Yusuf Suiçmez tarafından yazılmış tüm yazılar

Doç. Dr. Yusuf Suiçmez 1968 yılında Sürmene/Trabzon’da doğdu. 1975 yılında ailesi ile birlikte Kuzey Kıbrıs’a göç etti. İlk, Orta ve Lise öğrenimini Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde tamamladı. 1995 Yılında Medine İslam Üniversitesi’nde lisans eğitimini; 1998 yılında ise Karadeniz Teknik Üniversitesi Rize İlahiyat Fakültesi’nde ise Yüksek Lisansını tamamladı ve bu arada aynı üniversitenin Sosyal Bilimler kadrosunda araştırma görevlisi olarak çalıştı. 2005 yılında ise Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde doktorasını tamamladı. 2017 yılında ise doçent oldu. 2003-2005 yılları arasında Doğu Akdeniz Üniversitesi Türkçe Eğitimi Bölümü’nde; 2005-2007 yılları arasında aynı üniversitenin Genel Eğitim Bölümü’nde; 2000-2011 yılları arasında ise Yakındoğu Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 2009-2011 yılları arasında ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Din İşleri Başkanlığı görevini yürüttü. 2011 yılında açılan Yakın Doğu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin Kurucu Genel Koordinatörlüğünü yaptı ve 2014 yılına kadar aynı Fakültenin Dekanlığına vekalet etti. Halen aynı fakültede öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Doç. Dr. Yusuf Suiçmez ayrıca 2017 yılında Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Adalet Yüksek Okulu’nda önlisans, 2022 yılında ise Yakın Doğu Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde lisan öğrenimini tamamladı ve ikinci doktorasını Kamu Hukuku alanından yapmaktadır. Birçok uluslararası ve ulusal yayını olan Doç. Dr. Yusuf Suiçmez, çok iyi düzeyde Arapça ve İngilizce, orta düzeyde Rumca ve Farsça bilmektedir. Milli sporcu da olan Doç. Dr. Yusuf Suiçmez evli ve iki çocuk babasıdır.

Zorunlu Oruç

Zorunlu Oruç

Ramazan orucunu tutarken şunu bilelim ki, her gün bir milyar dolayında insan açlık ve sefaletin pençesinde yaşamak zorunda kalıyor. Bu insanlar hiçbir zaman çocuklarını doyurmak ya da kendi ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli yiyeceği bulamıyorlar. Demek ki insanlığın büyük bir bölümü, sadece bir ay değil; senenin 365 günü oruç tutmak zorunda kalıyor. Hem de akşamları iftar edecek, sabahları ise sahura kalkacak yiyecek ve içecek bulamadan.

Altı milyar nüfuslu, küreselleşmeye çalışan koca dünyanın zorunlu oruç tablosunu şöylece özetlenebilir: 200 milyonu beş yaşın altındaki çocuklar olmak üzere yaklaşık 840 milyon insan, üst düzeyde açlığın yarattığı riskler altında yaşamaktadır. Yoksulluk sınırının altında yaşayan insan sayısı 2 milyar; güvenli su tüketim olanağı bulamayan insan sayısı 1,2 milyar; sağlık hizmetinden yararlanamayan insan sayısı ise yaklaşık 800 milyondur. Dünyada her yıl 11 milyon insanın ise açlık veya yetersiz beslenme yüzünden öldüğü tahmin edilmektedir.

Dünya ve özellikle insan hakları ihlallerini olur olmaz yerlerde arayan ekonomik olarak gelişmiş ülkeler, açlıkla mücadeleye yeterli ölçüde duyarlılık göstermedikleri için bu sorun gittikçe büyümektedir. Çünkü gelişen dünyanın ve kullandıkları yüksek teknolojinin amacı, insanlara hizmet değil; silaha yatırım yapmak, savaş alanları açmak ve ürettiği gıdayı silah olarak kullanmaktır. Bu yüzden dünyada açlıktan en çok etkilenen ülkelerin dörtte üçü savaşların tahrip ettiği ülkelerdir. İnsanoğlunun saldırgan ve yıkıcı ideolojilerin peşine takılarak kavgaya girişmesi, birçok başka riskler yanında, açlık sorununun da kronik hale gelmesine yol açmaktadır. Bu çatışma ortamı doğal olarak emek ve toprak gibi kaynaklarımızın çekişme, çatışma, kavga ve savaşlarda tüketilmesine neden olmaktadır.

Dünyayı açlık sararken, buna inat olarak askerî harcamalar 2010 yılında da artış gösterdi. Askerî harcamalarda rekor her zaman olduğu gibi yine Amerika Birleşik Devletleri’nde. ABD’nin geçen yılki askerî harcamaları bir önceki yıla göre 19 milyar dolar artarak 687 milyar dolara ulaştı. Askerî harcamaları hızla artan ikinci ülke ise Çin Halk Cumhuriyeti’dir. Çin’in 2009 yılında 110 milyar dolar olan askerî harcamaları 2010’da 114 milyar dolara yükseldi. Türkiye’nin 2010’daki savunma giderleri ise 15 milyar 634 milyon dolar oldu. Askerî harcamalar dünyada 2001’den bu yana toplam olarak yüzde 43 oranında artarken, Avrupa’nın askerî harcamaları 2010’da yüzde 2,8 oranında geriledi. Sivil güvenlik terdbirleri arttırılarak, askeri harcamalar azaltılsa ve bu tasarruflar işsizlik ve doğal afetlerle mücadeleye ayrılsa, bu sorunların büyük bir bölümü kısa zamanda çözülür. Nitekim Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Organizasyonu dünya çapında aile çiftçiliğine her yıl 30 milyar avro ayrılırsa açlığın kontrol altına alınabileceğini ve hatta önüne geçilebileceğini bildirdi. Fakat örgüt maalesef çağrısını sağır kulaklara işittiremedi. Çünkü günümüz dünyasında, bazı insanların ve ülkelerin çıkarları, insanlığın açlık ve sefaletinden çok daha önemli kabul edilmektedir.

Açlık, insanoğlunun başına gelebilecek en büyük felaketlerden biridir; bundan dolayı atalarımız, “Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin ” duasını dillerinden hiç düşürmemiştir. Açlığın yol açtığı sorunlar sayılamayacak kadar çoktur: Hastalıklar, ölümler, iş gücü ve üretim kaybı, verimsizlik, zihinsel gelişim sorunları, ruhsal çöküntü, suç işleme ve şiddet kullanma eğiliminin artması bunlardan bazılarıdır. Açlık sorununu çözememiş bir toplumun sosyal huzurunu sağlaması, kalkınma yolunda hızla ilerlemesi, uluslararası alanda kendi hak ve menfaatlerini koruyabilecek politikalar üretebilmesi mümkün değildir. O halde barış ve huzur içinde bir dünya oluşturmanın ön koşullarından birisi de açlık sorununun çözülmesidir. Bu gerçeği görmeden, Ramazan orucunun ne anlama geldiğinin anlaşılması mümkün değildir. Oruç tutarken, inancından dolayı değil; paylaştığımız dünyanın adaletsizliklerinden dolayı zorunlu olarak milyonlarca insanın da bizim gibi oruç tuttuğunu unutmamak dileğiyle, Allah orucumuzu kabul etsin!

HUKUK SİSTEMİMİZ

HUKUK SİSTEMİMİZ

KKTC’de siyasilerle birlikte birçok idareci, kurum ve kuruluş yasal olmayan; ancak yargının denetimi dışında kalan eylemlerde bulunabilmektedir. Bazı kurumların yasadışı olarak yaptığı istihdamlar, usulsüz ihaleler, kaçak işgücü, kadın ticareti, vergi kaçakçılığı ve bunlar gibi birçok suç bunlardan bazılarıdır. Bu durum hukuk devleti olup olmadığımız konusunda kuşkular yaratmaktadır. Hukuk dilinde “hukuk devleti” deyimi, devletin hukuk kurallarına bağlı sayılmadığı Polis Devleti’nin karşıtı olarak kullanılmaktadır. Polis devleti anlayışında devlet hukuka bağlı olmadığından idari eylem ve işlemlerinin yargı tarafından denetlenmesi de söz konusu değildi. Dolayısıyla da “Polis devleti” ifadesindeki “polis” kelimesi bizim günlük kullanımımızda olan “kolluk kuvveti” anlamında değil; kamunun refah ve selametini sağlamaya yönelik tüm devlet faaliyetleri anlamında kullanılıyordu. Bu açıdan da polis devleti, idari denetimin olmadığı ya da çok zayıf olduğu mutlakiyetçi ve totaliter devlet anlayışlarını ifade etmektedir.

Demokrasilerde en önemli denetleme organı halktır. Ancak halkın denetimi sadece seçimden seçime gerçekleşebildiği için, idari işlemlerin etkin şekilde denetimi yargı yoluyla gerçekleştirilebilmektedir. Bu durum doğrudan doğruya “hukuk devleti” olmak ile ilgilidir. Dolayısıyla, idarenin eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olması, yasama ve yargının da hukuka bağlı olması Hukuk Devletinin esasını oluşturmaktadır. Hukuk Devletinde, devlet: Toplumsal sözleşmeyi ifade eden hukuk sistemi anlamına gelir. Bu açıdan da Hukuk Devleti, hukukçuların hakim olduğu devlet değil; devletin vatandaşlarının doğrudan ya da dolaylı olarak katılımı yolu ile oluşturduğu hukukun hakim olduğu devlet demektir. Hukukun toplumun doğrudan ya da dolaylı olarak katılımı ile oluşması ise hukuk devletinin aynı zamanda sosyal bir devlet olmasını sağlamaktadır.

İdarenin eylem ve işlemlerinin yargısal denetimi konusunda iki sistem vardır. Bunlardan birincisi, bu denetimi genel yargı organlarına bırakan ve özellikle Anglo-Sakson ülkelerinde uygulanan “adlî idare” ve “yargı birliği” sistemidir. Bu sistemde yargı organı tekdir ve devletle fert arasındaki hukukî uyuşmazlıklar tıpkı fertler arasındaki hukukî uyuşmazlıklar gibi genel mahkemelerce çözülür. İkinci sistemde ise, yürütmenin eylem ve işlemlerinden doğan hukukî uyuşmazlıklar, genel mahkemelerde değil idari mahkemeler gibi özel ihtisas sahibi olan mahkemelerde çözülür. “İdarî yargı” adı verilen bu sistem, Fransa’da doğmuş ve ülkemizdeki sistem de buradan esinlenerek oluşturulmuştur. Hukuk devleti bakımından önemli olan, yürütmenin eylem ve işlemlerinin ihtisas sahibi bağımsız yargı organlarında denetlenebilmesidir. Bu denetim sağlandıktan sonra, denetimi yapan mahkemenin genel mahkeme veya idare mahkemesi olması hukuk devleti açısından fazla önem taşımamaktadır. Çünkü çağımızda artık tek yargı sisteminden kastedilen sadece yargıda askeri ve sivil yargı ayırımının yapılmamasıdır.

Basında yer alan keyfi ve hukuk dışı uygulamaların birçoğunun hukuk denetimi dışında kalması, idari hukukumuz ve hukuk sistemimiz üzerinde yeniden düşünmemizi gerekli kıldığı kanaatindeyim. Bizim yargı sistemimizde Türkiye’den farklı olan önemli bir özellik, polisin savcılık görevini de üstlenmesidir. Burada tartışılması gereken önemli bir husus: Polisin savcılık görevini yürütebilecek kadar hukuk eğitimi alıp almadığıdır. Polislerimizin Türkiye sisteminden mezun olduklarını dikkate aldığımızda, özel ihtisas isteyen savcılık görevini yürütmelerinin pek sağlıklı olmadığı kanaati oluşmaktadır. Çünkü polisin savcılık görevini üstlenmesine rağmen İngiliz sistemine göre değil de İngiliz sisteminden oldukça farklı olan Türkiye sistemi içerisinde eğitim görmeleri sistemin sağlıklı yürümesini aksatmaktadır. Türkiye sisteminde İngiliz sisteminden farklı olarak savcı olabilmek için hukuk fakültesi mezunu olunması gerekir. Bu iki farklı sistemin bir araya getirilerek oluşturulmuş olan sistemimizin aksamaması için polislerimizin Türkiye’deki savcılara uygulanan savcılık eğitimi ve sınavına benzer bir sınavdan geçtikten sonra böyle bir görev için yetkilendirilmesi ya da sistemimizin tamamen Türkiye ile uyumlu hale getirilmesi gerekmektedir. Bizdeki sistemin bir diğer riski de, polisin cezai tahkikat dosyasını hazırladıktan sonra bunu savcılığa sunması ve davanın mahkeme aşamasının savcılık tarafından yürütülmesi sebebiyle oluşan zaman kaybı ve kopukluktur.

Ayrıca savcı sayısının yetersiz olması sebebiyle polis tarafından hazırlanan birçok dosyanın zamanında görüşülmesi ve sağlıklı yürütülmesinin engellediğine dair şikâyetler bulunmaktadır. Sistemin bu özelliğini bilmeyenler, davaların gecikmesi ve yürütülmesindeki aksaklıkların sadece polisten kaynaklandığını zannetmektedirler. KKTC’de Adli Tıp’ın olmaması/yetersizliği birçok soruşturmanın aksaması ya da gecikmesinin bir diğer sebebidir. Adli tatilin uzun olması, aynı yargıçların faklı ihtisas isteyen konulara bakmak zorunda kalması, yargımızın diğer sorunlarından bir kaçıdır. Tüm bu sorunlar, ekonomi, siyaset gibi yargı alanında da çağın gereklerine uygun bir yeniden yapılanmaya ihtiyaç duyulduğuna delalet etmektedir.

Irak ve Musul Krizi (Türkiye Gündemi)

Irak ve Musul Krizi (Türkiye Gündemi)

Görüntü

 yaklaşık bir yıldır Ortadoğu siyasetinin yeni silahlı örgütü olarak gündeme gelmeye başladı. 2013’de el-Kaide’ye bağlı olarak Suriye’de Esad karşıtlığı ile adını duyurmaya başlayan örgüt, daha sonra el-Kaide ile bağlantısını kesmiş ve bu kopuşundan sonra özellikle Irak’ta adını duyurmaya başlamıştır. Örgütün lideri olduğu belirtilen Ebu Bekir Bağdadi el-Kaide ya da Ortadoğu’da silahlı mücadele veren örgütler içerisinde ismi öne çıkan birisi değildir. Bu durum örgütün kuruluş ve bağlantıları ile ilgili bilinmezleri arttırmaktadır. Özellikle el-Kaide ile bağlantısı sebebiyle örgüt ve ABD politikaları arasında bağlantı kurulmaya çalışılmaktadır. Ancak el-Kaide’den kopuşu sebebiyle de örgütün siyasi boşluktan doğan bir hareket mi yoksa belli merkezler tarafından ortaya çıkarılan bir misyon hareketi mi olduğu henüz net olarak tespit edilebilmiş değildir.

IŞİD’ın daha önce Suriye rejimine karşı savaşmış olması ve Türkiye’nin de rejim karşıtı politikaları sebebiyle, örgüt ve Türkiye arasında da bağ kurmaya çalışanlar vardır. Hatta örgütün Irak kanadının Suriye tarafından desteklendiği de ileri sürülmektedir. Davutoğlu’nun: “Ne zaman Suriye’nin kuzeyinde muhalefet güçlendi, Irak Şam İslam Devleti o zaman ortaya çıktı ve savaşını da muhalif unsurlara karşı yaptı. Bunlarla rejim arasında perde gerisinde bir ortaklık var” açıklaması bu organik bağın varlığını ortaya koymaktadır. Bilindiği üzere Türk Silahlı Kuvvetleri, bu örgütün sınırlarımıza yakın yerlerdeki faaliyetlerinin artması sebebiyle bir konvoylarını vurmuştu. Ancak örgütün selefi ve sünni nitelikli bir örgüt olarak nitelenmesi, Suriye ile organik bağ kurulmasını zorlaştırmaktadır. Çünkü Suriye rejimi daha çok Şii (Alevi) niteliği ve Sünnilere karşı baskıcı politikaları ile bilinmektedir. Bu açıdan bakıldığında örgütün Suriye ve Irak kanatları arasında bir kopukluk olduğu sonucu çıkar. Çünkü Esad rejiminin kendisi için tehdit olarak gördüğü Suriye ve Irak toprakları üzerinde dine dayalı sünni bir rejim kurma mücadelesi veren bir örgüte destek vermesi makul değildir.

Soruna Irak cephesinden baktığımızda Irak Başbakanı Nuri el-Maliki’nin böyle bir örgüte destek vermesi de pek makul gözükmemektedir. Çünkü Maliki Şii kökenli birisidir ve kendi yönetimi altındaki topraklarda Sünni mezhep ayırımcılığına dayalı bir devlet kurmaya çalışan harekete izin vermesi siyasi misyonu ile çelişmektedir. Belirtildiğine göre Irak Başbakanı Maliki’nin İran ile de ilişkileri iyi olan birisidir. İran-Irak Savaşı esnasında Maliki’ye bağlı milisler Irak toprakları içinde İran Devrim Muhafızlarının gözetiminde gerçekleştirdiği eylemlerin direk liderliğini Maliki yürütmekteydi (Bu bilginin kaynağı Wikipedia’dır). Dolayısıyla Musul’daki gelişmeler Maliki’nin ABD ile Iraklı Şii direnişçiler arasında bir denge politikası kurma misyonu ile de çelişmektedir. Yine de örgütün Maliki yönetimindeki Irak toprakları içerisinde bu kadar etkili olması, hükümetin bir zaafı değil de gizli bir ajandası olarak değerlendirmelere yol açmaktadır.

Olaya Amerikan-Rus rekabeti açısından baktığımızda, Rusya siyasetinin özellikle İran ve dolayısıyla Şia ve alevi hareketleri ile genel olarak bir paralellik içinde yürüdüğünü görürüz. Dolayısıyla hareketin Rusya-ABD rekabeti ile bir bağlantısı olup olmadığı üzerinde de kafa yormaya ihtiyaç vardır. Örgütün internete yansıyan militanlarının ellerindeki silahlara bakıldığında daha çok Rus yapımı kalaşnikof ve kanas silahları taşıdıkları gözükür. Bu ise Rusya ile örgüt arasında direk olmasa da dolaylı bir silah akışı olduğu sonucunu doğurmakta ve bilinmezleri daha da arttırmaktadır. Aldığım bir bilgiye göre Irak’ta silah satışı ve kaçakçılığı çok yüksek düzeydedir. Bu ise silah şirketlerinin, silah satışlarının, ulusal ve uluslararası denetim dışına çıktığına delalet etmektedir.

Olaya Türkiye cephesinden bakıldığında, Musul Elçiliği’ne baskın yapılarak elçilik görevlilerinin rehin alınmasının Türkiye’nin hem iç hem de dış siyasetiyle bağlantılı olarak operasyonun planlandığı görüntüsü vermektedir. Operasyonun İran Cumhurbaşkanının Türkiye ziyaretinin hemen ardından gerçekleşmesi, olayın özellikle Türkiye’nin dış siyaseti ile bağlantılı olduğu izlenimini yaratmıştır. Bu bakış açısına göre operasyonun Türkiye-İran yakınlaşmasından rahatsız olanlar tarafından düzenlenmiş olması gerekir. Çünkü bu operasyonun doğal olarak Türkiye’nin iç ve dış siyasetini etkileyecektir. Çünkü Başbakan Erdoğan’ın adı Cumhurbaşkanlığı ile anılırken, aynı zamanda Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun da adı başbakanlıkla anılmaktadır. Doğal olarak bu operasyonun hem hükümeti hem de Davutoğlu’nu zora sokmak amacıyla yapılmış olması en güçlü ihtimal olarak gözükmektedir. Tabii ki bu operasyon sonrasında Türkiye’nin daha önce olduğu gibi rehineleri sağ salim kurtarmayı başarması halinde, Türkiye’nin bölgedeki saygınlığı artacak ve Erdoğan ile Davutoğlu’nun lehine bir sonuç doğuracaktır.

Bu coğrafyada Türkiye-İran yakınlaşmasından en fazla rahatsız olacak olan ülkelerden birisi de İsrail’dir. Ancak İsrail’in el-Kaide ya da ona benzer selefi inanç ekolünden gelen bir harekete destek vermesi makul gözükmemektedir. Ancak hareketin Sünni olması ve İran’ın politikalarına aykırı bir görüntü sergilemesi, İsrail’in böyle bir harekete tam destek vermese de göz yumması kendi güvenlik siyaseti ile çelişmez.

Ortadoğu’daki karmaşanın esas sebebinin inanç farklılığı değil; inanç farklılığı yaratma üzerinden kurulmuş olan ekonomik çıkar çatışması olduğunu orta düzeyde eğitim sahibi olan herkes bilmektedir. Dolayısıyla bu coğrafyadaki çatışmaların esas sebebi olan petrol ve gaz enerji kaynaklarının yeni bir paradigma ile bir barış projesine dönüştürülmesi mümkündür. Çünkü bu bölge ülkelerinin enerji kaynaklarını keşfederek çıkarıp pazarlaması için teknolojik olarak gelişmiş olan ülkelerin hem teknolojisine hem de pazarına ihtiyacı vardır. Teknolojik olarak gelişmiş ülkelerin ise bu bölgedeki yatırımlarının güvence altına alınıp maliyetlerin azaltılması için bölgenin istikrara kavuşmasına ihtiyacı vardır. Dolayısıyla bu teknolojik ve ekonomik bağımlılığı savaş sebebi olarak değil de bir barış sebebi olarak da değerlendirmek mümkündür. Türkiye’nin de siyasetini bu anlayış üzerinden yeniden kurgulaması durumunda, bölge üzerindeki nüfuzunu daha akılcı ve meşru bir zeminde arttırmasının yolu açılmış olacaktır.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki Ortadoğu hem kültürel hem de ekonomik zenginliklerle dolu bir coğrafya olması sebebiyle fillerin savaş arenasına dönmüştür. Doğal olarak da bölgedeki savaşların ahlaki ve dini bir temeli kalmamıştır. Çünkü bu savaşlarda din ve mezhepler ağırlıklı olarak manipülasyon ya da provokasyon amaçlı olarak kullanılmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti siyaseti bunu dikkate alarak din ya da mezhep temelli olarak kurgulanan çatışmalarda taraf olarak yer almamalıdır. Bunun yerine kendi vatandaşlarının hakkını koruma esasına dayalı insan hakları merkezli bir politika izlemelidir. Çünkü hem Türkiye’nin hem de bu coğrafyanın barış ve güvenliği din ve mezhep ayırımcılığına dayalı politikalar ile gerçekleştirilemez. Dolayısıyla da Ortadoğu’nun tüm aktörleri insan haklarını korumayı esas alan yeni bir paradigma geliştirmelidirler.

 

 

 

Din ve Siyaset II

Resim

Son dönemlerde kilise açılışları ve dini törenler kamuoyunda bayağı gündeme gelmeye başladı. Bu gelişme din ve siyaset ilişkisi üzerinde yeniden düşünmemizi gerekli kılmaktadır. Bazı çevreler bu gelişmeleri bir normalleşme ve dini özgürlüklerin gelişmesi olarak değerlendirirken, bazıları da bunu din üzerinden yürütülen bir siyaset olarak değerlendirmektedir. Şüphesiz ki her iki tarafın da görüşlerini destekleyecek hem örnekler hem de güçlü argümanlar bulunmaktadır.

Kıbrıs adası tarih boyunca birçok farklı inanç ve kültüre ev sahipliği yapmıştır. Bu inanç ve kültürlerin bıraktığı tarihi mirasa sahip çıkmak hem milli hem de insani bir sorumluluktur. Tabii ki tarihi mirasa sahip çıkılırken din ve kültür üzerinden yürütülen emperyalist çatışmacı politikalardan da korunmayı sağlayacak tedbirlerin alınması gerekmektedir.

Dikkat edilirse KKTC’de gerçekleşen kilise ayinlerine binlerce kişi ile birlikte en üste düzey yönetici, bürokrat ve siyasetçi de katılmaktadır. Hâlbuki Müslüman Kıbrıs Türk halkının Güney’de gerçekleştirdiği ayinlere ayni ilgi gösterilmemektedir. Bunun son örneği Tahta Kale Camii’nin açılışına katılan beş ya da on kişidir. Tabii ki bu durumu sadece ilgisizlikle açıklamak mümkün değildir.

Siyasi atama ile gelen Din İşleri Başkanlarının siyasi baskı altında kalmaları ve de görevlerini gerektiği özenle yapamamaları mümkündür. KKTC’de görev yapan müftü ve Din İşleri Başkanları’nın göreve atanma ve alınma süreçleri incelendiğinde, Din İşleri Başkanlarının görev yapmalarını ne kadar zor olduğu daha açık şekilde görülür.

Nitekim Din İşleri Başkanlığı görevinden alındıktan sonra Yüksek İdare Mahkemesi’nde açtığım davadan çıkan kararda, Din İşleri Başkanı’nı atayan Cumhurbaşkanının hiçbir gerekçe göstermeden, Başbakanın önerisi ile görevine son verebileceğinin açıkça belirtildiğini görürüz. Görevine son verilen Din İşleri Başkanı’nın ise hiçbir ekonomik ve sosyal güvencesi bulunmamaktadır. Bu durum, Din İşleri Başkanlarının siyasi baskı altında kalmalarını sağlayarak, kurumsal misyonlarını icra etmelerini zorlaştırmaktadır.

Din İşleri Başkanı olarak atandığımda, ikinci iş yasağına girmemek için Üniversite’deki kadromu iptal ettirmiştim. İlginç olan durum Cumhurbaşkanı ve Başbakanın bilgisi ve izni ile arada gidip ders vermemi UBP’li yeni Yönetim Kurulunun sözleşmemin feshinin gerekçeleri arasına koymasıydı. Daha ilginç olan ise ayni yönetim kurulunun, benim yerime atanan Talip Atalay’ın üniversitedeki kadrosunu koruyarak Din İşleri Başkanı olarak atanmasına ses çıkarmamasıydı. Nitekim Talip Atalay, üniversitedeki kadrosu da korunduğu için KKTC’deki görev yılları da saydırılarak profesörlüğe yükseltildi Kendisine bana verilmeyen maaş artışı ve kira gibi bir takım ek haklar da verildi. Bu durum, Din İşleri Başkanlığı’nın laik bir devlet kurumu değil siyasi bir devlet kurumu olarak görüldüğü sonucunu doğurmaktadır.

Bu sorunu Din İşleri Başkanı Talip Atalay’la paylaştığımda daha önce bunları yazmış olmam sebebiyle beni eleştirdi. Kendisini savunmak amacıyla da görevine son verirlerse ortalıkta işsiz kalabilmesi riski olduğu için tedbirli davranması gerektiğini söyledi. Evet bu konuda haklıydı; çünkü bu riski ben de yaşadım. Nitekim bu ülkede birçok insanın işine siyasi nedenlerle son verilmiş bu insanlar mağdur edilmiştir. Zihinlerde kalan yakın örneklerinden birisi Türk Hava Yolları çalışanlarıdır. Dolayısıyla böyle bir baskı altında görev yapan Din İşleri Başkanı’nın, Selimiye Camii’nden çalınan tarihi kılıç, kayıp trilyonluk tarihi halılarla, zarara uğratılan vakıf malları ve Güneyde kalan camilerle ilgilenip bunları çalan ya da zarara uğratanlardan hesap sorulması için girişim yapabilmesi oldukça güçtür.

Din İşleri Başkanlığı’nda çalışan personele, göreve alındıklarında imzalatılan belgede sadece “hiçbir gerekçe göstermeksizin görevinize son verilebilir” cümlesinin bulunması, din görevlileri üzerinde de siyasi bir baskı kurulabilmesine yol açmaktadır. Dolayısıyla hem din görevlilerinin hem de Din İşleri Başkanı’nın görevine hiçbir yargı süreci ve kararı olmadan tamamen siyasi bir kararla son verilebilmektedir. Bu ise hem hukuk devleti anlayışına hem de insan haklarına aykırıdır. Böyle bir yapı içerisinde hem başkanın hem de din görevlilerinin ahlaki ve insani görevlerini sağlıklı bir şekilde yerine getirmeleri oldukça güçtür. Bu sorunun çözümü için ivedilikle anayasal ve yasal düzenlemelere ihtiyaç vardır.

Tüm bu sorunlarla birlikte KKTC’nin en zengin kurumu olan Vakıflar ve Din İşleri Dairesi Başkanlığı’nın elektrik borçlarını ödeyememesi, camii arazileri üzerinde gece kulüplerinin kurulması, vakıf otellerinin kumarhane işletmeciliği yapması, camii etraflarının içki ve bar işletmelerine devredilmesi gibi sorunlar varken yeni camilerin yapılması ya da açılmasını, dinin ve kültürün korunması ile açıklamaya çalışmak inandırıcı olmamaktadır.

Tabii ki camii ve kiliseleri yapmak ya da açmak kadar önemli olan bu inançlara sahip olan insanların, bu yerlerde ibadet edebilmelerini sağlamaktır. Bununla birlikte yapılması gereken bir başka önemli şey ise ibadet hürriyeti sağlanırken, bu hürriyetin haksız ve istismarcı politikalara alet edilmesini engelleyici tedbirler almaktır. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, camii ve kilise gibi ibadet yerlerinden daha değerli olan bu binaları inşa eden insanların inançlarıdır. Dolayısıyla din ve dini mabetleri ele alırken esas amacın insan haklarının korunması ve mutluluğunun sağlanması olduğunu unutmamak gerekir. Aksi takdirde insanlığımız, inanç ve kültürümüzü yaşatmak için kendi ellerimizle inşa ettiğimiz mabetlerin altında kalarak ezilir ve yok olur.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/din-ve-siyaset-ii/4760

Yusuf Suiçmez

 

 

Anayasa Değişikliğinin Getirecekleri ve Götürecekleri

Anayasa Değişikliğinin Getirecekleri ve Götürecekleri

Gündemin başına oturan konulardan birisi Anayasa Değişikliğine İlişkin Yasa Önerisi çalışmasıdır. CTP-BG ile DP-UG ve TDP’den Mehmet Çakıcı ile birlikte 21 milletvekilinin imzasını taşıyan değişiklik teklifi öyle gözüküyor ki uzun bir süre daha gündemimizi meşgul edecektir. Bu yazımda bu teklifin olumlu ve olumsuz yönlerini tanıtmaya çalışacağım.

Çağımızda devlet, halkların birlikte yaşamak için oluşturduğu ortak hukuk ve bu hukuk çerçevesinde oluşan kurumsal yapıların bütününü ifade eder. Anayasalar, adından da anlaşılacağı gibi birlikte yaşamak için oluşturulan ortak hukukun detaylarını değil ana ilkelerini belirler. Detaylar ise yasa, tüzük ve yönetmeliklerle belirlenir. Bu yüzden de her anayasa değişikliği doğal olarak uyum yasalarının da çıkarılmasını zorunlu kılar.

Anayasalar genel olarak dört farklı ruh esas alınarak oluşturulur. Bunların birincisi kutsal sayılan bir ideyi ya da inancı esas alan anayasalardır ve genelde aşkın bir varlığın hukukunu korumayı esas alırlar. İkinci tür anayasalar egemen güçlerin egemenliğini korumaya yönelik anayasalardır ve totaliter rejimlerin anayasasını temsil ederler. Bu tür anayasalar bazen şekil olarak birinci tür anayasalar ile aynı görüntüde olabilir. Ancak birinci türden ayrıldıkları nokta, bir kutsala dayanmadan belli sermaye gruplarının ekonomik güçlerine de dayanabilmeleridir. Üçüncü tür anayasalar ise halkın ortak hukukunu, dolayısıyla da kamu yararını esas alan anayasalardır. Dördüncü tür anayasa evrensel hukuku temsil eden dünya anayasasıdır. Bu anayasanın temel ruhu devlet ya da bireylere değil; insanlığın ortak akıl vicdanında kabul gören evrensel değerlere dayanır. Bu anayasa fikri gelecekte tüm devlet anayasalarının üzerinde bir dünya anayasası oluşması esasına dayanır; ancak bu tür bir anayasa fikri entelektüel bir düşünce olarak mevcut ise de henüz daha vücut bulabilmiş değildir.

Yeni anayasa değişiklikleri devleti değil de bireyi daha fazla öne çıkardığı için üçüncü tür anayasa anlayışından esinlenerek yapıldığı izlenimi vermektedir. Anayasa değişikliğine ilişkin yasa önerisinin “Genel Gerekçeler” bölümüne bakıldığında, değişiklik teklifinin soyut ve aşkın olan devletin hakkını değil de somut olan bireyin hakkını korumayı esas aldığı görülür. Bu anlayışa bağlı olarak da teklifle kişi hak ve hürriyetlerini sınırlayıcı anayasa maddelerinin, birey hak ve hürriyetlerini esas alacak şekilde değiştirilmesi önerilmektedir. Bu teklif, demokrasi ve devletin esasını oluşturan halkın hukukunun korunması adına olumlu bir tekliftir.

Yine “Genel Gerekçeler” bölümünde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin de iç hukukun ayrılmaz bir parçası olarak tanımlandığı belirtilmektedir. Bu teklifin yapılma amacı bireysel özgürlükleri korumak ise sorun değil; çünkü KKTC gibi tanınmayan bir devletin Anayasası’na bu maddenin bulunması sempati kazanmanın ötesinde hukuki bir değeri olmayacaktır. Yani bu teklif KKTC’deki mahkeme kararlarının AB mahkemelerinde kabulünü sağlamayacaktır. Çünkü böyle bir gelişmenin olması hukuken KKTC’nin dolaylı olarak tanınması demektir. Bu durumda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde açılan davaların muhatabının Türkiye değil KKTC devleti olması gerekebilir. Dolayısıyla da böyle bir gelişme tazminatları Türkiye’nin değil KKTC devletinin ödemesi sonucunu doğurabilir.

Teklifle organ nakline anayasal bir zemin hazırlanmış ve böylece insan organlarının ticari kazanç haline getirilmesinin engellenmesi amaçlanmıştır. Ayrıca Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde yar alan haklara anayasal bir statü kazandırılarak, çocuklara karşı işlenen suçlarla mücadelede daha etkin bir yasal zemin hazırlanması amaçlanmıştır. Bu öneri ile ölüm cezası da kaldırılmış ve de çevreye verilen zararlara karşı da daha etkin bir mücadele zemini hazırlanmıştır. Bunun için de herkese çevreye zarar verilmesi durumunda bireysel olarak dava açma hakkı tanınması öngörülmüştür.

Değişiklik teklifinin dikkat çekici bir başka yanı da, bazı istisnalarla birlikte kamu görevlilerine siyaset yasağının kaldırmasıdır. Bu değişikliğin partizanlığın hat safhada olduğu ülkemizde, daha büyük sıkıntılara yol açması mümkündür. Bu değişikliğin getirebileceği olumsuzluklardan korunabilmek için atama ve yükselmelerdeki kriter ve denetimlerin yeni durumun yaratacağı olumsuzluklar dikkate alınarak yeniden düzenlemesi gerekir.

Teklif önerisi ile bedelli askerliğe de yol açılmış olacaktır. Bu düzenleme “vicdani ret” konusunun da yasaya ile düzenlenmesinin önünü açmaktadır. KKTC’nde kısa dönem bedelli askerlik zaten bulunmaktadır. Dolayısıyla bu düzenlemenin nasıl bir yenilik getireceği açık değildir. Çünkü bunların hiç mi askerlik yapılmayacakları yoksa bedelli askerliğin şartlarının daha da esnek halemi getirileceğinin açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.

Teklifle vatandaşın bilgi edinme hakkı koruma altına alınmış ve ihmal ve suiistimaller için yargı yolu açılmıştır. Bu düzenleme ile kurum ya da kurulların dilekçeleri bekletip dava açmak için zaman aşımına yol açmalarının engellenmesi amaçlanmıştır. Ayrıca vatandaşların da Cumhuriyet Meclisi’ne bireysel başvurusu düzenlemiş ve daha etkin haklar tanınmıştır. Her iki düzenleme de vatandaşın lehine olan düzenlemelerdir.

Teklif, Meclisin haftada en az iki kere toplanması, toplantı yeterlilik sayısı ve milletvekillerinin sorumlulukları ile ilgili de düzenlemeler getirmiştir. Bu düzenlemeler özellikle milletvekillerini mal beyanı yapması, ölümle sonuçlanan ve 5 yılı aşkın ceza gerektiren ve siyasi olmayan suçlar için tutuklu yargılanabilmeleri, 26 milletvekilinin imzası ile meclis başkanı veya yardımcısının görev süresi dolmadan meclis salt çoğunluğu ile görevine son verilebilmesi gibi radikal öneriler de içermektedir. Özellikle milletvekilleri için getirilen, tutuklu yargılanmanın, milletvekilleri için siyasi baskıya dönmemesi için siyasi özellikli suçun tanımı ve de suçun mahkeme kararı ile sabit olması gibi düzenlemelerin yapılması gerekir. Meclis Başkanı’nın görev süresi dolmadan görevine son verilebilmesi için salt çoğunluğun aranması, parlamenter sistem açısından riskli gözükmektedir. Böyle bir düzenlemenin yapabilmesi için hangi suçların işlenmesi durumunda ve de hangi yasal süreçlerin tamamlanması sonrasında Meclis Başkanı ve yardımcısının görevine son verilebileceğinin yasa ya da tüzüklerle açıklığa kavuşturulması gerekir. Aksi takdirde Meclis Başkanı’nın üzerinde gereksiz bir baskı oluşmasına yol açabilir. Dolayısıyla bu teklifin bu maddelerinin tartışılmaya ihtiyacı vardır.

Teklifle Yüksek Yönetim Denetçisinin daha bağımsız bir seçim yöntemi ile atanması ve kendisine başvuru yapılması durumunda zaman aşımına tabi olan davaların zaman aşımına uğramasının engellenmesi ve de raporlarının basın yayın yoluyla açıklanabilmesi gibi vatandaş lehine düzenlemeler de getirilmektedir.

Bu teklifle belediye başkanlarının belediyeyi, belediyeyi bütçesinin onda biri kadar zarara uğratması durumunda İçişleri Bakanı’nın teklifi ile Yüksek İdare Mahkemesi kararı ile görevine son verilebileceği, sadece üç defa seçilebilecekleri gibi sınırlayıcı hükümler de getirilmektedir. Bu teklif ilk bakışta olumlu gibi gözükse de, belediyeler üzerinde siyasi baskılara yol açabilme riski taşımaktadır. Dolayısıyla teklifin bu maddelerinin daha fazla tartışılmaya ihtiyacı vardır.

Teklif, özellikle hukuk alanında çok ciddi yenilikler içermektedir. Bu bağlamda Yüksek İdare Mahkemesi (YİM) yargıçlarının sayısı arttırılmakta ve Yargıtay’dan uzman yargıçların da YİM’de görev alması sağlanmaktadır. Ayrıca teklifle tüm idari kararlara yargı yolu açılmakta, YİM’in yükünün azaltılması için ilk mahkeme olmaktan çıkarıp istinaf mahkemesi haline getirilmekte ve idari kararları onaylama yetkisinin kaldırılması önerilmektedir. Bu amaçla da kurulacak idare mahkemeleri ilk derece mahkemesi haline getirilmektedir. Yapılan köklü bir değişim de idari eylemlerden doğan zararların giderilmesi istemiyle idari yargıda dava açılmasının yolu açılmaktadır. Mevcut uygulamada, zararların giderilmesi için önce Yüksek İdare Mahkemesi’nde dava açılması ve dava kazanıldıktan sonra ise bir alt mahkemeye gidip zararların giderilmesi için ayrı bir dava açılması gerekiyor. Bu ise davacılara hem zaman hem de maddi kayba uğramasına yol açıyor. Bu düzenleme ayrıca kamuyu zarara uğratan idareciye davanın rücu etmesini sağlayarak, idareyi daha dikkatli karar üretmeye zorlamaktadır. Bu düzenleme de vatandaşın daha fazla zaman ve para kaybını engelleyeceği için halkın lehine olan bir düzenlemedir.

Hukuk alanında yapılması teklif edilen bir başka değişiklik ise KKTC hukukuna Anglo-sakson hukuk sisteminden geçen mandamus, prohibition ve certiorari emirnamelerinin Yargıtay’ın yetkisinden alınıp Yüksek İdare Mahkemesi’ne devredilmesidir. Bu teklif özellikle hukuka aykırılığın dosya üzerinden anlaşılması durumunda iptal ya da ihmalin sonlandırılması açılarından zaman kaybedilmesinin önlenmesini amaçlamaktadır. Bu itibarla da vatandaşın lehine olan bir tekliftir.

Teklifle YÖDAK’a anayasal bir statü kazanması, Sayıştay’ın ise mali açıdan özerk bağımsız bir denetim organı olma imkânı sağlanması da amaçlanmaktadır. Her iki teklif de genel amaçları itibari ile kamu yararını uygun gözettiği için olumlu tekliflerdir.

Teklifin en fazla tartışılan maddelerinden birisi de 40 milletvekilinin oyu ile referanduma ihtiyaç duyulmadan anayasa değişikliğinin yapılabilmesini öneren maddedir. Mevcut sistemde her halükarda anayasa değişikliği için referandum şartı vardır. Bu tartışmanın temeli ise temsili mi yoksa doğrudan demokrasinin mi anayasa değişikliklerinde esas alınacağı üzerinde odaklanmaktadır. Aslında mevcut teklif doğrudan demokrasi yerine paylaşımcı bir anlayışı teklif etmektedir. Bu konu da Tufan Erhürman’ın 40 milletvekilinin kabulü ile oluşan değişikliklere karşı halkın itiraz hakkını kullanmasını sağlayan bir düzenleme getirilmesi teklifi üzerinde durulabilir. Teklif ile ilgili yapılan bir başka eleştiri de yasa ya da tüzüklerle düzenlenebilecek detayların anayasaya dahil edilmesidir. Bu konuda benimde şahsi kanaatim bazı gereksiz detaylara girilerek, anayasanın gereksiz genişlediği yönündedir.

Ancak yasa teklifini bir bütün olarak değerlendirdiğimizde, bazı tartışmalı maddeler içermekle birlikte genel ruhu itibari ile halkın lehine düzenlemeleri içerdiği açıktır. Bu değişikliğin KKTC’nin anayasada belirtilen hukuk devleti olma özelliğini güçlendireceği de açıktır. Ayrıca bu değişiklik teklifi KKTC halkının bir şeyleri referandum yoluyla da olsa değiştirebilme iradesini ortaya koyması açısından da önemlidir. Bu itibarla değişiklik teklifine bir bütün olarak karşı çıkmanın, hem halkın moraline hem de daha güçlü bir hukuk devleti anlayışı yolunda ilerlenmesine zarar vereceği için doğru bir yaklaşım olmayacağı kanaatindeyim.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/anayasa-degisikliginin-getirecekleri-ve-goturecekleri/4706
Yusuf Suiçmez

Cennete ve Cehenneme Giden Yollar

Cennete ve Cehenneme Giden Yollar

Dünya cennete ve cehenneme giden iki yolun çakıştığı bir yerdir. Onun için hem cennetin hem de cehennemin yansımaların bu dünyada görebiliriz. Kuran’daki bir ayette “Görenler için cehennem çok açık bir hale getirilmiştir” denilmektedir. İnsanın bu gerçeği görebilmesi için fazla bilgiye ihtiyacı yoktur. Zira yaşamımızdaki kötülük cehennemin, iyilik ise cennetin yansımasıdır. Şüphesiz ki insanı mutsuz ve umut kılan her şeyin dünyadan silinmesi ve iyiliğin yaygınlaşması durumunda dünya cennete döner. Tersinin olması, yani: Kötülüğün bir yansıması olan korku, nefret ve umutsuzluğun yaygınlaşması durumunda ise, dünya cehenneme döner. Aslında yaşadığımız her an, cennet ve cehennemden esen rüzgârların etkisi altındadır. Cehennemden ya da cennetten esen rüzgârlara set çekmek de, yol açmak da aslında bizim elimizdedir. Cennete giden yol kalbimizin derinliğinde varolan ve bizi insan yapan iyilik ve erdem yoludur.

Bizi hayata bağlayan ve yaşama arzumuzu güçlendiren içimizdeki bu sevgi ve erdemdir. İnsan, bu sevgi ve erdemi kaybedince, hayattan ve içerisindeki tüm varlıklardan yavaş yavaş koparak nefretin ve umutsuzluğun bataklığına sürüklenmeye başlar. Bu sürükleniş, insanın cennet yolundan saparak cehenneme doğru yol alması demektir. Dolayısıyla biz bu dünyada düşünce ve davranışlarımızla ruhumuzun bir sonraki yaşamla ilgili programını kurmuş oluyoruz. İnsan potansiyel olarak, hem cennetin hem de cehennemin şartlarına programlanmaya müsaittir ve her insan bu dünyada kendi yaşamı ile ilgili tercihini yapar. Son zamanlarda bazı insanlar cehennemi inkâr etmeye çalışsa da, suçun varlığının açık olduğu bir dünyada bu inkâr, insanın bu gerçeğinin görmemezlikten gelinmesi demektir. Bu inkâr, hümanist bir temele dayandırılmaya çalışılsa da, aslında insanın en temel vasfı olan adalet duygusunu hiçe saydığından, hümanist bir anlayışla da bağdaşmamaktadır. Çünkü “İlahi adalet” fikrinin ortaya çıkmasını sağlayan, her türlü adaletsizlik ve haksızlığa karşı insanın ruhunun derinliğinde var olan adalet arama duygusudur. Bu yüzden, cehennemin inkârı, zalimlerin yaptıkları her türlü zulüm ve haksızlığın yanlarında kalmasını kabul etmek şeklinde de değerlendirilebilir.

İnsanoğlunu ilahi bir adaleti düşünmeye iten ana etken bu çaresizlik duygusudur. Çünkü güçlü olanın yaptığı zulüm ve haksızlıkların genelde yanında kaldığı bir dünya içerisinde yaşıyoruz. Burada mazlum ve çaresizlerin sığınabildikleri tek kapı “ilahi adalet” kapısıdır. Korku ve baskıların yaşandığı ülkelerde ve de dönemlerde insanların dini cemaat ile gruplara ilgilerinin artmasının da ana sebebi bu gayri insani şartların varlığıdır. Eğer biz dünyayı cehenneme çevirirsek; o zaman insanların bu dünyadan kaçarak, bu dünyanın ötesinde bulunan bir cennette huzur aramalarını kınayamayız. Bu meselenin, sosyal yönü yanında, alem içerisinde ya da dışarısında farklı alemlerin olup olmadığı ile de ilgili olduğunu unutmamalıyız. Bu durum, kendi yaşadığı ülkede umutları ve sevgileri biten insanların istemese de, başka ülkelere göç etmesi gibidir.

Bu göçü engellemek, bu insanları suçlamakla değil; yaşadığımız ülkeyi ve dünyayı yaşanabilir hale getirmekle mümkündür. Bunu başarabilmemiz için, önce birbirimizi dinlemeyi, sonra anlamayı, anladıktan sonra da herkesi mutlu olduğu şekilde yaşması için özgür bırakmayı öğrenmemiz gerekir. Cennet, hayatın zenginliğini onun farklılığında görebilen ve bu farklılıklar arasındaki köprüleri sevgi ile örebilen insanların ulaşabileceği bir makam ve mekândır. Cennete yolculuk iyi niyetle başlar, sevgi ve bilgi ile yürünür, umut, güven ve mutluluk ile son bulur. Cehenneme yolculuk ise, kötü niyetle başlar, cehalet ve zorbalıkla yürünür, endişe, korku ve acı ile son bulur.

 Yusuf Suiçmez

ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’in Kıbrıs Ziyaretinin İzleri ve Etkileri

ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’in Kıbrıs Ziyaretinin İzleri ve Etkileri

Şüphesiz ki ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’in ziyareti Kıbrıs’ın artan stratejik öneminin bir göstergesidir. Yine şüphesiz ki bu ziyaretin temel amacı ABD’nin stratejik çıkarlarını korumaktır. Özellikle Rusya’nın son yıllarda Ortadoğu ve Avrupa üzerindeki etkisini arttırma gayretleri, ABD’nin Kıbrıs’a olan ilgisini arttırmıştır. Çünkü Avrupa’nın Rusya’ya enerjide bağımlılığının yarattığı siyasi bağımlılık, Ukrayna krizi ile beraber daha fazla su yüzüne çıktı. Çünkü AB’nin ihtiyacı olan gazın sağlandığı üç ana boru hattı da Ukrayna’nın içinden geçmektedir. Bunun ile birlikte Ukrayna’nın AB sınırlarına yakın yerlerde keşfedilen yeni yüksek gaz yatakları, Ukrayna’nın ekonomik ve stratejik önemini daha da arttırdı ve Rusya ile AB’yi karşı karşıya getirdi.

Bu gelişmelere bağlı olarak Kıbrıs sorununun çözümü tekrar önem kazanmaya başladı. Çünkü AB’nin enerjideki Rusya’ya bağımlılığının giderilmesi ya da azaltılması; ancak Kıbrıs deniz sahasında çıkan yüksek orandaki gaz rezervlerinin aktif kullanımı ile mümkündür. Çünkü AB’nin enerjide Rusya’ya daha da bağımlı hale gelmesi demek, zamanla Rusya’nın AB üzerindeki siyasi etkisinin daha da artması demektir. Bu ise BM’deki iç dengeleri de bozabilecek bir gelişme demektir. Çünkü BM’nin beş daimi üyesinden ikisi AB üyesi olan İngiltere ve Fransa’dır. Bu iki ülkenin Rusya’ya hem enerji hem de siyasette daha fazla bağımlı hale gelmesi demek, siyasi olarak Rusya’nın BM’deki etkisinin daha fazla artması demektir. Bu ise BM’deki ABD üstünlüğünü ortadan kaldıracak bir gelişme demektir. Çin’in de ABD ile olan ilişkilerindeki sorunlar dikkate alındığında, ABD’nin Avrupa üzerindeki etkisini kaybetmesinin dünya üzerindeki etkisini de kaybetmesine yol açabileceği görülür. Bu yüzden de ABD’nin her halükarda AB üzerindeki etkisini korumaya devam etmesi gerekmektedir.

Kanaatimce ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’in ziyaretini bu bağlamda da değerlendirmek gerekir. Çünkü bu ziyaret Güney Kıbrıs siyaseti üzerindeki Rusya etkisini zayıflatacaktır. Bilindiği üzere bir önceki Güney Kıbrıs lideri Hristofyas Rusya’ya yakın birisiydi. Annan Planı’na “hayır” denmesi ve sonrasında da Rusya’nın BM’de Annan’ın raporunun görüşülmesini engellemesi, bu yakınlığın bir sonucuydu. Dolayısıyla Güney Kıbrıs lideri Anastasiadis’in sağ bloktan gelmesi ve AB ve ABD’nin politikalarına uygun davranması doğal olarak Rusya’nın Kıbrıs üzerindeki politik etkisini azaltmış ve çözüm yönündeki politikalara yeni bir ivme kazandırmıştır.

Joe Biden’in ziyaretinden hemen sonra 28, 29 Mayıs’ta Rusya Dışişleri Bakanı Yardımcısı Aleksey Meshkov’un da Kıbrıs’a gelecek olması, Rusya’nın Kıbrıs politikalarında etkili olma çabasının devam edeceğini göstermektedir. Süreç dikkatli yönetilmez ise çözüm umutlarının bir tıkanma noktasına vararak Ukrayna’da olduğu gibi Kıbrıs sorununun da daha sıkıntılı bir bölge sorununa dönüşmesi mümkündür.

Türkiye siyasi yetkililerinin açıklamalarına bakıldığında, ziyareti olumlu değerlendirdikleri görülür. Bu ise Türkiye’nin Kıbrıs politikasının her hâlükârda çözüme yönelik olduğu şeklinde yorumlanmaktadır. Bu durum Türkiye’nin Kıbrıs sorunu ile ilgilenen ABD, AB ve Rusya gibi büyük aktörlerin psikolojik baskısı altında kalması mı yoksa daha derin bir siyaset mi izlendiği sorularını akla getirmektedir. Devlet sırrı diye bir kavram varken bu sorunun cevabını vermek imkânsızdır. Dolayısıyla mevcut şartlarda bu sorular cevapsız kalmaya mahkûmdur.

Meseleye Güney Kıbrıs kanadından baktığımızda, uluslararası baskı sonucunda neredeyse iflasın eşiğine gelindiğini; dolayısıyla bu şartlarda çok fazla bir pazarlık payları olmadığını söyleyebiliriz. Bu yüzden de uluslararası güçlerin çizdiği rotadan fazla sapma göstermeleri pek mümkün gözükmemektedir. Zaten Güney Kıbrıslıların bulunan gazı tek başına çıkarabilecekleri teknolojileri ve imkanları yoktur. Bu yüzden de pastadan alabilecekleri payı arttırmaya çalışmaktan öte bir şey yapmaları mümkün gözükmemektedir. Tabii Güney Kıbrıs’ın siyasi aktörleri bu pastadan pay almaya çalışırken eski ortakları olan Rusya ve yeni Ortakları olan AB ve ABD arasındaki rekabetten nasıl zarar görmeden çıkabileceklerini de düşünmeleri lazım.

Olaya Kuzey Kıbrıs penceresinden bakınca sanki biraz daha vahim bir durum varmış gibi gözükmektedir. Çünkü KKTC halkı Annan Planı’na “evet” demiş olmasına rağmen verilen sözler tutulmamış; aksine üzerindeki siyasi baskı artmaya devam etmiştir. Türkiye ile olan ilişkilerinde de düzelme yerine, zorluklarla karşılaşan KKTC vatandaşları zorunlu olarak çözüme yeni bir umut gibi bakmak zorunda bırakılmıştır.

Biden’in ziyareti esnasında Cumhurbaşkanlığı’ndaki ofiste bayrakların bulunmaması adeta tek çözüm yolu adanın tekrar birleşmesi şeklinde bir algının oluşmasına yol açtı. Bu tavır Türk milliyetçileri tarafından KKTC’den vazgeçilmesi gibi yorumlanırken Güney milliyetçileri tarafından ise Biden’in Kuzey’e geçişi, Kuzey’in bölünmüş statüsünün BM kararlarına aykırı olarak kabul edilmesi olarak değerlendirilmiştir. Yani burada bir denge politikası izlenmiş gibi gözüküyor. Tabii burada anormal olan Türk bayrağının da sorun olarak görülmesidir. Çünkü Türk Bayrağı, Garantör devletin bayrağı olduğu için, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin de resmi bayraklarındandır. Dolayısıyla siyasilerimizin en azından bu konuda ısrar etmeleri gerekirdi. Cumhurbaşkanı Eroğlu’nun siyasi çizgisine baktığımızda, siyasi söylemlerini ağırlıklı olarak devletin ve bayrağın koruması üzerine kurduğunu görürüz. Doğal olarak bu uygulama, kendisine yıllarca destek veren bazı yazarlar tarafından da açık şekilde eleştirilmesine yol açmıştır.

İkinci Cumhurbaşkanı Talat’ın açıklamalarına baktığımızda ise ziyareti adil ancak eşitlikçi olamayan bir ziyaret olarak değerlendirmediğini görürüz. Biden’in geçmişteki tutumlarına bakıldığında genelde Yunanistan ve Rum lobilerine yakın durmuş olması bu açıklamayı destekler niteliktedir. Nitekim 1974 sonrası Türkiye’ye uygulanan silah ambargolarında Biden’in oldukça etkin rol oynadığı bilinmektedir. Buna rağmen bazı Rum yazarlar, Türkiye-ABD ilişkilerinin tarihi seyrine bakarak bu ziyaretin davetinin Güney Kıbrıs tarafından yapılmış olmasına rağmen uzun vadede Türkiye’nin menfaatlerine yarayacağını ileri sürdükleri görülür. Bu düşüncelerini de çıkarılacak olan gazın Türkiye üzerinden AB’ye aktarılacak olmasına dayandırmaktadırlar. Gazın Türkiye üzerinden AB’ye aktarılması doğal olarak Türkiye’nin stratejik değerini daha da arttıracaktır.

Olaya Biden’in gözüyle bakarsak, ilk aşamada başarılı bir ziyaret olarak gözükmektedir. Ancak istenilen sonuçların alınması için henüz daha şartların oluşmadığı açıktır. Biden’in tek devlet olarak Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanıdıkları açıklaması ile Kıbrıs Sorununun çözümünün halklara bağlı olduğu açıklamaları birbiri ile çelişir gibi gözükmektedir. Çünkü tanınmış olan Kıbrıs Cumhuriyeti devletini oluşturan halkların büyük çoğunluğunun Kıbrıs Cumhuriyeti’nin siyasi ve hukuki yapısının aynen devamından yana olmadıkları bilinmektedir. Doğal olarak yapılacak bir anlaşmada Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tüzel kişiliği dışında anayasal ve yasal tüm zemini değişecektir. Ayrıca ne ABD’nin ne de diğer devletlerin Kıbrıs sorununun çözümünü halklara bırakmayacakları açıktır. Eğer bu sorun halklara bırakılacaksa o zaman tek seçenekli çözümler değil, KKTC’nin tanınması, anavatanlarla birleşmek gibi seçeneklerin de halkların önüne getirilmesi gerekir. Bu yapılmayacağına göre, Kıbrıs Sorununun çözümünün halklara kaldığını söylemek politik bir söylemden öte anlam taşımamaktadır.

Olaya AB kanadından bakıldığında, çözüme en fazla ihtiyacı olanın AB olduğu görülür. Çünkü AB’nin Kıbrıs’ın kurucu unsuru olan Türk halkının iradesini dikkate almadan, Kıbrıs’ı tek taraflı olarak AB’ye alması ayıbından ve de Rusya’nın baskısından kurtulması için bu sorunu mutlaka çözmesi gerekmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yine kendi hukukunu çiğneyerek Türkiye’ye verdiği yüksek miktardaki tazminat cezası da bu ihtiyacın zorladığı başka bir yanlış karardır. Tabii ki bu yanlış kararın çıkmasında siyasilerimizin zamanında gerekli adımları atmamasının da önemli bir rolü vardır.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, Kıbrıs sorununun adil ve kalıcı çözümü siyasi baskılarla değil; halkların geleceklerinin işbirliğine bağlı olduğunu fark etmeleri ve siyasi çözümün de bu esasa göre aranması ile mümkündür. Ancak her iki halkın da sorunun sadece kendilerini ilgilendirmediği, sorunun çözümüne bu coğrafyadaki diğer siyasi aktör ve halkların da ihtiyacı olduğunu fark ederek hareket etmeleri gerekir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/abd-baskan-yardimcisi-joe-biden-in-kibris-ziyaretinin-izleri-ve-etkileri/4651

Yusuf Suiçmez

 

Soma Maden Kazası kader mi yoksa ihmal midir?

Soma Maden Kazası kader mi yoksa ihmal midir?

Birkaç gündür Türkiye gündemi Soma’da meydana gelen ve 280’den fazla insanın ölümü ile neticelenen maden ocağı kazasına kilitlendi. Birileri bu olayın tek suçlusu olarak hükümeti, birileri muhalefeti, diğer birileri ise kaderi suçlu göstermeye çalışarak, sorunun doğru anlaşılmasını engellemektedir. Bir ülkede bir kazada 200’den fazla insan ölebiliyorsa ve bu gibi olaylar geçmişte de olmuşsa, burada herkesin belli bir sorumluluğu olduğu açıktır.

Bu üzücü olay kadar üzücü olan bir başka olay da bazı iktidar ve muhalefet taraftarlarının insanların acıları üzerinden siyaset yapmaya çalışılmasıdır. Hükümetin sorumluluğu, bu kazaya sebep olan etkenleri tespit etmek, ihmal ya da suiistimal var ise bunları ortaya çıkarıp cezalandırmak ve bu kazada zarar görenlerin zararlarını gidererek geleceğe yönelik tedbirleri almaktır. Muhalefetin görevi ise hükümetin görevini yapıp yapmadığı konusunda denetleyici olmak ve gerektiğinde kamuoyunu bilgilendirerek yönlendirici olmaktır. Dolayısıyla hem hükümet kanadından bazılarının kaderci yaklaşımı hem de muhalefet kanadının bazılarının fırsatçı yaklaşımları kabul edilebilir değildir. Çünkü bu konunun kader denilip geçiştirilmeye çalışılması ne kadar dini ve ahlaki değil ise, yaşanan felaketi provokasyon ve hükümete vurmak için fırsat olarak değerlendirmek de ayni ölçüde ilmi ve ahlaki değildir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/soma-maden-kazasi-kader-mi-yoksa-ihmal-midir/4594

Yusuf Suiçmez

Nitekim bu yanlış yaklaşımlar sebebiyle, kazanın oluşumuna sebep olan etkenler, yasal boşluklar, kullanılan teknolojinin yeterliliği, iş güvenliği, emniyet ve denetim gibi konular yeterli ölçüde tartışılamamıştır. Bazı hükümet muhalifleri, bunların tam aksine kazayı sanki hükümet kanadı kasıtlı olarak yapmış gibi yorumlar yaparken; bazı hükümet taraftarları da buna karşı olarak kazayı muhalefetin iktidarı sıkıştırmak için kasıtlı olarak yaptığı gibi akıl ve vicdanla bağdaşmayan yorumlar yapmaktadır. Bu durum siyasi kültürümüzün, hukuk ve ahlak zemininden ne kadar uzak olduğunun açık bir göstergesidir.

Bu acı olayın kader ile açıklanmaya çalışılması, kader konusunu açıklamayı zorunlu hale getirdi. Kader, Allah’ın varlık hakkındaki bilgisi ve varlığın bu bilgiye uygun olarak yaratılış sürecini açıklayan dini bir kavramdır. Dolayısıyla, doğru bir kader anlayışı oluşturmadan, hayata ve olaylara doğru bir bakış açısı geliştiremez.

Kader olarak zihnimizde oluşan algı, insan aklının yaratılış sürecini idrak etmesinden kaynaklanmaktadır. Yaratılış ise ilmi ilahinin, kudreti ilahi ile varlık olarak vücut bulma sürecini ifade eder. Çünkü Allah hayal ya da tecrübe ederek öğrenmez ve yaratmaz. Yaratılış ve varlık zaten onun bilgisinde olanın vücut bulması ile ortaya çıkar. Bir başka ifade ile varlık, Allah’ın ilminde olan şeylerin, kendi varlıklarına şahit olmaları için kudret-i ilahi ile vücut bulması süreçlerini ifade eder. Bundan dolayı da varlığı, yaratılış sürecinin ortaya çıkardığı görüntüler, hayat bilgisini ise insan idrakinin bu sürece şahit olması olarak değerlendirebiliriz. Buna göre de cahillik, insan idrakinin yaratılış süreci ile bağlantısının kopuşunu ifade eder. Bu kopuş hem maddi hem manevi hem de her iki alanın yaratılış sürecinden kopma şeklinde gerçekleşebilir.

Çünkü yaratılış süreci maddi ve manevi olmak üzere iki alanda gerçekleşir. Yaratılışın maddi boyutu maddeyi ve maddenin var olma süreci ile ilgili fiziki kuralları ortaya çıkarırken, yaratılışın manevi boyutu ise maddi varlıklar arasındaki ruhsal ilişkileri düzenleyen manevi kuralların (ahlak kurallarını) ortaya çıkmasını sağlamaktadır. Bu ahlaki kurallar, madde ve mana ile ruhlar arasındaki ilişkilerden doğar. İnsandaki bilgi düzeyi madde ve mana arasındaki ilişkinin idraki düzeyine göre, ahlaki düzey ise madde ve mana arasındaki ilişkinin doğruluk düzeyine göre belirlenir. Yaratılışın tüm bu kural ve prensipleri sünnetullah tabiri ile ifade edilir. Dolayısıyla sünnetüllah, yaratılış sürecinin maddi ve manevi tüm kural ve prensiplerini ifade ederken; kader ise sünnetullah ile birlikte varlığın varlık olarak varoluşunu da ifade eden daha geniş kapsamlı bir kavram olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden de insanın sorumsuz davranışı kaderin bir paçası olsa da kadaullaha aykırı olduğu için insanı insani sorumluluklarından kurtarmaz.

Kadaullah, varlığın ilm-i ilahideki varlığından değil, doğrudan Allah’ın varlığı ve iradesinin varlıkla olan özel ilişkisinden doğan ilişkiyi ifade eder. Bundan dolayı da kadaullaha, yani evrenin maddi ve manevi yaratılış sürecinden doğan yasalarının getirdiği ortak sorumluluğa aykırı davranmak günah olarak nitelenmiştir. Bu yüzden de insanın gerekli tedbirleri almadan hareket etmesi, kadere uygun olsa da kadaullaha aykırı olduğu için günah olarak değerlendirilir. Dolayısıyla insanın sorumlu bir varlık olması kaderden çok kadaullah ile bağlantılıdır. Çünkü insandaki sorumluluk duygusu doğrudan yaratılışın kendisinden değil, yaratılış sürecinde yaradan ile yaratılan arasında oluşan özel hukuk ilişkisinden doğar.

Toplumların barış, huzur ve güveni yani gelişmişliği insan iradesi ve sünnetullah arasındaki bilinç düzeyine göre gerçekleşir. Nitekim gelişmiş ülkelerde, insanların yaratılış süreci ile ilgili bilinci düzeyi daha yüksek olduğu için doğa ile olan ilişkileri de kadaullaha daha uygun olarak gerçekleşmektedir. Yani bu toplumlarda maddenin yaratılış kuralları ile mananın madde ile olan bağlantısı ile ilgili bilinç daha üst düzeydedir. Yaratılış sürecine en üst düzeyde şahit olan birey ve toplumlar, yaratılış sürecinin ortaya çıkardığı olumsuzluklara karşı en üst düzeyde korunma imkanı bulurlar. Bu yüzden de bu bilince sahip olanlar doğal olarak oluşabilecek kazaları fark edebiliyor ve kadaullahın gerektirdiği fiziki ve ahlaki ölçüler içinde hareket edip gerekli tedbirleri alabiliyorlar. Müslümanlar arasında ise sünnetullah ve kadaullah bilinci aksiyonel olmadığı için daha düşük düzeydedir. Bu yüzden de yaratılışın maddi ve manevi kurallarını idrak etmede geri kalarak, sorumluluk zaafından doğan birçok sıkıntıya düşmektedirler. Soma’da 280’den fazla insanın ölümüyle neticelenen kaza da bunun örneklerinden birisidir.

Bu açıdan baktığımızda Soma maden kazası, kaza kadere uygun düşse de kadaullaha aykırı olduğu için, kazanın oluşmasında ihmal ya da kusuru olan, siyasiler, işveren ve işçilerin tümü günah işlemiştir. Bu günahtan arınmak için de, sorumluluk taşıyan herkesin sorumluluğu nispetinde, verdiği zararın giderilmesi için çalışması gerekmektedir. Güçlerinin gidermeye yetmediği zararlar için ise tövbe edip, bir daha aynı yanlışa düşmemek için kadaullaha uygun davranmaları gerekmektedir. Aksi takdirde kadaullahın gereklerini yerine getirmemeleri sonucu oluşan ihmalerden dolayı Allah katındaki sorumlulukları devam edeceklerdir. Çünkü kazaların büyük çoğunluğu kaderden değil; kaderin gereğini anlamamak ya da yapmamaktan kaynaklanır. Bu vesile ile kazada ölenlere rahmet, hayatta kalanlara sabır, sorumluluk yüklenenlere de sorumluluklarını yerine getirmeleri için kazaullaha uygun gayret dilerim.

Şeyh Nazım Kıbrısi’nin Vefatı ve Ölüm

Şeyh Nazım Kıbrısi’nin Vefatı ve Ölüm

Kıbrıs’ın önde gelen bir siması olan Şeyh Nazım el-Kıbrısi’nin hayatı gibi ölümü de Kıbrıs inanç ve kültür tarihinde etkili olmaya devam edecektir. Mezar yeri olarak Lefke’deki dergâhın avlusunun seçilmiş olması bunun sinyalini vermektedir. Çünkü tarikatların yapılarına bakıldığında genellikle ölen şeyhlerin kabirleri etrafında maddi ve manevi varlıklarının kurumsallaştığı görülür. Bu durum insanın insana saygısı ile tapıcılığı arasındaki karmaşık durumun ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Bir kısım ilahiyatçılar bu tür yapılanmaları dini bir terim olan “şirk” ile açıklamaya çalışırken, diğer bir kısım ilahiyatçı ise bunu insanın insana ve ölenin temsil ettiği değerlere saygının bir ifadesi olarak değerlendirmektedir.

Ölülerin heykel, resim ya da kabirlerinin kutsanmasını bir çeşit tapınma olarak değerlendiren bazı ilahiyatçılar, bu anlayıştan hareket ile de sanatın heykel resim gibi dallarına ve kabirlerin üzerine binalar inşa edilmesine karşı çıkmaktadır. Bu konuda makul düşünen ilahiyatçılar ise sanat ile tapınma arasında ayırım yaparak, resim ve heykellerin sanatsal bir faaliyet olarak yapılmasını, kabirlerin ise kişinin hatırasını devam ettirmek amacıyla yapılmasını meşru görmektedir. Bu anlayışta olanlar yasakçılığın tam aksine sanatı sağlıklı bir din anlayışının oluşması için zorunlu kabul etmektedir. Bu zorunluluğu yaratılışın güzelliğinin en üst mertebesi olan cennete erişmek için, en üst düzeyde güzel ve güzellik duygusuna erişme ile açıklamaya çalışmaktadırlar. Buna bağlı olarak da güzel düşünemeyen ve güzel olanı idrak edemeyenlerin yaratılışın gerçeğine erişemeyeceğini ileri sürmektedirler. Bu düşünce özellikle Cumhuriyetin kuruluşunda Modern İslam anlayışının ilham kaynağı olmuştur.

İslam tarihinin önemli simalarından, Hz. Muhammed’in yakını olan İbn Abbas, ilk zamanlar ölen insanların heykellerinin, o insanların temsil ettiği yüksek ahlaki değerlerin hatırlanması için yapıldığını, bu bağlamda da meşru olduğunu; ancak daha sonra cahilliğin artması ile insanların bunlara tapınmaya başlaması sebebiyle yasakların gelmeye başladığını belirtir. Ayni şekilde mezarların da ölen insanların manevi şahsiyetine saygının ötesinde kutsanması, tapınma olarak değerlendirildiği için İslam inancı içerisinde sakıncalı görülmüştür. Nitekim çağımızdaki çatışma ve sorunların büyük bir kısmı yaşayanlardan değil yaşayanların ölüme ve ölülere yüklediği anlamdan kaynaklanmaktadır. Dikkat edersek, tarih bilincimizin de ölülerin ruhlarımız üzerinde bıraktığı izlerin eseri olarak ortaya çıktığını ve bu günümüz ile yarınımızı etkisi altına alarak bizi kontrol ettiğini görürüz. Bu bir bakıma bilginin bilene hakimiyeti olarak değerlendirilebilir.

Ölen insanlara saygı ile tapınma arasındaki çizgiyi belirleyen ise kişinin niyeti ile ölene ve ölüme bakış açısındadır. Bazı tasavvufi ekollere göre kişi ölünce ruhsal olarak etkisi artar; ancak böyle bir genelleme hatalıdır. Çünkü ölen kişilerin birçoğunun yaşayanların duygu ve düşünce dünyasındaki etkisi ya çok kısadır ya da hiç olmuyordur. Bu ise ruhların ölümden sonraki etkisinin devamını neyin sağladığı sorununu gündeme getirmektedir. Bu etkinin iç mi yoksa dış etki mi olduğu ise ayrı bir tartışma konusudur.

Ölümü yok oluş olarak değerlendiren anlayışa göre, bu etkinin ölümle birlikte ortadan kalkması gerekir. Hâlbuki ateist inanca sahip birçok insanın da ölülere saygı ya da ölüm sonrası ile ilgili değişik inançları bulunmaktadır. Ancak ölenlerin ölüm sonrası da etkilerinin devamı, bu etkinin fiziki bir etki olmadığı; aksine insanın ruhsal varlığının etkisinin fiziki varlığının etkisinden daha güçlü ve sürekli olduğu sonucunu doğurmaktadır. Ölüm sonrası yaşamın devamına olan inanç ya da düşüncenin esası budur.

Ölüm sonrası inanç aynı zamanda hukukta da etkisini göstermiş, buna bağlı olarak da ölünün manevi şahsiyetine hakaret suç sayılmıştır. Özellikle toplum liderlerinin manevi şahsiyeti, milletlerin manevi şahsiyeti olarak kabul edildiği için bazı ülkelerde özel yasalar ile koruma altına alınmıştır. Bu ise ölüme ve ölülere yüklenen siyasi misyonu ortaya çıkararak, ölüm ve ölüler üzerinden çatışmacı siyasetin yolunu açmıştır. Bu ise din ve devletlerin, temel hak ve hukuk kuralları ile değil şahıslarla açıklanmasına yol açmıştır. Devlet ya da din adına yaşanan çatışmaların esas sebebi budur. Çünkü bu anlayış gerçeğin insanlığın ortak aklı ve vicdanında değil, belli şahısların akıl ve vicdanında aranmasına yol açmıştır. Bu durum, milli ve yöresel değerlerin korunmasını sağlarken aynı zamanda evrensel akıl ve vicdanın gelişmesine de engel olarak çatışmalara sürüklemiştir. Şeyh Nazım Kıbrısi’nin vefatının çatışmalara değil gönül huzuruna vesile olması dileğiyle kendisine Yüce Allah’tan rahmet diliyorum.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/seyh-nazim-kibrisi-nin-vefati-ve-olum/4540

Yusuf Suiçmez

Emek ve 1 Mayıs Kutlamaları

Emek ve 1 Mayıs Kutlamaları

Dünyanın her yerinde olduğu gibi bizde de 1 Mayıs kutlamaları gündemimizi bayağı meşgul ediyor. Peki, bu kutlamaların amacına ne kadar hizmet ettiği üzerinde hiç kafa yorduk mu? Emekçi kimdir ve emek üzerinden adil bir paylaşım nasıl sağlanmalıdır? KKTC’deki emek sömürüsünün düzeyi nedir, işçi ve işveren hakları ne kadar adil düzenlenmiştir? Bu yazımızda bu soru ve sorunlara cevap bulmaya çalışacağım.

1 Mayıs Kutlamaları bir kesim tarafından emek sömürüsüne karşı sosyal bir duyarlılık olarak değerlendirilirken; başka bir kesim tarafından ideolojik ve siyasi bir hareket olarak da değerlendirilerek eleştirilmektedir. Milliyetçi ve dindar olarak nitelenen kitlelerin büyük çoğunluğunun emekçi olmasına rağmen, 1 Mayıs kutlamalarına karşı çıkmaları bu kutlamaları siyasi ve ideolojik değerlendirmelerinden kaynaklanmaktadır. Dindar ve milliyetçi çevrelerde 1 Mayıs kutlamaları solcuların; bir başka ifade ile Komünistlerin bayramı olarak görülmektedir. Bu durum, insanlığın ortak değerlerinden olan emeğe saygı kutlamalarının gerçek amacına uygun kutlanmasını engellemektedir. Ama ne ilginçtir ki 1 Mayıs kutlamalarına 12 Eylül’de getirilen kutlama yasaklarını İslamcı diye nitelenen AKP kaldırdı ve 1 Mayıs’ı resmi tatil olarak ilan etti. Bu durum emeğe saygının ortak değerlere dönüşmeye başladığının bir göstergesidir.

1 Mayıs’ın anavatanı Amerika olmasına rağmen Rusya ve sosyalizm ile özdeşleştirilmiştir. İşçi hakları bakımından kapitalist ülkeler ile sosyalist ülkeleri karşılaştırdığımızda, ilginçtir ki kapitalizmin geliştiği ülkelerde işçi haklarının daha fazla geliştiği görülmektedir. Bu yüzden Rusya ve Çin gibi sosyalist geleneği temsil eden ülkelerde işçi hakları ve maaşlarının çok daha iyi olduğunu iddia etmek oldukça güçtür.

Çağımızda emekçi kavramının sadece işçi sınıfını mı yoksa işvereni de içerip içermediği tartışma konusu olmaya başlamıştır. Çünkü işveren de işçi gibi ortaya bir emek koymaktadır. Bu emek iş gücü olmasa da zihinsel ve entelektüel bir katkıdır. İşverenin bu katkısı olmadan işgücünün fazla bir anlamı olmaz. Ancak çağımızda bazen işçi sınıfı bazen de işverenin kazancı daha fazla olabilmektedir. Çünkü bazen işçiye oranla işveren çok yüksek karlar elde ederken bazen de işveren kar edememekte ancak işçisini ödemek zorunda kaldığından iflas eşiğine gelebilmektedir. Doğal olarak bir işin sağlıklı yürümesi için işçi ve işverenin katkısı oranında kazanım ya da kardan pay almalarını sağlayacak bir sistem üzerinde düşünmeye ihtiyaç vardır.

Bundan dolayı işçi ve işveren kavramları artık sadece işçi kitlesini değil aynı zamanda işvereni de kuşatacak şekilde kullanılmaya başlandı. Doğal olarak artık çağımızda işveren de emekçi sınıfın bir parçası sayılmaktadır. Bu gelişme işçi ve işveren arasındaki ilişkide adil ve dengeli bir paylaşımın sağlanabilmesi için sendikalara özel bir misyon yükledi. Ülkemizde henüz daha özellikle özel sektör sendikacılığı gelişmediği için özel ve kamu sektörleri arasındaki rekabet hukuki ve dengeli bir düzene kavuşamamıştır. Bu ise kamudaki iş güvencesi sebebiyle, kamuya olan talebin artmasına yol açmaktadır.

Eşit emeğe eşit ücret sloganını geliştiren işçi sınıfı bu alanda tam bir başarısızlık yaşamıştır. Nitekim birçok ülkenin ekonomik ve sosyal yapısı, ülke halklarının ucuz işgücü olarak kullanılmasına yol açarak uluslararası emek sömürüsünün artmasını sağladı. Dünya gelirlerinin büyük bir bölümünün birkaç ülke piyasasına sıkışmış olması, bu dengesizliğin oluşmasına sebep olmuştur. Emek sömürüsünün olmaması için uluslararası sistemin de yeniden gözden geçirilmesine ihtiyaç vardır.

Milli sınırları çizilmiş olan kapitalist değerler üzerine kurulu devlet yapıları doğal olarak her ülkede egemen sermaye gruplarının oluşmasına yol açtı. Bu ise devletleri çok ortaklı şirketlere dönüştürdü. Ülkeler içerisindeki politikalar bu egemen sermaye grupları tarafından belirlendiği için de sermaye grupları değişmeden ülke politikaları değişemez hale geldi. Bu ise hem ulusal hem de uluslararası haksız bir rekabete yol açmaktadır. Çünkü her ülkede egemen olan sermaye grupları devlet gücünü kullanarak kendi menfaatlerine uygun politikaların üretilmesini sağlamaktadır. ABD’deki sağlık reformu girişimleri esnasında sermaye gruplarından gelen baskı sonucu devletin kapılarına kilit vurmak zorunda kalmış olması bu çarpık yapının bir eseriydi.

KKTC’de ise emeğe saygı bilinci birçok ülkeye göre yüksek olmasına rağmen, halen daha tam olarak kurumsallaştığı söylenemez. Bu yüzden de işe alım ve işe son vermelerde sosyal hukuk devletine uymayan birçok mağduriyetler yaşanmaktadır. Bugünlerde gündeme gelen işe alımda fırsat eşitliğini düzenleyecek olan yasal düzenleme, en azından hak edenin istihdamı sorununu kısmen de olsa çözecektir. Ancak istihdam edildikten sonra iş güvencesi konusunda henüz daha ciddi bir adım atılmış değildir. Bu yüzden de her iktidar döneminde insanların işlerine son verilmesi sistemin önemli bir sorunu olmaya devam etmektedir. İşe alımda fırsat eşitliği düzenlemesi ile birlikte göreve son vermelerle ilgili de bir düzenlemeye ihtiyaç vardır. Ayrıca özel sektörde de sendikalaşma ve iş güvencesi ile ilgili haklar konusunda bir düzenleme yapılabilirse, özel ve kamu sektörü arasındaki dengesizlik de giderilmiş olacaktır.

Geçmiş UBP hükümeti döneminde çalışma saatleri ile ilgili yapılan bir düzenleme ile öğlen mesaileri kaldırılmış ve insanların dinlenme ve yemek yeme hakları ellerinden alınmıştır. Bu yanlış uygulamanın emekçiden yana olduğunu iddia eden CTP tarafından da devam ettirilmesi, partinin misyonu ile uyuşmamaktadır. Dolayısıyla 1 Mayıs kutlamalarını bir eğlence ya da geçmişte kazanılmış bazı hakların kutlanması olarak değil, emeğe dayalı adil bir paylaşım bilincinin bir vesilesi olarak görmek lazımdır. Sonuçta insanlığın vicdanının huzur bulması için hem işçinin hem de işverenin haklarının korunduğu adil bir düzene ihtiyaç duyulmaktadır. Sömürmediğimiz ve sömürülmediğimiz günler dileğiyle herkesin 1 Mayıs’ını tebrik ederim.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/emek-ve-1-mayis-kutlamalari/4478