Yusuf Suiçmez tarafından yazılmış tüm yazılar

Doç. Dr. Yusuf Suiçmez 1968 yılında Sürmene/Trabzon’da doğdu. 1975 yılında ailesi ile birlikte Kuzey Kıbrıs’a göç etti. İlk, Orta ve Lise öğrenimini Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde tamamladı. 1995 Yılında Medine İslam Üniversitesi’nde lisans eğitimini; 1998 yılında ise Karadeniz Teknik Üniversitesi Rize İlahiyat Fakültesi’nde ise Yüksek Lisansını tamamladı ve bu arada aynı üniversitenin Sosyal Bilimler kadrosunda araştırma görevlisi olarak çalıştı. 2005 yılında ise Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde doktorasını tamamladı. 2017 yılında ise doçent oldu. 2003-2005 yılları arasında Doğu Akdeniz Üniversitesi Türkçe Eğitimi Bölümü’nde; 2005-2007 yılları arasında aynı üniversitenin Genel Eğitim Bölümü’nde; 2000-2011 yılları arasında ise Yakındoğu Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 2009-2011 yılları arasında ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Din İşleri Başkanlığı görevini yürüttü. 2011 yılında açılan Yakın Doğu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin Kurucu Genel Koordinatörlüğünü yaptı ve 2014 yılına kadar aynı Fakültenin Dekanlığına vekalet etti. Halen aynı fakültede öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Doç. Dr. Yusuf Suiçmez ayrıca 2017 yılında Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Adalet Yüksek Okulu’nda önlisans, 2022 yılında ise Yakın Doğu Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde lisan öğrenimini tamamladı ve ikinci doktorasını Kamu Hukuku alanından yapmaktadır. Birçok uluslararası ve ulusal yayını olan Doç. Dr. Yusuf Suiçmez, çok iyi düzeyde Arapça ve İngilizce, orta düzeyde Rumca ve Farsça bilmektedir. Milli sporcu da olan Doç. Dr. Yusuf Suiçmez evli ve iki çocuk babasıdır.

Din ve Mezhep Çatışmaları

Din ve Mezhep Çatışmaları

Çok farklı inanç sistemleri olduğu için tüm farklılıkları ortaya koyabilecek bir din  tanımı yapabilmek neredeyse imkânsızdır. İslâm, Kur’ân esas alınarak: “Bütün  nebilerin, resullerin ortak dini ve her hangi bir sirk karıştırmaksızın hâlis  bir niyetle âlemlerin Rabbi olan Allah’a yönelmek” olarak tanımlanır. İslam’ın en belirgin özelliği Allah’ın birliği, peygamberliğin ilmi bir hüvviyet üzerine  kurulu olması ve tüm ilahi dinleri tek kaynaklı olarak görmesidir.

Esasen ilahiyatçılar arasında tek bir din mi yoksa çok farklı dinlerin mi gerçekte var  olduğu tartışma konusudur. Bir görüşe göre aslında var olan tüm dinler tek bir  dinin çok farklı tezahürleridir. Bu anlayışa göre tüm dinler genel yapıları  itibari ile doğruluk ve iyilik esası üzerine kuruludurlar. Tabii burada var
olan sorun o zaman yanlışın ne olduğudur? Her inanç kendine göre bir takım  doğrular ve yanlışlar ortaya koymaktadır. Kuran-i Kerim’de de ifade edildiği  üzere her inanç gurubu kendini en doğru inanç sahibi olarak görmektedir (Muminun  23/53). Zaten başka bir inancın daha doğru görülmesi halinde bulunulan inanç  siteminden çıkılıp daha doğru görülen inanç sistemine geçilmesi gerekmektedir. Bazen  bu geçişler inançlar arasındaki rekabetin düşmanlıklara dönüşmesine yol açmaktadır. (Devamını okumak için bağlantıyı tıklayın)

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/din-ve-mezhep-catismalari/2125

Başörtüsü Sorunu

Başörtüsü Sorunu

28 Şubat döneminde Karadeniz Teknik Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışıyordum. Bu dönem dindarlara ve özellikle de başörtülü kızlara yoğun bir baskının uygulandığı bir dönemdi. O dönemde bir kız öğrenci yanılmıyorsam Belçika’da bir üniversitede getirilmeye çalışılan kılık kıyafet yasağını protesto etmek için çıplak olarak bisiklet üzerinde bir protesto düzenledi. O zamanlar bazı öğrenci ve arkadaşlar bu protesto hakkında görüşümü sormuşlardı. Ben de eylemin türünü tasvip etmemekle beraber amacı açısından doğru bulduğumu; hatta başörtülü öğrencilerin verdiği mücadelenin benzeri bir mücadele verdiğini söyledim. Bu cevabıma bazı kendini benden daha dindar olarak gören arkadaşlarım tepki gösterdiler ama bu tepki makul bir eleştirinin ötesine gitmedi.

Bilindiği üzere Türkiye Cumhuriyeti’nin insan hak ve hürriyetleri açısından önemli sorunlarından birisi de başörtüsü sorunudur. Bu yüzden hala daha her seçim öncesi Türkiye siyasetçilerinin kitleleri etkilemek için kullandıkları önemli argümanlardan birisi olmaya devam etmektedir. Bu durum Kıbrıs Türk halkı arasında da bazen endişelerin doğmasına yol açmaktadır. Acaba Türkiye baskıcı bir din anlayışına yönelip bizi de baskı altına alır mı endişelerini benimle paylaşan birçok arkadaşım var. Yıllarca dini inancı sebebiyle baskı altında kalanlar ise iktidar bizden ama hala daha insanca yaşama hakkımızı kazanamadık, bunlar tekrar iktidara gelirse bize bin beterini yapacaklar endişesini taşımaktadır.

Başörtüsü sorunu, kadının açık giyinmesini cumhuriyet, laiklik ya da çağdaşlığın bir göstergesi olarak görenler ile dini bir dayatma olarak değerlendirenlerin yarattığı bir sorundur. Hâlbuki örtünme özelde kadın, genelde ise insanı ilgilendiren bir konudur ve insanlık medeniyeti tarihinde çok geniş bir yer tutmaktadır. Bu yüzden de her toplum giyim tarzı ve sınırlarını kendi tarihi ve kültürel şartlarına göre değerlendirmektedir. İslam inancının yoğun olduğu coğrafyalara baktığımızda da, kadının ve erkeklerin örtünmesi ile ilgili çok farklı inanç ve uygulamaların olduğunu görürüz. Bu inanç ve uygulama farklılıklarının doğmasında dini metinlerin farklı yorumlanması kadar o bölgelerin iklim ve kültürel şartları da etkili olmaktadır. Eğer Afrika’da yaşayan birisi olsaydık o coğrafyada İmam Malik’in yorumları etkili olduğu için daha esnek bir uygulamaya şahit olurduk. Eğer İran ya da Suudi Arabistan’da yaşasaydık daha katı bir sınırlamaya şahit olurduk. Eğer Antarktika’da yaşasaydık iklimin soğukluğu sebebiyle açık kıyafetleri tercih etmeyecektik.

Tabii ki kadının örtünmesine karşı olan sınırlamalar da ülke kültürü ve siyasetine göre değişmektedir. Libya’da özellikle evli kadınlar arasında örtünme yoğundur ve toplumun kültürü bu yönde bir teşviki içermektedir. Bu konuda en katı yasaklar Türkiye’de uygulanmaktadır. Bunun en büyük sebebi, başörtüsü sorununun Türkiye’nin modernleşmesi ile bağlantılı olarak ele alınmasıdır. Özellikle tek parti döneminde CHP’nin anlayışı ile şekillenmiş olan devlet politikaları başörtüsünü bir sorun olarak gündeme taşımış ve siyasallaşmasına yol açmıştır. Özellikle çok partili sisteme geçişle birlikte de CHP’nin toplumu rahatsız eden bu baskıcı politikalarına karşı bir reaksiyon oluştu ve başörtüsü karşıtlığı gibi taraftarlığı da siyasallaştırıldı. Bugün toplumun büyük bir çoğunluğu olarak kabul edilen başörtülü kadınların Türkiye’de hala daha mecliste temsil edilmemeleri ya da edilememelerinin esas sebebi CHP anlayışının egemen olduğu dönemde başörtüsü karşıtlığının sistemin bir parçası haline getirilmesidir. Tabii ki ilginç olan kapitalizme karşı olduğu iddia edilen sol partilerin, kapitalizmin dayatması olan başörtüsü yasağına sahip çıkmasıdır. Daha da ilginç olan ise İslamcı ve özgürlükçü bir söyleme sahip olduğu iddia edilen AKP’nin de seçmen kitlesi olarak gördüğü başörtülü kadınları meclise taşıma cesaretini gösterememesidir.

Hint öğretisine göre örtünme insanın Mokşa’ya; Budist öğretiye göre ise Nirvana’ya ulaşması için bir araçtır. Bu her iki öğretide de insanın Mokşa ya da Nirvana’ya ulaşabilmesi için dünya hayatına yönelik isteklerini frenlemesi gerekmektedir. Özellikle kadim öğretisi mistisizm üzerine kurulu olan Çin’in kapitalizm karşıtlığında öne çıkmasında, bu kadim öğretinin önemli bir etkisi vardır. Bir erkek için dünyevi isteklerinin başında gelenlerden birisi güzel kadın, bir kadın için de güzelliğini ortaya koyması arzusu olduğu için her iki öğreti de kadının örtünmesini inanç sistemlerinin bir parçası haline getirdiler. Tabii ki bu inanç sistemleri erkeklerin de başını örtmesi ve bedenlerinin dünyevi bir arzuyu yansıtacak şekilde teşhir edilmesine sınırlamalar getirmektedir. Bu yüzdendir ki din adamlarının da kıyafetleri kadınlarda olduğu gibi kapalı kıyafetlerdir. Bu anlayış mistik düşüncenin bir yansımasıdır ve kapitalist anlayışın güç kazanması ile birlikte, dünya arzularını frenlemeyi esas alan mistik düşünceye karşı olan tepkiler artmıştır. Kapitalist reaksiyonel hareket kadının tüm örtünen unsurlarını kapitalist düzenin bir parçası haline getirerek ekonominin içerisine kattı. Hatta bunu o kadar ileri götürdü ki, kadının cinsel bir obje olarak pazarlanması dahil tüm fiziki özellikleri ekonominin vazgeçilmezleri haline dönüştürüldü.

Hristiyanlık öğretisinde de kadının örtünmesi dini bir zorunluluktur ve İncil’de (1Co 11:5-7) belirtildiği üzere kadın erkeğin üstünlüğünün bir ifadesi olarak saçlarını örtmeli, örtmez ise de saçını tıraş etmelidir. Bu bölümde kadının başı açık gezmesi kendisini küçük düşürmesi olarak değerlendirilmiştir. Batıdaki başörtüsü karşıtlığında ve feminist akımların başörtüsünü, kadının ikinci sınıf insan konumuna sokulmasının bir sembolü olarak değerlendirmelerinde bu inancın önemli bir etkisi vardır.

Tevrat/Yaratılış 24:65 bölümünün devamında Yakup’un karısının yabancıların yanında yüzünü de dahil olmak üzere her yerini kapattığı anlatılmaktadır. Bu yüzden kadının örtünmesi konusu Yahudi inanç ve kültüründe de önemli bir yer tutmaktadır. Bazı yazarların İslam inancı içerisindeki örtünme inanç ve kültürünü geçmiş inanç ve kültürlerin bir devamı olarak değerlendirmelerinin bir sebebi de bu durumdur.

İslam inancı, örtünme konusunu erkeğin üstünlük ifadesi olmaktan çıkararak bunu kadının sıkıntıya uğramamasının bir aracına dönüştürdü. Sıkıntıya uğramamasını, kadının erkeklerin rahatsız edici davranışlarına karşı bir tedbir olarak yorumlayanlar, kadının kendini güvende hissetmesi durumunda örtünmesinin gerekli olmadığına; sıkıntıya düşmemesini manevi anlamda sıkıntı olarak yorumlayanlar ise bunu Hint ve Budist inancında olduğu gibi dünyevi bir arzuya kapılıp maneviyat kaybına uğramamasına yorumlayarak her halükarda kadının örtünmesi gerektiğini ileri sürdüler. Özellikle mistik düşüncenin uzantıları olan tasavvufi düşünce gruplarında hem erkek hem de kadınların kapalı kıyafet tercihlerinin arka planında bu duygu ve düşünce yatmaktadır.

Toplumlarda erkek egemen bir din yorumu hakim olduğu için dini metinleri değişen şartlara göre lehlerine yorumlamaları süreci daha hızlı gelişti. Erkeklerin ekonomi ve siyasete olan hâkimiyetleri kadının kendisi ile ilgili kararların alınma sürecinde yeteri kadar etkili olarak katılımını engelledi. Bugün özellikle kadınların ilahiyat sahasına yoğun ilgi göstermeleri erkek egemen dini yorumların yeniden gözden geçirilmesini zorunla hale getirerek, birçok inanç ve geleneğin değişim sürecini hızlandırmıştır.

Bu konu da tek bir anlayış geliştirilemeyeceği tarihi tecrübe ile de sabittir. Doğal olarak da hukuk devletinin gereği olan her insanın kendi tercihi ile yaşama hakkı teminat altına alınmadığı müddetçe bu sorun devam edecektir. Siyasetin ve kültürün nesnesi konumuna sokulmuş kadınların ne dini cemaat liderliği ne de görüşleriyle öne çıkamamaları erkek egemen yorumun açık bir tezahürüdür. Bu sorunun aşılması için kadınların erkeklerin yorumlarının nesnesi olmaktan çıkıp, dini metinlerdeki bölümleri kendilerinin yorumlayarak, kendi sorumluluklarını üstlenmeleri gerekir. Bu süreçte açık ya da kapalı bir giyim tarzı tercih eden kadınların birbirlerine destek olmaları da gerekmektedir. Çünkü kadınların özgürlüklerini kazanmaları mücadelelerinde karşılaştıkları önemli bir engel de kadınların bu tür dayatmaları çağdaşlık ya da dindarlık adına kabullenmeleridir.

Başörtülü kızların yıllarca çalışıp emek verip kazandıkları üniversite kapılarından kovulurken ya da zor bela mezun olduktan sonra arkadaşları işe girerken, işsiz kalıp evlerinin köşelerine çekilip tamamen ruhban bir yaşama zorlanırken gözlerindeki yaşların acısını gören bir insan olarak, bir gün din adına bir baskı altında kalırım ve mini eteğimi giyemem, ya da bikinimi giyip denize gidemem ya da sevgilimin elinden tutup gezemem diye endişe duyan insanların da hissiyatını çok iyi anlıyorum. Umarım herkes birbirini anlar ve birbirinin hakkına sahip çıkarak özgürce birlikte yaşamanın yollarını ararız. Herhalde böyle bir yazıyı Mevlana’nın şu sözüyle bitirmek en doğru olur: “Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok”. (Havadis Gazetesi köşe yazılarımdan)

2015’de Cumhurbaşkanı Kim Olacak

UBP içindeki Cumhurbaşkanlığı yarışı UBP’nin bölünmesi ve Sayın Küçük’ün tasfiyesi ile son buldu. Doğal olarak UBP içindeki yarışın ilk raundunun galibi Sayın Eroğlu oldu. Sayın Küçük’ün, Cumhurbaşkanlığı arzusu onu başbakanlık koltuğundan da etti. Tabii şimdi merak edilen, Eroğlu’nun tekrar aday olup olmayacağıdır. Son gelişmeler, Eroğlu’nun aday olacağı sinyallerini veriyor; ancak UBP’nin kendisini tekrar aday yapıp yapmayacağı net değil. İkinci kez UBP genel başkanı olan Sayın Özgürgün’ün bu süreçte ne kadar belirleyici olacağı üzerinde bazı şüpheler var ki, son günlerde UBP’de yetkinin kendisinde olduğunu açıklama ihtiyacı hissetti.

Özgürgün’ün UBP kurultayında Küçük’ün etkisinde kalarak kendisini seçimin galibi ilan etmesi, onun Küçük’e yakın olması ve yönetim zaafı olarak da değerlendirilmişti. Ancak son günlerde basında yer alan bir habere göre, Özgürgün, seçim harcamaları sebebiyle Küçük’ü dava etmiş. Bu haber, UBP içindeki ilişkilerin tekrar değişmeye başladığını gösterir. Tabii Özgürgün’ün bu adımı atması, aslında Eroğlu’na yakınlaşma çabası mı yoksa, İrsen Küçük’ün parti içindeki etkisini azaltma çabası mı henüz net değil. Özgürgün’ün son açıklamalarına baktığımızda bunu parti içindeki kontrolü sağlama adına yaptığı imajı oluşmaktadır. Ancak Eroğlu’nun böyle bir durumu kabullenmesi beklenmemektedir. Çünkü İrsen Küçük’ün kendisinin parti içindeki etkinliğini kırmaya çalışmasını, kendisine karşı bir savaş gibi değerlendirdi ve bu savaştan galip çıktı. Özgürgün’ün bu tecrübeden sonra böyle bir savaşa girmek isteyeceğini zannetmem. Hele ki aynı anda hem Küçük hem de Eroğlu ile savaşmak pek makul gözükmemektedir. Ama bu riskleri alamaması durumunda da emanetçi bir başkan görüntüsünden kurtulamayacak, dolayısıyla da siyasi geleceğini riske sokacaktır.

Olaya CTP kanadından baktığımızda da, Lefkoşa Belediyesi ve genel seçimlerde büyük bir başarı kazanan Sayın Yorgancıoğlu’nun liderliğindeki CTP içinde de şimdiden Cumhurbaşkanlığı ile ilgili düşünce ve tartışmalar başlamış gözükmektedir. Şüphesiz ki CTP tabanında en güçlü aday olarak Sayın Talat’ın adı geçmektedir. Edindiğim bilgiye göre de, iç ve dış dinamiklerin uygun olması (Devamını okumak için aşağıdaki linki tıklayınız)

 

 

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/cumhurbaskani-kim-olacak/2570

Kurban Olayına Hümanist Ve Barışçı Yaklaşım II

Kurban Olayına Hümanist Ve Barışçı Yaklaşım II

İnsanlık tarihi boyunca hemen hemen bütün dinlerde kurban uygulaması mevcut olmakla birlikte sekil ve amaç yönüyle aralarında bazı farklılıklar bulunmaktadır. Bu durum Kuran-i Kerim’de: “<I>Her topluluk için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine ismini ansınlar diye kurban kesmeyi meşru kıldık</I>…﴾Hacc süresi 22/34)” olarak belirtilmiştir. Kuran-i Kerim’de: <I>“(Kurbanların) Allah’a ne eti ne kanı ulaşır, Allah ulaşan sadece sizin yanlışlardan korunma sorumluluğunuzdur (Hacc süresi 22/37)”</I> denilerek kurban kesmenin amacının kan akıtmak ya da et yemek olmadığını; esas amacın takva (yanlışlardan korunma bilinci) olduğu açıkça ifade edilmektedir.

İncil’de de kesilen hayvanların kanlarının günahları silemeyeceği, Tevrat’ta ise günahkârların kurban kesmelerinin hoş olmayacağını belirtilerek, kurban kesmenin esas amacının sosyal yaşamı sürdürmek ve insani duyguları geliştirmek olduğuna işaret edilmiştir. Rivayet edildiğine göre ikinci halife olan Hz. Ömer, Müslümanların kurban kesme konusunda aşırıya gitmeleri sebebiyle, bir tepki olarak kendisi kurban kesmemiştir. Bu yüzden de İslam alimleri arasında kurbanın zorunlu bir ibadet olup olmadığı tartışma konusu olmuş, kurbanı gönüllü değil de zorunlu ibadetler kısmında görenler, bu zorunluluğun hangi düzeyde olduğu (vacip mi yoksa farz mı) konusunda ayrılığa düştüler.

İlk insan Hz. Âdem’in oğullarının Allah’a kurban takdim ettiği bilgisi Kur’an-ı Kerim’de yer almaktadır. Buna göre kurban geleneği insanlık tarihinin başlangıcına kadar uzanmaktadır. Hz. Adem sonrası dönemlerde de gerek ilahi dinlerde gerekse diğer inanç sistemlerinde bu geleneğin devam ettiği görülmektedir. Günümüzde de halâ varlığını koruyan kurban, gerek ibadet gerekse geleneksel bir uygulama olarak varlığını sürdürmektedir. Bu dünya hayatının tabiatı aslında kurban mantığı üzerine kuruludur. Dikkat edersek, bu dünya hayatında bazı varlıkların yaşamlarını sürdürmeleri için, başka varlıkların yaşamlarını, haklarını, emeklerini kurban ettiklerini görürüz. Hayvanların birbirini yiyerek yaşamlarını sürdürmeleri bunun bir yansımasıdır.

İnsanoğlu, tarihte bereketli ürün elde etmek, elde ettiklerine karşılık minnettarlığını ifade etmek, düşmana galip gelmek, arzulanan bir şeyi gerçekleştirmek, korkulan tabiat üstü varlıklardan korunmak, zor durumlarla baş etmek, yaratırken tükendiğini düşündükleri tanrıların enerjisini artırmak ve kozmolojik devamlılığı sağlamak gibi nedenlerle beklentileri, korkuları, sevinçleri yüksek olduğunda sergileyebileceği en son davranışlardan biri olarak kurban ritüelini uygulamıştır. Günümüzde de kurban, dinî bir ibadet olarak yerine getirilme yanında birtakım beklentilerin gerçekleşmesi, gerçekleşme sonrası minnettarlık ifadesi veya korkulan olayları önleme gibi nedenlerden dolayı uygulanmaktadır. Bu uygulamaların dinî bir görev olarak algılanmasının yanı sıra minnettarlık, fedakârlık, arınma vb. psikolojik, toplumla ortak hareket etme ve sosyal çekincelerden korunma gibi sosyolojik faktörlerin etkisi de vardır. Kurban üzerinde etkili olan faktörlerin çeşitliliği ile fazlalığı, kurban uygulamalarının kültürlere ve dinlere göre değişiklik arz etmesi, kurbanın karmaşık bir yapıya bürünmesine neden olmaktadır.

İslamiyet’ten önceki ilahi dinlerde de kurban uygulaması söz konusudur. Yahudilerde kurban ibadetinin tarihi Hz. İbrahim’e kadar dayandırılmaktadır. Hz. İbrahim döneminde sığır, davar, kumru gibi bazı hayvanların Tanrı’ya sunulduğu; İshak ve oğlu Yakup tarafından da devam ettirilen kurban geleneğinin İsrailoğullarınca, bazı dönemlerde farklı uygulamaları olduğu, bu ibadetin Kudüs’teki mabedin 70 yılında Romalılar tarafından yıkılana kadar sürdürüldüğü bilinmektedir. Çağımızda yaşanan büyük ve küçükbaş hayvanların dışında kurban kesilip kesilemeyeceği tartışmalarının arkasında bu geçmiş inanç ve gelenekler yatmaktadır.

Kurbanlar kanlı ve kansız olmak üzere iki grupta toplanmıştır. Kansız kurban ve kanlı hayvan kurbanlarının yetmediğine inanıldığı yerlerde insanın da kurban edildiği olmuştur. İnsanın kurban edildiği toplumlarda çocuk ve kadın kurbanlar dikkat çekmektedir. Erkeklerin kurban edilmesi ise daha çok savaş meydanlarında din, devlet ya da belli bir ülkü adına canlarını vermeleri şeklinde gerçekleşmektedir. Günümüzde halen, bazı bölgelerde askere gönderilecek gençlerin kınalanması, bu inancın bir yansıması olarak değerlendirilebilir.

Çocukların kurban edilmesi, Fenikelilerde, bazı Kızılderili topluluklarda, Doğu Afrika yerlilerinde ve eski Ruslarda görülmüştür. Özellikle ilk doğan çocuklar, tanrının hakkı sayılmış, doğumun tanrının gücünü azalttığı inancıyla, bu zafiyeti gidermek için ilk çocuk tanrıya kurban edilmiştir. Bazı araştırmacılara göre Hz. İbrahim’in ilk oğlunu kurban etmek istemesinin nedeni olarak da doğu kültüründe ve özellikle Mezopotamya’da bu uygulamanın yaygın olması gösterilmektedir. Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etmeye çalışması, Yahudi, Hristiyan ve Müslümanlar arasında ortak olan inançlardan birisidir. Ancak bu inancın yorumunda ayrılığa düşülmüştür. Allah’ın bir koç göndererek, İbrahim’in oğlunu kurban etmesini engellemesi, din adına insan kurban etme geleneğini sonlandırmaya yönelik bir uygulamaydı. Bu uygulama, Allah adına bile olsan insanların kurban edilemeyeceği; dolayısıyla insan hayatının en kutsal emanet olduğunu bizlere öğretmiştir. Bundan dolayıdır ki Kuran-i Kerim de insanın şerefli bir varlık olduğu ve bir insanı öldürmenin, insanlığı öldürmek olduğu açık olarak ifade edilmiştir. Dolayısıyla kurban ibadetini dönemin şartları içerisinde düşündüğümüzde, insanın onurunu ve hayatını korumaya yönelik bir ibadet olarak değerlendirebiliriz. Ancak tüm canlılar için hayatın kutsallığı ya da yaşam hakkı dikkate alındığında, hayvanların kurban edilmesinin, doğru olup olmayacağı da tartışılabilir. İslam âlimleri genel olarak hayvanların haklarına da sahip çıkılması gerektiğini, ihtiyaç dışında hayvanların avlanması ya da öldürülmesini günah saymışlardır. Hatta Hz. Muhammed’den rivayet edildiğine göre sırf bir kediye zulmettiği için bir insan cehenneme, bir köpeğe iyilik yaptığı için de bir insan cennete gitmiştir. Dolayısıyla Kurban’ı Allah’ın yaşam hakkı verdiği hayvanların yaşam hakkına saygısızlık olarak yorumlanması doğru değildir. Nitekim bazı farklı inanç gruplarında hayvanların öldürülmesi ve etinin yenilmesi hoş görülmemiş ve veciteryan bir din anlayışı geliştirilmiştir. Bu dünyada yaşanan kurban gibi zorunlu acılar doğal olarak, dünya hayatının insan idealindeki gerçek yaşam olmadığı, gerçek yaşamın ahirette olacağı inancına kaynaklık teşkil etmiştir.

Çağımızda özellikle satanistlerin düzenlediği, insan ve hayvan kurban uygulamaları, geçmişteki çarpık anlayışların günümüzde de varlığını sürdürdüğünü göstermektedir. Bu durum, hayata ve kurbana sağlıklı bir yaklaşımın insan bilincinin sağlıklı gelişimi için ne kadar önemli olduğunu kanıtlamaktadır.

Sonuç olarak öncede işaret ettiğimiz gibi kurban etrafında çok farklı, zengin inançlar ve kültürler oluşmuştur. Bu inanç ve kültürlerin, varlıkların hak ve hürriyetlerinin tehdit altına alınmadığı bir anlayışla ele alınması gerekir. Buna bağlı olarak da keseceğimiz kurbanların bu bilincin geliştirilmesine, tüm varlıkların yaşama hakkı ve hürriyeti üzerinde düşünmemize ve Allah rızasına uygun bir anlayışla hareket etmemize yardımcı olmalıdır. Aksi takdirde bilinçsiz olarak yapılan ibadetler, insana ve topluma faydadan çok zarar verilebilir. Bu vesile ile halkımızın mübarek kurban bayramını kutlar, sağlık, mutluluk ve huzurlu yarınlar dilerim.

(Bu yazı daha önce yazdığım “Kurban Olayına Hümanist Ve Barışçı Yaklaşım” yazısının yenilenmiş şeklidir)

YÖK’ün İlahiyat Fakülteleri Düzenlemesi Üzerine

YÖK’ün ilahiyat fakültelerinin müfredatına ilişkin aldığı yeni kararla lisans programında bazı değişikliklere gidildi. Basına yansıyan değişikliğe göre, ilahiyat fakültelerinde okutulan felsefe tarihi dersi seçmeli hale dönüştürülmüş, din felsefesi dersinin ise kredisi azaltılmıştır.

Üniversite müfredatlarının değişimi akademik ortamın dinamizminin bir sonucudur. Ancak bu değişimin temel motivasyon kaynağı ve hedefleri önemlidir. Bu açıdan YÖK’ün ilahiyat fakültelerinin müfredatında yaptığı son değişiklikler ele alınarak tartışılmaya başlandı. Her konuda olduğu gibi bu konuda da iki farklı taraf oluşmuştur. Bir taraf ilahiyat öğretiminin dogmatik, dolayısıyla doktrinel bir anlayışa doğru kaydığı endişesi ile bu kararı eleştirmekte, diğer taraf ise bu değişimi mesleki niteliğin gelişmesi açısından gerekli görüp desteklemektedir.

Burada öncelikle üzerinde düşünülmesi gereken şey ilahiyat öğretiminden ne amaçlandığı ve insanın düşünce tarihi bilgisini aktarmayı amaçlayan felsefe tarihi öğretiminin ilahiyat sahasına ve öğrencisine ne kazandırıp ne kaybettirdiğidir. Genel amaçları açısından ilahiyat öğrenimi, inanç ve kültürün korunarak yeni nesillere aktarımının yanı sıra, insani değerlerin korunmasını da sağlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında din ve bilim arasında bir çelişkinin olması mümkün değildir. Çünkü bilim insana evreni tanımasını sağlarken, din de insana yaptığı keşifleri kullanmanın ahlaki esaslarını öğretmektedir.

Din öğrenimi devlet politikaları açısından kültürel ve siyasi bir değer taşırken, birey ve toplum için ise en temel insan hak ve hürriyetlerinden olması açısından değer taşımaktadır. İlahiyat öğrencilerinin büyük bir kısmı, bu alanı din ve kutsala olan özel ilgilerinden dolayı tercih etmektedir. Dolayısıyla da ilahiyat öğrenimi öğrenciler açısından bir aydınlanma arzusunu ifade etmektedir. Bu aydınlanma arzusunun gerçekleşmesinde felsefe ve felsefe tarihinin bilinmesi de önemli bir katkı sağlamaktadır. Dolayısıyla YÖK üyelerinin bu tavrı, akılcılığa karşı bir tavırsa, bunun kabul edilmesi mümkün değildir. Çünkü dini metinlerin de doğru anlaşılması insanın akli yeteneğini kullanma düzeyine bağlıdır. Ayrıca dini bilgiyi salt metinlere dayalı bilgi olarak algılamak, dini metinlerin kendi iç mesajları kadar tarihi gelişim süreçlerine de aykırıdır.

Felsefe insanın evreni anlama ve hayatını anlamlandırma gayretini ifade eder. Felsefe ile uğraşanlar bunu ağırlıklı olarak soyut akılla gerçekleştirmeye çalışırken, dini alanda araştırma yapanlar bunu bazen ibadetle elde edilen bilgiye dayalı olarak, bazen de ilahi iradenin vahyi ile insana yardımcı olduğu kutsal metinlere dayanarak gerçekleştirmeye çalışmaktadır.

Felsefe öğrenimine öğrencilerin kafasını karıştırdığı iddiasıyla karşı çıkmak ise felsefenin temel amacını kavrayamamak demektir. Çünkü düşünmek doğal olarak insanı zihinsel bir gayretin içerisine sokar. Bunu kafa karışımı olarak yorumlamak, ancak düşünce tembelliği ile açıklanabilir. Nitekim Kuran-i Kerim’de düşünmeyen toplumların kaderlerinin kirlilik içinde yaşamak olduğu açık olarak ifade edilmektedir. Ayrıca uzmanları, temel İslam bilimlerinden olan tefsir, hadis, akaid ve fıkıh gibi ilimlerin de birçok kafa karışıklığı olarak nitelenecek özelliklere sahip olduklarını bilirler. En basit örneği ile nesih konusunu yanlış değerlendiren birçok İslam alimi neredeyse Kuran-i Kerim’in barış, hoş görü ve ahlaki değerleri içeren büyük bir bölümünü işlevsiz ve anlamsız hale getirdiler.

Bir ilmi disiplinin içerisinde kafa karıştıran konuların olması zaten ilmi bir araştırma alanı olmasının esas sebebidir. Öğrencilerin kafası karışmasın diye onlara düşünceden yoksun bir öğretim programı sunmak, öğrencilere haksızlık olacağı gibi toplumumuzun geleceğine karşı da bir haksızlık olur. Aksine kafa karıştırıcı niteliği olmayan disiplinlerin ilmi bir öğrenim ve araştırma alanı olması mümkün değildir. Ayrıca otoriter ve tartışma kültüründen uzak din öğretimi programları uygulayan ülkelerin demokrasileri gelişmediği gibi, dinin temeli olan ahlaki değerler de gelişmemektedir.

YÖK’ün yaptığı düzenleme içerisinde dikkat çeken bir başka husus da 3’üncü ve 4’üncü sınıf müfredatında yer alan sistematik kelam dersleriyle 3’üncü sınıfta okutulan İslam mezhepleri tarihi derslerinin saatleri azaltılarak, “kelam ve İslam mezhepleri” adıyla bir derste birleştirilmesidir. Bu değişiklik de, her iki alanın birbirinden tamamen farklı olduğu gerekçesi ile eleştirilmektedir ve bu eleştiri haklı bir eleştiri olarak gözükmektedir. YÖK’ün düzenlemesi daha farklı konuları da içermektedir ve alınan bu kararlarla ilgili tartışmalar devam edecektir. Akademik ruh bunu gerekli kılmaktadır. Dolayısıyla da tartışılmaz dogmalar oluşturmak dinin insani ve ahlaki zemininin anlaşılmasını zorlaştıracağı gibi, ilahiyat öğreniminin akademik bir uğraş olmasını da engelleme riski taşımaktadır. YÖK’ün son düzenlemesinin böyle bir amaç taşımadığından şüphem olmamakla beraber, kararların çok yönlü tartışılmadan uygulamaya konulmasının sakıncalı olacağı kanaatindeyim. Bu yazıyı yazmama sevk eden esas amilde budur.