Yusuf Suiçmez tarafından yazılmış tüm yazılar

Doç. Dr. Yusuf Suiçmez 1968 yılında Sürmene/Trabzon’da doğdu. 1975 yılında ailesi ile birlikte Kuzey Kıbrıs’a göç etti. İlk, Orta ve Lise öğrenimini Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde tamamladı. 1995 Yılında Medine İslam Üniversitesi’nde lisans eğitimini; 1998 yılında ise Karadeniz Teknik Üniversitesi Rize İlahiyat Fakültesi’nde ise Yüksek Lisansını tamamladı ve bu arada aynı üniversitenin Sosyal Bilimler kadrosunda araştırma görevlisi olarak çalıştı. 2005 yılında ise Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde doktorasını tamamladı. 2017 yılında ise doçent oldu. 2003-2005 yılları arasında Doğu Akdeniz Üniversitesi Türkçe Eğitimi Bölümü’nde; 2005-2007 yılları arasında aynı üniversitenin Genel Eğitim Bölümü’nde; 2000-2011 yılları arasında ise Yakındoğu Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 2009-2011 yılları arasında ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Din İşleri Başkanlığı görevini yürüttü. 2011 yılında açılan Yakın Doğu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin Kurucu Genel Koordinatörlüğünü yaptı ve 2014 yılına kadar aynı Fakültenin Dekanlığına vekalet etti. Halen aynı fakültede öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Doç. Dr. Yusuf Suiçmez ayrıca 2017 yılında Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Adalet Yüksek Okulu’nda önlisans, 2022 yılında ise Yakın Doğu Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde lisan öğrenimini tamamladı ve ikinci doktorasını Kamu Hukuku alanından yapmaktadır. Birçok uluslararası ve ulusal yayını olan Doç. Dr. Yusuf Suiçmez, çok iyi düzeyde Arapça ve İngilizce, orta düzeyde Rumca ve Farsça bilmektedir. Milli sporcu da olan Doç. Dr. Yusuf Suiçmez evli ve iki çocuk babasıdır.

ASKERSİZ KIBRIS

Türkiye -AB Karma Parlamento Komisyonu Toplantısı’na, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nden Avrupa Halk Partisi Milletvekili (EPP) Eleni Theochorous arasındaki diyalog damgasını vurdu. Bu diyaloğa bakıldığında Türkiye’nin Kıbrıs sorunu konusunda hem vicdani olarak hem de uluslararası hukuk olarak daha doğru ve haklı bir konumda olduğu görülür. Davutoğlu’nun da belirttiği üzere, Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesi adadaki istikrarsızlık ve çatışmanın bir sonucuydu ve bunun büyük ölçüde sorumlusu Güney Kıbrıs ve Yunan askeri güçleridir. Kıbrıs, Türkiye ve Orta Doğu’daki tecrübelerden sabit olduğu üzere, siyaset üstü durması gereken kurumların başında gelen silahlı güçler, genel güvenlik konseptinden sapıp ülke siyasetine müdahil olurlarda o ülkede hem güvenlik hem de istikrar sorunu daha da artar.

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nden Avrupa Halk Partisi (EPP) Milletvekili Eleni Theochorous’un özellikle Kıbrıs’taki Türk askeri varlığını hedef alarak yaptığı konuşma, Kıbrıs sorunu ve tarihini bilmeyenler tarafından makul gözükebilir. Ancak Kıbrıs’tan Türk askerinin gitmesi demek, Akdeniz’deki güç dengelerinin alt üst olması demektir. Çünkü Kıbrıs Adası üzerinde bulunan askeri birlikler ve silahlar bu dengeyi koruyacak şekilde dizayn edilmiştir. Dolayısıyla Kıbrıs’ın askersizleştirilmesi gündeme getirilecekse, bunun Güney Kıbrıs’taki Yunan askeri varlığıyla birlikte ele alınması gerekir. Şunda şüphe yoktur ki, Yunanistan Kıbrıs’taki askeri varlığını ortadan kaldıracak hiçbir projeye onay vermez. Bilindiği üzere 1974 hareketi Yunan Cuntası’nın ada üzerinde askeri bir hakimiyet kurmak için Makarios’a karşı düzenlediği darbe sonucunda olmuştu.

Kıbrıs Adası’nın askersizleştirilmesini sadece Türk ve Yunan askeri dengesi açısından ele almak da doğru değildir. Çünkü Kıbrıs Adası üzerinde askeri varlığı olan iki güç daha vardır. Bunlardan bir tanesi İngiltere, diğeri ise Birleşmiş Milletler’i askeri gücüdür. Orta Doğu’daki istikrarsızlık ve Akdeniz’deki enerji kaynakları, son dönemlerde Kıbrıs Adası’nın askeri ve stratejik önemini daha da arttırdığı bir dönemde böyle bir talebi gündeme getirmeyi iyi niyet ile açıklamak oldukça güçtür. Dolayısıyla da, bu şartlarda ne Yunanistan’ın ne Türkiye, ne de diğer askeri güçlerin buradan çekmeleri düşünülemez. Bundan dolayı da mevcut şartlarda askeri güçlerin varlığını değil misyonlarını tartışmak gerekir. Ayrıca adanın tamamen askersizleştirilmesi Yunanistan ve Güney yönetiminin lehine olmaz. Çünkü Ada’nın askersizleştirilmesi durumunda, askeri açıdan stratejik üstünlük Türkiye Cumhuriyeti’nin lehine döner. Çünkü askersiz bir Kıbrıs’a, coğrafi konumu ve askeri kabiliyeti açısından müdahale imkanı en güçlü olan ülke Türkiye’dir.

Türk askerinin adadan çekilmesi ancak Kıbrıs sorununa kapsamlı bir çözüm bulmak ile mümkündür. Sayın Davutoğlu’nun da belirttiği gibi, bunu olması engelleyen yine Güney yönetimi olmuştur. Ne zaman Güney yönetimi Avrupa Birliği’ne girmiş olmayı Türkiye’ye baskı için kullanmayı bırakır ve Fransa gibi Türkiye’nin üyeliğinin önünü açacak adımlar atarsa ve Türkiye’nin Avrupa’ya üyeliği gerçekleşirse o zaman, aynı birlikte olmanın bir neticesi olarak, Osmanlı’nın belli dönemlerinde olduğu gibi Türkiye ve Güney Kıbrıs ve Yunanistan arasında askeri rekabet, askeri iş birliğine bile dönüşebilir. Aksi takdirde Türk askerinin Kıbrıs adasından çekilmesi mümkün değildir. Çünkü mevcut şartlarda Türk askerinin Kıbrıs’tan çekilmesi demek, güven sorununun daha da artması demektir.

Faiz Sömürüsü

Faiz Sömürüsü

Gelişmemiş ülkelerde faizsiz bir ekonomik sistemin kurulabilmesi imkansız görülmektedir. Faize dayalı ilişkiler genelde yasa dışı olarak tefecilik şeklinde, yasal olarak ise bankacılık şeklinde ortaya çıkmaktadır. İddia edildiğine göre KKTC ve dünyada bankacılık sektörü dışında tefecilik şeklinde gelişen çok büyük bir piyasa vardır. Aslında bu iki sektör birbirini beslemektedir. Çünkü bankalara borçlanan; ancak borçlarını ödeyemediği için kredi yasağına giren birçok kişi çare olarak tefecilere başvurarak borçlardan kurtulmaya çalışmaktadır.

Bu durum insanları banka borçlarından biraz kurtarsa da sonrasında tefecilerin eline düşürmektedir. Tabii ki tefecilik yasal olmadığı için tefeciler de kendilerini garantiye almak için kendilerine özgü tedbirler geliştirdiler. Bu tedbirler halk arasında tefecilik mafyası şeklinde tanımlanmaktadır.

Tüm bu olumsuzlukların ana sebebi çarpık bir bankacılık sektörünün oluşmasından kaynaklanmaktadır. Dikkat edilirse ülkelerin gelişmişlik düzeyleri bankacılık sistemlerinin gelişmişlik düzeyleriyle bağlantılıdır. Gelişmiş ülkelerde faizler % 1 ile %3 arasındadır. Borçlanma ve kredi faiz oranları arasındaki fark ise oldukça düşüktür. Aslında bankalar için önemli olan borçlanma ile kredi faizleri arasındaki faktır. Bir banka % 2 faiz ile kredi veriyor ise % 1 faiz ile de mevduat kabul ediyorsa, kar oranı % 1’dir. Aynı banka % 14 faiz ile kredi veriyor % 13 faiz ile de mevduat kabul ediyorsa yine kar oranı % 1’dir. Doğal olarak faizlerin düşürülmesi bankaların kar oranını düşürmez.

Peki faizlerin yüksek olmasının bankalara bir getirisi var mıdır? Bence yoktur aksine zararı vardır. Çünkü yüksek faiz ile bankanın kredi vermesi ve mevduat kabul etmesi bankalar için daha yüksek bir risk oluşturmaktadır. Çünkü yüksek faiz ile verilen kredilerin tahsili daha zordur. Ülkemizdeki yatırımcıların genel kar ortalaması % 3 civarında olduğunu düşündüğümüzde, bu kadar yüksek faiz ile borçlanan yatırımcıların kendilerini yüksek bir risk altına soktukları açıktır. % 8 civarında bir faiz ile borçlanan yatırımcının bankaya bu borcunu ödeyebilmesi için yaptığı yatırımdan en az % 15’ye yakın kar etmesi lazım. Bu durum yatırımcıyı zora soktuğu gibi enflasyonu da yükseltmektedir. Doğal olarak yüksek faiz demek yüksek ekonomik risk demektir.

Ayrıca yüksek faizler maliyeti yükselttiği için yüksek faizle borçlanan yatırımcıların daha düşük faiz ile borçlanan ülke yatırımcılarıyla rekabet edebilmeleri de mümkün değildir. Bu ise reel sektörün başarısızlığına sebep olmaktadır. Bu sorundan kurtulmak için bankaların geri dönüşümü daha kolay olan, denetimi yüksek düşük faiz oranlarıyla kredi vermeleri gerekir. Bence KKTC ekonomisinin olumsuz yönde gelişmesinin en büyük sebebi, yüksek üretimi engelleyen yüksek faizli kredi ve mevduat faizleridir. Faizlerin yüksek olmasının bir sebebi de devletin aldığı stopaj ve bsiv vergileridir. Devletin bu tür vergilerle faizi yükseltmesi doğal olarak reel sektörü olumsuz etkilemektedir.

Faizlerin yüksek olması, yatırımcıyı üretime yatırım yapmak yerine paralarını bankalarda tutmaya teşvik etmektedir. Bu ise yatırım ve üretimin önündeki en büyük engeldir. Yatırım ve üretimin düşmesi aynı zamanda işsizliği de arttırmaktadır. Devlet faizleri düşürüp, üretimi teşvik eden ve kazancı vergilendirse işsizlikle beraber maliyeti de düşürecektir.

KKTC halkının büyük bir bölümünün bankalara borçlu olması ve bu borçların tahsil edilememesi sebebiyle davalık olması yüksek faizle birlikte ayrı bir ekonomik yük getirmektedir. Bu sorunun aşılabilmesi için banka faizlerinin gelişmiş ülkelerin faiz oranlarına çekilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde yüksek faizler halkın sadece sömürülmesini değil uzun vadede ülke ekonomisini de daha büyük bir çıkmaza sürüklenmesine yol açacaktır. Şüphesiz ekonomik, sosyal, siyasi ve hukuki alt yapısı oluşmamış sistemlerde düşük faiz politikalarının da bazı riskleri bulunmaktadır. Nitekim Türkiye’de son birkaç yıldır düşük faiz politikaları tartışılmaktadır. Bence KKTC’de de bunun ciddi olarak tartışılmasına ihtiyaç vardır.

Ölüm ve Ötesi

Ölümden neden korkuyoruz?

İnsan hayatının en dramatik olayıdır ölüm. Çünkü ölüm insanı yaşama bağlayan tüm değerlerin son bulma korkusunu içerisinde taşır. Tarih boyunca insanlar ölüm olayı karşısında kendilerini çaresiz görmeleri sebebiyle, bu korkuyu aşmak için ölüme çok özel anlamlar yüklemeye çalıştılar. Mevlana gibi ölümü adeta sevgiliyle buluşma gecesi gibi yaşamın mutluluğunun zirvesi gibi görmeye çalışanlar olduğu gibi, yaratıcının varlıklar üzerinde bir baskısı, hatta hayatın bir vahşeti olarak da yorumlayanlar oldu. Ölümün korkunç görülmesinin bir diğer sebebi de belirsiz özelliklere sahip olmasıdır. Bu belirsizliklerin başında, ölüm sonrası varlıkların durumudur. Peki, ölüm olmasaydı ve de ölüm sonrası hayat ile ilgili belirsizlikler olmasaydı hayat nasıl olurdu? İşte ölüm üzerine düşünen insanların çok azı bu soru üzerinde de düşünmektedir.

 

Ölüm olmasaydı ne olurdu?

Şüphesiz ölüm olmasaydı, doğumun olması da imkânsız hale gelecekti. Çünkü bugüne kadar ölmüş tüm insanlar dünya hayatında kalmış olsaydı, dünyanın bizi taşıyamayacağı kesin bir bilgidir. Nitekim her yıl milyonlarca insan doğal sebeplerle ölürken, dünyayı paylaşamayan milyonlar da birbirini öldürmektedir. Demek ki, bu dünya yaşamındaki dengenin korunması için doğal ölüm yanında çıkarların korunması için öldürmek de bir zorunluk gibi görülmektedir.

Her ülkenin kendi menfaatlerini korumak için öldürmeyi meşru görmesi bunun açık bir göstergesidir. Dünyanın birçok yerinde yaşanan cinayetlerin arkasında, belli kişilerin çıkarlarının korunması için öldürmenin meşru görülmesi düşüncesi yatmaktadır.

Burada akla gelen bir diğer soru da, dünyanın dengesinin korunması için neden ölümün zorunlu bir ilkeye dönüştürüldüğüdür. İlahiyat açısından buna verilebilecek cevap, yaşamın sadece bu zaman ve mekân ile sınırlı olmadığıdır. Dolayısıyla farklı zaman ve mekânları deneyimlemek için yaşamın sadece bu zaman ve mekân ile sınırlı olmaması gerekir. Çünkü yaratıcı sonsuz bir kudrete sahiptir ve yaşamı sonsuz alternatiflere açık kılmıştır. Bu anlamda ölüm canlılar için sonsuz yaşama açılan bir kapıdır. Ayrıca bu yaşam bizim ilk tecrübemiz de değildir. Bizim cennette ve de anne karnında deneyimlediğimiz yaşamlar vardır. Özellikle hep daha iyiyi daha güzeli aramamız, cennet deneyimimizden kaynaklanan bir arzudur. Çünkü yaratılışımız ve özümüz cennete uygun olarak yaratılmıştır. Bundan dolayı da doğum ve ölümler bizi bu özümüze hazırlayan süreçlerdir.

İnsan ruhu sonsuz bir akışa meyillidir. Çünkü kendi özünde de sonsuzluk vardır. Bu özü sebebiyle de insan ruhu, sonlu şeylerin kendisini sınırlamasını kabul etmez. Çok sevdiğimiz şeyleri zamanla sevmemeye başlamamız, hatta ondan ayrılmak istememiz de ruhumuzun bu sonsuza akış arzusundan kaynaklanmaktadır. İbrahim Peygamberin: “Ben sonlu

şeyleri sevmem” sözü de bunu açıklamaktadır. Ancak burada “sonlu şeyleri sevmem” sözüyle, sonlu şeylerin değersiz olduğu anlamı çıkmaz. Çünkü hayatın kendisinde sonluluk diye bir şey yoktur. Sonluluk varlıkların deneyim süreçleri ile alakalı bir olgudur.

Sonsuzluk ise varlıkların deneyim ve ilişkilerinin sürekliliği ile alakalı bir olgudur. Nitekim her son bulan ilişki sonrası yeni bir ilişki ağı başlamaktadır. Bu ölüm sonrası için de böyledir. Ancak sonlu şeylerle olan ilişkimizdeki tutarlılığımız ve sünnetullaha uyumumuz yeni ilişkilerin yaşam kalitesini belirlemektedir.

 

İnsan ölümün gerçeğine erişebilir mi?

Ölümle ilgili önemli bir konu da neden insanın ölümün gerçeğine erişemediği meselesidir. Aslında dini kaynaklara bakıldığında insanın buna erişebileceği, hatta bir gün hayatla ilgili tüm sebep ve sonuçları görebileceği şeklinde bilgilerin olduğu görülür. Ancak insanlık henüz daha duygu ve düşünce olarak ölümün tüm belirsizliklerini görme düzeyine

erişebilmiş değildir. Dini metinler incelendiğinde özellikle peygamberler ve bazı özel insanların bu bilgiye sahip olduklarına dair bilgilere rastlamaktayız. Bu bilgiler, aslında insanlığın bu bilgiye erişebilme potansiyeline sahip olduğunu göstermektedir. Nitekim Kuran-ı Kerim’de insanın kendisi ve ufuklarda (doğa içi ve dışında) gerçekleştireceği bilimsel keşiflerle bunu erişebileceği belirtilmektedir. Ancak insanın bu bilgiye erişebilmesi için öncelikle bu bilgiyi istismar etmeyecek duygusal gelişmeye ve de zihinsel olarak bunu algılayabilecek olgunluğa erişmesi gerekmektedir. Nitekim

Kuran-i Kerim’de insanın evrene hakim olması durumunda, evrenin dengesinin bozulacağı uyarısı yapılmaktadır.

 

Müslümanlık, Hristiyanlık ve Yahudilikte ölüm?

Farklı inanç sistemleri, ölümü yaşamın dinamizmi içerisinde bir yerlere koymaya çalıştılar. Bu farklı inanç sistemlerini dört sınıf içerisinde toplayabiliriz. Bunlardan birincisi ölümün farklı bir mekan ve zamanda yeni bir yaşamın başlangıcı olduğu inancıdır. Müslümanlık, Hristiyanlık ve Yahudilik bu inanç sistemin önde gelen temsilcileridir. Bu inanca göre, varlığın varlığı tek bir zaman ve mekân ile sınırlı değildir. Doğal olarak insanın yaşamı da tek bir zaman ve mekân ile sınırlı değildir. Bu anlayışta olanlar için yaşam ölüm doğal olarak bir zaman ve mekân değişimidir. Bu inançta olanlar, ölümle birlikte zaman ve mekân değişimini kabul etmelerine rağmen, değişiminin hangi kurallara bağlı olarak gerçekleşeceği konusunda ayrılığa düştüler. Bundan dolayı Müslümanlık, Hristiyanlık ve Yahudilik inanç algılarında, ölüm sonrası kimlerin kurtuluşa ereceği konusunda ihtilafa düşülmüştür Her inanç sistemi kendi doğruları ve değerleri doğrultusunda zaman ve mekân değişiminin gerçekleşeceğini düşündüğü için doğal olarak yeni yaşamda kendi inançlarına bağlı olanlar için mutluluğun gerçekleşeceğini kabul etmektedirler. Bu inanca bağlı olarak da inanç sistemlerine bağlı olanların cennete, bağlı olmayanların ise cehenneme gideceklerini ileri sürmektedirler. Bu sistemlerin bazı üst düzey yorumcuları, ölüm sonrası kurtuluşu daha evrensel bir yasa ile değerlendirip her inanç sistemine tabi olanların cennete gidebileceklerini ileri sürmüşlerdir. Ancak bu görüşü ileri sürenler cennete gitmenin asgari şartlarında ayrılığa düşmüşlerdir.

 

Budizm ve Hinduizm’de ölüm?

İkinci tür inanç sistemleri ise ölüm sonrası hayatın farklı bir zaman ve mekânda gerçekleşmediği; insan ruhunun ölüm sonrasında yeniden bu dünyada tekrar doğuşlarla gerçekleştiğini ileri sürmektedir. Bunlar genel olarak reenkarnasyon inancına sahip inanç sistemleri olarak bilinirler. Bu inanç sistemine sahip olanlar da ölüm sonrası yeni yaşamın hangi değerlere bağlı olarak gerçekleşeceği konusunda ayrılığa düştüler. Bu sisteminin en belirgin özelliklerinden birisi, bu dünya yaşamına tekrar gelişi hoş karşılamamalarıdır. Çünkü bunlara göre hayatın esas gayesi tanrı ile bütünleşmektir (Nirvana ya da Mokşa’ya ulaşmak). Ancak bu bütünleşmenin bir mekân ve zaman değişimi yoksa bilinçte oluşan bir ruh hali mi olduğu konusunda ayrılığa düşülmüştür. Budizm ve Hinduizm bu inanç sisteminin en güçlü temsilcileridir.

Hinduizm ve Budizm’in eleştirildiği bir husus, bu dünya yaşamında insanın yaşadığı olumsuzluk ve kusurları geçmiş hayatlardaki günahlara bağlamalarıdır. Bu inanç sebebiyle özellikle ahlak felsefesi oluşturmada Budizm ve Hinduizm yetersiz kalmakla eleştirilmektedir. Çünkü inanç sistemlerine göre, kör olan bir insanın körlüğünün sebebi geçmiş yaşamındaki bir günahtır. Bu durum doğal olarak engellilere günahkâr insanlarmış gibi bakılmasına yol açtığı gerekçesi ile eleştirilmektedir. Bu inanç sisteminin eleştirildiği bir diğer husus ise tanrı ile bütünleşen insanın kendi kimliğinin

durumunun ne olacağı konusudur. Çünkü Budizm’in kurucusu Siddhartha Gautama (Buda)’nın bireysel ruhu inkâr ettiği

şeklindeki bilgiler insan ve tanrı arasındaki ilişkinin belirlenmesinde oldukça büyük sorunlara yol açmıştır.

 

İnançsızlar (Ateistlere) göre ölüm?

Ölüm ve sonrası için ileri sürülen üçüncü bir görüş ise ölümün yokluk olarak yorumlanmasıdır. Özellikle çağımızda bu anlayışın yaygınlaşmasında ateizm oldukça etkili olmuştur. Bu anlayış dini inançların ölüm korkusu üzerinden kurduğu bazı yanlış algıları sorgulanmasına yol açmış olmakla, entelektüel bir katkı sağladığı kabul edilse de, insanın yaşama umudu ve sevincini yok ettiği şeklinde yoğun eleştirilere maruz kalmıştır. Bu anlayışta olanlar, ölüm sonrası yaşamı kabul edenleri, ölüm gerçeğini kabul etme konusunda yeteri kadar cesur olmamakla suçlarken, ölüm sonrası hayatı kabul edenler ise bunları hayatın gerçeğini idrak edememek ve ölüm sonrası bir hayatın sorumluluğunu alma cesaretini gösterememekle suçlamaktadır.

 

Şüpheciler (Agnostiklere) göre ölüm?

Bazı bilim adamları tarafında ateistler kısmında değerlendirilen agnostikler (şüpheciler)’e göre ise yaratılış gibi konular

insanın bilgi düzeyini aşan konulardır. Bu yüzden de bu konularda kesin konuşmak doğru değildir. Bunlara göre ölüm sonrası hayat olabilir de olamayabilir de. Bu anlayışta olanlara göre bu konuların konuşulması ile bir sonuca varılamaz hatta tanrının var olup olmadığı konusu da aynı şekilde bilinmezlerden olduğu için bir sonuca varılamaz. Bu anlayış, insanı hayatın ölüm ve yaratılış gibi en önemli olayları üzerinde düşünmeden alıkoyması sebebiyle düşünce tembelliğine sebep olmakla eleştirilmektedir.

 

Bilinmezler neden vardır?

Bilinmezler hayatın sonsuz dinamizminin bir eseridir. Çünkü bilmek, bir şeyin sınırlarını tanımak ile ortaya çıkar. Sonsuz olanın sınırı olmadığı için doğal olarak sonsuzun varlığı algılanabilir iken sınırlarının tespit edilmesi mümkün olmamaktadır. Çünkü varlığın varoluşla ilgili bilinmezleri varlığın sonsuza akışını ve de sonsuz dinamizmini ifade ederler.

Şüphesiz, böyle bir yazıda ölüm ile ilgili her şeyi ve tüm inançları açıklamak mümkün değildir. Ancak en azından ölüme daha da faklı pencerelerden bakabilmeyi sağlayabilirsek bu da bir fayda olacaktır.

Yusuf Suiçmez

Dinlerin ve Dindarlığın Geleceği

Dinlerin ve Dindarlığın Geleceği

Yakın zamana kadar, bilimsel gelişmelere bağlı olarak dinlerin zayıflayacağı; buna bağlı olarak da seküler (laik) anlayışın güç kazanarak gelişeceği düşünülüyordu. Ancak son dönemlerdeki gelişmeler, hem ulusal hem de uluslararası ilişkilerde din ve mezheplerin etkisinin artması ile bu anlayışın yeniden gözden geçirilmesine yol açtı. Dine olan ilgi bilimin ve bilimsel düşüncenin zayıflaması olarak değerlendirilemez. O halde bu gelişmenin sebebinin ne olduğu üzerinde kafa yormak lazım. Öyle gözüküyor ki, deney ve keşiflere dayalı pozitif ve sosyal bilimler henüz daha insandaki dini eğilimler dahil inançla ilgili soru ve sorunlara yeterli ölçüde cevap bulamamıştır. Bilim alanındaki hızlı gelişmeler, böyle bir umut yaratmış olsa da, geçen zaman dinlerin gereksizliği ve yetersizliğini ortaya koyamamıştır. Bu ise dinlere olan ilginin tekrar yükselmesin yol açtı. Nitekim birçok uluslararası kuruluş, politikacı ve bilim adamı, dini inançların insanlığın geleceğini nasıl etkileyeceği üzerinde fikir yürütmeye çalışmaktadır. Bu konuda olumlu düşünenler, dinlerin de evrimleşerek insanlığın ortak ahlaki paydalarının oluşmasına katkı sağlayacağı görüşündedirler. Bunun tam tersine dinlerin yükselişinin medeniyetler çatışmasını körükleyerek ortak insani değerleri zayıflatacağı görüşü de ileri sürülmektedir.

Dinlere olan ilgi genelde iki temel sebebe indirgenmektedir. Bunlardan birisi insanın yaratılışında bulunan ve yaratılıştan kaynaklanan yaratanına yönelme arzusudur. Bu yöneliş her varlığın onu var eden kaynağa yönelme arzusu olarak ortaya çıkmaktadır. Yaradan’a yaratılıştan bağlılık: Derelerin göl, deniz ve okyanuslara akışı ve de çocuğun anne ve babasına, ağacın toprağa, meyvenin ağacına yaprağın da dalına bağlılığı ve özlemi gibidir. Bundan dolayıdır ki ilahiyatçılar tarafından din, fıtri bir eğilim olarak tanımlanmaktadır. Dinlere olan eğilimin ikinci sebebi olarak ise insandaki iktidar ve egemenlik duygusu gösterilmektedir. Dini bu bakış açısı ile ele alanlar, insandaki dini eğilimi yaratılıştan kaynaklanan yaratıcıya yönelme olarak değil; insandaki güç ve egemenlik duygusunun yarattığı araçsal bir eğilim olarak görürler. Günümüz ilahiyat sahasındaki çalışmalarda her iki eğilimin de izlerini görebilmekteyiz.

Dinin egemenlik ve güç eksenli araçsal yorumu zamanla kapitalist din ve dindarlık anlayışının gelişmesine yol açtı. Buna bağlı olarak da dinlerin yükselişinin en temel dinamiklerinden birisi de, kapitalizmin zamanla dinin gücünü keşfederek dini de kapitalizmin bir parçası haline getirmesi olarak kabul edilmektedir. Kapitalist dindarlığın gelişmesine paralel olarak devlet ve din arasındaki ide bağlantısı yeniden kurulmaya başlandı. Ancak bu devlet idesi ile din idesinin yeni kurgusunda din fıtri bir eğilim olmaktan çıkarılmış güç ve egemenliğin aracına dönüştürülmüştür. Bu itibarla da din, devlet politikalarını belirleyen değil meşrulaştıran bir mekanizma olarak algılanmaya başlandı. Bu anlayışa göre dinin kendine ait ontolojik bir varlığı yoktur. Bu anlayışa göre dinin varlığı amaçsal değil; gücü temsil eden devlet idesinin amacını gerçekleştirmeye yarayan araçsal bir varlıktır.

Kapitalist dindarlık devlet ve din idesi (manevi varlığı) arasında böyle bir bağ kurarken, bazı birey ve gruplar da bu gelişmeye uygun olarak din üzerinden kendi amaçlarını gerçekleştirecek cemaat ve tarikatlar oluşturmaya başladılar. Bunun bir sonucu olarak çeşitli bölgelerdeki birçok tarikat şeyh ya da dini otoritelerin oluşturdukları kurumsal dindar yapılar ile devletin kurumsal yapıları arasında zaman zaman çıkar ilişkilerine dayalı dostluklar, zaman zaman da çıkar çatışmasın dayanan sorunlar yaşanmaktadır. Kurumsal dindarlığın yarattığı bu yapı birey hak ve hürriyetlerinin gelişmesine engel olduğu gibi hukuk devleti anlayışının da gelişmesine engel olmaktadır. Çünkü bu tür yapılar zaman zaman devlet içinde cemaat ve tarikat mensuplarına atanma ve yükselmelerde haksız avantajlar sağlayarak hukuk devleti anlayışının zayıflamasına yol açmaktadır. Bu ise devlet içerisinde devlet olma durumunu var etmektedir. Ortadoğu ve Dünyanın birçok yerinde din ve devlet arasındaki çatışmalarda bu tür din ve devlet anlayışlarının büyük etkisi vardır.

Kurumsal dindarlığın resmi bir şeklini de devlet sistemleri içerisinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, Papalık, devlet kilisesi, sinagog ya da geçmişten gelen inançları temsil eden ve devlet yapıları ile bütünleşen farklı dini kurumlar temsil etmektedir. İster sivil ister resmi olsun kurumsal dindarlığı temsil eden bu yapıların zamanla otoriter bir güce dönüşmesi ve çatışmalara yol açması; ya da çatışmalarda meşrulaştırıcı bir rol üstlenmesi doğal olarak dini kurumların yönetim ve denetim sorununu gündeme getirmektedir.

Bu sorunun çözümü için genelde iki farklı yol önerilmektedir. Bunlardan bir tanesi dinlerin toplum hayatından uzaklaştırılmasını esas alan seküler devlet ve birey anlayışının geliştirilmesidir. Türkiye’de yükselen Cumhuriyet ideolojisinin temel mantığı bu strateji üzerine kurulu olmakla birlikte Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devletin kurucu unsuru olarak görülmesi sebebiyle bireysel sekülerleştirme kısmen başarıya ulaşmış ancak kurumsal sekülerleşme aynı ölçüde başarılamamıştır. Bunun en temel sebeplerinden birisi Türkiye halklarının bireysel kimliklerinden öte kurumsal kimlikleri ile kendilerini ifade etme ihtiyacı hissetmeleridir. Bu ihtiyacın doğmasında Cumhuriyet fikrinin yeni bir kolektif bilinç yaratma mantığı üzerine kurulmuş olması da etkili olmuştur. Böyle bir sistemde doğal olarak bireyin bireysel kimliği değil bireyin ait olduğu resmi ya da gayri resmi kurumsal kimliği öne çıkmaktadır. Bireyin ihmal edilerek, bağlı olduğu grup ve cemaatin öne çıkması bu anlayışın ürünüdür.

Bu açıdan bakıldığında, Türkiye Cumhuriyetinin siyasi geleceği bireysel kimliklerin öne çıktığı ve ortak hukukun toplumsal uzlaşı alanı olarak görüldüğü hukuk devleti anlayışı ile kurumsal kimliklerin siyaseti domine ettiği ve kurumsal güçlerin değişmesine bağlı olarak dayatmaların değiştiği bir yöne doğru evrilecektir. Türkiye’nin bu tercihinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin de dini ve siyasi yapılanmasını etkileyeceği şüphesizdir. Biz KKTC vatandaşları olarak kurumsal sekülerleşmeyi Türkiye’den daha rahat gerçekleştirebiliriz. Bunun olabilmesi için Din İşleri Başkanlığı’nın devlet kurumu olmaktan çıkarılarak mali ve idari özerkliği olan bir kuruma dönüştürülmesi gerekir.

Dünya ölçeğinde dinlerin geleceği de devlet politikalarının, dini kurumlara kurumsal özerklik verip vermemelerine bağlı olarak değişecektir. Devletlerin dinsel ve mezhepsel geçmişlerine dayalı politikalar izlemeleri doğal olarak dinlerin devletlerarasındaki ilişkilerde daha etkili olmasını sağlamaktadır. Avrupa’nın ağır basan Katolik ve Protestan yapısı, Rusya’nın ağır basan Ortodoks yapısı ve Amerika’nın Evangelist Hristiyan yapısı Hindistan’ın Brahmanizmi, Çin’in Budizmi ve Ortadoğu’da Yahudiliğin hem iç hem de dış siyasette etkili olduğu bilinmektedir. Bu etkileşimin bölgesel ve uluslararası çatışmaların sebebi mi yoksa meşrulaştırıcı aracı mı olacağı, din ve devlet arasındaki ilişkilerin düzenlenmesine bağlı olarak değişecektir.

Dinin ulusal ve uluslararası siyasi hedeflerin sebebi ya da meşrulaştırma aracı olarak kullanılmasına karşı olanlar dinleri evrensel ortak ahlaki değerler doğrultusunda yorumlamaya çalışmaktadır. Bu anlayışı savunan Müslüman ilim adamları, tüm dini inançların ortak paydası olarak kabul edilen mekasid-ü şerianın (dinin temel amaçlarının), tüm dini yorumlarda esas alınmasını savunmaktadır. Bir kısım ilim ehli ise ortak değerler olarak 10 emrin esas alınmasını önermektedir.

Henüz daha din ve devlet ilişkileri algı dünyamızda fıtri ve evrensel bir anlayış düzeyine ulaşmadığı için, ilahiyatçıların ileri sürdüğü fıtri ve evrensel din algısı yeteri kadar ilgi görmemektedir. Aynı şekilde bunların dışında yeni din arayışları da dinlerin ve dindarlığın geleceğinin şekillendirilmesinde etkili olmaya çalışmaktadır. Sonuç olarak dini algıların yeni süreçte, ortak paydalara doğru yönelerek evrensel ahlaki ilkelerin gelişmesine katkı sağlama ile bölgesel ve uluslararası çatışmaların sebep ya da meşrulaştırma aracı olması yönünde gelişmelere açıktır. Dinin ve dindarlığın evrensel ortak ahlaki ilkeler doğrultusunda gelişmesi durumunda, dinin bölgesel veya uluslararası çatışmaların sebep ya da meşrulaştırıcı aracı olması ihtimalleri zayıflayacaktır. Kurumsal dindarlık ve buna bağlı çatışmalar azaldığı ölçüde de evrensel ahlaki ilkelere dayalı bireysel ve kurumsal dindarlık algısı gelişecektir. Aksi bir gelişmenin olması halinde ise din adına, yaşanan haksız çatışmalar ve bunların sonucu olarak ortaya çıkan acıların tekrar tekrar yaşanması kaçınılmaz olacaktır.

Askeri Darbe Girişimi ve Sivil Toplum Fırsatı

Askeri Darbe Girişimi ve Sivil Toplum Fırsatı

15 Temmuz’da Türkiye başarısızlıkla sonuçlanan bir askeri darbe girişimi yaşandı. Halk geçmiş askeri darbelerin yarattığı olumsuz izlerin de etkisi ile darbe girişimine karşı hızlı bir şekilde organize olup karşı koydu. Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın halka çağrısı da bu sivil mücadelenin başlamasında önemli bir rol oynadı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çağrısı yanında kararlı duruşu, halkın kararlı desteği ve polislerin profesyonel hareketi darbe girişimcilerinin başarıya ulaşmasını engelledi.

Darbecilerin moral ve motivasyonunu bozan bir diğer önemli husus ise ordunun üst komuta kadrosunun darbeye onay vermemesidir. Darbeciler bunu da hesaplamış olmalılar ki ordu komutanlarının bir düğünde Cumhurbaşkanı’nın ise tatilde olduğu bir zamanı seçtiler. Bu seçim aslında darbe planının önceden yapıldığını göstermektedir. Tabii burada cevaplanması gereken önemli bir soru: MİT’in neden önceden bunu fark edemediğidir? Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan istihbarat zaafı olduğunu belirterek MİT’te değişim sinyali vermiş oldu. Bu arada Genelkurmay’ın da bu süreçte etki ve yetki kaybı yaşadığı açıktır. Çünkü bu kadar güçlü bir kurum içinde bu kadar geniş bir organizasyonun gizlice yapılması şüphesiz idari zaafı da gündeme getirmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan: “Dere geçilirken at değiştirilmez” diyerek MİT ve Genelkurmay başkanının en azından yakın zamanda görevden alınmayacağı mesajını verdi.

SENARYO MU İHANET Mİ?

Yüzlerce insanın darbeciler tarafından şehit edildiği ve binlerce yaralının varlığı olayın ciddiyetini göstermektedir. Buna rağmen bazı çevreler tüm yaşananların senaryo olduğunu ileri sürebilmektedir. Bu iddiayı ileri sürenler bilerek ya da bilmeyerek hükümet, ordu ve Gülen’in birlikte hareket ettiğini söylemeye çalışmaktadır. Bunlara göre bu senaryonun amacı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başkanlık arzusunu gerçekleştirmektir. Siyasi konjonktüre bakıldığında AK Partinin böyle bir senaryoya ihtiyaç duymadığı açık olarak görülür. Çünkü AKP’nin darbe girişimi öncesinde de yükselen bir trendi vardı.

Yaşananlara senaryo diyenlerin büyük çoğunluğu daha önceleri askerin Erdoğan’ı istemediğini ileri sürüyorlardı. O zaman Erdoğan’ı istemeyen askerlerin böyle bir senaryoda yer almaları nasıl açıklanacak? Erdoğan’ın da ifade ettiği gibi böyle bir iddia akıl ve vicdan ile bağdaşmamaktadır.

TARİHİMİZ DARBELERLE DOLU

Türkiye siyasi tarihine bakıldığında darbelerle dolu olduğunu görülür. Osmanlı döneminde de Yeniçerinin birçok darbe yaptığı padişahları götürüp getirdiği bilinmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Kurulurken ana düşünce halka dayalı bir devlet anlayışı geliştirmekti. Ancak birinci meclis dahil tüm meclisler ya darbe ya muhtıra ya da ayaklanma görmüştür. Tüm darbeler, muhtıra ve ayaklanmalar aslında sivil toplum bilincinin gelişmemesinden kaynaklanmaktadır. Darbeleri planlayan gerek iç gerekse dış güçler toplumu baskı altına almak için önce toplum içinde ideolojik ya da dinsel bir çatışma zemini hazırlıyorlar. Daha sonraları ise bu çatışmaları gerekçe gösterilerek demokrasi askıya almaktadır.

Ne yazık ki ülke ve insanlık tarihini bu kadar derinden etkileyen darbeler akademisyenler tarafından yeteri kadar inceleme konusu yapılmamış ya da yapılamamıştır. Dolayısıyla darbeler tarihi akademisyenler tarafından daha derin ve ciddi şekilde araştırılmalıdır.

15 TEMMUZ DARBESİNİN FARKI

15 Temmuz’da yaşanan darbe girişiminin diğer darbelerden en önemli farkı: Öncesinde ideolojik ya da dinsel bir çatışmanın yaşanmamış olmasıdır. Bu darbe girişiminin en önemli bir diğer farkı da sivil iradenin ilk defa bu kadar kesin bir tavır sergileyerek darbe girişimini engellemesidir. Toplumun bu tepkisi halkın sivil toplum bilincinin çok yüksek düzeye ulaştığının açık bir göstergesidir. Sivil toplumla birlikte siyaset de ilk defa kendi iradesine karşı düzenlenen kalkışmaya karşı halk ile birlikte net bir duruş sergilemiş oldu.

SİVİLLEŞME ADIMLARI

Yüksek Askeri Şura’nın ilk defa Genelkurmay’da değil de Başbakanlık’ta yapılacak olması da sivil toplum ve demokratik hukuk devleti adına önemli bir gelişme olmuştur. Bu arada silahlı kuvvetlerin bir parçası sayılan polisin de darbecilere karşı demokratik bir duruş sergilemesi ve Jandarmanın sivil idareye bağlanacak olması sivil toplum adına önemli gelişmelerdir.

Dikkat çeken bir diğer husus da askerin içinde de sivil toplum ve demokrasiye sahip çıkan büyük bir çoğunluğun var olmasıdır. Özellikle darbe döneminde Genelkurmay Başkanlığı’nı yürüten 1. Ordu Komutanı’nın darbe girişimi devam ederken darbeler ve cuntalar döneminin bittiğini açıklaması, siyasi tarih kadar askerin kurumsal misyonu açısından da bir dönüm noktası olmuştur.

SİLAHLI KUVVETLERDE REFORM İHTİYACI

Bu yaşananlar aslında askerin eğitiminin milletin ve çağın gerisinde kaldığının açık bir göstergesidir. Dolayısıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’nin eğitim, kurum ve programlarının ciddi bir şekilde ele alınması gerekmektedir. Askeri öğretimin ana misyonu sivil siyasete bağlı dış güvenlik anlayışı üzerine kurulmalıdır. Asker, toplumun inanç ve ideolojilerini denetleyicisi bir rol üstlenmemelidir. İnanç ve ideolojiler özgür tartışma ortamı yaratılarak demokrasi içinde sivil kurumlar tarafından sivil yöntemlerle denetlenmelidir. Çünkü ülkemizde ve Türkiye’de askerlik zorunludur ve her ideoloji ve inanca sahip olan insan askere alınmaktadır. Askerin bunların hepsine ya da bir kısmına karşı tavır sergilemesi doğal olarak askeri disiplini bozduğu gibi güvenliği de zaafa uğratmaktadır.

Şüphesiz kendi milletine silah çeken askerin, milletinin güvenliği için görev yaptığı söylenemez. Bundan dolayıdır ki kendi halkına silah doğrultan askerler hain olarak nitelendirilmektedir. Şunu da belirtmek gerekir ki askeri darbeler ister emir komuta dışında ister emir komuta sistemine bağlı olarak gerçekleştirilsin anayasal suçtur. Çünkü ordunun başkomutanı Cumhurbaşkanıdır ve cumhurbaşkanının emrine aykırı olarak Genelkurmay Başkanının verdiği emirler dahil verilen tüm emirler yasadışı olduğu için geçersizdir ve suç teşkil eder.

DİN ÖĞRETİMİ GÖZDEN GEÇİRİLMELİ

Tabii ki askeri eğitimin yanında devlet kurumları tarafından verilen ilahiyat ve din öğretiminin de gözden geçirilmesi gerekmektedir. Çünkü 15 Temmuz darbe girişimi her ne kadar dinsel bir öğretiye dayanmasa da arkasındaki kişi ve cemaatin dini söylemlere sahip olduğu bilinmektedir. Ayni şekilde bu dini grupların belli dönemlerde belli siyasiler tarafından genel adalet ilkesini ihlal edecek şekilde desteklendiği de bilinmektedir. Dolayısıyla bu yaşananlar siyasi kurumlar için de önemli bir tecrübe olmuştur. Özellikle dogmatik, tartışmaya kapalı dini öğretiler sivil ve bilimsel denetimin dışında kaldığı için her türlü istimara açık hale gelmektedirler. Bu yüzden de sivil denetime açık fikir hürriyetini esas alan, insan haklarına dayalı bir ilahiyat anlayışı geliştirilmelidir.

DARBENİN DIŞ SİYASİ BAĞLARI

Konunun iç siyaset kadar dış siyasi boyutları da bulunmaktadır. Darbe girişiminin faili olan cemaat liderinin Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşıyor olması ve Türkiye’ye iadesi konusunda çıkarılmaya çalışılan zorluklar, ABD’nin milli bir politika olarak olmasa da bu kişiyi ve cemaati koruduğu yorumlarının yapılmasına yol açmaktadır.

Türkiye’nin Rusya ve İsrail ile yakınlaşması sonrası, İstanbul Atatürk Havaalanı’na yapılan saldırı ve sonrasında gelen darbe girişimi olayların dış siyasi güçler dengesi ile de bağlantılı olduğu yorumlarının yapılmasına yol açtı. Türkiye’nin daha önce de Gülen’in iadesini istemesine rağmen gönderilmemiş olması da kuşkuların artmasına yol açmıştır. Ancak Türkiye yaşanan darbe girişimi sonrası Gülen’in iadesi konusunu çok daha ciddiye almıştır. Bu yüzden ABD’nin sergileyeceği tavır ilişkilerin geleceğine önemli etkiler yapacaktır. Ancak Başkan Obama’nın darbeden haberleri olmadığını ayrıca seçilen hükümeti desteklediklerini belirtmesi, Gülen ve cemaatinin korunmasının milli bir siyaset olmadığı sonucunu doğurmakla birlikte bazı birim ve kişiler tarafından desteklenmiş olması ihtimalini ortadan kaldırmamaktadır.

DARBE VE AVRUPA İLE İLİŞKİLER

Yaşanan darbe girişiminin Avrupa Birliği ile ilişkilere de önemli etkileri olacaktır. Çünkü olağanüstü hal ilan edilmesi doğal olarak olağanüstü tedbirlerin alınmasına yol açacaktır. Bu tedbirlerin bitmesi ve normale dönüşü için uzun bir zamana ihtiyaç duyulacaktır. Bu da müzakerelerin daha da uzamasını sağlayacaktır. Tabii idam cezasının geri getirilmesi durumunda Türkiye içinde ve dışında Türkiye’nin AB’ye alınmasını istemeyenlerin eli güçlü bir koz geçecektir.

Aslında ABD ve Avrupa Birliği’nin darbeler konusunda net bir tavır sergilememiş olması güven sorununa yol açmaktadır. Çünkü son dönemlerde Mısır’da yaşanan darbede dünya demokrasisi sınıfta kalmıştır. Ayrıca uluslararası güvenlik sisteminin sürekli hata sinyalleri vermesi de ulusal güvenlik sorunu yanında uluslararası bir güvenlik sorununun varlığını gündeme getirmektedir. Doğrusu özgürlükleri savunan ve kendini medeni dünya olarak adlandıran güçlerin sivil iradeleri askeri rejimlerden daha az demokratik görmelerinin ciddi şekilde sorgulanması gerekmektedir. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan bu çelişkiye dikkat çekerek kendisine yöneltilen eleştirileri reddetmiştir.

OLAĞANÜSTÜ TEDBİRLER VE MAĞDURİYETLER

Tabii ki tüm bu akıl almaz gelişmeler sonrasında hükümetin aldığı bazı tedbirler hem içerde hem de dışarıda tartışma konusu olmaktadır. Ancak darbe riski azaldığı ölçüde hem darbenin örtülü kısımları açığa çıkacak, hem de alınan olağanüstü tedbirlerin yarattığı bazı mağduriyetler giderilebilecektir.

Olağanüstü hal ilanı iç hukuk ve uluslararası hukuk yoluyla hak arama hürriyetini kısıtladığı için bu şartlar içinde yaşanan mağduriyetlerin hukuk yoluyla giderilmesi daha da zorlaşmıştır. Ancak demokratik rejimlerde geçte olsa mağduriyetlerin giderilebilmesi için fırsatlar doğmaktadır. Bu yüzden hükümet darbe ile kısıtlanmaya çalışılan özgürlükleri korumak için ilan ettiği olağanüstü halin istismar ve suiistimal edilmemesi için de tedbirler almalıdır. Nitekim bunun da sinyalleri verilmiştir.

ÇÖZÜM SİVİL TOPLUM VE KURUMSALLAŞMA

İktidar ve muhalefetin darbeye karşı ortak tavır geliştirmiş olması sivil toplum ve demokratik kurumsallaşma umutlarını güçlendirmiştir. Oluşan bu uzlaşı yeni bir sivil anayasanın yapılmasında da gösterilebilirse verilen mücadele gerçek amacına ulaşmış olacaktır.

Not: Tatil amacıyla bir süre yazılarıma ara vermiştim. Ancak darbe gibi önemli bir durum ortaya çıkınca okurlarımla düşüncelerimi paylaşmak istedim.

Taşocakları Sorunu

Bence Kuzey Kıbrıs’ın en büyük sorunlarından birisi taş ocakları sorunudur. Çünkü bu sorun sadece belli bölge insanlarının değil tüm ada insanlarının sorunudur. Taş ocakları başta doğal bitki örtüsünün yok etmenin yanısıra KKTC’nin en zengin su yataklarını da yok etmektedir. Çünkü Kıbrıs’ın sembolü olan Beşparmak Dağları’nın etekleri KKKTC’nin en zengin su yataklarını barındırmaktadır.
Bilindiği üzere Değirmenlik Kıbrıs Adası’nın en zengin pınarına sahipti. Yanlış uygulama ve politikalar bu pınarın kurumasına sebep oldu. Eskiden her tarafından sular akan su ile çalışan 13 Değirmeni olan değirmenlik Kıbrıs’ın en yeşil bölgesiydi. Ne yazık ki suları ile şöhret bulan değirmenlik bugün içme suyu bile bulmakta sıkıntı çekmektedir. Bu yüzden de Değirmenlik Belediye Meclisi Türkiye’den gelecek suyun kullanılabilmesi için meclis kararı çıkarmıştır.
İddia edildiğin göre Kıbrıs’ın en zengin pınarı olan Başpınar’ın kurumasının ana nedeni yatağın genişletilmesi için patlatılan dinamitlerdi. Doğal olarak, patlamaların sebep olduğu bu çatlak varken taş ocaklarının bu bölgede sürekli kazı yapması ve dinamit patlatması sular için büyük risk yaratmaktadır. Ayrıca taş ocakları su yataklarının üzerinde olduğu için açtıkları kuyulardan toz bulutlarını engellemek için çok büyük oranda su kullanılmaktadır. Çok yüksek miktarda su çekilmesine rağmen özellikle değirmenlik bölgesinde patlatmaların sebep olduğu toz bulutları sağlığı tehdit etmekte, bölgede kanser oranı sürekli artmaktadır.
Ayrıca taş ocaklarının havaalanı ile en büyük alışveriş merkezlerinin bulunduğu yerde olması sebebiyle çevre kirliliği yanında görüntü kirliliği yarattığı için turizmi de olumsuz etkilemektedir.
Değirmenlik ve bölge halkı sorunu tartışmak için yaptığı toplantı sonrasında bir uyarı eylemi yapma kararı aldı. Halk daha önce bu sorunu defalarca gündeme getirmiş ancak siyasiler söz verdikleri halde sözlerini tutmadılar. Bu durum güvensizlik ve umutsuzluğa yol açtı. Bundan dolayı da halk kendi çözümünü kendi bulma karar aldı ve eylem komitesi oluşturup sorunun çözümü için çare almaya karar verdi.
Halkın talebi bu ocakların derhal kapatılması yönündedir. Konuya biraz daha ılımlı bakanlar, ocak sahiplerine ithalat izni verilerek kademeli olarak ocakların kapatılmasını önermektedir. Bunun yanısıra doğa tahribinin engellenmesi için geri dönüşüm projesi de önerenler vardır. Ancak KKTC’de siyaset içinde ve siyaset dışında organize olmuş güçler devlet gücünün üzerinde bir güce sahip oldukları için, bu güçler hukuk dışı her türlü eylemi rahatlıkla gerçekleştirebilmektedir. Taşocakları bunun açık örneklerinden birisidir. Nitekim bu taş ocakları büyük oranda denetimsiz ve yasa dışı çalışmalarına rağmen her hangi bir tedbir alınamamaktadır. Umarım insana ve doğaya saygılı güçler haklarına sahip çıkarak doğayı tahrip eden bu güçlerden daha iyi organize olup doğa ve insanlar için çok büyük bir tehdite dönüşen taş ocaklarının zararlarından korunabilecek tedbirlerin alınmasını sağlamada başarılı olurlar.

YASAKÇI DİNDARLIK İLE YASAKÇI ÇAĞDAŞLIK

YASAKÇI DİNDARLIK İLE YASAKÇI ÇAĞDAŞLIK

İslamiyet’e göre haramlar yasakları değil Allah’ın hudutlarını (hududullahı) yani bir başka ifade ile sorumluluk sınırlarını ifade eder. Bundan dolayı da Allah’ın bir şeyi haram kılması, insanların özgürlüklerini sınırlamak amaçlı değil; aksine özgürlüklerini korumak amaçlıdır.

Dinler ve dindarlık gündeme geldiğinde öncelikle yasaklarla (haramlarla) anılırlar. Hâlbuki İslamiyet’e göre haramlar yasakları değil Allah’ın hudutlarını (hududullahı) yani bir başka ifade ile sorumluluk sınırlarını ifade eder. Bundan dolayı da Allah’ın bir şeyi haram kılması, insanların özgürlüklerini sınırlamak amaçlı değil; aksine özgürlüklerini korumak amaçlıdır. Ne ilginçtir ki, bazı insanlar haramlardan en fazla bahseden ve yaşamı bir yasaklar yumağına dönüştüren hocalar ya da din adamlarını en bilgili ve en dindar insanlar olarak kabul ederler. Özgürlüklerden bahseden ve alanlarını genişletmeye çalışan din adamlarını ise düzenin adamı olmak ya da samimiyetsizlikle suçlarlar. Bu anlayışta olanları yasakçı dindarlar olarak niteleyebiliriz.

AMAÇ YASAK DEĞİL

Bu tutum, yasakçı dindarların genel bir tutumu değildir. Çünkü yasakçı dindarlar, bazen mistik, bazen de radikal bir tutum sergileyebilirler. Mistisizm, İslam kültürü içinde daha çok zühd ile açıklanmaktadır. Zühd ise insanın ruh ve düşüncesinin dünya yaşamından soyutlanarak uhrevi bir duygu ve düşünceye yönelmesini ifade eder. Bu yöneliş bazen insanı pasifleştirdiği için şiddetten uzak bir anlayışa sürükler ve bu tür bir yaşam tarzını tercih edenler, bunu ruhsal arınmanın bir vesilesi olarak kabul ederler. Bunu gönüllü yaptıkları için de, kendilerine yasakladıkları şeyleri başkalarına yasaklama gayreti içerisine girmezler. Bu özellikleri ile de özgürlüklere saygılıdırlar. Tasavvufi düşüncenin ileri gelen simaları genellikle bu anlayışa sahiptirler.

İnsanın iyi ya da doğru olduğuna inandığı şeyi yaşaması onu mutlu eder; ancak kendi iyi ya da doğrusunu başkasına dayatmaya kalkması hem kendisini hem de karşısındakini rahatsız eder. İnsanlar tabiatları gereği daha iyi ve doğru olana daha fazla meyillidirler. Bu yüzden kendimizdeki iyi ve doğru şeyleri, insanları rencide etmeden paylaşırsak sonuç olarak bunları bizden alırlar. Ancak bir dayatmaya girmemiz durumunda normal şartlarda bizden alacakları şeyleri dahi reddederler. Çünkü sadece zayıf karakterli insanlar zorbalığı kabul ederler.

ÖZGÜRLÜĞÜN İKİ HALİ

Zorbalığa dayalı yasakçı dindarlık anlayışı İslam’ın ve Kuran’ın temel ruhuna aykırıdır. Bu yüzden Kuran-i Kerim’de ”Dinde zorlama yoktur” denilmektedir. Bu konuda Kuran’da bir ayette ”(Ey Muhammed) Sen insanları zorla inandıracak mısın?”, başka bir ayette ise: ” (Ey Muhammed) Sen insanlar için bir hatırlatıcısın; zorlayıcı değil”, bir başka ayette de: ”Allah dileseydi yeryüzündeki herkes iman ederdi” denilerek Allah tarafından Hz. Muhammed de dini konularda insanları zorlamak konusunda uyarılmıştır. Doğal olarak Hz. Muhammed dâhil, hiç kimse insanları inanç konusunda zorlama hakkına sahip değildir. Çünkü inanç gönül işidir ve zorlamayı kabul etmez. Tabii ki, insan tabiatının zorlamayı kabul etmemesine rağmen, dini metinlerde güç kullanımı ve zorlamayı meşrulaştırıcı yorumlara açık bölümler de bulunmaktadır. Bu bölümler dinin esasını değil; şartlar içerisinde oluşan zorunlulukları ifade etmektedir. Bu yüzdendir ki İslam âlimleri, insanda esas olanın özgürlük olduğunu, kölelik ve kısıtlamaların ise arızi bir durum olarak ortaya çıktıkların kabul ederler. Bu itibarla da din âlimlerinin esas görevi yasakları arttırmak değil; özgürlükleri korumak ve genişletmek olmalıdır.

Özgürlükçü çağdaşlık anlayışı da iki farklı düşünce akımı şeklinde gelişmiştir. Bunlardan birincisi, her türlü farklı yaşam tarzına yaşama hakkı tanırken, ikincisi ise yasakçı din anlayışı gibi özgürlüğü sadece kendilerinden olana tanımıştır. Bundan dolayı da bu anlayışta olanları da yasakçı çağdaşlar olarak tanımlayabiliriz. Bunların yasakçı dindarlardan farkları, sadece yasakları korumak için ileri sürdükleri argümanlardadır.

YASAK DİNİ DEĞİL

Yasakçı dindarlar ile yasakçı çağdaşların egemen oldukları toplumlarda din ve çağdaşlık temelli çatışmalar daha üst düzeyde yaşanır. Özgürlükçü dindarlık ile çağdaşlığın egemen olduğu toplumlarda ise sosyal barış ve demokrasi daha üste düzeyde yaşanır. Çünkü özgürlükçü çağdaşlık anlayışı toplumun değişen şartlarına göre yeni özgürlük alanlarını oluştururken; özgürlükçü dindarlık anlayışı da insanlığın geçmişten gelen inanç ve değerlerini koruma misyonunu yürüterek birlikte insanlık medeniyetinin bir bütün olarak korunmasını sağlarlar. Böylelikle uzlaşı kültürünün de gelişmesine katkıda bulunurlar. Yasakçı dindarlık bugünü; yasakçı çağdaşlık ise dünü inkâr ettiği için çatışmacı anlayışı temsil ederler. Bu özellikleri ile de medeniyeti oluşturan inanç ve kültürleri bir bütün olarak korumak yerine, onları çatıştırarak, birisi medeniyetin önemli bir unsuru olan geçmişi diğeri ise medeniyetin diğer önemli unsuru olan geleceği tehdit altına alırlar. Bunun hem geçmişte hem de yaşadığımız çağda birçok örneğini görebilmekteyiz.

Davutoğlu’nun İstifası (Türkiye Gündemi)

Davutoğlu’nun İstifası (Türkiye Gündemi)

Ülkelerin demokrasi kültürü halkın siyasete ilgisi ve siyaseti yorumlayabilme bilincine göre gelişmişlik gösterir. Bir başka ifade ile siyasete ilgisi ve siyaseti yorumla becerisi olmayan halkların demokrasiden yeteri kadar istifade edebilmeleri mümkün değildir. Bundan dolayı da her siyasi olayın halk tarafından takip edilerek yorumlanması gerekmektedir. Bu anlayış doğrultusunda Türkiye siyasetinde yaşanan son gelişmeleri değerlendirmeye çalışacağım.

Sayın Erdoğan ile Davutoğlu arasındaki bazı fikir ayrılıkları çeşitli zamanlarda gündeme gelmiş olmasına rağmen, istifası bir çok kişi için sürpriz olmuştur. İstifa ile ilgili yorumlar iki farklı anlayışı yansıtmaktadır. Bunlardan birincisi, Başbakan Davutoğlu’nun istifasının siyasi bir taktik olduğu yönündedir. Bu yorumu yapanlar, görüşlerini Davutoğlu’nun istifa sonrası yaptığı ılımlı ve olumlu açıklamalara dayandırmaktadır. Bu anlayışa göre, istifanın ana hedefi erken seçime zemin hazırlayarak AKP’nin Anayasa değişikliğini yapabilecek güce kavuşmasını sağlamaktadır.

İkinci anlayışa göre ise istifanın ana sebebi Erdoğan’ın AK Parti üzerindeki hakimiyetini sürdürme ve pekiştirme isteğidir. Bu görüş özellikle muhalefet partileri tarafından ileri sürülmektedir.

Bu iddia sahipleri Erdoğan ve Davutoğlu arasında çeşitli zamanlarda ortaya çıkan fikir ayrılıkları ile yakın zamanda bazı MYK üyelerinin Davutoğlu’nun parti içindeki yetkilerinin kısıtlanmaya çalışılmasını Erdoğan’ın müdahalesi olarak yorumlamaktadırlar. Muhalefetin bu iddiasını doğrulaması için özellikle MYK tarafından Başbakan’ın yetkilerinin kısıtlanmaya çalışılmasında Cumhurbaşkanı’nın etkisi olduğunun kanıtlanması gerekir. Başbakan Davutoğlu’nun konuşmalarından yol arkadaşlarından yani MYK üyelerinden şikayetçi olduğu anlaşılmaktadır. MYK seçimlerinde daha çok Sayın Erdoğan’a yakın isimlerin seçildiği basında yer almıştı. Dolayısıyla MYK’daki Erdoğan’a yakın bazı isimlerin Davutoğlu’nun artan siyasi gücünden rahatsız olmuş olması da muhtemeldir. Eğer Davutoğlu, uzlaşı ile değil de seçilere partinin başına gelmiş olsaydı parti içindeki konumu çok daha güçlü olacaktı.

MYK üyelerinin il ve ilçe başkanlarının seçimi yetkisini Başbakan’dan almak istemeleri tamamen parti içi yönetimle alakalı bir yaklaşım farkı da olabilir. Çünkü bazı MYK üyelerinin il ve ilçe başkanlarının seçiminin başkandan alınıp MYK’ya devrini daha demokratik bir yöntem olarak görmüş olabilmeleri de muhtemeldir. Bu durumda sorunun temel kaynağı Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasındaki yaklaşım farkı değil MYK ile Başbakan arasındaki yaklaşım farkı olmuş olur. Yani Sayın Davutoğlu’nun MYK’nın tavrını parti içi otoriteyi kaybetmek olarak değerlendirmiş olması da muhtemeldir. Yol arkadaşları ile ilgili yapmış olduğu şikayet böyle bir düşüncenin oluşmasını sağlamaktadır. Doğrusu ben yol arkadaşlığı ile ilgili şikayetinden tam olarak MYK üyelerinin mi yoksa Cumhurbaşkanı’nın mi yoksa her ikisini de kastedildiğini anlayabilmiş değilim.

Gerek MYK üyeleri gerekse Davutoğlu’nun bu konuda herhangi bir açıklama yapmamış olmaları, sorunun Cumhurbaşkanı ve Başbakan arasında yaşanmış bir sorun olduğu yorumlarının yapılmasına yol açmaktadır. Basında yer alan açıklamalara bakıldığında, yaşanan istifanın bu şekilde algılandığı anlaşılmaktadır. Bu yüzden de istifanın ana sebebinin parti içi yönetimle alakalı bir sorun mu yoksa Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasında yaşan bir sorun mu olduğunun açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Şüphesiz sağlıklı demokrasinin olmaz ise olmazı şeffaf yönetimdir. Ülke demokrasisinin gelişmesi için Başbakan’ın istifası ile sonuçlanan gelişmelerin her yönüyle tartışılarak aydınlatılmasına ihtiyaç vardır.

Bence sorgulanması gereken bir başka husus da, Davutoğlu’nun istifasının ana sebebinin Cumhurbaşkanı’nın müdahalesi olarak kabul edilmesi durumunda, istifanın bir tepki olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceğidir. Cumhurbaşkanının basına yansıyan açıklamalarına baktığımızda, istifa kararının Davutoğlu’na ait olduğu anlaşılmaktadır. Bu açıklamayı dikkate aldığımızda Davutoğlu’nun istifasının bir tepki olarak da yorumlanması mümkündür. Bu tepkinin Cumhurbaşkanı’na olması durumunda, muhalefetin emanetçi başkan söylemlerinin ne kadar doğru olduğunun da ayrıca sorgulanması gerekecektir.

Şunu da belirtmek gerekir ki, Türkiye henüz daha normal bir demokrasi sürecine geçebilmiş değildir. Askeri ve sivil görünümlü darbeler, her gelen iktidarın devlet gücünü kullanarak muhaliflerini baskı altına almaya çalışması, doğal olarak devlet iradesi ile vatandaşın duygu ve düşünce dünyası arasındaki güven bağlarını zayıflatmıştır. Ben şahsen yaşananların tüm sıkıntılara rağmen Türkiye’nin demokrasisinin güçleneceği kanaatindeyim. Yeter ki korku ve vehimlere kapılmadan yaşananları değerlendirmekten çekinmeyelim. Öyle gözüküyor ki, Türkiye fiili olarak başkanlık sitemine geçmiş görüntüsü vermektedir. Yaşananlar da bunun sinyalini vermektedir. Ancak bu fiili uygulamalar sebebiyle anayasa ve yasalar arasında bir boşluğun oluştuğu da görülmektedir. Bu sorunun çözümü, Türkiye’nin oluşan yeni şartları dikkate alarak toplumun tüm kesimlerinin ortak taleplerini anayasal güvenceye kavuşturan bir hukuk reformunu gerçekleştirmesi ile mümkündür. Aksi takdirde Cumhurbaşkanı’nı halkın doğrudan seçmesi ile oluşan anayasa ve yasalar arasındaki boşluklar  giderek Türkiye’yi hukuk devleti olma zemininden daha da uzaklaştıracaktır. Umarım Türkiye’de yaşanan siyasal kriz, oluşmuş olan yeni toplumsal taleplerin konsolide edilerek çözümü için bir fırsata dönüşür. Bu gerçekleştirilemez ise siyasi istikrarsızlığa kayan bir sürecin yaşanması kaçınılmaz hale gelebilir.

Irkçı Nefret Söylemleri

Irkçı Nefret Söylemleri

Son günlerde Irkçılık temelli nefret söylemleri kamuoyunu meşgul etmeye başladı. Birileri KKTC’de yıllarca kalarak vatandaşlık müracaatı hakkı kazanmış olanlara, vatandaşlık verilmemesini insanlık dışı söylemlerle meşrulaştırmaya çalışırken, birileri de sanki KKTC yetkililerinin isteyen herkesi vatandaşlık vermek gibi bir zorunluluğu varmış gibi söylemler geliştiriyor.

Bu tür yazıları yazan ve bu tür fikirleri savunanlara, vatandaşlık hakkı kazanacak kadar insanları ülkede tutup sonra, bu insanlara siz şalvarlısınız, halifecisiniz, irticacısınız, örülüsünüz deyip vatandaşlık talebi haklarını engellemenin ahlaki ve insanı bir açıklaması var mıdır diye sormak lazım. Herkse vatandaş olmalı diyenlere de suç işlemiş olanlara da mı bu hak verilmelidir diye sormak lazım. Nitekim bu ülkede hak ettiği halde vatandaş yapılmayan birçok kişi olduğu gibi, kirli ilişkiler sebebiyle vatandaş yapılan birçok kişi de bulunmaktadır.

Bu ülkede vatandaş olabilmek için yasaya göre 5 yıl olmasına rağmen en az 10 sene fiili olarak çalışılması talep edilmektedir. İnsanların 10 yıl boyunca emeklerinden istifade etmek sonra da kalkıp siz şalvarlı, halifeci, irticacı, örtülüsünüz deyip vatandaş olamazsınız demek açık bir emek sömürüsüdür. Bu tür bir anlayışa öncelikle bu ülkenin solcuları karşı çıkmalıdır. Bu ülkedeki şehitlikleri gezerseniz, çoğunun aşağılanan kültür ve inançtan geldikleri görülür.

Sonra her insan istediği gibi giyinme ve inanma hakkına sahiptir. Bu tür yazıları yazanlar dönüp dede ve nenelerinin inanç ve giyimlerine bakarlarsa farklı olmadıklarını göreceklerdir. Kötülük giyim ya da inançla alakalı değil; aksine kötülük giyim ve inancın kötüye kullanılmasıyla alakalıdır. Nasıl ki dini bir tercihi başkalarına baskı ve hakaret için kullanmak insanlık suçu ise ayni şekilde insanları inanç ve giyimleri sebebiyle aşağılamak da insanlık suçudur.

Ayrıca KKTC vatandaşlığının uluslararası herhangi bir geçerliliği yoktur. Vatandaşlık isteyenler büyük oranda, çalışma izninden kurtulmak için bunu istiyorlar. Ayrıca son yıllarda Türkiye’den KKTC’ye çalışmaya gelenlerin sayısı ve profili iyice değişti. Çünkü artık KKTC’de çalışmak cazip bir şey değildir. Aksine KKTC’den mezun birçok genç artık Türkiye’ye gidip çalışmayı tercih ediyor. KKTC vatandaşlığını isteyenlerin büyük bir kısmı ise bir antlaşma olması durumunda AB vatandaşlığı almak için bunu istiyorlar. Aslında bunun da bir faydası yoktur. Çünkü Annan Planı’na göre ülke içinde 10 yıl kalmış olan herkes vatandaş olmasa da bu hakkı kazanıyordu.

Medyadaki tartışmalara bakıldığında, yeşilliklerin tahribatı dahil tüm ülkedeki yanlışların vatandaş olamayan bu insanlara yüklendiği görülür. Dağları ve yeşili ençok tahrip edenlerin işçiler değil patronlarının bu ülkedeki herkes biliyor. İşçilerin ne yeşili tahrip edecek zamanları ne de buna ihtiyaçları varır. Anlaşılan bu işçiler bazıları tarafından sadece emeklerinin sömürülmesi için değil, aynı zamanda onları sömürenlerin günahlarını da örtmek için de kullanılıyor. Böyle bir anlayış için söylenebilecek tek söz “Allah akıl ve insaf” versin sözüdür.

 

Düşmanlık

Düşmanlık

Düşmanlık kelimesi günlük kullanımda en çok kullanılan kelimelerden birisi olması sebebiyle, hayatımızın geniş bir alanını etkilemektedir. Acaba düşmanı olmaya bir insan var mıdır diye bir soru sorulsa kaç kişi zorlanmadan “hayır düşmanım yoktur” diyebilir? Onun için insanlığın en büyük dramlarından birisidir düşmanlık.

O halde hayatımızda bu kadar etkili olan düşmanlığın kökeni nedir, düşmanlık doğal bir hal midir yoksa bir kişilik bozukluğu mudur? Bu yazımızda bu iki soruya cevap bulmaya çalışacağız.

Konuyu İslam inancı açısında ele alırsak Kuran-i Kerim’de düşmanlığın insanın cennet bilincinden kopuşundan kaynaklandığı anlaşılmaktadır.  Bu bakış açısında göre düşmanlık, insan ruhundaki bir sapmadan kaynaklanmaktadır. Bu sapma insanın cennet yaşamının gerektirdiği ahlaki davranıştan sapması sonucu ortaya çıkmıştır. Bundan dolayı da Kuran-i Kerim’de cennetlik ruhların düşmanlığın kaynağı olan her türlü kin ve nefretten arınmış oldukları belirtilmektedir. Doğal olarak düşmanlığa dayalı bir din ya da dindarlık anlayışı dinin özüyle bağdaşmaz.

Düşmanlık konusunu felsefi açıdan ele alınırsa, farklı felsefi akımların insan tabiatıyla ilgili yaklaşımlarına göre düşmanlığın kaynağı ile ilgili görüşlerinin değiştiği görülmektedir. Hayatı bir mücadele alanı olarak gören felsefi akımlara göre düşmanlık ahlaki bir zayıflık değil, doğada var olmak için gerekli olan doğal bir süreçtir. Özellikle siyasi teorisyenler büyük ölçüde bu felsefi düşünceyi esas alırlar. Bundan dolayı da siyaset genellikle bir ötekileştirme ve karşı tarafı zayıflatarak onun üzerinde egemenlik kurma mantığı ile hareket eder.

Bazı felsefeciler ve ilahiyatçılar ise düşmanlığı ahlaki bir zayıflık olarak görürler. Ancak felsefeciler ahlak öğretisini dinlerde olduğu gibi bir kutsala bağlamak yerine insan tabiatının gereği olarak görürler. Ancak insan tabiatının özde ahlaki değerler üzerine kurulu bir yapıya mı yoksa başkaları üzerinde egemenlik kurmaya dayalı bir yapıya mı sahip olduğu konusunda ayrılığa düştüler.

Özde ahlaki değerlerin var olduğunu savunanlar ahlakçı bir felsefe kurmaya çalıştıkları için düşmanlığı ahlaki bir zayıflık olarak yorumlarken, insanın özünde başkaları üzerinde egemenlik kurmak olduğunu savunanlar savaşı doğal bir gereklilik olarak yorumlarlar. Bu anlayışta olanlar köleliği de meşru görürler. Çünkü doğal savaş halinin bir gereği olarak her zaman yenenler ve yenilenler olacaktır. Budan dolayı da bu anlayışa göre kölelik doğal bir haldir. İnsanlık tarihinde bu anlayışın çok derin izlerini görebiliriz. Çağımızda gelişen insan hakları kavramı, öncelikle kölelik kavramına karşı çıktığı için bu felsefi yorumun ciddi bir tenkidini gerekli hale getirmiştir.

İnsan hakları anlayışının gelişmesine paralel olarak, devlet anlayışı da yeniden sorgulanmaya başlandı. Çünkü insan haklarını savunanlara göre devlet anlayışının gelişmesini sağlayan temel duygu ve düşünceler, birlikte yaşama arzusundan kaynaklanmaktadır.  Budan dolayı da devlet anlayışının dayandığı ana düşünce ve duyguların temelinde ahlaki değerler vardır. Buna göre devlet hukuku ve kurumlarının dayadığı ana değerler ahlaki değerlerdir. Bu yüzden de yolsuzluk ve kamuya zarar verici her türlü eylem, toplumun birlikte yaşama hukukunu ihlal ettiği için suç olarak kabul edilmiştir.

Farklı bir anlayışa göre devlet algısının ortaya çıkmasında etkin olmuş olan ana duygu ve düşünce düşmanlara karşı korunma duygu ve düşünceleridir. Bu anlayışa göre devlet algısının kökeninde düşmanlıklar vardır. Bir başka düşünceye göre ise ilk olarak devlet düşüncesinin ortaya çıkışında düşmanlara karşı savunma düşüncesinden çok, sömürgecilik düşüncesi vardır. Bundan dolayı da devletin özünde ahlaki değerler değil, devleti kuranların çıkarları vardır. Buna göre, devlet hukukunun temelinde de ahlaki değerler değil, devleti elinde tutanların çıkarlarının korunması esastır. Bu tür devlet anlayışlarının hakim olduğu ülkelerde devletin esası olan hukuk, meşruiyetin kaynağı değil meşrulaştırmanın aracıdır. Bu tür siyasi yapıların egemen olduğu ülkelerde yargı bağımsızlığından söz etmek de mümkün değildir. Çünkü yargı bağımsızlığını savunanlara göre, yargının temel görevi devlet gücünü kullananların birlikte yaşama esası olan hukuki değerlere aykırı davranışlarını denetlemektir. Buna anlayışa göre yargı devlet gücünü kullananlara karşı dengeleyici bir güç misyonunu icra eder. Bundan dolayı da yargı bağımsızlığın esas alındığı sistemler özleri itibari ile ahlaki sistemlerdir.

Yargı bağımsızlığının olmadığı ülkelerin ana siyaseti düşmanlar ve düşmanlıklar üzerine kurulu olduğu için, yargı aslında siyaseti dengeleyici bir güç değil; aksine sürekli savaş durumunda olan siyaseti iç ve dış düşmanlara karşı koruyucu bir güçtür. Bundan dolayı da, bu tür siyasi sitemlerin egemen olduğu ülkelerde insan haklarının fazla bir önemi yoktur. Aksine bu tür sistemler insan haklarını kendileri için tehdit olarak görürler. Çünkü bu tür sistemler esas itibari ile düşmanlık üzerine kuruldukları için, vatandaşlarına düşmanın hiçbir hakkı yoktur bilincini empoze etmeye çalışırlar. Bu tür empozelerin yapıldığı ülkelerde vatandaşlar, kendileri dışındakileri düşman olarak gördükleri için, farkı olanlarla iletişim kuramazlar aksine onların her türkü hakkını ihlal etmeyi, hatta öldürmeyi kahramanlık olarak görmeye başlarlar. Gelişmemiş ülkelerdeki insan hakları ihlallerinin ana kaynağı bu tür siyasi empozelerdir.

İnsanlık olarak sorgulamamız gereken bir önemli konu da, düşmanlığın makul ve meşru bir zeminin olup olmadığıdır. İnsanlık tecrübesi, bize düşmanlara karşı durmamız gerektiği hissiyatını vermektedir. Bu hissiyatın kaynağında insanın insandan gelen zararlara karşı korunması varsa, genel olarak düşmanlığa karşı düşmanlık meşru bir eylem veya söylem olarak görülebilir. Ancak meşru olan şey insanın insana düşmanlığı mı yoksa insanın insana yönelik eylemlerine karşı meşru tepkisi midir? Suç ve ceza hukukunun doğuşunu sağlayan ana fikir bu ayırıma dayanarak ortaya çıkmıştır.

Normalde haksız bir eylem olmadığı müddetçe insanın insana düşmanlık duyması, insan akıl ve vicdanında kabul görmez. O halde ceza hukukunun temeli başkasını hukukunu tecavüz halinin ortaya çıkmasına dayanmaktadır. O halde düşmanlığın kaynağı insanın tabiatı değil, onun gerçekleştirdiği ve düşmanlık duygularının ortaya çıkmasını sağlayan eylemleridir. Bu durumda düşmanlığın tek meşru zemini, insanın kendisine karşı yapılan haksız eylemlere karşı insani bir tepki olarak ortaya çıkması durumudur. Doğal olarak da düşmanlığın haksız eylem ve söylemlerden soyutlanarak, birey ve toplumlara yönelmesinin ahlaki değerlerden sapma olduğu gibi bir suç hali de olduğunu söyleyebiliriz.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, din, dil, mezhep, meşrep, etnik köken gibi genel haller doğrudan meşru bir düşmanlık sebebi olamaz. Bunların düşmanlık sebebi olabilmesi için, açık bir haksız eylemin ortaya çıkması gerekir. Ayrıca haksız eylem ya da söylemin ortaya çıkması, herhangi bir din, dil, mezhep, meşrep ya da etnik kökene sahip olan tüm insanlara karşı bir düşmanlık duyulması için yeterli bir sebep değildir. Çünkü suç ve ceza bireyseldir. Bir suça kimler kalkışmış ya da iştirak etmiş ise ceza da sadece o suçu işleyenleri bağlar. Bundan dolayı da geçmiş nesillerin işlediği suçlardan, doğan yeni nesiller sorumlu olmadığı gibi, bir suça açıkça iştirak etmemiş insanları, din, dil ya da etnik sebeplerle genel suçlu kabul edip düşmanlık duymak da doğru değildir. Doğal olarak da ancak adaletin tesisini esas alan, düşmanlık yapanların haksız eylem ve söylemlerine karşı korunmayı içine alan bir düşmanlık bilinci meşru olabilir.

Esas itibari ile bu meşru korunma halinin meşru düşmanlık olarak tanımlanması da ayrı bir sorundur. Çünkü bu durumda düşmanlığa karşı düşmanlık gibi bir durum ortaya çıkmaktadır ki, düşmanlık doğru değil ise o zaman düşmanlığa karşı düşmanlık da doğru olmamalıdır. O halde düşmanlığa karşı düşmanlık değil, düşmanlığa karşı haklı bir müdafaadan bahsetmek gerekir. Bu durum ise meşru müdafaa hakkı olarak ifade edilmektedir. Sonuç olarak meşru müdafaa hakkına dayanmayan her türlü saldırıyı, düşmanlık olarak niteleyebiliriz.

Düşmanlık söylemlerinin akıl ve ruhlarımızı saptırmaması için, düşmanlık söylemlerinin dayandığı sebepler üzerinde düşünerek, ruh ve akıllarımızın teslim alınmasını engellemeliyiz. Aksi takdirde yaşama sevincinin kaynağı olan dostlukları kaybederek, düşmanlığın vahşeti içinde yok olmaya mahkûm olacağız.