Yusuf Suiçmez tarafından yazılmış tüm yazılar

Doç. Dr. Yusuf Suiçmez 1968 yılında Sürmene/Trabzon’da doğdu. 1975 yılında ailesi ile birlikte Kuzey Kıbrıs’a göç etti. İlk, Orta ve Lise öğrenimini Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde tamamladı. 1995 Yılında Medine İslam Üniversitesi’nde lisans eğitimini; 1998 yılında ise Karadeniz Teknik Üniversitesi Rize İlahiyat Fakültesi’nde ise Yüksek Lisansını tamamladı ve bu arada aynı üniversitenin Sosyal Bilimler kadrosunda araştırma görevlisi olarak çalıştı. 2005 yılında ise Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde doktorasını tamamladı. 2017 yılında ise doçent oldu. 2003-2005 yılları arasında Doğu Akdeniz Üniversitesi Türkçe Eğitimi Bölümü’nde; 2005-2007 yılları arasında aynı üniversitenin Genel Eğitim Bölümü’nde; 2000-2011 yılları arasında ise Yakındoğu Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 2009-2011 yılları arasında ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Din İşleri Başkanlığı görevini yürüttü. 2011 yılında açılan Yakın Doğu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin Kurucu Genel Koordinatörlüğünü yaptı ve 2014 yılına kadar aynı Fakültenin Dekanlığına vekalet etti. Halen aynı fakültede öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Doç. Dr. Yusuf Suiçmez ayrıca 2017 yılında Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Adalet Yüksek Okulu’nda önlisans, 2022 yılında ise Yakın Doğu Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde lisan öğrenimini tamamladı ve ikinci doktorasını Kamu Hukuku alanından yapmaktadır. Birçok uluslararası ve ulusal yayını olan Doç. Dr. Yusuf Suiçmez, çok iyi düzeyde Arapça ve İngilizce, orta düzeyde Rumca ve Farsça bilmektedir. Milli sporcu da olan Doç. Dr. Yusuf Suiçmez evli ve iki çocuk babasıdır.

Kıbrıs Sorununda Son Durum

Kıbrıs Sorununda Son Durum

Türkiye, Rum tarafının tek taraflı olarak enerji kaynaklarını kullanmaya çalışmasına, doğal olarak tepki koydu. Türkiye’nin bu tepkisi Rum tarafının görüşme masasından çekilmesi ile sonuçlandı. Rum tarafının bu tavrı ise Birleşmiş Milletler raporunda eleştirilmelerine de neden oldu.

Anastasiatis ise bu gelişmeler sonrası Türkiye’den bu eylemini sürdürmeyeceğine dair garanti talebinde bulundu. Ancak Türkiye bu konuda herhangi bir garanti vermedi aksine navtex süresini uzatmayı ve bölgede arama ve kazı amacıyla bir platform satın almayı gündeme getirdi. Türkiye’nin bu tavrı, haklarını savunma konusundaki kararlılığının, bir oldubittiye izin vermeyeceğinin bir ifadesiydi.

Tabii bu arada 2014 BM raporunda Türkiye’nin faaliyetlerine değinilmemiş aksine Türk tarafının izole edilmesine değinilmiştir. Bu durum Güney Kıbrıs yöneticileri tarafından masaya geri dönüş için baskı olarak yorumlandı. 2015 raporunda ise Türk tarafına uygulanan izolasyonlara değinilmemiş olması, Rumların tepkilerinin etkili olduğu, Türk tarafına olan sempatinin zayıfladığı görüntüsü verdi.

Bu arada Türkiye’nin Kıbrıs bayraklı gemilere koyduğu ambargoların kaldırılması ve enerji kaynaklarının görüşülmesi gündeme geldi; ancak görüşmelerin kopmuş olması sebebiyle herhangi bir adım atılamadı. Bu arada Dış İşleri Bakanı Özdil Nami raporda Türk tarafının enerji kaynaklarındaki ortaklığına vurgu yapılmamasını eleştirdi. Nami’nin bu eleştirisi haklı bir eleştiridir. Çünkü hem Kıbrıs Cumhuriyeti temelinde müzakerelerin yürütüldüğünü savunmak, hem de Türk tarafının Cumhuriyetten doğan haklarına vurgu yapmamak açık bir çelişkidir.

Bu süreçte, Güney basınında Mal Tazmin Komisyonu’na başvuran Rumların sayısındaki artış gündeme geldi ve verilen rakamlara göre Türk tarafı 270 milyon Avro ödeme yapmıştır. Bunun karşılığı olarak da 12 milyon metrekarelik arazi Türk tarafına devredildiği belirtilmiştir Bu durum mülkiyet meselesinde Türk tarafına önemli bir rahatlama sağlamış oldu. Bu rakamlar doğru ise bir çözüm durumunda Türk tarafı toprak vermek zorunda kalmayacaktır. Güneydeki ekonomik kriz, bu komisyona başvurunun artmasının ana sebeplerinden birisidir. Çözüm umutlarının zayıflaması da bu başvuruların artmasında etkili olmuştur.

Bu başvuruların aynı hızla devam etmesi durumunda, ileride Türklerin Güney’den arazi alacaklı duruma gelmeleri de mümkündür. Özellikle toprak sorununun çözümü, Kıbrıs sorununun çözümünü de kolaylaştıracaktır. Ayrıca Cumhurbaşkanı Eroğlu’nun geçmişte Mal Tazmin Komisyonu’nun kurulmasına karşı çıkmış olmasının, siyasi bir hata olduğu şimdi açık olarak ortaya çıkmıştır. Hatırlanacağı üzere, Mal Tazmin Komisyonu’nun kurulmasını UBP kanadından Tahsin Ertuğruloğlu savunmuş; bu yüzden de Eroğlu dahil bazı UBP’liler tarafından kınanmıştı.

Güney Kıbrıs’ın iflasın eşiğine gelmiş ekonomisinin tekrar düzelebilmesi, Kıbrıs sorununun çözümü konusunda adım atabilmesine bağlıdır. Türkiye’nin de bölgedeki haklarını savunabilmesi de aynı şekilde Kıbrıs sorunun çözümüne bağlıdır. Kıbrıs sorununun çözümü sadece Kuzey ve Güney Kıbrıs halkları için değil Türkiye’nin AB’ye girmesi dâhil bölge barışının sağlanması için de önemlidir.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine girdiğimiz bu süreçte, adayların iç sorunlarla birlikte Kıbrıs sorununun çözümü ile ilgili olarak, yaklaşım farklarını da açıklamaları, vatandaşların oy kullanırken tercihlerini kolaylaştıracaktır. İç ve dış siyasetle ilgili somut çözüm önerileri sunamayan adayların, desteklenmesi bence anlamsız olacaktır.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/kibris-sorununda-son-durum/6927

yusuf

Din ve Yolsuzluk

Din ve Yolsuzluk

Okuduğum bir yazıda, halkı dindar olan ülkelerdeki politikacı ve bürokratların daha kolay yolsuzluk yapabildikleri iddia edilmektedir. Din İşleri Başkanlığı yapmış ve şu anda İlahiyat Fakültesi’nin dekanlığı yapan birisi olarak bu iddianın doğruluğunu sorgulama ihtiyacı hissettim. Çünkü genel kabule göre din ahlaki değerleri koruyan ve sosyal ahlak bilincini geliştiren bir güçtür. Ancak bu gücün bazen amacına aykırı olarak kullanıldığı da bir gerçektir.

Din İşleri Başkanlığı görevini yürütürken, dinin özellikle bazı siyasiler tarafından bir istismar aracına dönüştürülmeye çalışıldığını şahsen tecrübe ettim. Bazı siyasilere göre din adamları, onların daha rahat siyaset yapabilmeleri için vardır. Bu anlayışa göre, din adamlarının görevi halkın itaat psikolojisini geliştirerek, siyasete ve siyasetçilere boyun eğmelerini sağlamaktır. Bu tür bir misyonla hareket eden din adamları doğal olarak, halkın sorgulama ve muhalefet etme gücünü zayıflattıkları için yolsuzluk ve usulsüzlüklerin önünü de açmaktadır. Kuran-i Kerim’de bu konuya değinilerek hiçbir peygamberin kendisine dini ve ilmi bir sorumluluk verildikten sonra, insanları köleleştirmesi yakışmaz denilerek bu anlayış eleştirilmiştir (Al-i İmran, 79).

Kuran-i Kerim’de bazı insanların siyasilere yakınlaşmak için usulsüzlük ve yolsuzluklara bulaştıkları da açık bir şekilde ifade edilmektedir (Bakara, 188). Başka bir ayette ise birçok din adamının sahtekârlık yaparak toplumun mal ve mülkünü yedikleri; böylece de insanları dinden soğuttukları belirtilmektedir (Tevbe, 34). Dolayısıyla da dindar toplumlarda da, insanların inançları istismar edilerek yolsuzluğun yapıldığı yine dinin kaynakları tarafından doğrulanmaktadır.

Dini değerlere sahip birey ve toplumlar ile bu değerlere sahip olmayan birey ve toplumların usulsüzlük ve yolsuzluk konusunda hangisinin daha duyarlı olduğu konusunda güvenilir bir istatistiki bilgiye sahip olmamamla birlikte, hiçbir din ve inancın usulsüzlük ve yolsuzluğu hoş görmediği kesindir. Şu da bir gerçek ki, insan hak ve hürriyetlerinin gelişmediği kapalı toplumlar yolsuzlukları daha açıktır. Çünkü kapalı toplumlarda baskıcı politikalar izlendiği için toplumun denetleme görevini yapabilmesi daha zor hale gelmektedir. Bu durum yolsuzluk yapmak isteyen bürokratlar ile siyasiler için bir fırsat yaratmaktadır. Bunun olmaması için her türlü aykırı görüşün de seslendirilebildiği bir özgürlük ortamının oluşmasını sağlamak lazım. Aksi takdirde insanı insan yapan akıl ve vicdanını kullanma yeteneği zayıflar ve bireyler toplumsal denetleme görevlerini yerlerine getiremez hale gelirler.

Birey ve toplumların sömürü ve istismarını ifade eden yolsuzluklardan korunabilmesi için öncelikle özgürlüklerine sahip çıkmayı öğrenmesi gerekir. Çünkü özgürlüğümü kaybeden birey ve toplumlar başkaları tarafından sömürülmeye mahkûm olurlar.

Müftüyü Halk Seçsin

Müftüyü Halk Seçsin

Havadis’in geçen Pazar günkü Poli ekinde Din İşleri ile ilgili önemli meseleler tartışıldı. Ardından Din İşleri Başkanı, bir diğer unvanı ile Kıbrıs Müftüsü Talip Atalay’ın Ak Parti’den Mersin milletvekilliği aday adayı olması gündeme oturdu. Bu yüzden, her iki gelişmeyi birlikte değerlendirmenin faydalı olacağı kanaatiyle bu yazımda her iki gelişmeyi konu edinmeyi gerekli gördüm.

Poli’nin Ali Dayıoğlu ile yaptığı röportajda, özellikle Din İşleri Başkanlığı’nın sadece Sünni Hanefilere hizmet ettiği ileri sürüldü. Röportajda değinilen bir başka konu ise Din İşleri’nin cami yaptığı ancak cem evi yapmadığıdır. Aslında cem evi yapımının yasaklanması Cumhuriyetin kuruluşu yıllarında çıkarılan Tekke ve Zaviyelerin kapatılması kanununa dayanır. Osmanlı döneminde millet sistemine dayalı bir devlet anlayışı olduğu için, tüm farklı dini inançlara, mezhepler ve tarikatlara Osmanlı’nın hukuk sistemi içerisinde belli müsamaha tanınmıştı. Bu müsamaha sınırları içerisinde Mevlevi, Bektaşi ve diğer tasavvuf kurumlarına ait tekke ve zaviyelerde sema ve müzikal ibadetler icra edilebiliyordu. Hatta Lefkoşa Mevlevi Teknesi’nde bu gelenek yasak geldikten sonra da uzun süre devam etmiştir. Bu anlayış sebebiyle de, bu yerlerin ibadethane olarak kabul edilip edilmemesi şeklinde bir tartışma da yoktu. Bu tartışmalar Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan ulus devlet anlayışının eseridir.

Din İşleri Yasası (29/93 sayılı), camii dışındaki ibadet yerlerini yapmak ya da yaptırmak yetkisini Din İşleri’ne vermemiştir. Osmanlı döneminde her din ve tarikat faaliyetlerini büyük oranda kendi mali imkanları ile kurdukları vakıflar aracılığı ile yürütüyorlardı. Cumhuriyete geçişle bu kurumlar kapatıldı ve mülklerine de el konuldu. Yaklaşık 100 yıl sonra bazı azınlıklara ait vakıflar iade edilmeye başlandı. Ancak Türkiye’de yapılan bu düzenleme sadece azınlık vakıflarını kapsadı. Siyasi irade Müslüman vakıfları sahiplerine iadeyi uygun görmemiştir. Nitekim bugün resmi olarak cem evi statüsünde olmasa da, bu inanç sahipleri dernek çatısı altında aynı faaliyetleri sürdürmektedir. Kapatılan diğer tarikatların durumu da farklı değildir. Dolayısıyla, tekke ve zaviyelerin kapatılması, bunlara ait olan vakıf ve mülkiyetlerin ellerinden çıkmasını sağlamış olsa da faaliyetlerini sonlandıramamıştır. Bu durum, yasakların çözüm getirmediğini de kanıtlamaktadır. Ancak, dini inançlar üzerinden yürütülen ahlak dışı politikaların yarattığı korkular, doğal olarak dini inançlara karşı önyargıların oluşmasını sağladı.

Diyanet İşler Başkanı ile bir sohbetimizde, Türkiye’de Diyanet, Kıbrıs’ta da Din İşleri Başkanlığı’nın devlet katkısı almasını tartışmıştık. Bu tartışmada sadece İstanbul’daki Müslüman vakıfların Diyanet’e devredilmesi durumunda, Diyanet’in gelirlerinin devletin vereceği katkıdan daha fazla olacağı sonucu çıktı. Kıbrıs’ta da durum farklı değildir. Müslüman vakıfların gelirleri siyasiler ve bazı çıkar çevreleri tarafından talan edilmese, Din İşleri Başkanlığı’nın devlet katkısına ihtiyacı olmazdı. İngiliz idaresinin belli dönemlerinde, Vakıflar ve Müftülük makamına zarar verilmiş olsa da daha sonra Müftüyü halkın seçmesine izin vererek, Müftülük makamının tekrar itibar kazanması sağlanmıştı. Ancak Müftülük tarihinde halkın seçtiği tek Müftü olan Mehmet Dāna Efendi, seçildikten sonra yoğun bir baskı altına alınarak sindirilmeye çalışıldı. Bunun en güçlü sebebi, vakıf mallarını yağmalamak isteyenlerin Müftüyü önlerinde engel olarak görmeleriydi. Benim Din İşleri Başkanlığı görevinden Kadir Gecesi alınmamda da aynı anlayışın hakim olduğu kanaatindeyim. Çünkü Kıbrıs Türk halkının maddi ve manevi mirası olan kayıp antik halılar, tarihi eserler (Yavuz Sultan Selim’e ait kılıç ve elyazması Kuran-i Kerim ve bazı yazmalar), konularında yetkililere resmi yazılar yazmıştım. Tabii bu yazılara cevap vereceklerine apar topar beni görevden aldılar. Yerime Talip Atalay atandığında tüm bu bilgileri kendisine verdim ve bunların takipçisi olması için resmi bir yazı da yazdım. Ancak edindiğim bilgiye göre, bu konuda hiçbir adım atılmadı. Ayrıca kendisinden, açtığım hukuk davalarında haklarımı aramak için talep ettiğim bilgi ve belgeleri yasal zorunluluk olmasına rağmen vermediği için hakkında Başbakanlığa suç duyurusu yaptım. Talip Atalay’ın neden böyle davrandığını kendisinin açıklaması lazım. Mademki siyasete atılacak, o zaman kendisini seçecek olanların, kendisini her yönüyle tanıması gerekir.

Poli’nin konu edindiği bir diğer husus ise diğer dini inançların neden Din İşleri Başkanlığı’nda temsil edilmediğidir. Bunun olabilmesi için öncelikle yasanın değiştirilmesi lazım. Bence, Din İşleri Başkanlığı tüm diğer dinlerin de temsil edilebileceği şekilde yeniden yapılandırılabilir. Tabii diğer dini grupların Din İşleri Başkanlığı çatısı altına girmek isteyip istemediklerinin araştırılmasına ihtiyaç var. Bazı dini grupların bunu kabul etmeyeceğini geçmiş tecrübelerimden biliyorum. Ancak, Din İşleri Başkanlığı’nın çatısı altında tüm dini grupların temsil edildiği bir komisyonun oluşturulması mümkündür. Bu komisyon, ülke içinde din ile bağlantılı çıkan sorunların çözümü için ortak akıl oluşturma misyonunu taşımalıdır. Bu misyon zamanla uluslararası bir işlev de kazanabilir. Yalnız bazı dini guruplar büyük ölçüde mutlak doğru iddiasında bulunmaları sebebiyle, ortak akıl oluşturma potansiyelleri oldukça zayıftır, yine de denemekte fayda vardır.

Poli’nin dikkat çektiği bir başka husus ise din ve laiklik arasındaki çarpık ilişkidir. Bu çarpık ilişki Din İşleri Başkanı Talip Atalay’ın, görevinden istifa etmeden Ak Parti’nin Mersin milletvekilliği aday adaylığına başvurmasında bir kez daha ortaya çıktı. KKTC Anayasası Laiklik ilkesini esas alması sebebiyle din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı düzenlemesi gerekmektedir. Ancak uygulamalar ve de yasal düzenlemeler, dini iktidarın siyasi misyonunu yürütmek için kullandığı bir araca dönüştürdü. Bu misyona uygun olarak da Din İşleri Başkanı, Başbakanın önerisi ve Cumhurbaşkanı’nın ataması ile göreve başlayabilmektedir. Bu yasal düzenleme sebebiyle her gelen iktidar kendi siyasi görüşüne uygun başkan atamaya çalışmış, siyasi isteklerine uymayan başkanı bazen iftira atarak bazen de kılıf uydurarak görevden almışlardır. Eski Müftülerden olan Rıfat Yücelten’e atılan aşağılayıcı iftira bunun eski örneklerinden birisidir. Benim CTP iktidarında atanmam ve UBP iktidara geldiğinde iftira atılarak görevden alınmam da bunun bir başka örneğidir. Bu iftiradan kurtulmak için açtığım davadan, dört avukatın çekilmesi ve davayı şahsen yürütmek zorunda kalışım bu tür iftira siyasetlerinin sistemleştiğinin bir kanıtıdır. Şimdi ise Talip Atalay’ın AKP’den milletvekilliği için aday adayı olması sebebiyle görevden alınması gündemde. Hatırlanacağı üzere Sayın Atalay’ın başkanlığa atanması da din ve siyaset arasındaki çarpık ilişkileri gündeme getirmişti.

Atalay’ın görevinden istifa etmeden siyasete adım atması, öncelikle KKTC Anayasa’sının laiklik ilkesine aykırıdır. Çünkü Talip hoca hala daha Din İşleri Başkanlığı ve Kıbrıs Müftülüğü unvanlarını taşımaktadır. Bu unvanları taşırken siyasi bir adım atılması Anayasa’nın laiklik ilkesine aykırıdır. Ayrıca Din İşleri Yasası’nda Din İşleri Başkanı’nın görev sorumlulukları içerisinde Din İşleri Başkanlığı’nı siyasi faaliyetlerin dışında tutmak hükmü vardır. Bu adımın siyasi bir faaliyet olarak değerlendirilmesi durumunda, bunu yasaya aykırı olacağı açıktır. İlgili yasa maddesi aynen şöyledir: (29/93-2)

“(C)     İslam dinini,  Atatürk devrimi ve ilkeleri ışığında, taassup, gerici,

                         istismarcı ve siyasi faaliyetler dışında tutmak

Dolayısıyla, mevcut Anayasa ve Din İşleri Yasası’na göre Talip Atalay’ın görevinden istifa etmeden siyasi bir adım atması, yasal ve etik açından sakıncalar içermektedir. Atalay’ın istifa etmemesi, adaylığının kesinleşmemesi durumunda kendine bir iş garantisi olarak Din İşleri Başkanlığı’nı tuttuğu şeklinde yorumlara yol açtı. Tabii farklı bir ihtimal de hakkında çıkan Fethullah cemaatine yakınlık iddialarına karşı bir korunma olarak aday adayı olduğudur. İkinci ihtimalin doğruluğunun kabul edilmesi, Atalay’ın saf değiştirdiği anlamına gelecektir. Bu durumda ise cemaatin hedefi haline gelmesi kaçınılmaz olacaktır. Yok siyasete atılması tamamen kişisel bir tercih ise o zaman da adaylığı kabul edilmez ise tekrar göreve geri gelmesi oldukça sıkıntılı olacaktır. Ayrıca Talip Atalay, Din İşleri Başkanlığı görevini yürütürken geldiği Dicle Üniversitesi’ndeki kadrosunu iptal etmediği için Profesörlük kadrosuna atanmışdı. Din İşleri Yasası’na göre, dışardan yapılan atamalarda, atanan kişinin ikinci iş yapması yasal açıdan sorun değildir (Madde 8/2). Ancak Türkiye yasalarına göre aday adayı olması durumunda üniversite kadrosundan da ayrılması gerekir. Edindiğim bilgiye göre, üniversite kadrosundan ayrılmıştır. Öyle gözüküyor ki, Atalay’ın siyasi tercihinde başarılı olamaması durumunda, işsiz kalması riski var ve bu riskten korunmak için emniyet sibobu olarak yedeğinde Din İşleri Başkanlığı’nı tutmaktadır. Bu ise etik bir davranış değildir; ancak Din İşleri Başkanı’nın etik davranışı kadar, siyasilerin de etik davranışının sorgulanmasına ihtiyaç var. Çünkü bu durumun ortaya çıkmasından birinci derecede siyasiler sorumludur. Çünkü hem atamayı yapan hem de yasaları hazırlayanlar siyasilerdir.

Tüm bu sıkıntılar, doğru dürüst bir laiklik anlayışını geliştirilememiş olmamızdan kaynaklanmaktadır. Çünkü bizdeki laiklik anlayışı dini siyasetten uzaklaştırıp, tamamen siyasetin kontrolüne sokmayı hedefleyen bir laiklik anlayışıdır. Bir başka ifade ile bizdeki laikliğe göre din siyasete karışmaz; ancak siyaset dinin her şeyine karışabilir. Bu çarpıklıktan kurtulmak için dinin siyasete, siyasetin de dine doğrudan müdahale edemediği bir yapılanmaya gitmek gerek. Bu konuda Osmanlı’dan kalan kültürel miras ile çağdaş demokratik tecrübeden birlikte yararlanılmalıdır. Dolayısıyla yeni yapılanma, Osmanlının vakıf geleneği ile demokrasinin esası olan toplumun iradesine dayanan seçim esasları üzerine kurulmalıdır. Kısacası Müftüyü, ya Güney Kıbrıs’ta Başpiskoposun seçiminde olduğu gibi halk seçmeli ya da din görevlileri kendi başkanlarını seçmelidir. Ayrıca mali özerkliğini kazanması için de vakıf gelirlerinin KKTC Anayasası’nın 13. Maddesi ve Din İşleri Yasası’nın 12/1 maddelerinin hükümleri gereği, dini hizmetler için kullanılması sağlanmalıdır. Tüm bunlar yapılırken, din istismarını engelleyici, hukuk devletinin gerektirdiği hukuk denetiminin de sağlanması gerekmektedir. Tüm bu sorunların çözümü ise hukuk devleti ilkesinin gereği olarak yapılacak Yeni Anayasa ve yasal düzenlemeler ile mümkündür.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/muftuyu-halk-secsin/6869

yusuf

Amerika’daki Cinayetler

Amerika’daki Cinayetler

Daha önce Fransa’da işlenen cinayetler (Charlie Hebdo’ya saldırı), Dünya basınında büyük yer tutmuştu. Birçok ülke lideri, bu cinayetleri kınayan açıklamalar yapmıştı. Bu hafta ise şiddet üç Müslüman gence yöneldi ve bu sefer cinayetin yeri Amerika oldu. Öldürülen üç gencin Suriye’den göç etmiş bir ailenin Amerika’da doğmuş çocukları olması olayın siyasi bir yönü olduğu düşüncesini akıllara getirdi. Bundan dolayı da, Amerikan basınında bu cinayetlerin dini inanç farklılıklarından kaynaklanan nefrete dayalı bir sebepten kaynaklanıp kaynaklanmadığı tartışılmaya başlandı. Öldürülen üç gencin cenazesine binlerce kişi katılması ve cami sığmadığı için cenaze namazının dışarıya taşınması, halkın bu cinayetlere karşı tepkisini ve cinayetleri bireysel saldırı değil de ortak değerlere saldırı olarak değerlendirdiğini göstermektedir.

Fransa’da ve Amerika’daki iki cinayet arasındaki benzerlik, Fransa’daki cinayetin İslam’a ile Müslümanlara mal edilmeye çalışılması; Amerika’daki cinayetin ise Hristiyanlar ile Hristiyanlığa mal edilmeye çalışılmasıdır. Şüphesiz ki, bir ya da birkaç Müslümanın işleği bir cinayetten tüm Müslümanlar sorumlu hale gelmeyeceği gibi bir ya da birkaç Hristiyan’ın işlediği cinayetlerden de tüm Hristiyanlar sorumlu hale gelmez. Çünkü suç, sadece suçu işleyen veya işleyenleri sorumlu hale getirir prensibi, tüm doğru dini inançların genel bir inanç prensibidir. Bundan dolayı da, insan haklarına duyarlı her insan hangi inanca bağlı olursa olsun, bu tür saldırılara ve saldırılar üzerinden yaygınlaştırılmaya çalışılan nefret söylemlerine karşı, insanlığın otak sorumluluğu gereği birlikte tepki göstermelidir.

Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın ABD Başkanı Obama ve de farklı liderlere yaptığı Amerika’da üç Müslüman gencin öldürülmesinin kınanması çağrısı, olaya uluslararası bir boyut kazandırdı. Nitekim ABD Başkanı Sayın Obama bir açıklama yaparak ABD’nin özgürlüklere verdiği önemi vurgulayıp, din, ırk ya da cinsiyet farkının hiçbir şekilde insan hakkı ihlalleri için gerekçe olamayacağına belirtti. Bu açıklama genel anlamda doğru bir yaklaşımı ifade etmektedir. Ancak ABD’nin güç eksenli politikalarının yarattığı tahribatlardan dolayı yapılan eleştirileri tamamen geçersiz kılmamaktadır. Aksine ABD’ye, Dünya barışının korunmasında daha yüksek bir sorumluluk yüklemektedir. Tabii ki Dünya barışının korunmasında, ABD ve muhaliflerini eleştiren Müslümanlara da güçleri ölçüsünde, insan haklarının korunmasında sorumluluk düşmektedir.

Bir ilahiyatçı olarak benim en fazla dikkatimi çeken, Fransa ve ABD’deki cinayetlerin dini inançlar ile bağlantılı olarak yorumlanarak nefret söylemlerinin yaygınlaştırılması için belli merkezlerce kullanılmasına rağmen din adamlarının bu konulara siyasiler kadar önem vermemeleridir. Bu durum, din adamlarının insan hak ve hürriyetlerine yeteri kadar önem vermedikleri ya da siyasi baskı altında oldukları için seslerini çıkaramadıkları şeklinde düşüncelerin oluşmasına yol açmaktadır.

Bence din ile ilişkilendirilen cinayetlere siyasilerden daha çok din adamları önem vermelidir. Bunu yapmadıkları müddetçe, din adamları bu tür siyasi söylem kazanan cinayetlerin günahlarından da sorumluluk taşıyacaklardır. Bu tür cinayetler, merhametli ve adaletli yaratıcı inancına ters düşmektedir. Dolayısıyla da cinayetlere dini bir kisve giydirmeye çalışmak, Allah’ın rahmeti ve adaletini inkâr etmek bir başka ifade ile Allah’a iftira atmak demektir. Rahmet ve adalet değerleri üzerine kurulmuş olan hiçbir inanç nefsi müdafaa hakkı dışında hiçbir öldürmeyi meşru sayamaz. Eğer bir inanç, sırf inanç farklılığından dolayı başkalarının hak ve hürriyetlerini ihlal etmeyi meşru kabul ediyor ise bu inanç değil; inanç istismarı demektir.

Özellikle çağımızda yükselen kapitalizm doğal olarak dini inançların yorumlarını da etkisi altına almış; dinin ahlaki yorumlarını etkisiz kılarak çıkarcı ve baskıcı yorumların öne çıkmasını sağlamıştır. Bu durum dini inançların hem iç siyasi çatışmaların hem de dış siyasi çatışmaların meşrulaştırıcı aracı haline getirildiği eleştirilerini gündeme getirdi. Ancak bu tür cinayetlerin özünde dini inanç farklılıkları değil; dini inanç farklılıkları üzerinden yürütülmeye çalışılan çıkar çatışmaları politikalarıdır. Hiç bir doğru inanç, başkasının işlediği bir suçtan dolayı o suça doğrudan karışmamış başka birisini sorumlu tutamaz. Çünkü her insan sadece kendi eylem ve söylemelerinin sorumluluğunu taşır. Bu, Kuran-i Kerim’in de birçok yerinde defalarca vurgulanmış bir inanç prensibidir.

Din İşleri Başkanlığı görevinden, siyasilerin yasa ve ahlak dışı isteklerine uymadığım için iftira atılarak alınan birisi olarak, siyasetin dine ve din adamlarına nasıl baktığını yaşayarak öğrendim. Dini kurumlar siyasetin olumsuz etkisinden korunacakları şekilde yeniden yapılandırılmadığı ve din adına konuşan insanlar, temel insan hak ve hürriyetlerinin korunması konusunda, işbirliği yapmadığı ve de herkesten daha da duyarlı davranmadığı sürece, insanlık dışı eylemlerini meşrulaştırmak için Allah’ın adını kullanmak isteyenlerin yarattığı vahşetten insanlar kurtulamayacaktır.

Alexis Çipras’ın Güney Kıbrıs Ziyaretinden İzlenimler

Alexis Çipras’ın Güney Kıbrıs Ziyaretinden İzlenimler

Türkiye devlet geleneğinde olduğu gibi Yunanistan’da da seçilen hükümet yetkilileri ilk ziyaretlerini Kıbrıs’a yapmaktadır. Bu ziyaretler, Kıbrıs sorununun ülke dış politikalarının birinci sırasında yer aldığı mesajını vermektedir. Her nedense hem Türkiye hem de Yunanistan Kıbrıs sorununu ülke dış politikalarının birinci sırasına koymalarına rağmen, çözüm yönünde ciddi hiçbir adım atılamamaktadır. Bunun iki sebebi olabilir. Bunlardan birincisi tarafların ya birisi ya da her ikisinin de çözüm yönünde samimi olmaması, diğeri ise sorunun halkların ve garantörlerin iradesini aşan global düzeyde bir sorun olmasıdır. Basına yansıyan açıklamalara baktığımızda, zaman zaman tarafların birbirlerini samimiyetsizlikle suçladıklarını görürüz. Ancak şüphesiz ki, Türk tarafı Annan Planı’na “evet” diyerek çözüm yönündeki samimiyetini ortaya koymuştur.

Türk tarafının çözüm yönündeki iradesindeki samimiyeti, Sayın Talat’ın izlediği politika ve de gösterdiği gayret ile AKP’nin Talat dönemindeki dış politikasının uyuşması etkili olmuştu. Tabii o dönemlerde AKP, Türkiye’nin yıllarca iç ve dış siyasetinde tıkanma noktasına gelen birçok soruna cesaretle el atmış ve hem Türkiye için hem de bölge için bir umut kaynağı olmuştu. Türkiye de başarı rüzgârları adeta bir Arap Baharı etkisi yaptı. Ancak çok fazla zaman geçmeden hem Türkiye hem de bölgenin tarihten gelen hastalıklı bazı fikir, inanç ve ideolojileri tekrar siyaset üzerindeki etkisini göstermeye başladı ve Ortadoğu’da askeri darbe ve çatışmalar tekrar hız kazandı. Bunun bir sonucu olarak sıra ile Libya, Mısır ve Suriye krizleri patlak verdi. Bu istikrarsızlık Türkiye’nin hem iç hem de dış siyasetinde bir takım kırılmalara yol açtı. Doğal olarak Kıbrıs sorunu da bundan nasibini aldı ve almaya devam etmektedir. Bu istikrarsızlık ortamı içerisinde dini inançlar manipülasyon için bolca istismar edildi ve inançlar üzerinden düşmanlıklar körüklendi.

Yunanistan’da inanç ve geleneklerine bağlı olan Yunan halkının hem inanç ve geleneklerine hem de Avrupa Birliği’nin kararlaştırdığı politikalara karşı çıkan bir lideri iktidara getirmiş olması, Yunanistan ve bölge politikalarında ciddi değişimler olabileceği tartışmalarını gündeme getirmeye bşaladı. İlk bakışta Sayın Çibras’ın zaferi kültürel anlamda Rusya ile yakınlaşma olarak yorumlanabilir. Bilindiği üzere hem Yunanistan hem de Rusya Hristiyan Ortodoks kuşağının en güçlü halkalarını oluşturmaktadır. Bu inanç yakınlığının yanı sıra Rusya ve Yunanistan arasında kraliyete dayanan bir soy bağı da bulunmaktadır. Bu yüzden iki ülke ilişkileri genellikle birbirine paralel bir seyir izlemektedir.

Türkiye’nin dış siyaseti ise daha çok Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasi çizgisine yakın bir seyir izlemektedir. Bu durum doğal olarak Kıbrıs sorununu da çözüm şeklini etkilemektedir. Bilindiği üzere, Annan Planı’na Türk tarafı “evet” dedikten sonra, o dönemin BM Sekreteri Sayın Annan’ın hazırladığı raporun BM’de görüşülmesini Rusya veto etmişti. Eğer Rusya raporun görüşülmesini veto etmemiş olsaydı, büyük ihtimal Kıbrıs sorunu büyük oranda çözülmüş olacaktı. Bu durum Kıbrıs sorununun sadece Türk-Yunan güç dengeleri açısından değil aynı zamanda Rusya-ABD güç dengeleri açısından da önemli olduğunu göstermektedir.

Rusya’nın AB ile yaşadığı Ukrayna krizi ise Kıbrıs sorununu Rusya-AB güç dengeleri açısından daha önemli hale getirdi. Tüm bu siyasi dinamikleri dikkate aldığımızda, Kıbrıs sorununun çözümünün sadece Kıbrıs Türk halkı ve Rum halkının geleceğini değil, global düzeydeki bir çok politik dengeyi de değiştireceği anlaşılmaktadır.

Çibras’ın basına Kıbrıs ziyareti esnasında verdiği mesajlara bakıldığında, eski geleneksel çizgiden pek saptığı söylenemez. Geleneksel çizgiden sapılan tek husus, Rum kesimine yaptığı ziyarette Türk sivil toplum temsilcilerini de dâhil etmesidir. Bu bir iyi niyet göstergesi olarak değerlendirilebilir; ancak belirttiğim ölçekteki ulusal ve uluslararası etkilere sahip bir Kıbrıs sorunu için hiçbir şeydir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, Kıbrıs sorunu, dini ve dili farklı olduğu için kavga etmiş iki halkın tekrar bir araya getirilememesi sorunu değil uluslararası sermaye ve siyasi güçlerin rekabetinin yarattığı global bir sorundur. Akdeniz’de çıkan gaz rezervleri sonrası ortaya çıkan tablo bu gerçeği bir kez daha gözler önüne sermiştir. Daha öz bir ifade ile Kıbrıs sorunu fillerin çimler üzerindeki savaşı olduğu bir kez daha görülmüştür. Doğal olarak, filler bu kavgadan bıkmadan ya da ortak bir menfaat oluşturmadan Kıbrıs sorununun çözülmesi olası gözükmemektedir. Onun için biz, Kıbrıs sorununa takılıp, günlük yaşamımızı daha güzel hale getirmek için yapmamız gerekenleri ihmal etmemeye bakalım.

Daha özet bir ifade ile Kıbrıs sorununun çözümü demek, Türkiye, Yunanistan, AB, BM ve Rusya hattında oluşan birçok çatışmacı politikanın değişmesi demektir. Kıbrıs sorununun çözülmesi bu yüzden zannedilenden daha fazla önem taşımaktadır. Çünkü Kıbrıs sorununun çözümü demek, global düzeyde yeni bir barış anlayışının yeniden oluşması demektir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/alexis-cipras-in-guney-kibris-ziyaretinden-izlenimler/6730

yusuf

Yunanistan Seçimleri ve Kıbrıs Müzakereleri

Yunanistan Seçimleri ve Kıbrıs Müzakereleri

Yunanistan’da yapılan seçimleri radikal sol olarak nitelenen Syriza Partisi kazandı. Syriza ılımlı ve radikal sol grupların bir araya gelmesi ile oluşmuş bir koalisyondur. Koalisyonun lideri ise Synaspismos’un eski lideri Aleksis Çipras’tır. Çipras’ın zaferi Avrupa’da bazı tepkilerin doğmasına neden oldu. Çünkü Çipras’ın, Troyka’nın Yunanistan’a dayattığı politikalara karşı çıkarak zafere ulaşması, doğal olarak Avrupa içinde bir çatlak oluşuyor söylemlerini gündeme getirdi. Hatta bazı AB karşıtları Çipras’ın zaferini Yunanistan’ın Avro’dan hatta AB’den çıkmak için bir adım gibi değerlendirdiler. Ancak Çipras’ın açıklamaları, bu tür söylemlerin geçersizliğini ortaya koydu.

Yunanistan’da yaşanan ekonomik krizde Yunanistan-Rusya ilişkilerinin de etkili olduğu kanaatindeyim. Nitekim Yunanistan’daki kriz, Rusya-AB krizinin yaşandığı dönemde gündeme gelmeye başladı. Tabii Yunanistan’ın ekonomik ve siyasi geleceğini etkileyecek en önemli etkenlerden birisi de Türkiye ile olan ilişkileridir. Tabii ki Türkiye ilişkilerinin en önemli unsuru da Kıbrıs sorunudur. Bundan dolayı da Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin seyri, müzakere sürecinin kaderini de belirleyecektir. Yunanistan, Türkiye’nin AB üyeliğini destekler gibi gözükse de özellikle Kıbrıs sorunu üzerinden Türkiye’yi sıkıştırmaya devam etmektedir. Bundan dolayı, Yunanistan’daki siyasi değişimin Kıbrıs sorununa yansımalarını da yakın zamanda görmeye başlayacağız. İlişkilerin olumlu yönde gelişmesi durumunda çözüm yönünde gayretler artacak, aksi durumda ise ayrılıkçı politikalar gündeme daha da yoğun olarak gelmeye başlayacaktır.

Çipras’ın radikal sol söylemeleri, evrensel solun emek ve halkların kardeşliği gibi ana politikalarına uygun olarak gelişmesi durumunda, ilişkilerde bir düzelme olması ve müzakerelerin tekrar başlayıp bir çözüme ulaşılması zemini güçlenecektir. Bunun dışında bir gelişmenin olması durumunda ise Ada’da bölünmeye gidilmesi kaçınılmaz olacaktır.

Tabii KKTC’deki Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile Türkiye’de yaklaşan genel seçimler doğal olarak Kıbrıs sorunu ile ciddi şekilde ilgilenilmesini zorlaştıracaktır. Doğal olarak en az 1 yıldan önce Kıbrıs sorunu ile ilgili ciddi bir gündemin oluşması oldukça zordur. Buna rağmen Kıbrıs sorunu, hem KKTC’deki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde hem de 2015 Türkiye genel seçimlerinde iç siyasetin malzemesi olmaya devam edecektir.

Tabii KKTC’de Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecine girilmişken, Kıbrıs sorununun tartışılmasının iç siyasi tartışmaları manipüle etme riski taşımaktadır. Yakın bir dostum, KKTC seçimleri döneminde Kıbrıs sorununu tartışmak ve yazmanın, KKTC halkının gerçek sorunlarının tartışılmasını engellediği gerekçesi ile beni eleştirdi. Bu yüzden, Kıbrıs sorununu tartışırken, halkın gerçek gündemi olan iç gelişmeleri manipüle etmemeye dikkat etmek gerekmektedir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/yunanistan-secimleri-ve-kibris-muzakereleri/6667

yusuf

Yüce Divan Oylaması (Türkiye Gündemi)

Yüce Divan Oylaması (Türkiye Gündemi)

Türkiye Cumhuriyeti Meclis Soruşturma Komisyonu’nun AKP’li dört bakanın Yüce Divan’da yargılanması oylamasında iktidar kanadı üyelerinin hepsinin ret oyu kullanması, muhalefet üyelerinin ise hepsinin kabul yönünde oy kullanması siyaset ve hukuk ilişkisi üzerinde ciddi şekilde düşünmemizi gerekli kılmaktadır. Şüphesiz ki bu durum, taraflardan birisinin ya da her ikisinin meseleyi tamamen siyasi olarak değerlendirdiği sonucunu doğurmaktadır. Büyük ihtimal komisyon üyelerinde olduğu gibi Mecliste de yapılacak olan oylamada siyasi partiler tavırlarını değiştirmeyecektir.

Burada cevaplanması gereken soru, iktidarın bu korumacılığının, yolsuzluk iddiaları ile siyaset üzerinde kurulmak istenen vesayete karşı duruşunun bir ifadesi mi yoksa benden olanı her durumda korurum anlayışının bir ifadesi mi olduğudur. Ayni şekilde, muhalefetin bu tavrının arkasında yatan ana sebebin yolsuzluk veya usulsüzlük ile mücadele isteğinin mi yoksa fırsatçılık yapıp iktidarı sıkıştırmak isteğinin mi olduğunun sorgulanmasına ihtiyaç vardır. Hükümet kanadının savunmalarına bakıldığında, savunmacılığının, yolsuzluk iddialarını darbe girişimi planlarının bir parçası olarak değerlendirmesine bağladığı görülür. Geçmiş askeri darbeler toplumun tarih hafızasında bir takım korkular bıraktığı için doğal olarak hükümetin bu savunması kamuoyunun büyük bir bölümünde kabul görmüştür. Kamuoyu yoklamalarında, bu iddialar sonrasında AKP’nin oy oranında düşme olmamış olması bunu teyit etmektedir.

Yapılan değerlendirmelere bakıldığında, ilgili bakanların kendi isteği ile Yüce Divan’a gitmek istemelerinin en doğru hareket olarak görüldüğü anlaşılır. Doğrusu benim de şahsi kanaatim bu yöndedir. Ancak dört bakanın bunu istememelerinin sebebi olarak yargının güvensizliği gösterilmektedir. Bu yoruma göre, Türkiye yargısı bağımsız değil ve siyasi kararlar almaktadır. Nitekim hükümet de Paralel Yargı olarak nitelediği yargıya güvenmediğini önceki söylemlerinde defalarca gündeme getirdi.

Bu süreç içerisinde muhalefetin eleştirilerine baktığımızda, hükümeti kendi yargısını kurmakla suçladığını görürüz. Sonuç olarak hem iktidarın hem de muhalefetin yargıdan şikâyetçi oldukları anlaşılmaktadır. Şüphesiz yargı mensuplarını dinlesek onların da siyasetten şikâyetçi olduklarını duyacağız. Tüm bu tartışmalar Türkiye devletinin henüz daha hukuk devleti özelliğini tam olarak kazanmadığını göstermektedir. Peki, halkın seçtiği siyasetçilerin güvenmediği yargıya vatandaş nasıl güvenecek? Eğer bu ülkede bakanlık yapmış ve arkalarında güçlü bir siyasi destek olan kişiler en üst mahkemelerden kabul edilen Yüce Divan’da yargılanmaktan korkuyorlarsa, vatandaşların bağımsız yargı ve hukukun güvencesi altında olduğunu nasıl iddia edebiliriz?

Çağımızda demokratik devlet düzeninde yasama, yürütme ve yargı, güçler ayırımı esas alınarak birbirinden ayrılmış olsa da aralarındaki ilişkinin kamu yararını koruyacak şekilde düzenlenebildiğini ileri sürmek oldukça güçtür. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, hukukun egemen olmadığı bir ülkede terör ve yolsuzluk kaçınılmaz bir kader haline gelerek, kamu düzeninin bozulmasına yol açar. Bu ise insanların birlikte yaşamasını sağlayan devlet sisteminin zamanla çökmesine sebep olur. Bu sorunun aşılabilmesi, şeffaf bir devlet yapısı ile birlikte siyaset üzerinde sivil denetimin güçlendirildiği bir demokrasi lazım. Bu durumda muhalefet ve iktidarın yapması gereken, siyasetçi, yargı ve vatandaşa hukukun güvencesini verebilecek bir devlet anlayışının gelişmesi için çalışmaktır. Bu yapılmadığı müddetçe ne iktidarın ne de muhalefetin söylemleri inandırıcı olmayacağı gibi devlete de güven sağlanamayacaktır.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/yuce-divan-oylamasi-turkiye-gundemi/6551

yusuf

Din ve Şiddet II

Din ve Şiddet II

Fransa’da yaşanan cinayetlerin din ve inanç ile bağlantılı olarak gündeme getirilmesi sebebiyle, din ve şiddet konusunu tekrar işlemek ihtiyacı doğmuştur. Dinler ve ideolojiler hayatı anlama gayreti olarak ortaya çıkabileceği gibi hayat içerisindeki mücadelelerde de, rakip olana karşı bir meşrulaştırma aracı olarak ortaya çıkarılmış olması da mümkündür. Birinci tür din ve ideoloji anlayışları hayatı anlama gayretleri olduğu için, bilimsel ve ahlaki temellere dayanırlar. İkinci tür inanç ve ideolojiler ise meşrulaştırma amaçlı olarak ortaya çıkarıldıkları için duygusal temellere dayanırlar ve bilimsel bir gerçekten çok psikolojik halleri ifade ederler. Terör ve şiddet stratejilerinin planlanmasında ikinci tür yaklaşımlar esas alınır. Birinci tür yaklaşımın öğretim metodu, insanı düşünme ve anlamaya sevk ederken ikinci tür anlayış ise insanı düşünmeye değil sorgusuz sualsiz bağlanmaya bir başka ifade ile mutlak itaate teşvik eder. Daha öz bir ifade ile birinci tür din ve ideoloji yaklaşımları analitik metodu, ikinci tür yaklaşımlar ise şartlandırmayı esas alan doktrine dayalı yaklaşımı esas alırlar. Bütün dini metinler her iki anlayış doğrultusunda da yorumlanmış ve yorumlanmaya devam edilmektedir.

Dini metinlerde ahlaki ve insani değerlere çağrının yanısıra şiddete de çağrı olarak yorumlanabilecek bölümlere rastlamak mümkündür. Özelikle Tevrat’ta etnik temizlik olarak nitelenebilecek oldukça kanlı sahnelerle birlikte savaşa karşı olan, şiddeti kötüleyen ve barışa çağrı yapan bölümler de bulunmaktadır. Aynı şekilde İncil’in bir yerinde düşmanların bile sevilmesi mesajı verilirken, başka bir yerinde de İsa’nın yeryüzüne barış getirmek için değil Kılıç ve ayırım getirmek için geldiği şeklinde yanlış algıları yol açabilecek bölümler bulunmaktadır. Dini metinlerin bu özelliklerinden dolayı, doğru yorumlanabilmeleri için akademik bir birikimle ele alınmaları gerekmektedir.

Hint inançlarının barış ve sevgiye esas aldığı kabul edilmesine rağmen Hinduların kutsal kitaplarından birisi olan Bhagavadgida’da savaş doğanın zorunlu bir kuralı olarak sunulmakta ve buna dayanılarak da savaşa teşvik edici bir üslup kullanılmaktadır. Kuran-i Kerim’de de, ne olursa olsun barış çağrısı olduğunda barışın yapılması gerektiği, bir insanın öldürülmesinin tüm insanlığı öldürmek olacağı belirtilirken, müşriklerin nerede bulunurlarsa öldürülmeleri gerektiği gibi işin uzmanı olmayanlar tarafından yanlış yorumlara açık bölümler de bulunmaktadır. Kuran-ı Kerim’e göre, düşmanlık duygusu, insanın günaha olan eğiliminden kaynaklanmaktadır. Tevrat’ta da buna benzer bir mesaj bulunmaktadır. Ancak buna rağmen, sosyal ve siyasi şartlar, dinin barışçı ve özgürlükçü yönünün öne çıkmasını engellemekte, dinlerin şiddet ve yasaklarla anılmasına yol açmaktadır. Bu sorunun çözümü, farklı inançlara sahip din adamlarının sık sık bir araya gelerek, insanlara tüm farklılıklarına rağmen birbirlerini sevmeleri, anlamaya çalışmaları ve farklılıklarına saygı duymaları gerektiği mesajları vererek, insan hakkı ihlallerine karşı ortak tavır geliştirmeleri ile mümkündür. Din adamları bunu yapmadıkları müddetçe, genel bir ahlaktan ve insanlık sevgisinden bahsetmeleri inandırıcı olmayacaktır. Tabii din adamlarının bunu yapabilmeleri için de siyasi baskı altında kalmalarını sağlayan sınırlamalardan kurtulmaları lazım.

Genel bir değerlendirme yapacak olursak, tüm dinlerin barış ve ahlaki öğretilerinin şiddet öğretilerinden daha ağır bastığını söyleyebiliriz. Buna rağmen, henüz daha dinlerin sağlıklı değerlendirilmesi ve anlaşılması için ortak bir metot ve söylem geliştirilememiştir. Bunun geliştirilememesinin önündeki en önemli engel din ve siyaset arasında kurulmuş olan yanlış bağlardır. Bu bağlar, dini adeta siyasi projelerin meşrulaştırıcı aracı haline getirdiği için, dini konuların evrensel ahlaki değerleri koruyucu bir misyonla ele alınmasını zorlaşmaktadır.

Bu sorunun farkında olan, Müslüman ilim adamlarından olan eş-Şatıbi tüm kutsal sayılan dinlerin ortak değerlerini kurmaya çalışmıştır. Onun çalışması, can, mal, akıl, nesil ve dinin korunmasını, tüm dinlerin ortak değeri olması anlayışı üzerine kuruludur. Ancak Şatıbi, kendisini geleneğin etkisinden tam olarak kurtaramadığı için bu teorisini geliştirememiştir. Özü itibari ile çok doğru bir yaklaşımı temsil eden Şatıbi’nin yaklaşımı aslında seküler alanda gelişme göstererek evrensel insan hakları olarak ortaya çıkmıştır. Ancak uluslararası ekonomik ve siyasi sistem evrensel ahlaki öğretilerin gerisinde kaldığı için, ulusal ve uluslararası sorunların vicdani tatmin düzeyi insanlığın içindeki isyan ve nefreti söndürecek düzeye ulaşamamıştır. Bu yüzden de tarih içerisinde ve günümüzde, dinlerden kaynaklanan sorunların çözümü için peygamberlik iddiaları yanında yeni din iddiaları da gündeme getirilmiştir. Bunların bazıları, taraftar bulmuş bazıları ise doğar doğmaz ölmüştür. Yeni din ve peygamberlik söylemlerini hemen hemen hepsi, geçmiş inançlardan kaynaklanan sorunları çözmek iddiası ile gündeme gelmiş; ancak daha sonra bu iddialar geçmiş inançları inkâr hatta reddetmeye dönüştüğü için dinlerin bölünerek çoğalması adeta düşmanlıkların bölünerek çoğalmasına sebep olmuş ve olmaktadır. Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık tarihi ve kültürel aklının gelişim sürecinde de aynı gerçeği görebilmekteyiz.

Çağımızda, dini farklılıkların yarattığı çatışma zemininden kurtulmak için asgari ortak değerler oluşturma kapsamında ileri sürülen farklı bir görüş ise Tevrat’ta geçen 10 emrin ortak değer olarak kabul edilmesidir. Din kaynaklı evrensel bir yaklaşımın geliştirilememesi ve din kaynaklı bazı sorunlar doğal olarak dine karşı genel itiraz ve retlerin de ortaya çıkmasına yol açmıştır. Dolayısıyla dine ya da dinlere karşı yapılan itirazların tümünü, ahlaksızlık ya da din düşmanlığına bağlamak doğru değildir. Çünkü din adına iler sürülen görüşler, dinden çok kişinin din anlayışını yansıtan görüşlerdir. Bundan dolayı da dine yöneltilen eleştiriler, daha çok dine değil, din adına ileri sürülen belli görüş ya da görüşleredir. Bilindiği üzere aynı konuda hatta ayni din içerisinde çok farklı görüşler ve inançlar bulunabilmektedir. Bu farklı inançlarla görüşler arasında dini olmak bakımından bir fark yoktur. Ancak görüşlerin ahlaki ve bilimsel tutarlılıkları, dayandırıldıkları delillerin gücüne göre değişmektedir.

Özelde İslam, genelde tüm dinlerin ileri gelenleri, dinlerin temel amaçlarından birisinin insan hayatının korunması olduğunu belirtmelerine rağmen, gerçek hayatta bu inanca uygun davranılmadığını müşahede etmekteyiz. Fransa’da yaşanan son cinayetler bunu bir kez daha gündeme getirmiştir. Bunun sosyal, siyasi, ekonomik, psikolojik birçok sebepleri olmakla beraber, dine dayanan bir yönünün de olduğu gözükmektedir. Burada sorgulanması gereken, bu eylemin ne kadar ahlaki ve dini olduğudur. Şu bir gerçek ki, hiçbir insan inancını başkasının hak ve hürriyetlerini ihlale çevirmediği müddetçe inancından dolayı suçlanamaz. Dolayısıyla, Müslüman, Yahudi, Hristiyan hatta ateist olmak kendiliğinden bir düşmanlık sebebi olamaz. İnsanların inanç ya da ideolojilerini başkalarının haklarını ihlal etmek için kullanmaları durumunda ise adalet prensibi gereği, hakkın ihlali oranında karşılık verme hakları vardır.

Bu yüzden Fransa’daki mizah dergisine yapılan saldırı, suç ve ceza prensibi açısından kabul edilebilir değildir. Evrensel adalet ilkesi gereği, birisi dininizle alay ediyorsa, sizin de onun dini ile alay etme hakkını verse de böyle bir hakkın kullanımı doğru bir davranış olmayacaktır. Çünkü o kişi, özel bir duruma genel bir durum görüntüsü vererek, gerçeğe aykırı, gayri ahlaki bir davranışta bulunmuştur. Sizin de onun gibi davranmanız, sizi de konumuna düşürür. Ayrıca kolektif cezalandırma insan hakkı ihlalidir. Çünkü bir Müslümanın yaptığından tüm Müslümanlar sorumlu olmadığı gibi, bir Hristiyan ya da Yahudi’nin yaptığından da tüm Yahudi ve Hristiyanlar da sorumlu değildir. Ancak din kullanılarak işlenen suçlara ortak insani bir sorumluluk gereği hangi inanca mensup olunursa olunsun, herkesin karşı çıkması gerekiyor. Kuran-i Kerim’de Hz. Muhammed’i küçük düşürmek için söylenen bazı sözler zikredilmiş; ancak bunu yapanların görüşleri eleştirilmiş olmasına rağmen hiçbirinin fiili savaş dışında öldürülmediği bilinmektedir. Aksine Hz. Muhammed şiir ve söylemleri ile kendisi ve dini ile alay edenlere cevap vermek üzere Hassân b. Sâbit, Kâ’b b. Züheyr ve Abdullah bin Revâha isimli üç şairi görevlendirmişti. Dolayısıyla din ile alay den birisine verilecek karşılık, onun öldürülmesi değil, kullanılan yöntemin aynısı ile karşılık vermektir. Bundan dolayı Fransa’da işlenen cinayetleri kınıyorum. Bu kınama, Fransa’nın farklı Müslüman ülkelerde izlediği insan haklarını ihlal edici devlet politikalarını kabul ettiğimiz anlamına gelmez. Çünkü bir yanlış başka bir yanlışın kabulü için gerekçe olamaz.

Bu arada şunu ifade edeyim ki, evrensel bir hukuk kuralına göre hiç kimse adil bir mahkeme önünde suçu ispatlanana kadar suçlu sayılamaz. Bu yüzden Fransa devletinin de, bu insanları yakalayıp mahkeme önünü çıkarıp yargılama yerine yargısız infaz sayılan operasyonunu da doğru bulmuyorum. Bu insanların yerleri tespit edildiğine göre, o zaman sivil polisler bunları takip ederek, başkalarının hayatının riske girmediği bir yerde yakalayabilirlerdi. Eğer bu insanlar canlı yakalanmış olsalardı ve mahkeme huzuruna çıkarılmış olsalardı, o zaman saldırının planlı bir terör saldırısı mı yoksa bireysel bir eylem mi olduğu ortaya çıkacaktı. Zanlıların öldürülmesi, doğal olarak bu imkânı ortadan kaldırmış ve spekülasyonlar için zemin hazırlamıştır. Ayrıca dört rehinenin de öldürülmüş olması da, operasyonun başarılı olduğunu ileri sürmeyi zorlaştırmaktadır. Buna rağmen, insanlığın terör ve cinayetlere karşı olarak bugün Fransa’da düzenlenecek olan yürüyüşe TC Başbakanı Davutoğlu’nun katılımını doğru ve gerekli görüyorum. Ancak bu duyarlılığın, dünyanın her yerinde öldürülen masumlar için de aynı şekilde gösterilmesi gerekmektedir.

Terörün genel mantığı korku yaratarak, başkalarını kontrol altına almayı esas alır. Dolayısıyla devletler de sorunları, hukuk içerisinde değil de korkutarak çözme yolunu seçerse, devlet terörüne yol açmış olur. Bu yüzden, devlet, din ya da ideoloji adına olsun her türlü teröre tüm insanlar birlikte karşı çıkılmalıdır. Aksi takdirde, senin teröristin kötü benim ki iyi gibi çarpık siyasi anlayışların etkisinden kurtulmak mümkün olmayacaktır.

Bu yazı, daha önceki “Din ve Şiddet” başlıklı yazımın güncellenmiş şeklidir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/din-ve-siddet-ii/6493

yusuf

Din ve Şiddet

Din ve Şiddet

Bütün kutsal kitaplarda ahlaki ve insani değerlere çağrının yanısıra şiddete de çağrı olarak yorumlanabilecek bölümlere rastlamak mümkündür. Özelikle Tevrat’ta etnik temizlik olarak nitelenebilecek oldukça kanlı sahneler bulunmaktadır. Bununla birlikte savaşa karşı olan, şiddeti kötüleyen bölümler de bulunmaktadır. Aynı şekilde İncil’in bir yerinde düşmanların bile sevilmesi mesajı verilirken, başka bir yerde İsa’nın yeryüzüne barış getirmek için değil Kılıç ve ayırım getirmek için geldiği mesajı verilmektedir. Hint inançlarının barış ve sevgiye esas aldığı iddia edilmesine rağmen Hinduların kutsal kitaplarından birisi olan Bhagavadgida’da savaş doğanın zorunlu bir kuralı olarak sunulmakta ve buna dayanılarak da savaşa teşvik edici bir üslup kullanılmaktadır. Kuran-i Kerim’de de barışa çağrı yanında; şiddete çağrı şeklinde yorumlanacak ayetler bulunmaktadır. Kuran-ı Kerim’e göre, düşmanlık duygusu, insanın günaha olan eğiliminden kaynaklanmaktadır. Bundan dolayı da insanın kasıtlı öldürmelere karşı kısas uygulanması talebinde bulunması dışında gerçekleştirilen tüm öldürme eylemleri, insanın insanlığı karşı işlemiş olduğu suçlar olarak nitelenilerek, insan hayatının korunmasına çağrı yapılmaktadır.

Özelde İslam, genelde tüm dinlerin ileri gelenleri, dinlerin temel amaçlarından birisinin insan hayatının korunması olduğunu belirtmelerine rağmen, gerçek hayatta bu inanca uygun davranılmadığını müşahede etmekteyiz. Bunun sosyal, siyasi, ekonomik, psikolojik birçok sebepleri olmakla beraber, dine dayanan hiç bir sebebi olamaz. Aksi takdirde dinlerin ahlaki değerleri koruma misyonu ile birlikte Yaratıcının insanlık için adalet ve rahmeti öngörmesi de tartışmalı hale gelirler. Nitekim bu soruna bağlı olarak tarih boyunca ilahi adalet konusu, felsefe ve ilahiyatın en temel konularından birisi haline gelmiştir. Bu konunun detaylarının burada sunulması mümkün olmamaklar beraber, hiçbir dinin, adaletsizlik ve haksızlığı bir inanç ya da felsefe olarak kabul etmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak faklı inanç sistemlerinde adalet ve hak kavramlarının yorumu değişkenlik gösterdiği için bazen adaletsizlik ve haksızlık, hak ve adalet arayışı şeklinde yorumlanabilmiştir.

Bu tür yanlış yorumlar, mutluluğu ve hayatın gerçeğini dinin inanç ve tecrübesi içerisinde arayanlar ile bunların dışında arayanları zamanla karşı karşıya getirmiştir. Ülkemizde bu karşıtlık bazen laiklik ve şeriatçılık; bazen dindarlık ve dinsizlik; bazen de Atatürkçülük ve gericilik tartışmaları şeklinde tezahür etmiştir. Bu tartışmalar içerisinde dindarları şiddet kullanmak ile suçlayan bazı aydın geçinenler dindarlara kaşı şiddet kullanmayı kendileri için bir hak olarak görmeye başladılar. Şiddet ile ilgili bu farklı tutumların, dindarlık ya da dinsizlikle açıklanabilmesi mümkün değildir.

Yine aynı şekilde dindarları yasakçı olmakla suçlayan bazı aydın geçinenler, kendi ideolojileri adına dindarlardan daha da fazla yasakçı olmaya başladılar. Bu tutum, yasakçılığın da din ya da dinsizlik ile alakalı değil; daha çok kişilikle alakalı bir sorun olduğunu kanıtlamaktadır. Sonuç olarak şu söylenebilir ki, ister dindar olunsun, ister olunmasın adalet ve özgürlük herkes tarafından, herkes için savunulması gereken değerlerdendir. Ayrıca unutulmamalıdır ki özgürlük ve adalet farklılıkların birlikte bulunduğu toplumlar için söz konusudur. Bundan dolayıdır ki adalet ve özgürlük, eşitlerin değil; eşit olmayanların birlikte yaşayabilmelerini sağlayan değer yargılarıdır. Bu değer yargılarını tahrip eden en etkin faktör ise şiddettir. Güç ile şiddet arasındaki fark da burada ortaya çıkmaktadır. Güç kendi zatında arzulanan bir şey olmasına rağmen, şiddet için aynı şey söylenemez. Çünkü şiddet, gücün haksız ve adaletsiz kullanımını ifade eder. Bu tanımla birlikte, şiddetin sadece din ile alakalı değil; tüm siyasi ve ideolojik akımlarla da alakalı bir sorun olduğu; bu sorunun temelinde ise düşünce ve inançtan çok insanın kişiliğinin etkili olduğu ortaya çıkmaktadır.

Mevlid Kandili Kutlamaları II

Mevlid Kandili Kutlamaları II

Hz. Muhammed, döneminde takvim kullanımı yaygınlaşmadığı için, doğumlar önemli kabul edilen ve herkes tarafından bilinen olaylara göre hesaplanırdı. Bu geleceğin bir etkisi olarak İslâm tarihçilerinin çoğuna göre Hz. Muhammed, Habeşistan’ın Yemen valisi Ebrehe’nin Kâbe’yi yıkmak üzere Mekke’ye saldırdığı ve Fil Vak‘ası denilen olayın meydana geldiği yıl doğmuştur. Yine genel kabul gören görüşe göre Hz. Muhammed, Rebîülevvel ayının 12’sinde ve gündüz dünyaya gelmiştir. O yıl ilkbahar mevsimine rastlayan bu ayın iki, sekiz, on veya on yedinci gününde doğduğuna dair rivayetlerle sabaha karşı dünyaya geldiğine dair rivayetler de vardır. Doğumun pazartesi günü olduğu ise daha sahih rivayetlere dayanmaktadır. Ayrıca doğum gününün milâdî takvime göre 20 Nisan’a denk geldiği ileri için Kutlu Doğum Haftası kutlamaları bu tarihe göre düzenlenmiştir.

Hz. Muhammed’in vefatından sonra, İslam inancı içerisinde Mevlid kutlamalarının ilk defa ne zaman başladığı konusunda da bir ittifak yoktur. Nakledildiğine göre Hz. Muhammed’in doğum gününün resmi olarak ilk defa kutlanılmasını başlatan Fatımi halifesi Muiz li-dinillah (ö. 365/975)’dir. Daha önceleri kutlanmamasının sebepleri arasında, Emeviler ile Hz. Hz. Muhammed’in soyundan gelen Ehlibeyt arasındaki siyasi mücadelelerin varlığı zikredilmektedir. Ancak bu yorum, konunun sadece siyasi bakış açısı ile değerlendirilmiş olması sebebiyle doğru gözükmemektedir. Çünkü ittifakla Hz. Muhammed’in kendi doğum gününü kutlamadığı ve bunu dini bir faaliyet olarak görmediği kabul edilmektedir. Bundan dolayı da halen Suudi Arabistan’da Mevlid Kandili resmi olarak kutlanmamaktadır.

Fatımiler her sene, hicri yılbaşı olan 1 Muharrem, Aşure günü, Kurban ve Ramazan bayramları, kandil geceleri, Nevruz, Mihrican, Feth-i Haliç gibi gün ve gecelerde çeşitli resmi merasimler tertip ederlerdi. Bunları “Mevalid-i Sitte= altı mevlid” olarak anarlardı. Şüphesiz bunların en önemlisi, Hz. Muhammed’in doğum günü kabul edilen Rebiyülevvel ayının 12. günü ve gecesi yapılan mevlid merasimi idi. Diğer beş mevlid ise Hz. Ali, Hasan, Hüseyin, Fatma ve Halife-i Hazır (mevcut halifenin) doğum günü idi. Halifenin biraz da ihtişamını göstermek istediği bu törenlerde çok para harcanırdı. Sadakalar verilir; para, elbise ve mücevherattan oluşan hediyeler dağıtılırdı. Bu özellikleri ile de mevlidler dini, sosyal ve siyasi özellikli etkinlikler olarak icra edilirdi.

Farklı bir görüşe göre Mevlid kutlamalarını ilk defa bu günümüzdekine benzer şekilde ilk defa Selahaddin Eyyubi’nin eniştesi de olan Erbil Atabeyi Muzafferüddin Kökböri (ö. H. 629/m.1232)’dir. Erbil Atabeyliği Irak’ın kuzeyinde yer alan ve yüzyıllardır Türk nüfusunun yaşadığı Erbil’de XII. Yüzyılda kurulan bir Türk Atabeyliğidir. Bu dönemin en önemli özelliklerinden birisi, haçlı seferlerinin hız kazanmış olmasıdır. Öyle gözüküyor ki, Mevlid Kandili kutlamaları haçlı seferlerinin etkin olduğu bir dönem ve coğrafyada tekrar önem kazanmaya başlamıştır.

Bu kutlamalar için toplananlara mevlid kıssaları okumayı ise ilk olarak başlatanların Mısır Çerkez hükümdarları mı yoksa Mısır Fatımileri mi olduğu konusu henüz açıklık kazanmamıştır. Fatımiler döneminde Hz. Peygamber, Hz. Ali ve Hz. Fatma’nın doğum yıldönümlerinde yapılan kutlamalarla ortaya çıktığı ileri sürülen bu uygulamanın, Eyyubiler döneminde yaygınlaştığı belirtilmektedir.

Osmanlılarda İkinci Selim döneminde camilerde yakılan kandillerden esinlenerek, bu kutlamalara “Mevlid Kandili” adı verilmiştir. Bu kutlamalar İkinci Selim’in oğlu olan Üçüncü Murad döneminde ise resmileştirilmiştir. Bugün Mevlid Kandili kutlamaları Hicri takvime göre Kutlu Doğum Kutlamaları ise miladi takvime göre yapılan kutlamaları ifade etmektedir. Kıbrıs’ta da Türkiye’nin etkisi ile aynı kutlamalar yapılmaktadır. Ancak Kıbrıs’ta Türkiye’den farklı olarak, Mevlid Kandilinin tatil olması Osmanlı döneminden kalan bir gelenek olarak halen devam etmektedir.

Farklı dillerde yazılan birçok mevid olmakla birlikte, Türkçe olarak yazılan mevlidlerin sayısı 200 civarındadır. Bunların en meşhuru, Süleyman Çelebi’ye aittir. Ancak bundan daha önce de yazılmış mevlidler de vardır. Bunlardan biri Ahmed Fakih’e (ö. 650/1252) ait olan Çarhnâme’nin sonunda Süleyman Çelebi’nin mevlidi olan Vesîletü’n-necât’a benzer ifadeler bulunmaktadır. Süleyman Çelebi’den kısa bir süre önce de Erzurumlu Mustafa Darîr’in yazmış olduğu Tercüme-i Siyer-i Nebî (Peygamber Hayatının Tercümesi) de (yazılışı: 790/1388) adeta bir mevlidi çağrıştırmaktadır. Farklı mevlidler üzerinde yapılan çalışmalar bir kısmının Süleyman Çelebi’nin eserine aynen benzediğini, bir kısmının bazı motifler yönünden ayrılık gösterdiğini, geri kalanların ise tamamen farklı olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Mevlid, doğum günü demek olmasına rağmen, günümüzde geleneklerin baskın gelmesi ile ölüm merasimi gibi algılanmaya başlandı. Bu yüzden de ölenlerin ardından çeşitli günlerde mevlidler okunur oldu. Bu kutlamalar ayrıca geleneğin din ve dini yorum üzerindeki güçlü etkisini göstermektedir. Bu tür kutlamalara yapılan itirazların başında, geleneğin zamanla dinin önüne geçip dinin esas amacının kaybolmasına yol açacağıdır.

Bu tür kutlamaların Hz. Muhammed’in anlaşılmasında aracı bir rol oynadığı savunulmakla birlikte, dini bir dayanağı olmaması ve zamanla geleneğin baskısı altında Hz. Muhammed’in, sembolik bir şahsiyete dönüştürülme riski taşıması ile de eleştirilmektedir. Çünkü Mevlitlerde de geçen Hz. Muhammed’in doğumu öncesi ve sonrasını anlatan bazı hikâyeler, büyük ölçüde Hz. Muhammed’in sembolleştirildiği kurgusal hikâyelerdir. Nitekim Hristiyanlık tarihinde bu tür uygulamalar zamanla Hz. İsa’nın gerçek bir şahsiyet mi yoksa sembolik bir şahsiyet mi olduğu tartışmalarını gündeme getirdi.

Bu tür kutlamaların ortaya çıktığı ilk dönemlerden beri, dini açıdan faydalı mı yoksa zararlı mı oldukları tartışma konusu olmuş ve halen daha tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Bu konudaki genel kanaat, bu tür kutlamaların dini ibadetler değil; dini inançlardan türetilerek adet ve geleneğe dönüşmüş siyasi anlam da kazanabilen sosyal faaliyetler olduklarıdır. Bu itibarla da din istismarına dönüşmedikleri müddetçe, faydalı sosyal dini etkinlikler olarak değerlendirilmeleri daha makul ve makbul gözükmektedir. Halkın bunlara gösterdiği yoğun ilgi, bu tür bir yorumun yapılmasında etkili olmaktadır.

Ayrıca sosyal bir faaliyet olarak yapılan bu kutlamaların dikkat çeken bir yönü de, TC ve KKTC’de bazı siyasi parti ve milletvekillerinin bu programlara özel ilgi göstermesidir. Bu durum ise bazıları tarafından programların siyasallaştırılması olarak değerlendirilmektedir. Ancak bu durumu, siyasetin halkın değerleri ile bütünleşmesi olarak da değerlendirenler bulunmaktadır. Türkiye’de kutlamalara hem iktidar hem de muhalefetin katılması, kutlamaların iç siyasi yönünü zayıflatarak ortak bir değere dönüşmelerine yardımcı olmaktadır. Sonuç olarak, bilinçli ve kontrollü yapılması durumunda toplumsal bir fayda sağladığı gördükleri ilgiden anlaşılmaktadır. Ancak yapılan kutlamaların istismara dönüşmemesi için kutlamalara yöneltilen eleştirilere de önem verilmesi gerektiği kanaatindeyim. Bu eleştirilere dikkat edilmez ise zamanla halk arasında yaygınlaşan Hz. Muhammed ile ilgili hikâyeler, dini yazılı metinlere dayalı Peygamber algısının yerine halkın kültürünün belirlediği sembolik bir peygamber algısının yerleşmesine yol açacaktır.

Hz. Muhammed’in doğum günü münasebetiyle 1989 yılında Türkiye Diyanet Vakfı tarafında planlanan, daha sonra ise Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından desteklenen Kutlu Doğum Haftası kutlamaları, ilk başta Osmanlı Devlet geleneğinin bir devamı olan Mevlid Kandili kutlamaları ile birlikte yürütülmeye başlandı. Ancak Mevlid Kandili’nin Hicri takvime göre kutlanması ve bu yüzden her yıl 10 gün geri gelmesi sebebiyle, kutlamalar bazen kış mevsimine de denk gelebiliyordu. Bundan dolayı da 1994’de, kutlamaların Miladi takvime göre Hz. Muhammed’in doğum günü kabul edilen 20 Nisan’da kutlanması kararlaştırıldı ve bu uygulama günümüzde yoğun bir ilgi ve kabul gördü.

Böylece 1994’den itibaren kutlamaların 20-26 Nisan arasında yapılmasına başlandı. Bu uygulama, Kutlu Doğum Haftası etkinliklerinin, Mevlid Kandili kutlamalarına bir alternatifmiş gibi algılanmasına yol açtığı için bazıları tarafından Osmanlı geleneğinden sapma olarak değerlendirildi. Ancak Hz. Muhammed’in doğumunun 20 Nisan’a denk gelmesi ve Kutlu Doğum Kutlamalarının 23 Nisan’ı da içine alması, kutlamaların Cumhuriyet ideolojisine alternatif kutlamalar olarak değerlendirilmesine de yol açtı. Nitekim 2007 yılında kutlamaların 23 Nisan ile çatışmaması için 14-21 Nisan tarihleri arasında kutlanmasına karar verildi ve bu uygulama hala daha devam etmektedir. Bu kutlamalar bugün İran’da “Vahdet (Birlik) Haftası” adı altında yapılmaktadır. Bu durum, din, kültür ve siyaset arasındaki bağın bir göstergesidir.

Sonuç olarak Mevlid Kandili kutlamaları, günümüzde de din, gelenek ve siyasetin iç içe girdiği kutlamalar olarak devam etmektedir. Toplumun bunlara gösterdiği yoğun ilgi, doğal olarak bu tür kutlamaların, hem din hem toplum hem de siyasi şartları dikkate alarak makul bir değerlendirmesini gerekli kılmaktadır. Bun anlayıştan hareketle, dinin özünü bozmadığı, toplumsal yaşamı olumsuz etkilemediği ve siyasi istismara dönüştürülmediği müddetçe, kutlanmasının sorun olmayacağını söyleyebiliriz.

Bu yazım, daha önce yazdığım “Kutlu Doğum Haftası Kutlamaları” başlıklı yazımın güncellenmiş şeklidir.

(Ek bilgi için TDV İslam Ansiklopedisi’nin “Mevlid ve Kandil” maddelerine bakınız)

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/mevlid-kandili-kutlamalariyusuf