Yusuf Suiçmez tarafından yazılmış tüm yazılar

Doç. Dr. Yusuf Suiçmez 1968 yılında Sürmene/Trabzon’da doğdu. 1975 yılında ailesi ile birlikte Kuzey Kıbrıs’a göç etti. İlk, Orta ve Lise öğrenimini Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde tamamladı. 1995 Yılında Medine İslam Üniversitesi’nde lisans eğitimini; 1998 yılında ise Karadeniz Teknik Üniversitesi Rize İlahiyat Fakültesi’nde ise Yüksek Lisansını tamamladı ve bu arada aynı üniversitenin Sosyal Bilimler kadrosunda araştırma görevlisi olarak çalıştı. 2005 yılında ise Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde doktorasını tamamladı. 2017 yılında ise doçent oldu. 2003-2005 yılları arasında Doğu Akdeniz Üniversitesi Türkçe Eğitimi Bölümü’nde; 2005-2007 yılları arasında aynı üniversitenin Genel Eğitim Bölümü’nde; 2000-2011 yılları arasında ise Yakındoğu Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 2009-2011 yılları arasında ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Din İşleri Başkanlığı görevini yürüttü. 2011 yılında açılan Yakın Doğu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin Kurucu Genel Koordinatörlüğünü yaptı ve 2014 yılına kadar aynı Fakültenin Dekanlığına vekalet etti. Halen aynı fakültede öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Doç. Dr. Yusuf Suiçmez ayrıca 2017 yılında Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Adalet Yüksek Okulu’nda önlisans, 2022 yılında ise Yakın Doğu Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde lisan öğrenimini tamamladı ve ikinci doktorasını Kamu Hukuku alanından yapmaktadır. Birçok uluslararası ve ulusal yayını olan Doç. Dr. Yusuf Suiçmez, çok iyi düzeyde Arapça ve İngilizce, orta düzeyde Rumca ve Farsça bilmektedir. Milli sporcu da olan Doç. Dr. Yusuf Suiçmez evli ve iki çocuk babasıdır.

Erdoğan-Akıncı Polemiği ve Muhtemel Gelişmeler

Erdoğan-Akıncı Polemiği ve Muhtemel Gelişmeler

Şüphesiz Sayın Akıncı demokratik bir yolla seçilmiş bir cumhurbaşkanıdır ve her siyasetçi gibi söylem ve eylemleri tartışmaya açıktır. Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrası çıkan tartışmalar, eleştirilere açık olmakla birlikte, demokratik bir sistem içinde makul karşılanması gereken tartışmalardır.

Akıncı, aslında yıllardır ambargolar altında bunalan Kıbrıs Türk halkının sorunlarını biraz daha üst perdeden dillendirmeye çalışmıştır. Akıncı’nın daha düzeyli ilişki istemi bence makul ve gerekli bir taleptir. Sonuçta KKTC, Türkiye tarafından tanınan bağımsız bir devlettir. Nitekim Din İşleri Başkanlığı görevinden alınmam sebebiyle Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi’ne yaptığım bireysel başvuruda çıkan kararda da, KKTC siyasetini bağımsızlığına vurgu yapılarak yetkisizlik hükmü verilmiştir. Dolayısıyla TC-KKTC ilişkilerinin iki bağımsız devlet esası üzerinden yürütülmesi, Türkiye’nin hem iç hukukunun hem de dış politikasının bir gereğidir.

ERDOĞAN’IN ÇIKIŞI:

Sayın Erdoğan’ın yaptığı açıklamaya bakıldığında: “Ağzından çıkanı kulağın duysun” ifadesi dışında, fazla eleştirilecek bir şey yoktur. Tabii Sayın Erdoğan’ın gönderilen paralar ve de şehitlere vurgu yapması da bazı çevreler tarafından eleştiri konusu yapılmıştır. Çünkü KKTC-TC ilişkileri sadece ekonomik çıkarlarla açıklanamaz. Ayrıca bedel ödeyen taraf sadece Türkiye Cumhuriyeti değildir. Nitekim KKTC halkının büyük bir kısmı şehit aileleridir. Bunun yanında Türkiye’nin KKTC politikaları gereği Kıbrıs Türk halkı yıllardır ambargolar altında kalarak bedel ödemeye devam etmektedir.

Kıbrıs Türk halkının bu bedeli ödemesini sadece ekonomik çıkarlarla açıklamak mümkün değildir. Aynı şekilde Türkiye Cumhuriyeti KKTC sebebiyle uluslararası baskılara göğüs gererek, meseleye sadece ekonomik ya da siyasi yaklaşmadığını defalarca kanıtlamıştır.

Şüphesiz KKTC halkı, marjinal ve azınlık bazı guruplar hariç Türkiye Cumhuriyeti’ne kökleri geçmişe dayanan bir gönül bağı ile bağlıdır. Bu bağlılığın bir sonucu olarak Kıbrıs Türk halkı tüm zorluklara rağmen Rum tarafının ve uluslararası baskılara boyun eğmemiş ve kaybolan Osmanlı toprakları içerisinde varlığını koruyabilmiştir. Bu yüzden de takdir ve saygıyı hak etmektedirler.

Sayın Erdoğan’ın sert çıkışları şüphesiz KKTC’ye verdiği önemin bir ifadesidir. Ancak bu tür politik söylemlerin Türkiye’nin Kıbrıs dış politikasına olumlu ya da olumsuz etkisinin tartışılmasına ihtiyaç vardır. Benim şahsi kanaatim bu tür çıkışlarının sadece aşırı uçları tatmin ettiği yönündedir. Halkın genel hissiyatına bakıldığında, büyük çoğunluğun TC ile KKTC yetkilileri arasında çıkan ve maksadı aşan söylemlerden rahatsızlık hissettikleri görülür.

ERDOĞAN’A TEPKİLER:

Şüphesiz Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın KKTC’yi ziyareti esnasında gösterilen tepkiler ve de bazı aşırı söylemler güvensizlik telkin eden bir tutumun oluşmasına yol açmıştır. Erdoğan’ın sert çıkışları KKTC kaynaklı bazı kaygıların varlığının da ifadesidir. Ancak bu kaygıların gerçekliği ile boyutu yanısıra gösterilen tepkilerin bu kaygıların giderilmesine ne kadar hizmet ettiğinin tartışmasına ihtiyaç vardır.

Daha önce de belirttiğim gibi, KKTC halkının büyük bir çoğunluğu Türkiye ile olan bağlarını ekonomik ve siyasi ilişkilerin ötesinde tarihin derinliklerinden gelen kültürel değerlere ve buna bağlı olarak oluşan bir kader birliğine bağlamaktadır. Bu bağ her türlü siyasi söylemin üzerinde olan bir bağdır ve siyasetçilerin günlük siyasi söylemleri ile kopmayacak kadar güçlüdür.

Erdoğan’ın seçimlerin hemen ardından böyle bir açıklama yapmasında Sayın Eroğlu’nun seçim içerisinde Akıncı’yı cemaatin adayı ilan etmesinin de etkisi olmuş olmalıdır. Bunun ile birlikte Türkiye ve Erdoğan karşıtlığı ile şöhret bulmuş bazı kişi ve kuruluşların da Akıncı’ya açık destek beyan etmiş olması da doğal olarak Türkiye siyasetini manipüle etmek için birilerine koz vermiştir. Akıncı’nın açıklamaları arasında bunun mesajını da bulmak mümkündür.

Erdoğan ve bazı AK Partilerin verdikleri mesajlara bakıldığında, Türkiye’de genel seçimlerin yarattığı bir ortam varken Kıbrıs sorunu üzerinden gelebilecek atraksiyonlara karşı oldukça duyarlı oldukları anlaşılmaktadır. Ancak bu duyarlılığın ifadesi için kullanılan diplomatik dilin uygun olmadığı şeklinde de yaygın bir kanaat bulunmaktadır.

TARTIŞMAYA YAKLAŞIMLAR:

Bu tartışmalar sonrası iki farklı düşünce oluşmuş gözükmektedir. Bunlardan bir tanesi Akıncı ve Erdoğan’ın bu tartışmalarının bir krizin habercisi olduğu yönündedir. Bu düşünceyi ileri sürenler aslında Akıncı’yı Türkiye karşı bir koalisyonun adayı gibi göstermeye çalışanlardır. Akıncı’nın seçim sloganı olarak kullandığı “Cevap Akıncı” söylemini de buna yorumlanmaktadır. Hâlbuki Akıncı adaylığı döneminde sürekli olarak Türkiye siyaseti ile iyi ve seviyeli ilişkiye vurgu yaparak gerçek amacının bu olmadığını ifade etmeye çalışmıştır. Bence bu vurguya gerçekten ihtiyaç vardı ve bunun söylemde kalmaması gerekir. Çünkü Türkiye ile ilişkilerin seviyeli ve düzgün olması hem KKTC halkının hem de Türkiye’nin yararınadır. Ancak bu vurgunun bir zıtlaşmaya dönüşmesi durumunda Akıncı’nın ilişkileri düzeltme arzusu, ilişkilerin daha da fazla bozulması ile sonuçlanır ki, bundan en büyük zararı yine Akıncı ile KKTC halkı görür.

Diğer bir düşünce ise bu tartışmaların aslında seçin sürecinin yarattığı havanın etkisi olduğu ve zamanla normalleşeceği yönündedir. Benimde şahsi kanaatim bu yöndedir. Çünkü TC-KKTC siyasetinin müzakerelerden sağlıklı bir sonuç alabilmesi için sürtüşmeye değil, dayanışmaya ihtiyaç vardır.

ESKİ İLİŞKİLER:

Eski hükümet ve Cumhurbaşkanları döneminde sanki ilişkiler çok iyiydi de Akıncı gelince bozulacakmış gibi bir izlenim yaratmak bence gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Bazı çevrelerin bazı aşırı uçları yönlendirerek Türkiye’ye karşı söylem ve eylemlere teşvik edildikleri; bunu da daha sonra ekonomik faydaya çevirmeye çalıştıkları defalarca dillendirilmiştir. Ayrıca Türkiye ile KKTC arasındaki gümrükler sebebiyle ekonomik işbirliğinde birçok sorun yaşanmaktadır. Ayrıca polis ve istihbarat paylaşımındaki bazı sorunlar sebebiyle KKTC’nin bazı suçluların sığınağı haline geldiği bilinmektedir. Bu sorunların tümü de eski liderlikler döneminden kalmadır.

Ben Akıncı’nın bu açıklamalarının KKTC halkının haklarını savunmakta bir kararlılık olarak değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim. Ancak bu kararlılığını Güney Kıbrıs ve Kıbrıs sorununa müdahil olan diğer taraflara karşı da gösterilmesi gerekir.

TÜRKİYE MUHALEFETİNİN TAVRI:

Türkiye muhalefetinin yaklaşımına bakıldığında Sayın Kılıçdaroğlu’nun yaklaşımının Akıncı’nın yaklaşımı ile örtüştüğü görülmektedir. Bu durum, her iki liderin de sol kökenli olmasından mı yoksa konjonktürden mi kaynaklandığı tartışmaya açıktır. Sayın Bahçeli’nin açıklamalarına bakıldığında ise daha çok Sayın Erdoğan’ın yaklaşımı ile örtüştüğü görülmektedir. Bu durum MHP’nin geleneksel siyasi çizgisi ile de örtüşmektedir. Sayın Demirtaş ve diğer siyasi liderlerin ise bu konudaki açıklamalarına rastlamadığım için bir değerlendirme yapamayacağım.

GÜVEN ARTTIRICI TEDBİRLER:

Bu arada Güney’de gelen güven arttırıcı tekliflerin de seçimin yarattığı havanın etkisi ile yapılmış gerçekleşme zemini zayıf, erken yapılmış açıklamalar olduğu kanaatindeyim. İyi niyet gösterilirse bunlar da zamanla daha makul ve uygulanabilecek bir düzeye gelecekler. Bence tarafların güven arttırıcı tedbir olarak yapacakları ilk iş, ateşkesi kalıcı kılacak ve tarafların çözüm oluşana kadar birbirine silah çekmeyeceklerine dair güvence veren bir antlaşma imzalamalarıdır. Çünkü defakto bir barışın gölgesinde yürütülen müzakereler ve atılan adımlar yeterli bir güvence sağlamayacaktır.

AKINCI’NIN İŞİ ZOR:

Akıncı’nın, yılların birikmiş sorunları ile yüzleştiğinde hükümet desteği olmadan bu sorunları aşmada zorlanacaktır. Bu ise yüksek beklentilerin zamanla eleştiriye ve güvensizliğe dönüşmesi riski taşımaktadır. Çünkü Akıncı’nın aldığı oyların büyük çoğunluğu ikinci turda gelmiş olan ödünç tepki oylarıydı. Özellikle bu oyların destekten tepkiye doğru kayması daha kolay olacaktır. Bu yüzden Akıncı’nın, kendisini destekleyen kitlelerin ortak hissiyatına hitap eden söylem ve eylemlerde bulunması gerekecektir.

AKINCI SON ÜMİT:

Tabii ki Akıncı Kıbrıs sorununun çözümü için son ümit olarak görülmektedir. Doğal olarak bu dönemde de bir çözüme ulaşılamaz ise, hem halkın hem de Kıbrıs sorununun tarafları, birleşik Kıbrıs şeklinde bir çözüm ümidini iyice kaybedeceklerdir. Bu ise KKTC’ye özel bir statü tanınmasının yolunu açacaktır.

AKINCI İLE ERDOĞAN BULUŞMASINDAN BEKLENTİLER:

Şüphesiz basında yer alan ve halk arasında gerginliklere yol açan tartışmalar iki farklı beklentinin oluşmasına yol açtı. Bunlardan bir tanesi Türkiye-KKTC ilişkilerin gerilip krize dönüşmesi; diğeri ise Akıncı’nın Türkiye ziyareti sürecinde her şeyin normalleşmesidir. Birinci beklenti, aşırı uçlar ile bazı muhaliflerin beklentisidir. İkinci beklenti ise hem KKTC hem TC halkının büyük çoğunluğunun beklentisidir ve ziyaretin buna uygun olarak gerçekleşeceği kanaatindeyim.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/erdogan-akinci-polemigi-ve-muhtemel-gelismeler/7473

yusuf

Sansür

Sansür

Bir arkadaşımla sohbet ederken, birden konu sansür meselesine geldi. Arkadaş, ilahiyatçı olmam sebebiyle olsa gerek bir eleştiri olarak özellikle dindarların adım adım kendi yasaklarını dayatma eğiliminde olduklarını bana ifade etti. Çağdaşlık adına baskıları yaşamış ve görmüş birisi olarak bunu tamamen reddetmem mümkün değildi. Birilerinin yaptığı gibi kendi görüşlerini başkalarına sorgusuz sualsiz kabul ettirmek için, bu dindir ya da dinin emridir şeklinde bir cevap da vermem de doğru olmazdı. Çünkü karşımdaki insan din adına söylenen her şeyin doğru olamayacağını bilecek kadar kültürlü birisiydi ve bir filmindeki öpüşme sahnesine sansür getirilmeye çalışılmasından rahatsızlığını ifade etmeye çalışıyordu.

Arkadaşın bu itirazı, bir filimin içinde geçen öpüşme sahnesinin sansür edilmesinin dindarlıkla alakasını sorgulamamı sağladı. Çünkü bir akademisyen olarak ben de yazdığım bazı yazıların sansürlenmeye çalışılmasından rahatsızlık hissetmiş hatta bu yüzden makalemin yayımlanması için yaptığım bir müracaatı geri çekmiştim. Onun için sansürlerin faydadan çok zarar verdiği kanaatindeyim. Bir kere sansür, karşıdaki insanın kişiliğine saygısızlıktır. Sansürü yapan açısından ise kendini beğenmişliktir.

Gelişmemiş ülkelerin en büyük sorunu sansürcülüktür. Çünkü bu ülkeler, insanları yetersiz görüp onları belli kalıplar içinde baskı altında yaşatmaya çalıştıkları için insanların hayatı anlama ve tanıma imkânlarını sınırlamaktadırlar.

Dikkat edilirse, sansürlerin en çok uygulandığı ülkelerde şiddet eğilimi çok daha yüksektir. Bu durum, aslında sansürlerin toplumun ahlaki gelişiminden çok basmakalıp fikirlerle yaşamalarına yol açtığı için, bunun insana faydadan çok zarar verdiği kanaatindeyim. Bilindiği üzere özgürlükleri kısıtlayan yasaklar sorunları çözmekten çok tepkilere yol açıp sorun haline geliyorlar.

Bu bağlamda bazı filmlerdeki içki ya da sigara sahnelerinin karartılması, sigara ve içkiye olan özentiyi azaltıp azaltmadığının da bence sorgulanmasına ihtiyaç vardır. Aslında filimin normal akışı içinde, çok fazla önemli olmayan bu sahneler karartılarak daha da ilgi çekici hale getirilmektedir.

Türkiye ve KKTC’de artık her düşünceye uygun görsel ve yazılı yayın yapan organlar vardır. Dolayısıyla her yayın organının kendi okuyucu ya da izleyici kitlesinin duygu ve düşüncelerine uygun yayın yapma imkânı vardır. Onun için böyle bir ortamda yasaklar ya da ekran karartmaları dayatmalardan başka bir şeyi ifade etmez. Bu tür yasaklar ya da dayatmaların dindarlık ile açıklanması da mümkün değildir. Çünkü dindarlık, basmakalıp tek bir tür ahlak anlayışı ile açıklanamaz. Farklı mezhep ve inanç sistemlerinin varlığı da bundan kaynaklanmaktadır.

Ayrıca bir filim ya da yapıt hakkında karar verme hakkı öncelikle o eseri meydana getiren kişiye aittir. Dolayısıyla, eser sahibinin bilgi ve izni olmadan o filim ya da yapıt üzerinde devlet gücünü ellerinde bulunduranların, kendi ahlak anlayışları ya da ideolojilerini gerekçe gösterip sansür uygulamaları eser sahibinin telif hakkını gasp etmek demektir. Doğru olan, eğer bir yayın kuruluşu kendi seyircisinin durumunu gözeterek filimlerde sansür uygulamak istiyorsa o zaman yapıtın sahibinin iznini alarak bunu yapmasıdır. Devlet gücü kullanılarak filimlere sansür uygulanması, insan hak ve hürriyetlerine saygılı bir devlet anlayışında kabul edilemez. Çünkü sansür uygulaması, eser sahibinin telif hakkı yanında filmi sansürsüz izlemek isteyenlerin haklarını da gasp etmek demektir.

Belirttiğim gibi ülkemizde ve de Türkiye’de her türlü izleyiciye hitap edebilecek görsel ve yazılı medya bulunmaktadır. Onun için siyasiler vatandaşa güvenmek ve farklı tercihlerine saygı duymak zorundadır. Bu tercihler ancak temel insan hak ve hürriyetlerinin tehdit edilmesi durumunda kamu yararı adına, telif hakkı ihlal edilmeden sınırlanabilir.

Görsel ve yazılı medyanın baskı altında olduğu ülkelere bakılırsa, bu ülkelerde hem görsel hem de yazılı medyada sürekli şiddet haberleri ve görüntülerinin daha çok yer aldığı görülür. Acaba birbirini seven iki gencin elele tutuşması, duygularının bir yansıması olarak öpüşmesi, ya da insan yaşamının ayrılmaz bir parçası olan cinsellik sahneleri mi insan ruhunda daha olumsuz bir etki yapar yoksa elinde kılıç ile düşman gördüğü birisinin kellesini uçuran, ya da taramalı silah ile etrafındakileri tarayan ya da yüksek tahrip gücü olan bir silah ile birçok insanı öldürme sahneleri mi insan ruhunda daha fazla olumsuz etki yapar? Bu sorunun cevabını okuyucularımın takdirine bırakıyorum.

Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, sansür ve yasaklar baskı aracı haline dönüşürse insanın bilinç dünyasının gelişmesinin önündeki en büyük engeller olurlar. Çünkü hayatın gerçeklerine gözünü kapatanların, hayatı anlamaları ve onu doğru olarak yorumlayabilmeleri mümkün değildir. Bu yüzden yasaklar yerine sorumluluklar öne çıkarılmalı ve farklı tercihlerin birbirini tehdit etmeden birlikte yaşamaları için gayret gösterilmelidir. Aksi takdirde her iktidar değişimi döneminde, siyasetin dayattığı ahlak değişimini yaşamanın sebep olduğu ahlak tutarsızlığını yaşamaya mahkûm oluruz. Bu ise sansürlerin ve sansürcülerin değişmesinden başka bir işe yaramaz.

Yusuf Suiçmez

Din İşleri Başkanlığı’nın Geleceği

Din İşleri Başkanlığı’nın Geleceği

Din İşleri Başkanı Talip Atalay’ın adaylık girişimi, bayağı tartışma yarattı. Birçok insan Sayın Atalay’ın adaylığına garanti olarak bakıyordu: ancak yanıldılar. AK Parti yetkilileri KKTC’den yapılan hiçbir başvuruyu kabul etmediler. Aslında bu durum, KKTC’nin bağımsız ayrı bir devlet olarak görüldüğünün de sinyalini vermektedir. Çünkü KKTC’den başvuran adayların kabul edilmesi durumunda, Türkiye’nin işgalci olduğu iddialarını ileri sürenlerin eline malzeme geçecekti.

Tabii ki Atalay’ın bu girişimi bir yönden saf belirlemesine yol açtı. Doğal olarak bu aşamadan sonra AKP’nin ileri gelenlerinden, bizden aday olmaya çalıştı onun için sahiplenelim mi yoksa din ve siyaset ilişkisi arasında fazla polemik yarattı, bu işin içinde olmayalım mı diyecekler göreceğiz. Tabii ki Atalay’ın aday olamaması, sonuçta onu Türkiye ile Kıbrıs arasında bir tercihe de zorlayacaktır. Çünkü adaylık başvurusu yaparken Türkiye’deki üniversite kadrosundan da istifa etmek zorunda kaldı. Doğal olarak tekrar üniversite kadrosuna başvuru yapması gerekecek. Kadrosuna dönüş yapması durumunda, yurtdışı görev süresini daha fazla uzatabilmesi imkanı olmayacaktır. Bu ise Din İşleri Başkanlığı’ndan istifasını zorunlu hale getirecektir.

Atalay’ın Din İşleri Başkanlığı’ndan istifa etmemesi durumunda, özellikle kamuoyunda oluşmuş olan tepkileri göğüsleyerek görev yürütebilmesi oldukça güç olacaktır. Tabii ki Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrası oluşacak olan tablo da Atalay’ın geleceğini etkileyecektir. Özellikle Cumhurbaşkanlığı’nda bir değişimin olması durumunda, yeni Cumhurbaşkanının kendisi ile çalışmak isteyip istemeyeceği de ayrı bir sorundur.

Tabii ki, mesele Atalay’dan öte KKTC’deki din hizmetlerinin daha sağlıklı yürütülebilmesi için ne yapılması gerektiğidir. Sonuçta Atalay’ın istifası ya da görevde alınması halinde yerine atamanın yapılıp yapılmayacağı belli değildir. Daha önce yaklaşık 30 sene Din İşleri Başkanlığı vekaleten yasadışı olarak yürütülmüştür. Atalay sonrası aynı durumun ortaya çıkması muhtemeldir. Nitekim Ahmet Yönlüer döneminde yükselen din-siyaset ilişkileri tartışmaları Atalay’ın adaylık başvurusu ile doruğa ulaştı. Bu ise siyasetçilerin işini zorlaştırmıştır.

Din İşleri Başkanı’nının Kıbrıs Müftüsü ünvanını taşıması, vakıflar ve vakıf malları üzerindeki etkisi doğal olarak hiçbir siyasetçinin bu makamı görmemezlikten gelmesine imkan tanımamaktadır. Bundan dolayı da Din İşleri Yasası’nı yapanlar, tamamen siyasi atama olan Vakıflar ve Din İşleri Yönetimi’ni Din İşleri Başkanı’nı kontrol edebilecek şekilde düzenlediler. Bugüne kadar siyasetçilerin en fazla istismar ettiği kurumlardan birisi şüphesiz Vakıflar ve Din İşleri’dir. Atalay’ın bu adaylık girişimi, sorunun gündeme gelmesi ve tartışılarak kabul edilebilir bir çözüme kavuşturulması için fırsat olarak da değerlendirilebilir.

Öyle gözüküyor ki, Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrası siyasetin önemli gündem maddelerinden birisi de Din İşleri Başkanlığı ve Atalay’ın durumu olacaktır.

yusuf suiçmez

Rumlar ile Futbol Maçı Yapmak

Rumlar ile Futbol Maçı Yapmak

KKTC Futbol Federasyonu’nun KOP (Kıbrıs Futbol Birliği)’a üye olması konusu Hasan Sertoğlu’nun federasyon başkanlığına gelmesi ile 2013’den beri yoğun bir şekilde tartışılmaya başlandı. 1934’de kurulan KOP’un kurucu kulüplerinden birisi 1930’da kurulan Çetinkaya Türk Spor Kulübü’dür.

KOP 1948’de FIFA’ya üye olduğunda kurucu takımları arasında Çetinkaya Futbol Kulübü de vardı ve bu çatı altında ilk milli maç 1949’da oynandı. Çetinkaya Kıbrıs futbol tarihinde hem Kıbrıs genel liginde hem de 1955’de kurulun Kıbrıs Türk Futbol Federasyonu liginde aynı anda şampiyonluk kazanmış tek takımdır.

Kıbrıs Türk Futbol Federasyonu’nun kurulmasından kısa bir süre sonra EOKA’nın faaliyetlerinin başlaması bir tesadüf olmasa gerek. 1960’da Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasının ardından milli takım oluşturuldu ve 1962’de KOP’un UEFA’ya üyeliği kabul edildi.

Şüphesiz spor ve siyaseti ayrı düşünmek mümkün değildir. Ancak spor günlük siyaseti aşabilen ve global siyaseti belirleyen bir pozisyona gelebilmektedir. Öyle gözüküyor ki, özellikle futbol Kıbrıs sorununun ulusal düzeyini aşmış ve uluslararası siyasetini belirleyecek bir misyona doğru yol almaya başlamıştır. Çünkü futbolda atılacak adım, Kıbrıs sorunun siyasi çözüm şekli için de geleceğe yönelik bir etki yapacaktır. Nitekim bu etki dikkate alınarak, KKTC futbol federasyonunun KOP’a üyeliğine karşı çıkanlar, bu üyeliğin KKTC’nin bağımsızlığını ortadan kaldıracağını ileri sürmektedirler.

Nasıl ki, Türkiye Cumhuriyeti futbol takımları Güney Kıbrıs futbol takımları ile top oynadığında, bu Türkiye’nin Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanıdığı anlamına gelmiyorsa, KKTC’li gençlerinin Güney Kıbrıs futbol takımları ile maç oynaması da KKTC siyasetinin Güney Kıbrıs’ı siyasi egemen olarak kabul ettiği anlamına gelmeyecektir. Aynı şekilde Türkiye’nin KKTC’de futbol koordinasyon ofisi açılması da içeriğinin doğru doldurulması durumunda KKTC’nin bağımsızlığını ihlal etmeyeceği; aksine KKTC futboluna güç katacağı kanaatindeyim. Bu arada, Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı’nın KKTC’yi ziyareti esnasında, KKTC Futbol Federasyonu’nu ziyaret etmemesini doğru görmediğimi ifade etmem lazım. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti yetkililerinin tanımadığı KKTC kurumlarını, başka ülkelerin tanıması ve dikkate almasını beklemek gerçekçi olmayacaktır.

İlginç olan sağ partilerin, KOP’a üyeliğin KKTC’nin bağımsızlığını ihlal edeceğini iddia ederken, sol partilerin ise Türkiye’nin KKTC’de futbol koordinasyon ofisi açma girişiminin KKTC’nin bağımsızlığını ihlal edeceğini iddia etmesidir. Bu durum KKTC siyasetinin henüz daha ortak bir milli siyaset geliştiremediğinin açık bir göstergesidir. Tabii ki, ilginç olan bir diğer durum ise TC-KKTC koordinasyon ofisinin kurulması için meclis kararının gerektiği ileri sürülürken, KOP’a üyelik için KKTC Futbol Federasyonu’nun tek başına yetkili olduğunun ileri sürülmesidir.

Bence içeriğinin doğru doldurulması durumunda KOP’a üyelik, KKTC’nin bağımsızlığını ortadan kaldırmaz. Aksine KKTC’nin uluslararası tanınmasının yolunu açar. Tabii ki, KKTC futbol federasyonunun KOP’a üyeliğinden daha önemli olan, bu üyelikten sonra idari yetkinin nasıl paylaşılacağıdır. Şüphesiz, KKTC Futbol Federasyonu KOP’a üyeliği kurumsal ortaklık değil de sadece kulüpler bazında bir ortaklık olursa o zaman bu bir intihar girişimi olur. KOP’un bugünkü idari yapısı dikkate alındığında, kurulacak olan ortak izleme komitesi dışında her iki federasyonun idari birimlerinin seçilmesi ve yasal yetkilerinin ne olacağı belli olmadığı için yapılmaya çalışılan antlaşmanın iyi ya da kötü olduğu şeklinde bir değerlendirmenin bu aşamada yapılması doğru olmayacaktır.

Basında da yer aldığı üzere FİFA ile yapılan ön görüşmelerde KKTC Futbol Federasyonu’nun kurumsal kimliğinin kabulü yanında, ortak izleme komitesinde Güney ve Kuzey Kıbrıs Federasyonları dörder üyeyle FİFA ise bir üye ile temsil edilecektir. Bu durum doğal olarak ihtilaf durumunda son sözün FİFA temsilcisi tarafından söylenmesine yol açacaktır.

Bu antlaşma KOP açısından, yetkisini kısmen de olsa Türk tarafı ile paylaşması demektir. Çünkü KOP şu anda tek başına tüm yetkileri kullanmaktadır. Bence KOP’un bu adımı Güney Kıbrıs’ın genel siyaseti ile uyuşmadığı için, Güney’de de kabul görmeyecektir. Çünkü izleme komitesinde Türk ve Rumların eşit temsiliyeti bence Türk tarafının siyasi tezlerine daha yakındır. Tabii ki, esas sorun izleme komitesinde değil; KOP’un idari yapısında Türk taraflarının temsil edilip edilemeyeceğindedir.

Bir antlaşmaya gidilmesi durumunda ortaya çıkacak olan bir başka sorun ise ortak ligde kaç Türk ve Rum takımının bulanacağı sorunudur. Çözüme kavuşturulması gereken bir diğer sorun ise şampiyonlar liginde Türk ve Rum taraflarının ayrı takımlarla mı yoksa tek bir takımla mı temsil edileceğidir.

Öyle anlaşılıyor ki, Güney ve Kuzey takımları tek bir federasyon altında bulunacakları için, şampiyonlar liginde sadece tek bir takımla temsil edilecekler. Diyelim ki, kapsamlı bir çözüm olmadan Türk takımlarından birisi şampiyon oldu, o zaman FİFA maçların KKTC’de oynanmasına izin verecek mi? Ayrıca, milli takımda Türk ve Rum futbolcuların temsil edilip edilmeyeceği de ayrı bir sorundur. Türklerin milli takımda temsil edilmelerinin kabul edilmesi durumunda, milli takımda oynayacak Türk ve Rum futbolcuların seçimi nasıl olacak? Tabii ki bu sorulara şu anda cevap verilmesi mümkün gözükmemektedir; ancak Güney ve Kuzey’in aynı federasyon çatısı altında birleşmelerine karar verilecekse, bu soruların cevabının bulunması zorunludur. Aksi takdirde bu tartışma ve uğraşlardan bir netice alınamayacaktır.

Burada önemli olan, bu antlaşma yapılırken Kıbrıs Cumhuriyeti’nin siyasi yapısı mı yoksa Annan Planı’nda ortaya çıkan siyasi yapının mı yoksa tamamen bunların dışında kalan bir siyasi yapının mı dikkate alınacağıdır. Çünkü ortak ligin genel mantığının, daha sonraları ortaklık devletinin kurulması durumunda ortaklık devletinin temel mantığı ile çelişmemesi lazımdır.

Şu bir gerçek ki, Kıbrıs Cumhuriyeti uluslararası kimliğini korumasına rağmen kurumsal yapısı çökmüştür. Bu yüzden de, ona bağlı olarak antlaşma yapmak imkânsızdır. Ancak Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurumsal varlığını bir bütün olarak inkâr ederek, ne ortak bir futbol ligine ne de siyasi bir çözüme gitmek mümkün gözükmemektedir.

Benim kaldığım köyün takımı olan Değirmenlik Futbol Kulübü’nde Güney Kıbrıslı Rum futbolcular oynamaktadır. Değirmenlik halkı, bu Rum gençlere siyasetin ötesinde sporun birleştirici ruhu ile sahip çıkmaktadır. Bence insanların Türk, Rum ya da başka bir milli kimlik taşımaları insanı ilişkilerini sürdürmelerine asla engel olmamalıdır. Spor faaliyetleri, ahlaki değerlere ve belli kurallara bağlı olarak insani ilişkilerin yürütüldü en güzel faaliyetlerden birisidir.

Bu yüzden de, sportif ilişkilerin günlük siyasetin ötesinde insani ilişkiler olarak görülmesi daha sağlıklı bir yaklaşım olacaktır. Tabii ki, gençlerin spor yapma arzusunu Güney Kıbrıs siyasilerinin de aynı anlayışla ele alması gerekir. Bu yüzden Güney Kıbrıs’ın izlediği baskıcı ve Kıbrıs Türk halkının varlığını inkâr edici politikalara da prim vermemek lazımdır.

Ayrıca, sporun tamamen günlük çatışmacı siyasi anlayışların etkisi altında yürütülmesi, yetişecek nesilleri hem ruh hem de bedenen olumsuz etkileyecektir. Bence önemli olan, bu birlikteliğin şartlarını sporun evrensel ruhunu yansıtacak şekilde oluşturmayı başarabilmektir. Ben şahsen, KKTC Futbol Federasyonu Başkanı Hasan Sertoğlu’nu cesur ve girişimci kişiliğinden dolayı takdir ediyorum. Ancak, bu girişimlerinin ne Kuzey ne de Güney siyasetçileri tarafından istismar edilmemesine dikkat etmesi gerekmektedir. Nitekim her iki tarafta da, bu yönde bir takım girişimlerin olduğu bilinmektedir. Bence tarafların hak ve hukukunu koruyan bir antlaşma olursa, bu tür girişimler başarısız olacak ve sporla birlikte hem Türk tarafı hem de Rum tarafı kazanacaktır.

Din ve Siyaset II

Din ve Siyaset II

Dini inançlar akademik hayatın dışında genellikle ön kabullere dayanan kontrol edilmemiş bilgiler olarak sunulduğu için, din adına ileri sürülen görüşleri tartışmak zorlaşmaktadır. Tartışmaların zorlaşması ise din adına söylenen ve yapılanların denetimini zorlaştırmaktadır. Din adına söylenen ve yapılanların denetiminin zorlaşması ise din istismarı yapmak isteyenler için açık kapı bırakmaktadır. Din İşleri Başkanı Atalay’ın KKTC Din İşleri Başkanlığı görevini yürütürken, Türkiye genel seçimlerinde Ak Parti Mersin milletvekilliği aday adaylığına başvurması, din ve siyaset ilişkisini yeniden yoğun bir şekilde tartışılmasına yol açtı.

Din İşleri Başkanı Talip Atalay’ın Türkiye Cumhuriyeti genel seçimlerinde görevinden ayrılmadan aday adayı olmasını yasal ve etik bulmadığımı daha önceki yazımda belirtmiştim. Atalay’ın seçim propagandasında imamları kullanması ise din ve siyasi ilişkisi tartışmalarına yeni bir boyut kazandırdı. Din İşleri Yasası’nda açık olarak belirtildiği üzere, Din İşleri Başkanı’nın görevlerinden birisi de, kurumu siyasi faaliyetlerin dışında tutmaktır. Bu davranışın, bu yasa maddesi ile çeliştiği açıktır. Ayrıca ülkemizde memurlara genel olarak siyaset yapma yasağı vardır. Buna rağmen memurların büyük bir bölümü açık olarak siyasetin içerisindedirler. Bu durum, yasaların aslında adalet ve kamu düzeni için değil, güçlüler ile zayıfları ayırmak için konduğu görüntüsü vermektedir. Bu anlayış sebebiyle de güçlülerin yasaları ihlal etmesine göz yumulmaktadır.

Din görevlilerinin Atalay’ı övücü videolarını izelerken bazı gerçekler ile yanlışların iç içe girdiğini gördüm. Kuran kurslarını onun başlattığı, kuruma ilk defa araç alındığı iddiaları gerçeklerle bağdaşmayan iddialardır. Ayni şekilde din görevlilerinin açıklamalarında yer alan Kuran kurslarının Atalay döneminde başladığı iddiası da doğru değildir. Kuran kursları çok daha önce var olan kurslardı. Ahmet Cemal, Mehmet Yeltekin, Ahmet Yönlüer ve benim de dönemimde bu kurslar bazı itirazlara rağmen devam etmiştir. Kuran kurslarının hukuki durumu tartışmaları ilk defa, Akın Sait’in Başsavcılığı döneminde yapılan bir yorum sonrası başladı. Kuruma yeni araç alımının Atalay döneminde olduğu iddiası da doğru değildir.  Çünkü daireye yeni araç alımı benim dönemimde de oldu. Atalay bunu devam ettirerek arttırdı.

Havadis Gazetesi’nin geçen Cuma günkü nüshasında ilgili açıklamaları yapan din görevlilerinin, yaptıkları konuşmaların parti amblemi altında sunulacağını bilmediklerini söyledikleri haberine de yer verildi. Bu açıklamalardan, röportajları yaparlarken,  kendilerine bunların ne amaçla kullanılacağı söylenmediği anlaşılmaktadır. Bu durum, dinin ve din adamlarını siyasi olarak etik olmayan bir şekilde kullanıldığı sonucunu doğurmaktadır.

Bu yazıyı yazarken aklıma İslam Felsefesinin önemli şahsiyetlerinden Farabi’nin İhsa-i Ulum isimli kitabının sonunda yer alan: “İnandığı şeyi mutlak doğru gören dindar insanların inançlarını savunmak ya da onu kabul ettirmek için yalan söyleyebildikleri; onun için bu insanlara yalan söyleyip kandırmanın caiz olacağı” ifadesi geldi. Anlaşılan birileri, milleti kandırmayı siyasi ve de dini bir başarı olarak görebiliyor. Bence bu yanlışlarda din görevlilerinden daha fazla sorumluluk taşıyanlar, bu atamaları yapan siyasiler ve Din İşleri Yasası’nı bile bile yenilemeyen KKTC Meclisi üyeleridir. Tabii Atalay kadar sorumlu olan bir diğer kurum ise Vakıflar ve Din İşleri Yönetim kuruludur.

Siyasiler tarafında atanan yönetim kurulları, din görevlilerini baskı altında tutabilmek için kasıtlı olarak yasal boşluklar bırakarak din görevlilerini siyasi amaçları için kullanma zemini yarattılar. Başkanlık görevinde iken, tamamen siyasi nedenlerle bazı din görevlilerini sürmeye hatta görevden almaya kalkıştıklarını şahsen tecrübe ettim. Basına defalarca yansımış olan camii ihalelerinde ve vakıf mallarının kiralanmasındaki usulsüzlükler de işin cabasıdır.

Birçok kurumda olduğu gibi Din İşleri Başkanlığındaki istihdamlar da tamamen siyasi pazarlıklar doğrultusunda yapılmaktadır. Nitekim göreve atanmadan önce, yer aldığım bir sınav komisyonunda yapılanları gördüğümde komisyondan istifa ettim. Daha sonra ise sınavların doğru yapılacağını belirterek istifamı geri çekmemi istediler ve geri döndüm. Ne yazık ki yine de kendi bildiklerini yaptılar ve bunu üzerine sınavların iptali için yazılı müracaatta bulundum. Başkan olduktan sonra ise bu yazılı müracaatımın dosyalara girmediğini fark ettim. Ayni şekilde Başkanlığım esnasında da bazı siyasetçilerin arzuları doğrultusunda yasadışı istihdamlar yapmaya çalışılmış ancak buna müsaade etmemiştim. Tabii bunlara da karşı çıkınca görevime son verilmesi için bir senaryo hazırlandı ve yürürlüğe kondu.

İlk başlarda Atalay’ın atanmasını, akademisyen bir kişiliği olması sebebiyle makul karşıladım. Daha sora ise icraatlarını takip edince, atanma amacının din hizmetlerinin yürütülmesi değil durumun kurtarılmasına yönelik siyasi bir adım olduğu endişesine kapıldım. Son günlerde yaşananlar ise endişelerimde haklı olduğumu ortaya koydu. Atalay’ın siyasete yaptığı bu giriş, aslında senaryonun ikinci perdesini oluşturmaktadır ve nasıl sonuçlanacağını ben de merak ediyorum.

Tabii ki, Atalay’ın herkes gibi siyaset yapması en doğal hakkıdır; ancak bu şekilde olmasını kabul etmek mümkün değildir. Atalay’ın göreve geldikten sonra, kayıp ya da sahteleri ile değiştirilmiş trilyonluk tarihi halıların soruşturulması konusunda hiçbir şey yapmamış olması ve şahsımın itham altında kalmasına göz yumması bende de güven sorunu yaratmıştır.

Sahteleri ile değiştirilmiş ya da antik halıymış gibi gösterilmiş halılarla ilgili daha önce dönemin Başbakanı Derviş Eroğlu’nu iki kere yazılı olarak uyarmama rağmen, uyarılarıma hiçbir cevap vermemiştir. Aksine görevden alınmam sonrası, dönemin Yönetim Kurulu başkanı tarafından bunların kaybolmasından ben sorumluymuşum gibi açıklamalar yapılarak bu konu örtülmeye çalışılmıştır. Bu iftiralar sebebiyle açtığım dava için tuttuğum avukatlara ise tek tek davadan çekilerek beni davayı şahsen yürütmek zorunda bıraktılar. Tabii ki, avukatlar için yaptığım şikâyetler ise yasal süreler geçmiş olmasına rağmen sonuçlandırılmamıştır. Daha sonra ise Başsavcılığa yazılı olarak suç duyurusunda bulundum; ancak edindiğim bilgiye göre soruşturulma için görevlendirilen savcı emekliye ayrılmış ve dosya başka savcıya verilmemiş. Bu durum, birilerinin bu konunun soruşturulmasını istemediği şüphelerinin oluşmasına yol açmaktadır. Sayın Atalay mademki siyasete atılıyor, hakkında spekülasyonlara izin vermemesi için bu konuları da açıklığa kavuşturması gerekir. Atalay’ın siyaset yerine bu konularla ilgilemesi bence daha doğru olurdu. Çünkü bunlara göz yumulması, makamın saygınlığı ve güvenilirliğini zedelemektedir.

Tabii ki açıklığa kavuşturulması gereken bir husus da, Atalay’ın siyasete atılma kararını alırken, kendisini bu göreve getirenlerle bu konuyu konuşup konuşmadığıdır. Bu karar, kendisini atayanların bilgisi ile olmamış ise o zaman Atalay’ın bu kararını kendisini bu göreve atayanlara karşı bir tepkisi olarak yorumlamak gerekir.

Bu yüzden Atalay’ın aday olamaması ve istifa etmemesi durumunda, Başbakanın görevden alınması için öneri yapıp, Cumhurbaşkanının kendisini görevden alıp almayacağı merak edilen konular arasındadır. Umarım adaylarla yapılan programlarda bu konular da gündeme getirilerek tartışmaya açılır ve bunların bir daha yaşanmaması için gerekli tedbirlerin alınması sağlanır. Çünkü meselenin özü Atalay’ın siyasete girmesi değil; temiz siyaset ve sağlıklı din hizmetlerinin verilebilmesinin önünü açmaktır.

Birileri dinin ve din adamlarının durumunun kamuoyu önünde bu kadar tartışılmasından rahatsız olabilir. Ancak şu iyi bilinmelidir ki, her şeyin tartışılabildiği ortamda her şeyin doğrusunu görülmesi mümkündür. Özellikle dinlerin ve din adamlarının söylem ve eylemlerinin halk önünde tartışılması din istismarının engellenebilmesi için gereklidir. Bunların tartışılamadığı toplumlar, din ve mezhepler üzerinden çatışmalara mahkûm olurlar. Ortadoğu ve birçok yerde yaşanan çatışmaların sebeplerinden birisi de dinlerin ve din adamlarının söylem ve eylemlerinin açık şekilde tartışılamamaşıtır. Bunların tartışılması zamanla, din ve siyaset ilişkilerinin daha sağlıklı bir zemine kaymasına yol açacaktır. Bu tartışmaların varacağı son nokta bu olmalıdır.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/din-ve-siyaset-ii/7175

yusuf

Rumlar Enosis İstiyor mu?

Rumlar Enosis İstiyor mu?

Kıbrıs siyasi tarihinin en önemli söylemlerinden birisi de Rumların ENOSİS yani Yunanistan ile birleşmek istediği söylemidir. Hatta Türkiye Cumhuriyeti’nin 1974 harekatına sebep olan EOKA B’nin askeri darbe girişiminin bile ENOSİS’i gerçekleştirmek için olduğu ileri sürülmektedir. Bundan da öte Başpiskopos Makarios’un esas niyetinin Enosis olduğu da iddia edilmektedir.

Yaptığım araştırmada EOKA’nın bölünmesi sonrası, EOKA B’nin Makarios’a karşı düzenlediği askeri darbenin esas amacının Enosis olduğu ancak Makarios’un ilk başlarda bu tür söylemleri olsa da darbenin düzenlendiği dönemlerde böyle bir niyeti olmadığı; tam aksine Enosis’e karşı çıktığı için bu askeri darbenin gerçekleştiği kanaatine ulaştım.

Bugün ise Enosis söylemi artık adadaki bölünmüşlüğün gerçekleşmesi ve de Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB’ye girişi sebebiyle güncelliğini yitirmiş gözükmektedir. Yeni siyasi konjonktürde bir enosisten bahsedilecekse, bu ancak Güney Kıbrıs’ın Yunanistan ile birleşmesi şeklinde ileri sürülebilir; Kıbrıs’ın tümünün Yunanistan’a bağlanması olarak değil. Peki, Güney Kıbrıs halkının yeni siyasi konjonktürde Yunanistan ile birleşme arzusu var mı? Kamuoyu yoklamalarına bakıldığında bu sorusunun cevabının “hayır” olduğu anlaşılmaktadır.

Peki, Güney Kıbrıs Yunanistan ile birleşse, Kuzey Kıbrıs’ın siyasi ve hukuki durumu ne olur? Bence bu durumda Kuzey Kıbrıs’ın tanınma ya da Türkiye ile birleşmesi yönünde karar vermesinin önü açılır. Tabii Kuzey Kıbrıs Türk halkının Güney Kıbrıs halkı gibi Türkiye ile birleşme arzusu var mı? Bunun da cevabı mevcut şartlarda “hayır” olarak gözükmektedir.

Sonuç olarak hem Kuzey hem de Güney halklarının anavatanlarla en azında mevcut siyasi konjonktürde birleşmeleri imkânsız gözükmektedir. O halde önlerinde tek seçenek olarak ortak bir çözüme gitmek kalmaktadır. Bu durumda da tarafların neden böyle bir çözüme gidemedikleri sorusunun cevabını aramak lazımdır. Tabi bu soruya tek bir cevap verilemeyeceği yaşanan tartışmalardan anlaşılmaktadır.

Kimilerine göre, aslında tarafların anlaşma yönünde gerçek bir istekleri yoktur; ancak uluslararası tepkileri azaltmak için anlaşmak istiyor gibi görüntü veriyorlar. Başka bir görüşe göre ise aslında Güney ve Kuzey anlaşmaya hazır ancak anavatanlar bu konuda tarafları serbest bırakmadıkları için anlaşma olmamaktadır. Bir diğer yoruma göre de, aslında anavatanların da ötesin ABD ve Rusya’nın arasındaki rekabet, çözümün oluşmasını engellemektedir.

Hazır Cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılacak 7 adayın ismi kesinlik kazanmışken, adayların artık Kıbrıs sorununun çözümü ile ilgili ciddi bir planları varsa bunu açık şekilde halk ile paylaşmaları gerekmektedir. Umarım adaylarımız bu konularda da düşüncelerini net olarak paylaşırlar ve vatandaşlar oy kullanırken hangi siyasi projeye oy verdiklerini net olarak görerek oy kullanırlar.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/rumlar-enosis-istiyor-mu/7109

yusuf

Başkanlık sisteminin artı ve eksileri

Başkanlık sisteminin artı ve eksileri

Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli siyasi tartışma konularından birisi de başkanlık sistemine geçiş tartışmalarıdır. Özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uygulamak istediği başkanlık sistemi ABD dahil birçok ülkede uygulanmaktadır. Ancak siyasi sistemlerin kuruluşu, ülkelerin tarihi geçmişi ile birlikte ekonomik ve sosyal şartlarına bağlı olması, Sayın Erdoğan’ın bu değişikliği neden istediği tartışmalarını gündeme getirmiştir.

Başkanlık sisteminin en temel özelliği, devlet erkinin doğrudan ya da dolaylı olarak seçilen tek bir başkanda temsil edilmesidir. Bugünkü Cumhurbaşkanlığı sisteminden farklı olarak, başkanlık sisteminde başkan yürütmenin de başıdır. Yani bugünkü parlamenter sistemde başbakana ait olan tüm yetkiler de başkanlık sistemine geçişle birlikte, başkan olarak anılan cumhurbaşkanına geçecektir. Dolayısıyla böyle bir sistemde bakanların atanması ve hükümetin kurulması tamamen başkanın (cumhurbaşkanının) yetkisinde olacaktır. Bundan dolayı da başkanlık sisteminde, koalisyona yer olmadığı gibi milletvekillerinin bakan olmaları da söz konusu olmayacaktır. Bundan dolayı da meclis sadece yasama ile ilgilenecek ve hiçbir şekilde yürütmeye karışamayacaktır. Karışamadığı için de hükümeti düşürmesi ya da bozması da söz konusu olmayacaktır. Bu durum hükümete istikrar kazandırdığı için siyasi bir güvence sağlayacaktır. Ancak sistemin bu artıları yanında eleştirilere sebep olan bazı eksileri de bulunmaktadır.

Başkanlık sisteminin en çok eleştirilen yanı tüm yürütmeyi elinde bulunduran güçlü bir başkanın karşısında, gücün istismarını engelleyecek mekanizmaların bulunmaması durumunda sistemin baskıcı, totaliter hatta diktatörlüğe dönüşme riski taşımasıdır. Bu sistemin uygulandığı ülkelerde, bu riski azaltmak için çok güçlü denetim mekanizmaları kurulmaktadır. Bunların başında hukuk devletinin esasını oluşturan yargı denetimidir. Başkanlık sisteminde yargı denetiminin dengeleyici bir güç olabilmesi için tam bağımsızlığının sağlanması gerekmektedir. Sistemde Başkan devlet gücünün tümünü elinde bulunduracağı için, hukuk sisteminin devleti koruma mantığı üzerine değil; devlete karşı bireyi koruma mantığı üzerine kurulmalıdır. Böylece devlet gücünün bireysel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmak için kullanılması riski azaltılmalıdır.

Türkiye hukuk sistemine bakıldığında, hukukun büyük oranda bireysel hakları değil kamu ve devlet haklarını koruma esası üzerine kurulu olduğu görülür. Böyle bir hukuk sistemi ile başkanlık sistemine geçiş, devleti kontrol edilemez bir canavara dönüştürebilir. Onun için başkanlık sistemine geçilecekse, o zaman yeni anayasada devletin korunması değil; devlete karşı bireylerin hakkının korunması esas alınmalıdır. Buna bağlı olarak da hem mahkemelere başvurma kolaylaştırılmalı hem de yargının şeffaflığı sağlanmalıdır.

Başkanlık sistemindeki bir başka güçlü denetim mekanizması ise sivil denetimdir ki, sistemde esas denetleme görevi sivil denetime aittir. Bunun olabilmesi için ise sivil öğütlerin kurulması ve de devlet gücüne karşı hak arama hürriyetleri ile yolları genişletilmelidir. Bireysel hakların korunabilmesi için bağımsız ve özgür basın ve medyanın varlığı da zorunludur. Çünkü birey ve sivil örgütler, yargı yolu dışında devlet gücünün istismarı durumunda seslerini duyurabilecekleri en güçlü araçlar özgür ve bağımsız basın ile medya araçlarıdır. Dikkat edilirse, baskıcı rejimlerin egemen olduğu ülkelerde ilk olarak baskı altına alınan kuruluşlar basın ile medya kuruluşlarıdır. Çünkü bağımsız basın ve medya kuruluşları halkın gerçek gözü, kulağı ve sesidir. Bunların susturulması, iktidarların keyfi uygulamalarının denetimini ortadan kaldırarak baskı politikalarının sürdürülmesini kolaylaştırılmaktadır. Bundan dolayı başkanlık sistemlerinde, dengeleyici bir güç olarak basın ve medya özgürlüğü parlamenter sistemdekinden daha fazla önem taşımaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti devlet yapısına baktığımızda sivil denetimin çok zayıf olduğu görülür. Bu ise başkanlık sistemine geçişin bir diğer riskini oluşturmaktadır. Dolayısıyla yeni anayasa çalışmalarında buna da dikkat edilmelidir. Nitekim Ak Parti hükümeti, dindarlar üzerindeki haksız baskıları kaldırırken, özellikle basın hürriyeti ve bireysel haklar konusundaki bazı kaygı verici eylem ve söylemleri sebebiyle de eleştirilmektedir. Normalde yasaklardan etkilenmiş olan Ak Partililerden beklenen, intikam, inanç ya da ideolojik karşıtlık psikolojisinin etkisi ile hareket edip kendi yasaklarını dayatmak değil, çekilen sıkıntılardan ders alarak bireysel özgülüklerin önünü açmaktır.

Başkanlık sistemi başkana oldukça büyük bir güç kullanma imkanı tanısa da, radikal ve ötekileştirici söylemleri engelleyici bir özellik de taşımaktadır. Çünkü başkanlık sisteminde, radikal ötekileştirici söylemlere sahip olan adayların kazanması oldukça zayıf bir ihtimaldir. Bundan dolayı da başkan adayları kazanabilmek için % 50’den fazla oy almak zorunda kalacaklardır. Bunun için de başkanlık adayları farklı düşüncede olan seçmenleri de tatmin edebilecek söylem ve eylemlerde bulunmak zorunda kalacaklardır. Bu durum siyasetin yumuşayarak radikal söylemlerden uzaklaşmasını sağlayacağı için demokratik katılımı arttıracaktır.

Başkanlık sisteminin bir diğer önemli denetleme mekanizması ise siyasi denetimdir. Bu da güçlü ve dengeli muhalefetin varlığı ile mümkündür. Bunun olabilmesi için de demokratik katılımın esas alındığı ve parti içi demokrasinin güçlendirildiği bir yapının oluşturulması gerekir.

Konunun tarihi arka planına bakıldığında ise Osmanlının padişahlığa dayanan siyasal sisteminin çöküşü sonrası cumhuriyete geçerken doğal olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucularının başlangıçta tek adam yönetimine karşı duran bir anlayışla hareket etmeleri kendi düşünce sistemleri açısından normaldi. Bu anlayışın bir yansıması olarak da bugün başkanlık sistemine geçişi eleştirenler, padişahlık sistemi ile başkanlık sistemi arasında bağlantı kurmaya çalışmaktadır.

Bence bu konuda tartışılması gereken, başkanlık sistemine geçişe neden ihtiyaç duyulduğudur. Başkanlık sistemini savunanların gerekçelerine bakıldığında dört ana gerekçenin ileri sürüldüğü görülür. Bunlardan birincisi siyasal yapının hantallığıdır. Bir başka ifade ile Türkiye Cumhuriyeti bürokratik vesayet altında kalan bir sisteme sahiptir ve bu durum siyasetin serbest hareket etmesini zorlaştırmaktadır.

Başkanlık sisteminin en belirgin özelliği, sistem üzerindeki siyasi egemenliği siyaset lehine daha da güçlendirmesidir. Siyasetin egemenliğini daha da güçlendirme arzusunu meşrulaştırmak için ileri sürülen gerekçelere bakıldığında ise daha önceki askeri darbeler ile sonraları ortaya çıkan paralel yapılanmanın gerekçe olarak ileri sürüldüğü görülür. Bu açıdan bakıldığında siyasetin bu arzusunun meşru bir temeli olduğu da görülebilir. Ancak başkanlık sistemine karşı olanların ileri sürdüğü karşı gerekçelere bakıldığında onların da sistem üzerinde bu sefer de siyasi vesayet getirme riskinden bahsettikleri görülür.

Bu riske bağlı olarak da başkanlık sistemine karşı olanlar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu isteğinin arkasında tek adam olma isteğinin yattığını belirtmekte ve bunu ise totaliter bir rejim kurma arzusu olarak yorumlamaktadırlar. Sayın Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına geçtikten sonraki siyasete müdahaleleri ve muhaliflerine karşı sert tavırları bu iddiaların dayanağı olarak gösterilmektedir. Sonuç olarak, başkanlık sistemini savunanların ve karşı çıkanların temel argümanlarının ortak noktası vesayete dayalı yönetime karşı çıkmak olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda başkanlık sistemini savunanlar ile karşı çıkanların, hem siyasi vesayetin hem de bürokratik vesayetin olmadığı, özgürlüklerin güvence altına alındığı bir sistem üzerinde uzlaşmaları mümkündür. Umarım bu tartışmalar böyle bir uzlaşıyla sonuçlanır.

Başkanlık sistemine geçiş, çözüm sürecinin başarıya ulaşmasının bir gereği olarak da ileri sürülmektedir. Bunun ileri sürülmesinin ana sebebi ise sistemde köklü bir değişimi gerekli kılan çözüm sürecinin ancak başkanlık sistemi içerisinde gerçekleştirilebileceği fikridir. Sonuç olarak öyle gözüküyor ki başkanlık sistemine geçebilmek için Türkiye’nin köklü bir değişime gitmesi gerekmektedir. Bu değişimin olabilmesi için de anayasanın temel mantığının ve kurumsal yapıları ve yetkilerinin kökten değişmesi gerekmektedir. Ak Parti’nin bu değişimi sağlayabilmesi için de ya tek başına anayasayı değiştirecek güce erişmesi ya da muhalefet ile bu değişiklikler konusunda uzlaşması gerekmektedir. Şüphesiz uzlaşı ile yapılacak olan bir anayasa Türkiyenin istikrarını arttıracak, başkanlık sistemi ile ilgili kaygıları azaltacaktır. Tabii ki sonuç olarak mevcut sistemin büyük riskler içerdiğini geçen seçimlerde yaşanan koalisyon tartışmalarında görüldü. Bu durum başkanlık sistemine olan ihtiyacı arttırdı. Doğal olarak bu süreçte tartışılması gereken nasıl bir başkanlık sistemi olmalıdır.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/baskanlik-sisteminin-arti-ve-eksileri/7043

yusuf

Cumhurbaşkanlığı Seçimi II

Cumhurbaşkanlığı Seçimi II

Halkımızın oy kullanmasını etkileyen sebepler incelendiğinde, halkın büyük bir kısmının parti merkezli düşündüğü görülür. Yani ne olursa olsun partisinin adayını desteklemeyi partiye bağlılık olarak görmektedir. Böyle davranan seçmenler bu davranışlılarını ya partinin ideolojisine bağlılık ile ya da parti ile kurdukları siyasi menfaat ilişkileri ile açıklamaya çalışmaktadır. Bu durum, özellikle parti desteği olmayan, bağımsız adayların nitelikleri çok iyi olsa dahi hak ettikleri gerçek desteği almalarını zorlaştırmaktadır.

Partilerine ideolojik bağlığı siyasi tercihlerinin ana sebebi olarak gösteren seçmenler ise, genel olarak kendilerini sağcı ya da solcu olarak nitelemektedir. Ancak Kıbrıs solunun özellikle Kıbrıslılık anlayışına bağlı bir siyaset izlemesi, esas itibari ile solun ana misyonu olan halkların kardeşliği misyonu ile bağdaşmadığı için sol partiler Türkiye’den gelen göçmenlerden yeteri kadar ilgi görmemektedir. Bu ise CTP’nin adayı ve seçimin favorilerinden olan Sibel Siber için olumsuz bir durum olarak değerlendirilmektedir.

Sağ partiler ise daha çok Türkçülük ve Anavatan Türkiyesiz siyaset olmaz söylemlerini öne çıkarmaları sebebiyle, Türkiyeli göçmenler tarafından daha yoğun tercih edilmektedir. Bu durum da Türkiyeli seçmenlerin bağımsız adaylara yönelmelerini zorlaştırmaktadır. Bu ise özellikle UBP ve DP’nin desteklediği bağımsız aday Derviş Eroğlu’nun lehine bir durumdur. Ancak önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, özellikle sağın adayı olan Eroğlu’nda memnun olmayan Türkiyeli göçmenlerin bağımsız adaylardan olan Kudret Özersay’a oldukça güçlü bir yönelişleri var. Bu durum Özersay’ı seçimin güçlü adayı kılarken, Eroğlu’na olan desteği zayıflatmaktadır. Bundan dolayı olsa gerek ki, Eroğlu’nun bazı konuşmalarında Özersay’ı hedef aldığı görülmektedir.

Seçimin diğer güçlü bir adayı olan Mustafa Akıncı ise özellikle Kıbrıslılığı siyası tercihlerinin esası kabul eden seçmenler tarafından desteklenmektedir. Türkiye’nin KKTC’ye yönelik müdahaleci tavrı özellikle Kıbrıslılık tezini savunanların tepki oylarını Akıncı’ya yöneltmiştir. Bu ise sol oyların ikiye bölünmesine sebep oldu. Ancak seçimin ikinci tura kalması durumunda, solun bölünen oylarının ikinci tura kalan adaya yönelmesi beklenmektedir.

Kudret Özersay’ın ikinci tura kalması durumunda ise sağın oylarının ağırlıklı olarak kendisine yönelmesi beklenmektedir. Bu arada Özersay’ın sol kesimden de azımsanmayacak kadar destekçisi olduğu görülmektedir. Bundan dolayı da ikici tura kalamaması durumunda ise Özersay’ın tavrı kazanacak adayı belirlemekte önemli bir rol oynayacaktır.

Seçmenlerin önemli bir kısmı, oy kullanırken adaylardan menfaat sağlama duygusu ile hareket etmektedir. Bu durum özellikle devlet imkânına sahip olmayan adayların seçilme imkânını zayıflatmaktadır. Demokrasimizin en büyük sorunlarının başında, özel çıkar ilişkisine bağlı olarak oy kullanan seçmenlerdir. Kamudaki usulsüz istihdamlar, rüşvet hatta yolsuzlukların kaynağında bu anlayış yatmaktadır. Çünkü devlet imkânlarını elinde bulunduran partiler ve adaylar seçim dönemlerinde seçmenlerin sıkıntılarını bildikleri için oy beklentisi ile yasa ve etik dışı istihdamlar yapabilmekte, ihale hatta siyasi rüşvet olarak vaatler verebilmektedirler. Bu ise devlet imkânına sahip olmayan bağımsız adayların adil bir yarış içerisine girmesini engellemektedir.

Seçmenlerin dikkat etmedikleri husus, rüşvet veren siyasetçinin rüşvet alabileceğidir. Doğal olarak siyasi tercihlerinde, hukuk ve etik dışı davranışlara yönelen seçmenler ile buna pirim veren siyasetçilerden hukuka ve etiğe uygun davranmalarını beklemek mümkün değildir. Seçmenlerin özellikle güç ve menfaat anlayışı ile hareket ettiğini bilen siyasetçiler, bu anlayışla hareket eden seçmenleri etkilemek için, düzenledikleri organizasyonları kalabalık göstermeye çalışmaktadırlar.

Seçimin diğer bir bağımsız adayı olan Salih Kırdağ, seçimin çok konuşulan adaylarından olmakla birlikte, konuşulduğu kadar oy alamasa da, ne kadar oy alacağı merak edilen adaylardandır. Bu arada aday olarak ismi geçen ancak kesin bilgim olmayan diğer adaylar hakkında, durumları netleştikten sonra ileride görüşlerimi paylaşacağım.

Normal bir ülkede, parti ya da adayların topladıkları kalabalıklardan daha çok adayların hukuk bilgisi, ahlakları ve projeleri tartışma konusu olur. Medeni olmanın ve demokratik gelişmişliğin ölçüsü, vatandaşın demokratik tercihini kullanırken, demokratik hukuk devletinin esası olan değerlere bağlılığı ile ölçülür. Seçimleri haksız menfaat için fırsata dönüştüren seçmen ve siyasetçinin demokratik kültüre sahip olduğu iddia edilmez. Demokratik değerlere uygun davranılmadığı müddetçe de, demokrasinin toplumsal faydasını görmek mümkün değildir. Çünkü böyle çarpık bir siyasi anlayış içerisinde, dürüst insanlar beceriksiz ve ahmak gibi görülmekte, kendi menfaati için her türlü yalan ve yanlışı yapan ise başarılı sayılmaktadır. Umarım, bu cumhurbaşkanlığı seçimi insanlığın en önemli kazanımlarından olan demokratik değerlerin kazandığı, rüşvet, yalan, yolsuzluk ve haksızlıkların kaybettiği bir seçim olur.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/kibris-sorununda-son-durum/6927

yusuf

Kıbrıslılık ve Türkiyelilik

Kıbrıslılık ve Türkiyelilik

 

1974 Barış Harekâtı’ndan sonra Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden Kıbrıs’a özel göçmen olarak getirilen insanlar ile yerli Kıbrıslı Türklerin buluşması, her iki taraf için farklı bir deneyimi ifade etmektedir. Kıbrıs Rum halkıyla beraber yaşamayı denemiş; ancak sonunda hayal kırıklığına uğramış olan Kıbrıs Türk halkı, yeni ortakları ile ilk buluşma anında göçmen olarak getirilen insanları kendisi ile acılarını paylaşan ve dayanışma için gelen soydaşları olarak sevgi ile karşılamıştır. İlk buluşma esnasında birbirlerine karşı çok olumlu duygulara sahip olan her iki taraf, daha sonra gelişen siyasi ve sosyal olaylar sebebiyle yavaş yavaş duygusal bir değişim sürecine girmeye başlamıştır. Zaman içerisinde her iki taraf da aynı millete mensup olmakla beraber, dil, din gibi ortak paydalarını geriye iterek, farklılıklarını öne çıkarmaya başladılar. Bunun bir neticesi olarak her iki tarafta da bir kimlik bunalımı ortaya çıkmaya başladı. Önceleri soydaş ve dindaş gibi kavramlarla birbirini ifade eden insanlar, daha sonra bu kavramların yerine Kıbrıslılık ve Türkiyelilik gibi kavramları kimliklerini ifade etmek için kullanmaya başladılar.

Kıbrıs Türk Federe devletinin ilanı ile federal bir devletin vatandaşı statüsünde ortak bir kimlik kazanan her iki taraf, daha sonra KKTC’nin kurulması ile birlikte yeniden farklı bir kimlikle kendilerini ifade etmek zorunda kaldılar. Ancak KKTC’nin uluslararası arenada kabul görmemesi bu ortak kimliğin de yaygın olarak kabulünü engellemiştir. Bunun bir neticesi olarak da kimliklerin ortaya konmasında yaygın bir şekilde Kıbrıslılık ve Türkiyelilik kavramlarının kullanılmasına devam edilmiştir.

Çeşitli sebeplerle dışarıya göç vermiş olan yerli Kıbrıs Türk halkı, ekonomik ve sosyal yapısının da hızlı bir değişime girmesi sonucu, ailelerin çocuk yapma yaşı ve sayısı düştüğünden, yerli halkın nüfusu fazla artış gösterememiştir. Bunun aksine ekonomik ve kültürel sebeplerin yanısıra kontrolsüz göçler ve bazen de siyasi çıkarlar için verilen vatandaşlıklar sebebiyle Türkiyeli olarak ifade edilen nüfus daha hızlı bir artış göstermiştir. Ancak bu artış daha sonra, KKTC’de çalışan ve yasal olarak vatandaşlık kazanan insanların da vatandaşlık haklarını engellenmesi sonucunu doğurmuştur. Çok farklı yörelerden gelen bu insanlar, zamanla hem kendi kültürel değerlerini korumak, hem de siyasi arenada daha güçlü hale gelmek için birçok dernek ve birlik kurmaya başladılar. Bu dernek ve birlikler içerisinde öne çıkan kişiler, seçimlerde Türkiyeli oyları partilere yönlendirmek için bazen aday gösterilmiş bazen de parti içerisinde –lider olmamak kaydıyla- yüksek makamlara getirilmiştir. Bu oy potansiyelini kullanmak isteyen partiler, her dönem kendileri açısından oy getirebileceğine inandıkları insanları aday olarak listelere yerleştirmişler; ancak bu insanlar çok nadir olarak seçilebilmiş ve daha üst makamlara yükselebilmişler. Bu tür hareketlerin neticesinde hayal kırıklılığına uğrayanlardan bazıları, bir çıkış yolu olarak Türkiyelik temeline dayanan bir takım siyasi hareketler gerçekleştirmeye çalışmışlarsa da başarılı olamamışlardır. Bugünlerde yeni oluşum adı altında yapılmaya çalışılan organizasyonların da TC göçmenlerinin siyasi yapılanma hareketleri olarak değerlendirilmektedir. Ayrıca DEHİP, HAK gibi sivil örgülerin bir araya gelerek oluşturdukları platformlar da TC göçmenlerinin siyasallaşma arzularının alt yapısı olarak görülmektedir.

Özellikle Annan Planı’nın ortaya çıkması ile birlikte vatandaşlığı ile adadaki varlığı tartışma konusu haline gelen Türkiyeliler, kendi kimlikleri ve yaşadıkları ülkedeki konumları ile ilgili daha da derin bir kaygı içerisine düştüler. Bu belirsizliğin içerisinde de kendilerini ifade edebilecekleri en üst kavaram olarak Türkiyeliliği seçtiler. Türkiyelilik kavramının çeşitli sebeplerle etki alanının güçlenmesi doğal olarak Kıbrıslılık kimliğinin de daha katı bir ayırım çizgisi olarak öne çıkmasına vesile olmuştur. Böylece bu kavramların kullanımı, Kıbrıs Türk halkının geleceği ile ilgili siyasi çözüm yollarının da belirlenmesinde etkili olmaya başlamıştır. Belli bir dönemden sonra Kıbrıslılık söylemi, Kıbrıs Cumhuriyeti temelinde bir çözümün siyasi bakış açısını ifade eder hale gelmiştir. Daha çok sol partilerin sahiplendiği bu kavram, böylece kültürel bir kimlikle beraber siyasi bir projenin de önemli bir unsuru haline geldi. Kendini Türkiyeli olarak tanımlayan kitle ise uzun bir süre Türkiye ile paralel siyaset yürütmeye çalışan sağ partilerin taraftarları arasında yaygınlaştığı görülür. Ancak AK Parti’nin Türkiye’de iktidara gelmesi ile Türkiye ile uyum siyaseti izleyen sağ partiler, Türkiye’deki siyasi iktidarla aynı uyumu sağlayamadıklarından, kendini Türkiyeli olarak ifade eden insanların siyasi tercihlerinde de bir değişim gerçekleşmiştir. Bu durum Türkiyelilik ve Kıbrıslık söylemlerinin siyasi zeminlerinin sabit olmadığı; çeşitli etkenlerin yanı sıra Türkiye’nin de siyasi tavrı ile yakından ilgili olduğunu göstermektedir. Ancak yeni gelişmeler, TC göçmeni olan nüfusun TC’nin siyasi etki alanından giderek çıkmaya ve iç dinamiklere göre siyasi tercihlerini yapmaya başlamaları, siyasi parametrelerin de değişmesine yol açmıştır.

Sonuç itibari ile gerek kendini Kıbrıslı, gerekse Türkiyeli olarak tanımlayan insanların yasal kimliklerini ifade eden Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşlığına fazla sahip çıkmadıkları gözükmektedir. Bir devlet, halkının siyasi ve kültürel kimliğini ifade etmiyorsa, o devletin kabulü ve meşruluğu tartışmalı hale gelir. Türkiyelilik ve Kıbrıslılık söylemlerinin yarattığı en önemli sorun budur. Bu sorunun çözümü, sorunun sosyal hukuku devleti temelinde ele alınarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşlığı bilincinin geliştirilerek devletin eşit vatandaşları duygusunun ikame edilmesi ve temel haklar hürriyetlerin hukuki bir güvenceye kavuşturulması ile mümkündür.

Kıbrıs Sorununda Son Durum

Kıbrıs Sorununda Son Durum

Türkiye, Rum tarafının tek taraflı olarak enerji kaynaklarını kullanmaya çalışmasına, doğal olarak tepki koydu. Türkiye’nin bu tepkisi Rum tarafının görüşme masasından çekilmesi ile sonuçlandı. Rum tarafının bu tavrı ise Birleşmiş Milletler raporunda eleştirilmelerine de neden oldu.

Anastasiatis ise bu gelişmeler sonrası Türkiye’den bu eylemini sürdürmeyeceğine dair garanti talebinde bulundu. Ancak Türkiye bu konuda herhangi bir garanti vermedi aksine navtex süresini uzatmayı ve bölgede arama ve kazı amacıyla bir platform satın almayı gündeme getirdi. Türkiye’nin bu tavrı, haklarını savunma konusundaki kararlılığının, bir oldubittiye izin vermeyeceğinin bir ifadesiydi.

Tabii bu arada 2014 BM raporunda Türkiye’nin faaliyetlerine değinilmemiş aksine Türk tarafının izole edilmesine değinilmiştir. Bu durum Güney Kıbrıs yöneticileri tarafından masaya geri dönüş için baskı olarak yorumlandı. 2015 raporunda ise Türk tarafına uygulanan izolasyonlara değinilmemiş olması, Rumların tepkilerinin etkili olduğu, Türk tarafına olan sempatinin zayıfladığı görüntüsü verdi.

Bu arada Türkiye’nin Kıbrıs bayraklı gemilere koyduğu ambargoların kaldırılması ve enerji kaynaklarının görüşülmesi gündeme geldi; ancak görüşmelerin kopmuş olması sebebiyle herhangi bir adım atılamadı. Bu arada Dış İşleri Bakanı Özdil Nami raporda Türk tarafının enerji kaynaklarındaki ortaklığına vurgu yapılmamasını eleştirdi. Nami’nin bu eleştirisi haklı bir eleştiridir. Çünkü hem Kıbrıs Cumhuriyeti temelinde müzakerelerin yürütüldüğünü savunmak, hem de Türk tarafının Cumhuriyetten doğan haklarına vurgu yapmamak açık bir çelişkidir.

Bu süreçte, Güney basınında Mal Tazmin Komisyonu’na başvuran Rumların sayısındaki artış gündeme geldi ve verilen rakamlara göre Türk tarafı 270 milyon Avro ödeme yapmıştır. Bunun karşılığı olarak da 12 milyon metrekarelik arazi Türk tarafına devredildiği belirtilmiştir Bu durum mülkiyet meselesinde Türk tarafına önemli bir rahatlama sağlamış oldu. Bu rakamlar doğru ise bir çözüm durumunda Türk tarafı toprak vermek zorunda kalmayacaktır. Güneydeki ekonomik kriz, bu komisyona başvurunun artmasının ana sebeplerinden birisidir. Çözüm umutlarının zayıflaması da bu başvuruların artmasında etkili olmuştur.

Bu başvuruların aynı hızla devam etmesi durumunda, ileride Türklerin Güney’den arazi alacaklı duruma gelmeleri de mümkündür. Özellikle toprak sorununun çözümü, Kıbrıs sorununun çözümünü de kolaylaştıracaktır. Ayrıca Cumhurbaşkanı Eroğlu’nun geçmişte Mal Tazmin Komisyonu’nun kurulmasına karşı çıkmış olmasının, siyasi bir hata olduğu şimdi açık olarak ortaya çıkmıştır. Hatırlanacağı üzere, Mal Tazmin Komisyonu’nun kurulmasını UBP kanadından Tahsin Ertuğruloğlu savunmuş; bu yüzden de Eroğlu dahil bazı UBP’liler tarafından kınanmıştı.

Güney Kıbrıs’ın iflasın eşiğine gelmiş ekonomisinin tekrar düzelebilmesi, Kıbrıs sorununun çözümü konusunda adım atabilmesine bağlıdır. Türkiye’nin de bölgedeki haklarını savunabilmesi de aynı şekilde Kıbrıs sorunun çözümüne bağlıdır. Kıbrıs sorununun çözümü sadece Kuzey ve Güney Kıbrıs halkları için değil Türkiye’nin AB’ye girmesi dâhil bölge barışının sağlanması için de önemlidir.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine girdiğimiz bu süreçte, adayların iç sorunlarla birlikte Kıbrıs sorununun çözümü ile ilgili olarak, yaklaşım farklarını da açıklamaları, vatandaşların oy kullanırken tercihlerini kolaylaştıracaktır. İç ve dış siyasetle ilgili somut çözüm önerileri sunamayan adayların, desteklenmesi bence anlamsız olacaktır.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/kibris-sorununda-son-durum/6927

yusuf