangi bir ses yükselmiş değildir. Dolayısıyla yakın zamanda MHP içerisinde bir değişim olmayacak gibi gözükmektedir. Sayın Demirtaş ve partisi için de ayni durum söz konusudur. Tabii bu arada çatı aday İhsanoğlu’nun, bu seçim sonuçlarından sonra siyasi hayatı için tamam mı yoksa devam mı diyeceği de merak edilenler arasındandır. İhsanoğlu için ikinci merak edilen şey ise devam demesi durumunda çatının hangi kanadıyla siyasete devam edeceği konusudur. Sonuç olarak, belli bir süre daha, Türkiye siyaseti AKP ve CHP eksenli parti içi çekişmelerle meşgul olacak gibi gözükmektedir. Şu anda yaşanan tartışmalar ise en azından kısa bir zamanda Türkiye siyasetinde köklü bir değişimin olmayacağı sinyalini vermektedir.

Yusuf Suiçmez

Havadis Gazetesi

 

Bin ladin Hikâyesi

Bin ladin Hikâyesi

Gerçek ismi Usame İbn Muhammed olan ancak dünya basınında Bin Ladin olarak şöhret bulan el-Kaide liderinin öldürüldüğü haberi ABD Başkanı Barack Obama tarafından duyuruldu. Siyasi analistlerin yorumlarına baktığımızda, bu haberin Obama’ya siyasi bir güç kazandıracağını anlıyoruz. Ancak basında yer alan resimlerin sahte olduğu, cesedin denize atıldığı, yani ABD’li askerlerin dışında kimsenin görmediği bir cesedin varlığı, karısı ya da kızı yanında iken silahsız olduğu halde öldürülmüş olduğu, Usame’nin gerçekten öldürülüp öldürülmediği konusundaki kuşkuları da beraberinde getirdi. Acaba Usame Bin Ladin öldürülmedi de, kurulmaya çalışılan yeni siyasi düzenin içerisinde oynayabileceği rolü kalmadığı için senaryonun dışına mı itildi? Usame Bin Ladin’in Amerikan askerlerinin Pakistan askerlerini yetiştirdiği kampın hemen yanındaki bir binada öldürüldüğünün ifade edilmiş olması, bu tür şüpheleri daha da güçlendirmiştir. Bin Ladin’in liderliğini yaptığı el-Kaide’nin, öldürülme haberini doğrulaması Bin Ladin’in ölümü ile ilgili kuşkuları kısmen azaltmış olsa da, dünya kamuoyunun büyük bir bölümü hala daha bunun bir senaryo olduğu düşüncesindedir. Dolayısıyla Bin Ladin’in gerçekten öldürülüp öldürülmediği hiçbir zaman tam olarak açıklığa kavuşmayacak gibi gözükmektedir. Elbette tarihte öldürülüp öldürülmediği tartışmalı olan tek kişi Usame Bin Ladin değildir. Bu sorun Hz. İsa’nın ölümü dâhil, birçok tarihi kişilik için söz konusudur. Ancak şunda şüphe yok ki ABD’nin uluslararası siyasi literatürüne Rusya’ya karşı savaşan bir kahraman olarak giren Usame Bin Ladin ismi, öldürülmüş olan korkunç terörist hikâyesi ile son buldu. Bu da aslında, uluslararası siyasetin önemli bir aktörünün en azından siyaseten ölümünün ilanı demektir. Bundan sonraki esas mesele, Bin Laden’in uluslararası sistemdeki rolü ve etkisinin başka bir şahısta devam ettirilip ettirilmeyeceğidir. Nitekim ABD’den yapılan bazı açıklamalarda terör ile mücadelenin devam edeceğine dair net ifadelerin kullanılmış olması; aynı şekilde Bin Ladin’in liderliğini yaptığı el-Kaide kanadından da ABD’ye karşı mücadelenin artarak devam edeceği mesajlarının verilmiş olması, uluslararası siyasette isim değişikliği dışında fazla bir gelişmenin olmayacağı izlenimini vermektedir. Bu mesajları verenler mevcut statükonun korunmasından yana olanlardır. Bu açıklamaları yapanlara göre Usame’nin uluslararası siyaset arenasından bir şekilde el çektirilmiş olması memnuniyet verici bir durum değildir. Çünkü günümüz siyasi stratejilerinde “terör tehdidi” devletlerin varlığını tehdit ettiği kadar; devletlerin siyasi varlıkları ile uluslara arası siyasetlerini sürdürebilmeleri için gerekli bir mekanizma olarak algılanmaktadır. Bundan dolayıdır ki, hemen hemen her devletin güvenlik doktrini çerçevesinde desteklediği terör organizasyonları vardır. Bu anlayıştan dolayıdır ki siyasi literatüre “senin teröristin iyi de benim ki mi kötü?” diye bir söylem girmiştir. Dolayısıyla Usame Bin Ladin’in öldürülmesi olayı ABD’nin uluslararası siyasetinde teröre bakış açısında ciddi bir değişikliğin sinyali mi; yoksa sadece bir aktör değişikliğimi olduğunu anlayabilmemiz için zamana ihtiyacımız vardır.

Bin Ladin’in öldürülmesi olayına farklı yaklaşan İngiltere’nin Canterbury Başpiskoposu Dr. Rowan William, el-Kaide terör örgütü lideri Usame Bin Ladin’in silahsız olduğu halde öldürülmesini, adalet için mücadeleye aykırı bularak kınadı. Bu tutum, din adamlarının, ister devlet adına olsun isterse inanç ve ideoloji adına olsun insan hayatını kasteden tüm yargısız infazlara karşı durmaları gerektiği yönünde örnek bir mesaj içermektedir. Aslında dünya siyasetini bu kadar meşgul eden “terör” kavramının hala daha makul bir tanımının yapılmamış olması, bu sorunun anlaşılmasını ve aşılmasını engelleyen bir başka sorundur. Bunun yapılmamasının bir nedeni de: Bu gizemli güce hala daha ulusal ve uluslararası güçlerin ihtiyaç duymasıdır. Aslında terörün tanımı yapılabilse, devlet terörünün de tanımının yapılabilmesinin yolu açılacaktır. O zaman daha küçük ve etkisiz olan terör örgütleri ile daha büyük ve etkili olan devlet organizasyonları arasındaki benzerlik ve farklılıklar ortaya çıkacaktır. Aslında doğrudan devlet eliyle gerçekleştirilen öldürme olayları ile devletlere karşı olan güçlerin gerçekleştirdikleri terör olaylarını karşılaştırdığımızda, terör örgütlerinin gerçekleştirdiği cinayetlerin, devlet eliyle gerçekleştirilen öldürme olaylarından çok daha az olduğu görülür. Buna rağmen devlet adına gerçekleştirilen öldürme olayları hala daha yeteri kadar sorgulanmamaktadır. Bu sorunun kaynağında insanın henüz daha kendi yaşamının değerini tam olarak algılayamaması ve bazen devlet, ideoloji, inanç gibi kavramlara bu tür eylemleri meşrulaştırıcı bir misyon yüklenmesidir.

Burada cevabı aranması gereken en önemli soru: “Terörü uluslararası güçler mi var ediyor; yoksa terör uluslararası güçlere karşı haksız bir başkaldırı olarak mı ortaya çıkıyor?” sorusudur. 1. ve 2. Dünya savaşlarından insanlık zarar görmüş olsa da; savaş sektörüne yatırım yapan uluslararası silah tüccarları dünya siyasetine yön verebilecek kadar büyük karlar elde ettiler. Doğal olarak yaşanılan iki dünya savaşından sonra yeni tehditler mantığı üzerine kurulmuş olan Yeni Dünya Düzeni, büyük ölçüde terörü ve terör örgütlerini finanse etmeye devam etmiştir. Ne yazık ki, henüz daha insanlığın ortak aklı ve hissiyatı bu büyük sorunların ciddiyetini kavrayarak çözüm üretebilecek düzeye ulaşabilmiş değildir. Bu durum, terörün kaynağı gösterilen çaresizlik ve hareket stratejisini belirleyen çaresiz bırakma siyasetlerinin sürekliliğini sağlayan en temel etkendir.

Sıra KKTC’de (Cumhurbaşkanı Seçimi)

Sıra KKTC’de (Cumhurbaşkanı Seçimi)

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanının belli olmasının ardından KKTC Siyasetinde de Nisan 2015’de yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimi daha yoğun bir şekilde gündeme gelmeye başladı. KKTC Cumhurbaşkanlığı için basında isimleri öne çıkan aday adayları mevcut Cumhurbaşkanı Eroğlu, ikinci Cumhurbaşkanı Talat, Meclis Başkanı Sibel Siber, müzakereci Kudret Özersay ile eski Lefkoşa Belediye Başkanı Mustafa Akıncı’dır.

Sayın Özersay ve Sayın Akıncı’dan birisinin ya da her ikisinin aday olması durumunda, parti adayı değil de bağımsız aday olmaları beklenmektedir. Ancak bazı çevreler, Sayın Eroğlu’nun aday olmaması durumunda Özersay’ın sağın adayı olarak çıkabileceğini dile getirmektedirler. Sayın Akıncı’yı ise solun adayı olarak zikredenler bulunmaktadır. Farklı bir söylem ise Akıncı’nın TDP’nin adayı veya desteklediği aday olarak çıkacağı şeklindedir. Bu görüş, özellikle TDP’nin Lefkoşa Belediyesini kazanmasından sonra yüksek sesle dillendirilmeye başlandı. Özersay’ın adının siyasette anılması ise öncülüğünü yaptığı Toparlanıyoruz Hareketi’nin siyasi bir harekete dönüşeceği şeklindeki algılar ile gündeme gelmeye başladı. Yakın zamanda ise basına yansıyan açıklamalarına baktığımızda ise cumhurbaşkanlığı adaylığına oldukça sıcak baktığı anlaşılmaktadır.

Şu anda esen havaya baktığımızda sağın adayının Sayın Eroğlu’nun olacağı anlaşılmaktadır. Sayın İrsen Küçük’ün oldukça sıkıntılı bir şekilde siyasetten tasfiye edilmesinin arkasında da Eroğlu’nun bu arzusunun yattığı kabul edilmektedir. Demokrat Parti’nin aday çıkarmaması ve Eroğlu’nu desteklemesi durumunda, Eroğlu’nun tekrar Cumhurbaşkanı seçilebilmesi ihtimali güçlenecektir. Son dönemlerde Eroğlu’nun sağlık durumu ve yaşını ileri sürenler, aday olmasının doğru olmayacağını ileri sürseler de eleştirileri yapanlar henüz daha alternatif bir isim ileri sürememişlerdir. Tabii ki, her ne kadar dillendirilmese de İrsen Küçük’ün belli bir gücü olduğu bilinmektedir. Bu yüzden de sürpriz adaylardan olabileceği söylenmektedir; ancak kendisinden bu yönde herhangi bir açıklaması en azından bizim bilgimize gelmedi. Ancak Küçük’ün, UBP içindeki gücünü Eroğlu’na taraf değil de aleyhine kullanması durumunda, Eroğlu’nun adaylığı için oldukça büyük bir sıkıntı yaratabilir.

Sayın Talat’ın cephesinde de bir belirsizlik bulunmaktadır. Çünkü CTP içindeki dengeler henüz ortak bir aday tespit edebilecek bir düzeye erişmemiş gözükmektedir. Bu durum CTP’nin çıkaracağı aday için bir dezavantaj yaratıyor ki Talat, yaptığı açıklamada partinin bu konuda hızlı karar vermesi gerektiğine vurgu yapma ihtiyacı hissetti. CTP içerisinde Talat dışında Meclis Başkanı Sibel Siber’in de adı geçmektedir. Sayın Siber’e sempati ile bakan oldukça fazla insan bulunmaktadır. Buna dayanarak olsa gerek, basına yansıyan açıklamasında, kamuoyunun referans alınması gerektiğini belirtti. Bu durum, CTP içinde Talat ve Siber isimlerinin epeyi tartışılacağı anlamına gelmektedir. Talat ile önceleri yaptığım bir görüşmede ortamın uygun olması durumunda aday olabileceğini söylemişti. Basına yansıyan son açıklamalarında ise bu konuda partinin karar vermesi gerektiğini belirtti. Anlaşılan şartlar henüz daha istediği kıvama gelmemiştir. Bu arada basında adaylığı gündeme gelen bir diğer isim de Başbakan Özkan Yorgancıoğlu’dur. Yorgancıoğlu ismini kamuoyunun gündemine getiren Güzelyurt milletvekili Mehmet Çağlar’dır. Çağlar’ın parti geleneğine dayandırdığı adaylık söyleminin arkasında, farklı bir duyum var mı henüz açıklık kazanmamıştır. Ancak Sayın Yorgancıoğlu’nun aday olması durumunda, seçim dengelerinin tamamen değişmesi olasılığı vardır. Bu değişikliğin etkilerini ise şimdiden kestirmek olası gözükmemektedir.

Türkiye’nin çözüm yönündeki politikasında kararlı bir irade ortaya koyması durumunda, Talat ve Eroğlu’nun siyasi misyonlarının KKTC halkının haklarının korunması ve geliştirilmesinde nasıl bir etki yaratacağı üzerinde kafa yormak lazım. Talat’ın Annan Planı dönemindeki tavrı, çözüm yönünde samimi bir tavır olarak değerlendirilmişti. Ancak Annan Planı’nın yeterli bir plan olmadığı kanaatimi belirmek zorundayım. Buna rağmen çözüm için bir zemin olduğu da açıktır. Nitekim Sayın Eroğlu’da, müzakere sürecini Talat’ın bıraktığı yerden devam ettireceğini ifade ederek bunu doğrulamıştır.

Eroğlu, Cumhurbaşkanı adaylığı kampanyaları sürecinde, halka açık bir müzakere süreci yürüteceğini ifade etmişti; ancak Talat’tan daha açık bir müzakere süreci yürüttüğünü ileri sürmek oldukça güçtür. Talat döneminde en azından somut bir plan ve maddeleri üzerinde tartışılıyordu, Eroğlu döneminde ise halka kapalı bir politika izlenmiş ve izlenmektedir. Bu durum, çözüm yönünde ciddi bir siyasetin izlenmediği ya da halkın süreçten uzak tutulmaya çalışıldığı izlenimini yaratmaktadır. Eroğlu ile daha önce yaptığım bir görüşmede, kendisinin Annan Planı’na “hayır” demesinin, taviz politikalarına karşı bir kalkan olduğunu ima etmişti. Bu durumun cumhurbaşkanlığı seçimini kazanmasında oldukça etkili olduğu kanaatindeyim. Çünkü Güney Kıbrıs’ın çok büyük bir oranda Annan Planı’na “hayır” demesi, doğal olarak halk arasında yeni çözüm sürecinde oldukça büyük tavizler verilecek korkusunun yayılmasına sebep olmuştu.

Cumhurbaşkanının ayni zamanda müzakereci sıfatını da taşıması, bu seçimi daha da önemli kılmaktadır. Çünkü bu seçim ayni zamanda Kıbrıs sorunun nasıl bir çözüme kavuşturulması gerektiği yönünde de halkın iradesinin ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Kıbrıs sorununun çözümü için üç farklı siyaset bulunmaktadır. Bunlardan birincisi KKTC’nin bağımsız bir devlet olarak tanıtılması siyasetidir ve bu siyaset Rahmetli Kurucu Cumhurbaşkanı R. R. Denktaş ile özdeşleştirilmişti. İkinci çözüm yolu ise Güney Kıbrıs ile birleşik bir çözüm siyasetidir ki, bu çözüm yolu özellikle Talat ile özdeşleştirilmiştir. Eroğlu’nun siyasi çizgisine baktığımızda, KKTC’nin bağımsızlığını savunmaktan çok KKTC’nin temel olarak kabul edildiği daha çok federasyona dayalı bir birleşik Kıbrıs tezini savunduğu izlenimi oluşmaktadır. Kıbrıs sorununun çözümü için var olan bir başka alternatif siyaset ise KKTC’nin Türkiye ile birleşmesidir. Ancak bu çözüm yolunu açık olarak savunan hiçbir Cumhurbaşkanı adayı çıkmamıştır.

Özellikle Sayın Denktaş’ın gizli ajandasında bu çözüm yolunun bulunduğu defalarca dillendirilmiştir. Bu görüş, açık olarak sadece Türkiye eski bakanlarından Egemen Bağış ve KKTC eski bakanlarından Zorlu Töre tarafından dillendirilmiştir. Ancak bu görüş hiçbir siyasi parti tarafından sahiplenilmemiştir. Aslında Cumhurbaşkanlığı adaylarından birisinin bu siyaseti savunmasının, hem çözüm hem de halkın gerçek iradesinin tespiti için oldukça faydalı olacağı kanaatindeyim. Nitekim halkların ortak iradesine dayanmayan dıştan dayatma çözüm arayışlarının, 1960’da da olduğu gibi çözümden çok sorun yarattığı bilinmektedir. Suriye, Irak, Libya ve dünyanın birçok yerinde dışardan dayatmalarla gelen çözüm arayışlarının, çözümden çok sorun yarattığı diğer örneklerdir. Sonuçta demokratik bir dünyada en doğru kararları halkların verdiğini kabul etmek gerekir. Bunun için de halkların önüne dünyadaki güç merkezlerinin dayattığı çözüm önerilerini değil; halkların gerçek iradesini ortaya çıkaracak olan çok yönlü çözüm önerilerini sunmak gerekir. Tabii ki toplumların demokratik yollarla verdikleri kararlara da, iç muhalefet dahil herkesin saygı duyması gerekmektedir.

Tabii ki Sayın Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı döneminde, Başbakanlığı dönemindeki çözüm için bir adım önde politikasının devam ettirilip ettirilmeyeceği, yeni seçilecek Cumhurbaşkanının siyasi misyonunun belirlenmesi ve Türkiye ile sağlıklı ilişkilerin kurulabilmesi için oldukça önemli bir ölçü olacaktır. Kıbrıs Türk halkı, bu konuda oldukça hassas olduğu için Cumhurbaşkanlığı için adı geçen diğer adayların da Kıbrıs sorununun çözümü için Talat ve Eroğlu’ndan farklı olarak, adaylıklarını gerekli kılan gerekçeleri ortaya koymaları gerekir. Tabii bağımsız bir adayın Cumhurbaşkanlığını kazanması oldukça zor gözükmektedir. Ancak tüm partilerin anayasa değişikliğine destek vermesine rağmen, halkın bu değişikliğe hayır demesi, siyasete ve siyasi partilere olan güvensizlik olarak yorumlanmakta ve bu durum bağımsız aday olmak isteyenleri cesaretlendirmektedir.

Öngörüde bulunmak için erken olmasına rağmen, adaylarda bir değişiklik olmaması durumunda bu bilgiler ışığında şu anki aday adaylarının durumundan hareketle genel bir değerlendirme yapacak olursak, KKTC’deki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin Türkiye’dekinin aksine ikinci tura kalacağını söyleyebiliriz. İkinci turda ise ne olacağı ile ilgili bir değerlendirme yapabilmek için oldukça erken olduğu kanaatindeyim.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/sira-kktc-de-cumhurbaskani-secimi/5279

Yusuf Suiçmez