Yusuf Suiçmez tarafından yazılmış tüm yazılar

Doç. Dr. Yusuf Suiçmez 1968 yılında Sürmene/Trabzon’da doğdu. 1975 yılında ailesi ile birlikte Kuzey Kıbrıs’a göç etti. İlk, Orta ve Lise öğrenimini Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde tamamladı. 1995 Yılında Medine İslam Üniversitesi’nde lisans eğitimini; 1998 yılında ise Karadeniz Teknik Üniversitesi Rize İlahiyat Fakültesi’nde ise Yüksek Lisansını tamamladı ve bu arada aynı üniversitenin Sosyal Bilimler kadrosunda araştırma görevlisi olarak çalıştı. 2005 yılında ise Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde doktorasını tamamladı. 2017 yılında ise doçent oldu. 2003-2005 yılları arasında Doğu Akdeniz Üniversitesi Türkçe Eğitimi Bölümü’nde; 2005-2007 yılları arasında aynı üniversitenin Genel Eğitim Bölümü’nde; 2000-2011 yılları arasında ise Yakındoğu Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 2009-2011 yılları arasında ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Din İşleri Başkanlığı görevini yürüttü. 2011 yılında açılan Yakın Doğu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin Kurucu Genel Koordinatörlüğünü yaptı ve 2014 yılına kadar aynı Fakültenin Dekanlığına vekalet etti. Halen aynı fakültede öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Doç. Dr. Yusuf Suiçmez ayrıca 2017 yılında Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Adalet Yüksek Okulu’nda önlisans, 2022 yılında ise Yakın Doğu Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde lisan öğrenimini tamamladı ve ikinci doktorasını Kamu Hukuku alanından yapmaktadır. Birçok uluslararası ve ulusal yayını olan Doç. Dr. Yusuf Suiçmez, çok iyi düzeyde Arapça ve İngilizce, orta düzeyde Rumca ve Farsça bilmektedir. Milli sporcu da olan Doç. Dr. Yusuf Suiçmez evli ve iki çocuk babasıdır.

Hükümet ve Fethullah Gülen Çatışması II (Türkiye Gündemi)

Hükümet ve Fethullah Gülen Çatışması II (Türkiye Gündemi)

AKP ile Fethullah Gülen’in yollarının ayrıldığı ilk günlerde, bu konu ile alakalı düşüncelerimi yazmıştım. Son gelişmeler, aynı konuyu bir daha yazma ihtiyacı doğurdu. Bir süre önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Amerika’dan Gülen’in iade edilmesini istediği basına yansımıştı. Ancak Erdoğan’ın bu talebine öyle gözüküyor ki henüz olumlu cevap verilmemiştir. Gerçi hükümet de bu konuda gerekli resmi işlemleri başlatmamıştı. Bu durum ABD’de bulunan bazı çevrelerin Gülen’in iade edilmemesi yönünde irade ortaya koydukları ve bunda da başarılı oldukları şeklinde değerlendirilmelerin yapılmasına yol açtı. Dün ise yeni bir gelişme yaşandı ve Gülen hakkında tutuklanma kararı çıkarıldı. Bu karar kırmızı bülten ile arama kararına dönüşürse, doğal olarak ABD ile Türkiye arasındaki suçluların iadesi antlaşması gereği Gülen’in Türkiye’ye iade edilmesi gerekecektir.

Ancak ABD yetkililerinin bu olayı, kendilerine karşı bir güç gösterisi olarak yorumlamaları durumunda Gülen’i iade etmeyerek hükümeti devirmek ya da zayıflatmak yolunu seçmeleri de muhtemeledir. Dolayısıyla Türkiye Gülen’i talep ederken, hem iç hukuka hem de uluslararası hukuka uygun şekilde gerekçelendirmek zorundadır. Tabii ki Türkiye devletinin kendi içinde hukuk dışı yapılanmalara izin vermesi beklenemez. Ancak hükümetin kendisine kafa tutan ya da eleştiren herkesi susturmak gibi bir anlayışa bürünmesi de kabul edilemez. Çünkü özgülüklerin korunmasının esas alınmadığı devlet anlayışlarında ilim adamı çıkmadığı gibi sağlıklı bir gelişme de olmaz. Ayrıca bireyin hakkının korunmadığı bir devlet anlayışında, devlet putlaştırılmış ve zulmün aracı haline dönüştürülmüş demektir.

Gelişmelere Türkiye hükümeti penceresinden bakıldığında operasyon için ileri sürülen gerekçeler arasında faili meçhuller dâhil çok ciddi suçlamaların olduğu görülmektedir. Bu iddialar ile ilgili hükümet kanadında yeterli deliller varsa bunların ABD yetkilileri ile paylaşılarak, Gülen’in Türkiye veya ABD’de adil bir şekilde yargılanabilmesi için işbirliği yapılmalıdır. Bilgi paylaşımı ve iyi niyet temelinden işbirliği girişimleri yapıldıktan sonra, ABD’nin güçlü delillerin olmasına rağmen Gülen’i iade etmemesi durumunda, Türkiye’nin iç siyasetini etkilemek ya da kontrol etmek için Gülen’i kullandığı iddia edilebilir. Bu durumda da olayı bir Amerika Türkiye çatışması eksenine taşımak yerine, Amerika’da Türkiye’ye yakın duran çevreler ile işbirliğine gidilmelidir. Amerika basınında da yer aldığı üzere, Amerika içinde de Gülen’den rahatsız olanlar vardır.

Bilindiği üzere Gülen cemaati yakın bir zamana kadar, AKP hükümeti ile çok yakın bir işbirliği içerisindeydi. Hatta Türkiye’de yargılanamaz denen kişi ve kurumların yargı önüne çıkarılması, hükümetin değil cemaatin başarısı şeklinde lanse edilmeye çalışılmıştır. Ancak cemaatin hükümet ile yolları ayrıştıktan sonra seçimlerde CHP ittifakına tam destek vermiş olmasına rağmen CHP oylarında ciddiye alınacak herhangi bir artmanın olmamış olası cemaatin gücünün ciddi şekilde sorgulanmasına yol açtı. Bu durum cemaatin tabanının Gülen’i ve ekibini dinlemediği ile cemaatin gücünün aslında şişirme bir güç olduğu şeklinde iki farklı yorumun ortaya çıkmasına yol açtı.

Gülen cemaatinin hükümet karşıtlığının esas sebebi olarak ileri sürdüğü suçlamaların başında hükümetin yolsuzluğa bulaştığı veya göz yumduğu iddiaları gelmektedir. Ancak cemaat üyeleri bu iddialarını sadece AKP hükümeti ile sınırlı tuttuğu için fazla inandırıcı olamadılar. Ayrıca hükümet kanadının açıklamalarına baktığımızda da aynı suçlamaları cemaat yetkililerine yönelttiği görülmektedir.

Cemaat ile hükümet ilişkilerinin kopma noktası cemaate yakın bazı yargı mensuplarının bazı bakan ve hükümete yakın isimlere operasyon düzenlemesi olmuştur. Bu operasyon her ne kadar yolsuzluklara karşı bir operasyon görüntüsü altında yapılmış olsa da, işin uzmanları tarafından Türkiye’nin bölge politikalarında dış güçlerin planlarının dışına çıkılması sebebiyle düzenlendiği şeklinde değerlendirilmektedir. Bu yüzden de cemaat ile bağlantılı düşünülen operasyon, dış güçler ve cemaat işbirliğini gündeme getirdi.

Şu anda hükümetin cemaate yakın isimlere düzenlediği operasyonun Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına geçişi öncesi, Erdoğan’dan boşalacak olan hükümet koltuğu ve parti içindeki önemli yerlere göz dikmelerinin yol açtığı da ileri sürülmektedir. Tabii ki bu operasyon tamamen iç siyasi anlaşmazlıklardan kaynaklanıyorsa, o zaman da olayın ABD ile bağlantılı olarak gündeme getirilmesi, siyasi açıdan hatalı bir yaklaşım olacaktır. Yok iddia edildiği gibi cemaat eliyle birileri Türkiye’nin iç siyasetini kontrol etmeye çalışıyorsa ve bu güçler ABD’de mekan tutmuşlarsa uluslararası antlaşmalara dayanarak, Türkiye hiçbir eziklik hissetmeden ve de gereksiz şovlara girmeden bağımsız bir devlet olmanın gereğini yapmalıdır.

Tabii ki hiçbir insan mahkeme önünde suçu ispatlanmadığı müddetçe suçlu sayılamaz. Dolayısıyla şu anda yargılanan bakanların ve de cemaat üyelerinin suçlu ya da suçsuz olduğunu ileri sürmek doğru olmayacaktır. Hükümetin yolsuzluk iddialarında adı geçen bakanları görevden alması aslında Türkiye’nin devlet anlayışı açısından önemli bir gelişmedir. Çünkü bazı hükümetler döneminde hükümet kanadından yolsuzluklara bulaşanların adını anmak bile faili meçhul cinayetlere sebep olabiliyordu.

Nitekim KKTC tarihinin aydınlanamayan cinayetlerinden biri olan Kutlu Adalı cinayetinin arkasında da KKTC’deki Saint Barnabas Kilisesi soygununun yattığı ifade edilmektedir. Yolsuzluk siyasetinin kullandığı yöntemlerden birisi de, yolsuzluk yapan kişi deşifre olduğunda yolsuzluk şebekesinin çökmemesi için, adı anılan kişi veya kişilerin daha üst makamlara terfi edilerek üzerlerine gidilmesinin engellemesidir. AKP hükümeti yolsuzluk iddialarında adı geçen isimler için en azından bunu yapmamıştır. Dolayısıyla Türkiye siyaseti tüm aksaklık ve eksikliklerine rağmen doğru bir çizgide ilerliyor kanaatindeyim. Ancak AKP’ye genel olarak destek vermiş birisi olarak, şahsen benimde bazı kaygılarım olduğunu itiraf etmek zorundayım.

Din İşleri Başkanlığı’nda iken trilyonluk kayıp halılar ve bazı usulsüzlükler için soruşturma istediğimde; bir hafta sonu operasyonu ile görevden alındım. Kayıp ya da sahteleri ile değiştirilmiş halılar ile ilgili ciddi tek haberi cemaate yakın olarak bilinen Cihan ajansı yaptı. Ancak ne ilginçtir ki, bu yolsuzluklar raporlarda da açıkça ifade edildiği üzere 2002 yılları ve öncesinde gerçekleşmiş olmasına rağmen, haberde AKP hükümeti döneminde gerçekleşmiş gibi lanse edildi. Yine ilginçtir ki, hükümete yakın bazı şahıslara durumu anlattığımda, benim de görevden alınmamın arkasında cemaatin olduğu ileri sürüldü. Bu durum, daha önceleri olayların üzerine gidildiğinde, olayların belirsiz hale getirilmesi için işlenen faili meçhullerin derin devlete mal edilmesi gibi, şimdi de paralel devlete mal edilmeye başlandığı gibi bazı kuşkuların oluşmasına yol açmaktadır.

Kayıp ya da sahteleri ile değiştirilmiş trilyonluk halılar ile ilgili açtığım dava tutanaklarında sabit olduğu üzere iftira atılarak görevden alınmam sonrası, Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan dâhil Türkiye Cumhuriyeti yetkililerine bilgilendirme amaçlı defalarca yazı yazdım. Cumhurbaşkanlığı ve Adalet Bakanlığı yazılarıma cevap verdiği halde Sayın Erdoğan ve Kıbrıs’tan sorumlu bakan olan Sayın Beşir Atalay yazılarıma cevap vermediler. Türkiye gibi birçok sorun yaşayan ülke içerisinde bunlar olabilir diye, kendi kendimi teskin etmeye çalıştım. Ancak siyasetin duyarsızlığı sebebiyle de davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşımak zorunda kaldım.

Şüphesiz ki bir hukuk devletinde ne derin devlete ne de paralel devlete yer olmaz. Hukuk devletini oluşturan kurumlar bellidir ve bunları devre dışı bırakacak ister sivil görünümlü ister silahlı güçler görünümlü olsun hiçbir yapılanma kabul edilemez ve hoş görülemez. Ancak hukuk devletinde, aynı şekilde ellerinde iktidar gücünü bulunduranlar da bu gücü kendilerine muhalif olanları baskı altına alıp susturmak için kullanamazlar. Çünkü demokrasi, çok sesliliği ve farklılıklara tahammülü gerekli kılar. Burada iktidar kadar muhalefete de sorumluluk düşmektedir. Muhalefet, Türkiye devletinin bağımsızlığını zayıflatan bir yapılanma varsa, bu durumda fırsatçılık yapmamalı hükümet ile dayanışma içinde olmalıdır. Çünkü bu tür yapılanmalar yarın muhalefet iktidara gelirse onlar için de sorun olacaktır. Ancak hükümet iç siyasi hesaplarla, temel hak ve hürriyetleri zayıflatan eylemlerde bulunuyorsa o zaman da hükümetin iktidar gücünü kamu yararına aykırı olarak kullanmasını engelleyecek politikalar üretmelidir.

Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, usulsüzlük ve yolsuzluğun olmadığı hiçbir ülke ve hükümet dönemi yoktur. Önemli olan hükümet politikasının, yolsuzlukla mücadele mantığı üzerine kurulması ve sistem içerisinde bunların hesabının sorulabilmesidir.

Gelişmemiş ülkelerin devlet anlayışında zaten iktidara geliş amacı iktidar gücünü kullanmaktır. Bu gücü kullanan siyasetçilerin açık ve şeffaf olmayan toplumlarda kendi menfaatlerini kamu menfaatinin üstünde görüp kamu yararına aykırı davranmaları muhtemeldir. Siyasetin kızışması hatta iç çatışmaların ortaya çıkmasında en etkili olan sebep iktidar gücünün haksız menfaat elde etmek için kullanılabilmesidir.

Gerçi devlet kavramı oluşturulurken devleti temsil edenlerin hukuka ne kadar bağlı hareket ettiklerinin de sorgulamasına ihtiyaç vardır. Hatta hukukun kendisi, tek tek birey ve toplumun haklarını korumak için mi, yoksa haksızlık ve yolsuzlukları örtmek için mi konulduğunu da sorgulamak gerekir. Çünkü devlet anlayışları insanların hukuk içinde birbirleri ile yaşamalarını sağlarken ayni zamanda devlet gücü elinde bulunduranlara hukuk dışı bir güç kullanma fırsatı da vermektedir. En azından günümüz devletler hukuku ile uluslararası hukuk büyük ölçüde bu anlayış ile ele alınmaktadır. Bu anlayış çağımızda Makyavelist anlayış olarak anılmaktadır ve felsefesi: “Amaca ulaşmak için her yol mubahtır (serbesttir)” cümlesi ile açıklanmaktadır.

Dolayısıyla özelde Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk anlayışı, genelde de uluslararası hukukun insan akıl ve vicdanının ortak değerlerine uygun şekilde yeniden yorumlanmasına ihtiyaç vardır. Bu yapılmadığı müddetçe devlet, hukuk ve insan ilişkilerinin ahlaki ve insani bir temelde yorumlanması ve de buna uygun şekilde davranılması mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla da yapılan tartışmalar, “tencere dibin kara seninki benden kara” deyiminin ifade ettiği anlamdan öteye geçmeyecektir. Sonuç olarak hükümet ve Gülen çatışmasını sadece tarafların ileri sürdüğü argümanlarla sınırlı olarak değil, devlet, hukuk ile insan ilişkisi yanında uluslararası siyasetin genel mantığı çerçevesinde de yorumlamak gerekir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/hukumet-ve-fethullah-gulen-catismasi-ii-turkiye-gundemi/6325

yusuf

Osmanlıca ve Osmanlıcılık

Osmanlıca ve Osmanlıcılık

Türkiye siyasi gündeminin güncel tartışma konularından birisi de Osmanlıca ve Osmanlıcılıktır. Tartışmalara bakıldığında doğrular ile yanlışların iç içe girdiği görülür. Üniversitelerde 10 seneden fazla Osmanlı Türkçesi dersini vermiş birisi olarak, bu konuda bir şeyler yazmam gerektiğini düşündüm. Öncelikle Osmanlıcanın bir dil mi yoksa bir dilin farklı bir alfabe ile yazılışı mı olduğu konusunu açıklığa kavuşturmak lazım. “Osmanlı Türkçesi” tabirini kullananlara göre Osmanlıca bir dil değil bir dilin farklı bir siyasi sistemdeki kullanılışıdır. Bu anlayışta olanlara göre “Osmanlıca” tabirinin kullanılması hatalıdır. Çünkü medeniyetler ya koparak ya da eklemlenerek oluşurlar. Koparak oluşan medeniyetler, reaksiyonel olduğu için koptuğu medeniyetle bağlarını kopararak tersten bir yapılanmaya girer. Osmanlı’dan kopan Yunanistan, Bulgaristan ve diğer Arap devletleri büyük oranda reaksiyonel bir süreç izledikleri için Osmanlı ile aralarındaki bağı sömüren ve sömürülen mantığı üzerinden anlatmaya çalışırlar.

Türkiye Cumhuriyeti ise Bulgaristan, Yunanistan ya da diğer Arap ülkeleri gibi Osmanlı devleti çatısı altında yer alan farklı milletlerin kurduğu devletler gibi değildir. Aksine Osmanlının kurucu unsuru olan güçlerin, sistemin çökmesinden sonra şartlara göre sistemin yeniden inşasını başaran halkların kurduğu bir devlettir. Bu halkların öncülüğünü ise Osmanlının kuruluşuna öncülük yapan Türkler yapmıştır. Bu yüzden de Türkiye Cumhuriyeti kurucu unsurları esas itibari ile Osmanlının da kurucu unsurları sayılırlar. Bundan dolayı da Mustafa Kemal her ne kadar Cumhuriyete ait bir şahsiyet olsa da, geçmiş varlığı ile Osmanlı’ya ait olan bir Osmanlı paşasıdır. Osmanlı dönemi alfabesi de Cumhuriyetin kuruluş alfabesidir.

Osmanlı dönemi alfabesi yerine “Osmanlıca” tabirini kullananlara göre Osmanlıca ayrı bir dildir. Bu kullanım, medeniyetlerin eklemlenerek oluştuğu görüşünü kabul etmeyenlerin ileri sürüdüğü bir görüştür. Türkiye Cumhuriyetini Osmanlı devletinin bir antitezi gibi görenler, büyük oranda bu anlayışı benimsemiş olanlardır. Bundan dolayı da Erdoğan ve Davutoğlu’nun “Osmanlıca” tabirini kullanmaları savundukları anlayışa uygun düşmemektedir. Türkiye’de yaşanan tartışmalar da büyük oranda Türkiye Cumhuriyeti ile Osmanlıyı, bir başka ifade ile Osmanlı dönemi alfabesi ile Cumhuriyet dönemi alfabesini birbirinin antitezi olarak görenlerin yarattığı bir tartışmadır.

Diller ve alfabeler iletişim amaçlı olduğu kadar politik üstünlük kurmak amaçlı olarak da kullanılırlar. Özellikle devlet kavramının gelişmesi ile birlikte diller ve alfabeler, iletişim aracı olmaktan çok politik üstünlük kurmak aracı olarak ele alınmaya başlanmıştır. Bu durum alfabelerin oluşması dahil dillerin kurgusal temel mantığını ifade eden gramerlerinin oluşmasını dahi etkilemiştir. Dolayısıyla Cumhuriyet dönemi alfabesi ve de dil kurgusu oluşturulurken, hem iletişim ve kültürün korunması hem de Arap milliyetçiliğine karşı olan tepkinin ortaya konulması isteği de etkili olmuştur.

Türkçenin sadeleştirilmesi gerekçesi ile toplumun uzun süren sosyal ve siyasi ilişkileri ile kullanmaya başladığı birçok kelimenin, geç dönemlerde tespit edilmiş bazı dil kurallarından hareketle türetilmiş yeni kelimeler ile değiştirilmesi gayretleri de ağırlıklı olarak siyasi gayretlerdir. Bu gayretlerin hedefi, Türk kültürünü Batı normlarında yeniden inşa etme arzusudur. Tabii burada ihmal edilen, Batının kendi kültür reformunda bu yola aynı katılıkta başvurmamış olmasıdır. Batı kültürünün oluşumunda doğu kültürünün de etkili olduğundan şüphe yoktur. O kadar ki, Batı kültürünün en etkin şahsiyeti olan Hz. İsa doğuludur. Aynı şekilde Avrupa ismi de mitolojik kaynaklara göre doğulu sayılan bir kadının ismidir. Ancak Batı medeniyeti, değişen şartları dikkate alarak kendini yenilerken tarihi kökenlerini silecek bir strateji izlememiştir. Batıda hala daha, Latinceye verilen önem bunun açık bir göstergesidir. Bu arada şunu da söylemeliyim, ben doğu ve batı diye bir ayırıma karşıyım. Bu yazımda bunları kullanmam, sadece bu ayırım yapıldığı içindir.

Özellikle Arapçaya ait bazı harflerin ve dilbilgisi kurallarının terk edilmesi Türkiye Cumhuriyetinin siyasi kurgusunda, Arap milliyetçiliğine karşı olan tepkinin neticesinde olmuştu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son dönemde gündeme getirdiği Osmanlıcanın okullarda öğretilmesi arzusu, Batının Latinceye verdiği değer şeklinde bir anlayışı mı yoksa Cumhuriyetin harf devrimine karşı bir reaksiyon mu olduğu net olarak ifade edilmediği için kafalarda bir takım soru işaretlerinin oluşmasına yol açtı. Bu belirsizlik konu üzerinden siyasi çatışma politikaları üretmek isteyenlere de malzeme vermiş oldu. Ben şahsen Sayın Erdoğan ve Davutoğlu’nun konuşmalarını dinlediğimde, günümüz Arapça ve Farsçasında kullanılan harflere dönüşü istemedikleri; ancak hem Türk kültürü hem de Dünya tarihinde önemli etkileri olmuş bir kültürün daha yaygın olarak okunup anlaşılmasını istediklerini anladım.

Erdoğan ve Davutoğlu’nun Osmanlı Türkçesi alfabesinin öğretilmesini savundukları konuşmalarında yaptıkları geçmiş bir kültürün unutulmaması vurgusu, ayni şekilde günümüz Latin alfabesi ile yazılmış eserler için de geçerlidir. Çünkü yeni bir harf devrimi yapmak demek; yeni olanın da anlaşılamamasına zemin hazırlamak demektir. Sayısal oranlarını bilmemekle beraber Latin asıllı alfabe ile yazılan eserler, yapılan tezler ve çalışmalar belki de Osmanlı döneminde kullanılan alfabe ile yazılanlardan daha fazladır. Dolayısıyla yeni bir harf devrimi, eskisinde olduğu gibi yeni bir kültürel bilinmezlik yaratarak aynı hataya düşmektir.

Bence bu konuda yapılması gereken, Osmanlı dönemi alfabesi ile yazılı eserleri orijinal harfleri ile okumak isteyenlere bu imkanın verilmesinin yolları üzerinde düşünmektir. Ayrıca Cumhuriyet döneminde Osmanlı dönemi alfabesinin öğretilmediğini ileri sürmek doğru değildir. Çünkü bu ders, edebiyat, tarih ve Türkçe öğretmenliği bölümlerinde öğretilmektedir. Burada tartışılması gereken yapılan öğretimin yeterli olup olmadığıdır. Ayrıca Osmanlı Türkçesi ile Osmanlı Türkçesi hat sanatını birbirine karıştırmamak gerekir. Okullarda verilen Osmanlı Türkçesi dersleri, Osmanlı hat sanatı ile yazılmış mezar taşlarını ya da eski binalar üzerindeki kitabeleri okuyup anlamak için yeterli değildir. Benim Osmanlı Türkçesi öğretmenliğim sırasında Edebiyat Fakültesi dördüncü sınıf öğrencilerine verdiğimiz seçmeli paleografya dersi ile öğrencilere bu tür hat sanatı ile yazılmış yazıları okuma becerisi kazandırmaya çalışıyorduk. Osmanlı döneminde de bu tür yazıları herkes değil, özel öğrenim görmüş kişiler okuyup yazabiliyordu.

Benim şahsi kanaatim, bu konunun siyasi rekabet mantığı ile değil; kültür ve medeniyetin korunması mantığı ile ortak bir proje olarak ele alınıp tartışılmasının daha doğru olacağı yönündedir. Şu anda yeryüzünde konuşulan binlerce dil bulunmaktadır. Bu dillerin bazılarının kendilerine ait alfabesi de bulunmamaktadır. Türkçe de kendisine ait alfabesi olmayan dillerden birisidir. Bu yüzden de farklı tarihlerde farklı milletlerin kullandığı alfabeleri kendi dilimize uyarlayarak kullandık. Dolayısıyla Osmanlı döneminde kullanılan alfabeyi Türk milliyetçiliği adına Arap harfi diye niteleyip dışlamak; ayni şekilde eski Roma’ya dayanan Cumhuriyet döneminde kabul gören Latin alfabesini de dışlamayı gerektirir. Dolayısıyla da her iki alfabe de tamamen bizim kültürümüze ait değil; ayni şekilde tamamen de kültürümüzden ayrı değildir. Her iki alfabeyi iyi bilenler, her ikisinin de birbirinden üstün ve eksik yanları olduğunu bilirler.

Toplumların kendi tarihi gelişim süreçlerine bağlı olarak oluşturdukları en önemli kültürel mirası dil ile onu taşıyan alfabedir. Ancak çağımızda iç içe girmiş olan ilişkiler, artan iletişim ihtiyacı ve gelişmiş iletişim araçları, dillerin hem toplumların hem de insanlığın ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kalmalarına yol açmaktadır. Osmanlı dönemi alfabesi, belli bir dönemde üstün bir aklı ve medeniyeti ifade ediyor olsa dahi, değişen şartlarda doğan kültür ve iletişim ihtiyacını karşılayamadığı için etkisini büyük oranda kaybetmiştir. Şu anda kullandığımız Latin harfleri de, aslında Türk kültür tarihi içerisinde oluşmuş olan ses, kelime, duygu ve düşünce zenginliğini karşılamakta yetersiz kalmaktadır.

Bir dilin bir toplumun sadece kültürünü değil de insanlık medeniyetini ifade edebilmesi için, doğanın tüm seslerini karşılayacak kadar zengin bir alfabeye, tüm maddi ve manevi varlıkları karşılayabilecek kelime zenginliğine, tüm varlıkların hareket ve ilişkilerini anlatabilecek bir mantık kurgusuna sahip olması gerekir. Evrensel bir dil oluşturulabilmesi için bunlar olmaz ise olmazlardandır. Bu tür bir dil var etme girişimleri sonucu ortaya çıkan dillerden birisi Esperanto dilidir. Ancak bu girişim belirttiğim kriterlere sahip olmadığı için yeteri kadar ilgi görmemiştir. Evrensel bir dil var edebilmek ayrıca çok farklı medeniyetlerin tecrübelerinden de istifade etmeyi gerekli kılar. Bundan dolayı da var olan tüm diller insanlık medeniyeti kesintiye uğramaz ise evrensel ortak dilin alt yapısını oluşturan diller olacaktır. İlişkilerin ve iletişim araçlarının gelişmesi doğal olarak bu ihtiyacı daha da arttıracaktır. Çağımızda dillerin ihtiyaç duyduğu bir başka özellik ise bilgisayar ve internet teknolojileri ile uyumlu bir yapıya sahip olmalarıdır. Dolayısıyla Osmanlı dönemi alfabesi ile Cumhuriyetin ikinci dönemi alfabesini tartışırken, hem kültürün bir bütün olarak anlaşılmasını hem de insanlık medeniyetinin geleceğinin inşasını dikkate almak gerekir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/osmanlica-ve-osmanlicilik/6263

yusuf

Kadın ile Erkeğin Eşitliği Sorunu

Kadın ile Erkeğin Eşitliği Sorunu

Tarih boyunca kadın ile erkek ilişkileri aşk ve eşitsizlik söylemleri etrafında tartışılagelmiştir. Aşk gündeme geldiğinde yüceltilen kadın her nasılsa, sosyal statüsü ve roller gündeme geldiğinde büyük oranda sınırlanmış, hatta psikolojik baskı altına alınıp aşağılanmıştır. Bu tutum, kadının insanlığın ortak onurunu paylaşmada eşit olmayan bir varlık konumuna sokulmasına yol açtı. Hâlbuki insanlık onurunun paylaşımında kadın ve erkek eşit sayılır. Yani hiçbir insan kadın ya da erkek olduğu için ahlaklı ya da ahlaksız olarak nitelenemez. Çünkü ahlaklılık insanın eylem ve söylemleri ile paralel olarak sonradan ortaya çıkan bir durumudur. Bu itibarla da manevi alanda kadın ve erkek eşittir. Ancak bu eşitlik, duyguların hissedilmesi ve yaşanmasındaki mutlak eşitliği içermemektedir. Çünkü bu alan insanların temelde eşit olduğu ancak yaşarken rekabet ettikleri bir alandır. Dolayısıyla, bu rekabet alanını eşitsizlik kuralı ile düzenlemeye çalışmak, rekabetin kurallarında hile yapılması anlamına gelir.

Dini kaynaklar dikkatle incelendiğinde, bazı bölümlerde kadının üstün özelliklerine bazı bölümlerde ise zayıf özelliklerine değinildiği görülür. Dini metinlerin bu özelliklerinden hareketle bazıları dinin kadınlara üstün bir konum; bazıları da erkekten daha düşük bir konum verdiğini iddia etmektedir. Ancak İslam inanç kaynaklarında kadınların erkeklerle eşit olmadığı şeklinde açık bir ifade bulunmamaktadır. Aksine Kuran-i Kerim’de üstünlük cinsiyetle bağlantılı bir konu olarak değil, ahlaki değerlere bağlılıkla (takva ile) alakalı bir konu olarak değerlendirilmektedir. Bundan dolayı kadının erkekle eşit olmadığı düşüncesini, dinin bir hükmü olarak değil dine dayalı yapılmış yanlış anlaşılmaya müsait bir yorum olarak değerlendirmek gerekir. Bu yorum, kadının insan kimliğinin öne çıkarılmasını engelleyerek fiziki ve psikolojik baskıyı meşrulaştırıcı bir argüman olarak kullanılmaya açık olduğu için sakıncalı bir yorumdur.

Kadın ve erkeğin yaratılışları itibari ile eşit olmadıklarını iddia etmek ise Kuran-i Kerim’in açık hükmü ile çelişmektedir. Çünkü Kuran-i Kerim’de kadın olsun erkek olsun tüm insanların ilahi fıtrat (yaratılış) üzere yaratıldıkları açık olarak ifade edilmiştir (Rum süresi 30). Bizim coğrafyamızda erkeğin kadından daha üstün olduğu anlayışını oluşmasında geçmiş bazı inanç ve geleneklerle birlikte özellikle İncil’deki bir bölümün (1Corinthians 11:7) yanlış yorumlanmasının da etkisi olmuştur.

Kadın ve erkeğin eşit olmayan özelliklerinden hareketle, eşit olmadıkları şeklinde genel bir hüküm vermek hem gerçeğe aykırı hem de sağlıklı bir hukuk sistemi ve ahlak teorisi kurmaya engeldir. Çünkü kadın ve erkeklerin eşit olmayan özellikleri bulunduğu gibi erkeklerin de fiziki ve duygusal olarak eşit olmadıkları özellikleri bulunmaktadır. Ayrıca kadın ve erkek arasındaki fiziki ve duygusal ortak özellikler insan olmalarının bir sonucu olarak farklılıklarından daha fazladır. Eğer kadın ve erkeğin fiziki ve duygusal ortak özellikleri ortak olmayan özelliklerinden daha fazla olmuş olsaydı, her iki türün de ayni cinsten olduklarını ifade eden “insan” kavramı ile ifade edilemeyeceklerdi. Dolayısıyla kadınlık ve erkeklik insan kimliğinin altında bulunan alt kimliklerdir. Dolayısıyla kadınlar ve erkekler insanlık kimliğine ortak olarak sahiptir ve bu kimliğe sahip olmakta da eşittirler.

Kandın ve erkeğin ortak olan ve olmayan haklarını karşılaştırdığımızda da ortak haklarının ortak olmayan haklarından çok daha fazla olduğu görülür. Dolayısıyla kadın ve erkek temel hak ve hürriyetlerde de ortaktır bir başka ifade ile eşittirler. Sosyal rollerde de ortak oldukları sorumluluklar ortak olmadıkları sorumluluklardan daha fazladır. Ancak erkek ve kadının ortak olanın dışında kalan bazı fiziki ve duygusal özellikleri bazı sosyal rollerde eşitlik ilkesinin aynen uygulanmasını zorlaştırmış ya da imkansız hale getirmiştir. Ancak bu sorun sadece kadınlarla alakalı bir sorun değildir. Ayni zamanda erkeklerin de fiziki ve duygusal farklılıkları sosyal rolleri ve statülerinde farklılıkların oluşmasına sebep olmaktadır.

Bundan dolayı da kadının kendi iradesi ile erkeklerin sahip olduğu sosyal rol ve statüleri talep etmesi doğal bir haktır. Ancak bu taleplerin gerçekleşmesinde örf, adet, inanç ve de bazen yasalar sınırlayıcı ya da yasaklayıcı engeller olarak ortaya çıkmaktadır. Buna rağmen ayırımcılığın ve sınırlanmışlığın rahatsızlığını hisseden kadınlar, eşitlik prensibini esas alarak mücadele vererek, erkeklerin işgal ettiği birçok sosyal rol ve statüde erkeklerle eşit haklara sahip olmaya başladılar. Sosyal rol ve statülerde kadınların en fazla sınırlandıkları alanlar ise din hizmetleri ile askerlik hizmetleridir. Ancak bu iki alanda da git gide erkeklere ait bazı rolleri yavaş dahi olsa ele geçirmeye başladılar. Kadınların erkeklerin sahiplendiği sosyal rol ve statüler alanında zaferler kazanmaları erkeklerin her ne kadarı gaybı gibi gözükse de insanlık penceresinden bakıldığında, insanlık adına bir kazanç olduğu görülmektedir. Ayrıca sosyal roller ile statülerin hem zamana hem de toplumdan topluma farklılık gösterdiği gerçeğini dikkate aldığımızda, bu tür rol kapmaların yeni bir şey olmadığı gözükmektedir.

Bu sorunun çözümü eşitlik ve adalet arasındaki ilişkinin doğru tespit edilmesine bağlıdır. Eşitlik ilkesini adaletin tespit edilebilmesinin ana kriteri kabul eden anlayışa göre, temelde eşitliği kabul etmeden adaletin gerçekleştirilmesi imkânsızdır. Bu yüzden de anayasa ve yasa yapımında vatandaşların kadın ve erkek ayırımı yapılmaksızın eşit kabul edilmesi hukuk devleti ilkesinin olmazsa olmazıdır. Bu anlayışa göre adaletin tesisi, özde eşit olanların, eşitlik ilkesini bozucu etken ya da özellikler dikkate alınarak, eşitsizliğin etkilerinin giderilmesi çabasını ifade eder.

Konuya farklı bir yaklaşım ise temelde eşitsizliği esas alan yaklaşımdır. Bu yaklaşım temelde eşitsizliği kabul etmekle beraber, bir ahlak prensibi geliştirmek zorunda kalındığında adaletsizliğin giderilmesi için eşitlik prensibine, adaletsizliği giderici bir prensip olarak ihtiyaç duyulmaktadır. Doğal olarak her iki yaklaşımın da aslında adaletin tesisinde eşitliği temel bir prensip olarak kabul ettikleri görülmektedir.

Sonuç olarak eşitlik prensibinin esas alınmadığı hukuk ya da ahlak sistemlerinde adaletin tesisi ve ahlaki ilişkilerin geliştirilmesi oldukça zordur. Bu yüzden de sağlıklı bir ahlak ve hukuk sisteminin inşa edilebilmesi için genel eşitlik prensibinin esas alınması daha doğru ve ahlaki bir yaklaşım olacaktır. Bundan dolayı da kadın ve erkeğin özde eşit olduğunu savunmak, sağlıklı bir ahlak, hukuk sistemi kurabilmek yanında, sağlıklı insani ilişkiler geliştirebilmek için de gereklidir. Çünkü doğru prensipler, hataları ortadan kaldırmasa da, hataları azaltacaktır. Unutmamalıyız ki, kadın dediğimiz, annemiz, eşimiz, kız kardeşimiz, arkadaşımız ya da sevgilimizdir. Ayni şekilde erkek dediğimiz de babamız, abimiz, kocamız, sevgilimiz ya da arkadaşımızdır. Bu insani rol ve bu rollerden doğan ilişkileri eşitsizlik üzerinden kurmaya çalışmak, manevi haksızlıklara sebep olabileceği için dini terimle kul hakkına girmek, modern bir ifade ile de kişilik haklarına riayetsizlik anlamına gelecektir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/kadin-ile-erkegin-esitligi-sorunu/6197

yusuf

Papa Francis’in Türkiye Ziyaretinden İzlenimler

Papa Francis’in Türkiye Ziyaretinden İzlenimler

Katolik dünyasının ruhani lideri Papa Francis Mart ayında göreve geldikten sonra Türkiye’ye ilk ziyaretini düzenledi. Ziyaretin 30 Kasım yani Ortodoks Kilisesi’nin kuruluş yıldönümüne denk gelmesi sembolik olarak iki kilisenin iyi niyet ve işbirliği arzusu olarak değerlendirildi. İki kilisenin tarih boyunca yaşadıkları acı olaylar böyle bir girişimin insan haklarına dayalı yeni bir yaklaşımın oluşturulması ve mezhepler üzerinden yeni düşmanlık politikalarının üretilmesini engellemek açısından önemli bir adımdır. Ancak Müslümanlık siyasi bilincinin tarihi gelişmesinde Hristiyanlar arasındaki mezhep çatışmalarının çok önemli bir rol oynadığını; ayni şekilde Ortadoğu’daki Müslümanlar arasındaki mezhep çatışmalarında Çatışmacı Hristiyanlık temelli bazı stratejilerin de rol oynadığı farklı şekillerde seslendirilmektedir. Bu ziyaretin, din istismarı yapılarak din kılıfı altında yürüten hileli siyasi oyunlar ve bunların sonucu ortaya çıkan cinayetlerin durdurulması için güzel bir fırsat olarak değerlendirilmelidir.

Hristiyanlık mezhep çatışmalarının derin izlerini Kıbrıs tarihinde de görebilmekteyiz. Katolik kilisesi Kıbrıs’a hakim olduğunda, Ortodoks Kilisesi’ni Roma Vatikan Kilisesi’ne bağlamış ve tüm mal varlığına el koymuştu. Ayrıca 13 Ortodoks papazı dinden çıkmış ilan ederek o dönemin cezası olan yakılarak ölüme mahkûm etmişti. Ortodoks Kilisesi’nin tekrar özgürlüğüne kavuşması Osmanlı’nın adaya hakim olması ile gerçekleşti. Bu dönemde Rum Ortodoks Kilisesi ile Osmanlı devleti arasında oldukça yakın bir ilişki bulunmaktaydı. Tabii o dönemlerde Osmanlı Ortodoksluğun mirası üzerine kurulu olan ve Ortodoksluğun koruyuculuğunu üstlenen bir devletti. Bu yüzden de Osmanlı sultanları Roma ve Bizans krallarının unvanı olan Kayserlik unvanını da taşıyorlardı.

Bu dostça ilişkiler Yunanistan’ın bağımsızlık ilanına kadar devam etmişti. Yunanistan’ın bağımsızlık ilanı ile birlikte Kıbrıs Ortodoks Kilisesi’ne bağlı bazı din adamlarının da Yunanistan’daki ayaklanmalara destek vermesi sonucu dostça ilişkiler bozularak, düşmanlığa dayalı ilişkilere dönüşmeye başladı. Bu düşmanlık ilişkileri ise Kıbrıs tarihine Küçük Mehmet dönemi adıyla hatırlanan 6 Ortodoks din adamının idamı ile zirveye ulaştı ve adanın bölünmesi ile son buldu. Bu dönemden sonra Müslüman ve Ortodoks dayanışma zemini güven duygusundan, güvensizlik duygusuna doğru kayma gösterdi.

İfade edildiğine göre son Bizans Prensesinin Rus çarı ile evlenmesi ile Rusya ikinci Roma ve Ortodoksluğun yeni merkezi olarak anılmaya başlandı. Rusya ve Güney Kıbrıs arasındaki tarihi ve dini bağların güçlü olmasının bir sebebi de budur. Bu ilişki sebebiyle eski Rusya 2. Bizans olarak da tanımlanmaktadır. Tarihte ilk haçlı seferlerinin de Müslümanlara karşı değil de Roma Katolik Kilisesi öncülüğünde İstanbul Ortodoks Kilisesi’ne karşı düzenlendiği bilinmektedir. Dolayısıyla Sayın Francis’in Ortodoks Kilisesi ile bağları güçlendirmeye çalışması, geçmişte yaşanan bu acıların bir daha yaşanmaması için bir adım olarak kabul edilebilir. Ancak Ortadoğu’da yaşanan çatışmalarda dinin meşrulaştırıcı araç olarak kullanılmasına rağmen, dini liderlerin hiç seslerini çıkarmamaları, bu konuları sadece siyasilerin konuşması bir şeylerin doğru olmadığını göstermektedir.

Dinlerin insanların vicdanlarından temiz duyguların istismarını bir aracı haline gelmemesi için din adına misyon yüklenen kişilerin sürekli bir araya gelmelerine ihtiyaç vardır. Ancak siyasetin gölgesi ve baskısı altında kalan dini kurumların, ahlaki değerlere uygun davranmaları oldukça zordur. Bu yüzden de Birleşmiş Milletler çatısı altında, dini liderlerin buluştuğu ve uluslararası sorunların tartışıldığı bir üst kurulun kurulmasına ihtiyaç vardır. Bu kurulun temel hedefi, dinin uluslararası rekabetlerde bir istismar aracı haline dönüştürülmesini engelleyerek temel insan hak ve hürriyetlerini korumak olmalıdır.

Avrupa Birliği çatısı altında da buna benzer bir kurulun kurulmasına ihtiyaç vardır. Türkiye’nin de Avrupa Birliği’ne girmesi durumunda, bu ihtiyaç daha da fazla artacaktır. Ayni şekilde İslam Konferansı Örgütü çatısı altında da, dinler ve mezheplerle ilgili ortaya çıkan sorunların tartışılıp çözüme kavuşturulabildiği bir kurula ihtiyaç vardır. Ortadoğu’da yaşanan din ve mezhep çatışmalarının insan hakları temelinde çözülebilmesi için böyle bir kurulun oluşturulması zaruridir. Aksi takdirde din adamlarının görüşmelerinden sağlıklı sonuçlar çıkarabilmek oldukça güç olacaktır. Çünkü tarihin acı tecrübelerinin yarattığı korku ve güvensizlik, bu tür görüşmelerin ardında gizli emellerin olduğu hissiyatını vermeye devam etmektedir.

Din İşleri Başkanlığı yapmış birisi olarak bir önceki Papa’nın Kıbrıs ziyareti esnasında, hem Türk tarafı siyasilerinin hem de Güney Kıbrıs tarafı siyasilerinin, Papa ile görüşmem esnasında takındıkları tavır, siyaset ve din ilişkisinin ne kadar sakat duygu ve düşünceler üzerine kurulduğunu bana yaşayarak öğrenme fırsatı sağladı. Hala daha Papa ile görüşmem esnasında sınır kapısından geçerken Türk tarafının Birleşmiş Milletlere bilgi verip vermediği, benim yerime Papa ile görüşmeye rahmetli Şeyh Nazım’ı kimlerin gönderdiği aydınlığa kavuşturulmuş değildir. Güney Kıbrıs yetkilerinin Papa ile randevu saati bitene kadar kapıda beni niye beklettikleri ve bunu kimlerin neden yaptığı da aydınlığa kavuşmuş değildir. Umarım eski Başbakan Sayın İrsen Küçük ve Cumhurbaşkanı Sayın Derviş Eroğlu, bir gün bu sorunların cevaplarını verirler ve bir daha din üzerinden bu tür manipülasyon ve provokasyonların yapılmaması için gerekli tedbirlerin alınmasına katkı sağlarlar.

Tüm bu gerçekler ışığında biz de Kuzey Kıbrıs vatandaşları olarak Sayın Papa Francis’in bu ziyaretinin tarihte yaşanmış ve yaşanmakta olan acıların bir daha yaşanmaması için güzel bir dayanışma zemininin oluşmasına vesile olması için dua ediyoruz. Ayrıca Allah’ın adının zulüm, baskı ve haksızlıklarla değil O’nun rahmetinin eseri olan, dostluk, sevgi, saygı, dürüstlük ve bunların sonucu olan barışla anılmasını diliyoruz.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/papa-francis-in-turkiye-ziyaretinden-izlenimler/6133

yusuf

Sayın Davutoğlu ile Sayın Biden Görüşmesinden İzlenimler

Sayın Davutoğlu ile Sayın Biden Görüşmesinden İzlenimler

Amerika Birleşik Devletleri Başkan Yardımcısı Sayın Joe Biden’in Türkiye ziyareti ve bu ziyaret esnasında karşılıklı verilen mesajlar hem Türkiye-ABD ilişkileri hem de global siyasi dengeler açısından oldukça güçlü etkiler yaratacaktır. Atlantik Konseyi Enerji ve Ekonomi Zirvesindeki TC Başbakanı Sayın Davutoğlu ile ABD Başkan Yardımcısı Sayın Biden’in konuşmalarında, ulusal ve uluslararası siyasi sürtüşmelerin ana sebebi olan enerji politikaları birinci sırada yer aldı. Buna bağlı olarak da Kıbrıs sorunu bu görüşmelerin ana gündem maddelerinden birisi haline geldi. Bu görüşmede Sayın Davutoğlu’nun: “Kıbrıs sorununun çözümü daha fazla gecikmemeli, gecikmeler tarafların kayıplarını arttırmaktadır” açıklaması, KKTC vatandaşları olan bizler açısında en önemli mesaj idi.

Davutoğlu’nun Güney Kıbrıs’ın enerji kaynaklarını tek taraflı olarak kullanmasını eleştirirken, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yasal varlığına atıfta bulunması Türk dış politikası açısından bir kırılma olarak değerlendirilebilir. Çünkü Türkiye’nin Kıbrıs dış politikası, genellikle Kıbrıs Cumhuriyeti’nin legal varlığının bittiği tezi üzerinden yürütülüyordu. Türkiye’nin Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımaması da bu esasa dayanmaktadır.

Davutoğlu’nun Kuzey ve Güney Kıbrıs taraflarının enerji politikalarını görüşmek ve yönetmek için ortak bir konsey önermesi ise bence bu görüşmenin Kıbrıs sorunu açısından en önemli mesajı olmuştur. Bu öneri, hem ahlaki, hem de Kıbrıs’ın gerçekleri ile bağdaşan bir öneridir. Davutoğlu’nun konuşmasında dikkat çeken bir diğer mesaj ise aslında Kıbrıs dahil bir çok uluslararası sorunun çözüm yollarının bilindiği; ancak siyasi iradenin bulunmaması sebebiyle sorunların süreklilik kazandığı vurgusu olmuştur. Tabii ki bu siyasi iradesizliğin nereden kaynaklandığına açıklık getirmedi. Kıbrıs sorunun çözümü için Türk tarafı Annan Planı’na “evet” diyerek çözüm yönündeki siyasi iradesini ortaya koymuştur. Dolayısıyla bir iradesizlik varsa mikro siyasi perspektiften bakıldığında bu daha çok Güney Kıbrıs ile alakalı; makro siyasi perspektiften bakıldığında ise daha çok anavatanlar ile BM ve AB gibi uluslararası güçlerle alakalı bir sorun olduğu görülür.

Davutoğlu’nun bu açıklamaları, daha çok CTP ve diğer sol partilerin savunduğu Kıbrıs Cumhuriyetinin esas alındığı bir yaklaşımı çağrıştırmaktadır. Çünkü KKTC’de sağ partiler genel çizgileri itibari ile Kıbrıs Cumhuriyeti’nin esas alındığı bir çözüme karşı oldukları izlenimi vermektedirler. Bu duruş, siyasi literatürümüzde daha çok ulusalcı duruş şeklinde algılanmış ve yorumlanmıştır.

AKP’nin iktidara gelmesiyle Türkiye solunun ulusalcı politikalarının daha fazla öne çıkmaya başlaması sonucu Türkiye solu ile KKTC solu arasında bir kopukluk oluşmasına yol açmıştır. Bu durum doğal olarak AKP-CTP yakınlaştırmasına zemin hazırladı. Benim Din İşleri Başkanlığı’na atanmamda da bu yakınlaşmanın etkisi olmuştu. Görevden alınmamda da siyasi usulsüzlük ve üzeri örtülmeye çalışılan bazı yolsuzluklar yanında Türkiye ile KKTC arasındaki siyasi ilişkilerin seyrinin değişmesinin de rolü olmuş olabilir.

Davutoğlu’nun açıklamaları dikkate alındığında, Türkiye’nin Davutoğlu’nun Başbakanlığı sürecinde Kıbrıs sorununun çözümü için çok daha güçlü bir irade ortaya koyacağı anlaşılmaktadır. Bu sebepten dolayı da KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimleri yeni süreçte çok daha fazla önem kazanacaktır. Dolayısıyla bu açıklamanın müzakerelerin kopuşunun ardından gelmesi, tesadüf olmasa gerek. Davutoğlu’nun bu bağlamda Yunanistan’a yapacağı ziyarete vurgu yapması da, bunu teyit etmektedir. Davutoğlu’nun enerji kaynaklarının çatışma değil işbirliği zemini olarak görülmesi açıklaması, Yunanistan tarafından da benimsenirse, o zaman enerji savaşlarının barış rüzgârlarına dönüşmesinin önü açılacaktır.

Davutoğlu’nun enerji politikalarını değerlendirirken insan merkezli bir anlayışa vurgu yapması ve global sorunlarda Dış İşleri Bakanlarının İnsanlık bakanları gibi global düşünüp hareket etmeleri gerektiğini belirtmesi, bence bu açıklamalar içerisinde geçen en önemli genel mesaj idi. Bu mesajın Yunanistan ziyareti esnasında ortak bir deklarasyona dönüşmesi halinde, enerji kaynaklarının paylaşılamaması sebebiyle istikrarsızlığa sürüklenen coğrafyamızın, enerji kaynaklarının paylaşımı ve güvenliği konsepti ile tekrar huzur ve güvene kavuşmasının önü açılacaktır.

Biden’in, Rusya’nın Kırım’ı işgal etmesini tanımayacağını beyan etmesi yanısıra Rusya’nın enerji politikalarının güvenliği açısından önemine vurgu yapmış olması, aslında Birleşmiş Milletlerin beş daimi iki üyesi arasında global politikalarda güvensizlik ve çatışma riski yaratacak kadar önemli ayrılıklar olduğunu göstermektedir. Yıllardan beri coğrafyamızda ABD ve Rus savaşları filim senaryoları ile yetiştiğimiz için ABD-Rus ilişkilerini hep bir çatışma anlayışı ile ele aldık. Aslında ABD-Rusya ve diğer birçok siyasi gerilim hattında yaşanan sorunların temelinde, ulusal ve uluslararası kaynakların kullanımının etik ve yasal bir zemininin oluşturulamamış olması yatmaktadır. Dinlerin dahi ahlak temelli değil de çatışma temelli bir anlayışla ele alınmasında da bu tür ulusal ve uluslararası gerginlikler etkili olmaktadır.

Kıbrıs sorununun çözülememesinde de ABD-Rus rekabetinin de önemli bir rolü vardır. Dolayısıyla Kıbrıs’ta ulaşılacak bir çözüm, ABD-Rusya gerilim hattında yaşanan Suriye ve Ukrayna sorunları dahil bir çok sorunun da yeni bir anlayışla ele alınmasına yol açabilir. Bunun başarılabilmesi için enerji piyasasını kontrol eden güçlerin, Davutoğlu’nun da belirttiği gibi maliyeti arttıran çatışmacı politikalar değil; paylaşımı arttırıp maliyeti düşüren yeni politikalara destek vermeleri gerekmektedir. Böyle bir politikanın şeffaf bir şekilde yürütülmesi durumunda, çatışmalardan yorgun düşmüş; ancak hiçbir şekilde yılmamış KKTC halkı tarafından büyük oranda destekleneceği kanaatindeyim.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/sayin-davutoglu-ile-sayin-biden-gorusmesinden-izlenimler/6070

yusuf

Avrupa Parlamentosu’nun Münhasır Bölge Kararının Muhtemel Etkileri

Avrupa Parlamentosu’nun Münhasır Bölge Kararının Muhtemel Etkileri

Akdeniz’de bulunan enerji kaynaklarından Güney Kıbrıs’ın tek başına yararlanmak için ilan ettiği münhasır ekonomik bölge kararı Türkiye’nin tepkisini çekmiştir. Türkiye’nin bu tepkisi, Akdeniz’de sismik çalışma girişimlerine dönüştü ve bu sefer de Türkiye’nin bu girişimine Avrupa Parlamentosu’ndan bir tepki geldi. Avrupa Parlamentosu’nun tepki olarak aldığı kararda ise Türkiye’nin girişiminin “yasadışı ve provokatif” olarak değerlendirilmiş olması, şüphesiz Kıbrıs müzakerelerine yeni bir ivme kazandıracaktır. AP’nun aldığı karar dikkatlice incelendiğinde, soruna sadece Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB üyesi olması penceresinden bakıldığı izlenimi vermektedir. Hâlbuki Kıbrıs ve münhasır ekonomik bölge ilanı sorunları etkenleri ve etkileri çok daha geniş olan sorunlardandır.

Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’na göre (Madde 50 ve 169) Güney Rum Kesimi’nin Kıbrıs Türk halkının geleceğini etkileyecek tek taraflı uluslararası antlaşmalar yapması yasal değildir. Dolayısıyla Güney Kıbrıs’ın Lübnan, İsrail ve Mısırla yaptığı münhasır bölge antlaşmaları da yasal değildir. Şüphesiz ki, Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasa ve yasaları dikkate alındığında Türk tarafının da tek taraflı münhasır bölge ilan etmesi de yasal açıdan tartışmaya açıktır. Dolayısıyla yasa dışılıktan bahsedilecekse, her iki tarafın da tutumunun birlikte değerlendirilmesi gerekirdi. Bu bilgiler ışığında Avrupa Parlamentosu kararının yasal zemini dikkate alan bir karar olduğunu söylemek oldukça güçtür.

Nitekim garantör ülkelerden olan İngiltere de üstlerinin bulunduğu bölgelerde 1960’ta yapılan antlaşmalara binaen münhasır ekonomik bölge ilan etme hakkı iddiasında bulunmuştur. Dolayısıyla buna bakıldığında garantör bir diğer ülke olan Türkiye’nin de bu hakkı olduğu sonucu çıkmaktadır. Ayrıca Akdeniz’de sınırı olan ve olmayan birçok başka ülkenin de bölgedeki enerji kaynaklarına göz dikmiş olması, sorunun bu kadar basit değerlendirilemeyeceği sonucunu doğurmaktadır.

Bu kararın siyasi yönünü değerlendirdiğimizde, tarafların siyasi pozisyonlarının da çok iyi değerlendirilmediği anlaşılmaktadır. Çünkü kararda, Kıbrıs Türk halkının Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurucu ortağı olduğu gerçeğini ihmal edilmiştir. Karar üretilirken, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yasal ve siyasi tüm etkenleri dikkate alınmış olsaydı, kararda yıllardır haklarından mahrum bırakılan Kıbrıs Türk halkının hem Kıbrıs Cumhuriyeti yasalarından doğan hem de Ada üzerindeki fiili varlıklarından kaynaklanan haklarına aynı oranda işaret edilmesi gerekirdi.

Bu kararda Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyelik için müzakereleri yürüten ve Kıbrıs’ın garantör ülkelerinden olduğu gerçeği de yeterli ölçüde dikkate alınmamış görünmektedir. Bu özelliği ile siyasi dengeleri koruyan bir karar niteliği de taşımamaktadır. Özellikle kararda Türkiye’nin tavrının “provokatif” olarak değerlendirilmesi, konjonktürün ve siyasi dengelerin yeteri kadar doğru değerlendirilmediği mesajını vermektedir. Çünkü Kıbrıs Türk tarafı yıllardır süren ve uzun bir aradan sonra Annan Planı ile yakalanan çözüm fırsatına tüm eksikliklerine rağmen “evet” diyerek çözüm iradesi ile birlikte iyi niyetini de ispatlamıştır. Bu karardan sonra Kıbrıs Türk halkının hak ettiği şey dışlanmak değil, yıllarca haksız yere baskı altında bırakılmış olmaktan dolayı uğradığı zararların karşılanarak mükâfatlandırılması olmalıdır.

Gelinen bu aşamadan sonra tarafların adanın siyasal ve hukuki gerçeklerini dikkate alarak, pozisyonlarını tekrar gözden geçirmeleri gerekmektedir. Çünkü Krizler sorunları kalıcı hale dönüştürme riski taşıdığı gibi çözüm için fırsat olma potansiyeli de taşımaktadır. Şüphesiz ki, sorunların kalıcı hale gelmesi durumunda, bölgedeki istikrarsızlığın sadece siyasi olumsuz etkilerini değil ayni zamanda ekonomik olumsuz etkileri de kalıcı hale gelecektir. Bu ise tarafların hem moral hem de ekonomik olarak daha da fazla çökmesine yol açarak, kopan müzakere sürecinin tekrar başlamasını engelleyerek ada üzerindeki bölünmüşlüğü kalıcı hale getirecektir.

Çağımızda siyasi ve ekonomik başarılar, sağlıklı ekonomik ve siyasi işbirliği zeminlerinin oluşturulabilmesi ile elde edilebilmektedir. Her geçen gün sosyal, siyasi ve ekonomik ilişkilerin iç içe girdiği çağımızda küçülen dünya ve coğrafyamızda, etnik, dini, mezhepsel ya da ideolojik temelde kurgulanan ayrıştırma ve çatıştırma politikalarının, çatışma ve ayrışmadan beslenen bazı küçük gruplara çıkarlar sağlasa da halklara hiçbir fayda sağlamadığı; aksine zarar verdiği bilinmektedir. Dolayısıyla Kıbrıs sorununa dâhil olan tüm tarafların sorunların çözümünde, temel insan haklarını ve hürriyetlerini de koruyucu yeni politikalar geliştirmeleri gerekmektedir.

Sermeye güçleri ile uluslararası siyaseti belirleyecek kadar güçlü hale gelen şirketlerin rekabetlerinin, bazen ulusal ve uluslararası barışı tehdit edebildiği gerçeğini dikkate aldığımızda, uluslararası sistemin en güçlü kurumlarından olan Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği’ne büyük görevler düştüğü açık olarak görülmektedir. Bu tür büyük uluslararası kurumların insan hak ve hürriyetlerinin korunması hususunda yapacakları hata ve de ihmallerin etkilerinin sadece belli coğrafyaları değil insanlığın geleceğini etkileyeceği şüphesizdir. Kıbrıs sorunu etrafında yaşananlar, bu gerçeği görmemiz için yeterlidir kanaatindeyim.

(Bu konuda geniş bilgi için Soyalp TAMÇELİK ve Emre KURT’un “TÜRKİYE’NİN MÜNHASIR EKONOMİK BÖLGE ALGISI VE YAKIN TEHDİT ALANI: KIBRIS” başlıklı çalışmasına bakınız)

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/avrupa-parlamentosu-nun-munhasir-bolge-kararinin-muhtemel-etkileri/6003

Yusuf

Kobani ve Ayrılıkçı Kürtçülük Hareketi

Kobani ve Ayrılıkçı Kürtçülük Hareketi

AKP Hükümeti’nin Türkiye’de başlattığı çözüm süreci, Türkiye Kürtleri için bir bahar süreci gibi algılandı; ancak bu bahar süreci Kobani (Mürsidpınar, Aynu’l-Arap) olaylarının patlak vermesi ile baharın kışa doğru evrilmesi şeklinde yorumlanmaya başlandı. Aslında Türkiye’deki Kürt siyasi hareketi parti kapatmayı da zorlaştıran Anayasa değişikliği önerisine “hayır” demekle, Kürt sorununun demokratik teamüller yoluyla değil de kriz yaratmak yoluyla çözülmesi stratejisini benimsediği şeklinde algıların oluşmasına yol açtı. Bu algı sebebiyle Anayasa referandumu sonrası Kürt açılımı ivme kaybetmeye başlamıştı. Bu süreç, Kobani olaylarının patlak vermesi ile de halk arasında yeniden eskiye dönüş mü başladı şeklinde yeni bir kaygının oluşmasına da yol açtı.

Suriye’de oluşan idari boşluk doğal olarak yıllarca rejimin baskısı altında kalan Kürlerin ağırlıklı olarak yaşadıkları üç bölgede (Kobani, Afrin, Kamışlı Cizre Kantonu) özerklik ilan etmeleri ile sonuçlandı. Bu yüzden “Kobani” olayları adeta Kürt milliyetçiliğinin siyasi sembolü haline gelmeye başladı. Bu durum Suriye rejimi ile Kürt ayrılıkçılar arasındaki çatışmaların da yeni bir şekil almasına yol açtı. PKK’nın Suriye’deki uzantısı kabul edilen PYD’nin bu hareketin başını çekmesi doğal olarak Türkiye’nin de konuya ilgilisini attırmıştır. Suriye rejiminin yıllarca PKK’nın hareketlerine göz yumması hatta destek vermesi Türkiye siyaseti açısından, oldukça zor bir durum ortaya çıkardı. Çünkü Türkiye siyaseti yıllarca mücadele ettiği ve terör örgütü olarak gördüğü bir hareket ile tarihi sorunlar yaşadığı ve nerede ise çatışma noktasına geldiği bir rejim arasında tercih yapmak zorunda kalmıştır.

Bu şartlar içerisinde Kürtler -PKK sempatizanları dahil- Suriye’de yaşanan çatışmalarda Türkiye’nin Kürtleri destekleyici aktif bir rol oynaması beklentisi içerisine girdiler. Ancak Türkiye siyaseti, ayrılıkçı Kürtçülük hareketlerinden daha önce yara aldığı için, bu konuda adım atmada bir kararsızlık durumu yaşadı. Bunu fırsat olarak gören Türkiye’deki Kürt siyasi önderleri, halkı sokağa çıkmaya çağırdı ve bu durum açılım sürecinin yönetimini daha da zor hale getirdi. Kürt siyasi önderliğinin bu tavrı, hükümet tarafından Kürt siyasetinin temel hedefinin, Türkiye siyasi ortamının normalleştirilmesi değil; etnik ayrımcılık üzerinden çatışma politikası yürütmek olarak değerlendirilmiş olmalı ki, parti kapatma ve sürecin dondurulması gibi eskiyi andıran önerileri gündeme getirmeye başladı.

Bu olay ve tartışmaların Türkiye’de yapılacak olan 2016 genel seçimlerinin yaklaşmasına denk gelmesi tesadüf olmasa gerek. Öyle gözüküyor ki yeni genel seçim propagandası sürecinin önemli bir argümanı Kobani ve Kürt milliyetçiği olacaktır. Bu siyasi süreçte AKP’nin Kürt açılımı stratejisini kendi açılarından zemin kaybı olarak gören Kürt milliyetçileri, taraftarlarını kontrol edebilmek için süreci provoke etmeye çalışacaklardır. Ayni şekilde hükümet de, Kobani olayları üzerinden sıkıştırılmaya çalışılmasına karşı durmak için, süreçle ilgili yumuşak söylemlerini terk ederek daha sert bir politikaya yönelecektir.

Bu durum seçim sürecinin insan hak ve hürriyetlerinin geliştirilmesine katkı sağlamaktan çok zarar görmesine yol açacağı sinyalini vermektedir. Bu seçim sürecinin sağlıklı yürütülebilmesi için hem hükümetin hem de Kürt siyasetinin Türkiye’nin sorunlarını çözmek için daha genel ve kuşatıcı politikalar üretmeleri gerekmektedir. Bu tür politikaların üretilebilmesi için de tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının, bu doğrultuda mesajlar vermesi gerekmektedir. Aksi takdirde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, siyasetin öznesi değil nesnesi olmaktan kurtulamayacaktır.

Kürt hareketinin Suriye’de bulunan bu üç bölgede özerklik ilan etmesi, doğal olarak bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasının bir adımı olarak değerlendirilmektedir. Bundan sonraki aşamalarda, Kürtlerin Suriye rejimi ile tekrar barışmaları ya federal çatı ya da konfederal bir çatı altında gerçekleşebilir. Üçüncü bir ihtimal ise rejim ile Kürtlerin çatışması ve, bağımsız bir Kürt devleti ile sonuçlanmasıdır. Bu bölgede kurulacak bağımsız bir Kürt Devleti’nin Kürtler açısından daha iyi bir gelecek anlamına gelip gelmeyeceği ise henüz belli değildir. Ortadoğu siyasetinde kitlelerin yönlendirilmesinde kullanılan en etkili argümanlardan birisi milliyetçilik, diğeri dinler bir diğeri ise mezheplerdir. Bu bölgelerdeki sol akımlara bakıldığında, bunların da evrensel solun söylemelerinden çok, bu tür argümanları kullandıkları görülür.

Öyle gözüküyor ki, Suriye’deki ayrılıkçı Kürt hareketi ayrılıkçı siyasetin merkezine din ya da mezhep yerine Kürt milliyetçiliğini yerleştirmiştir. Bu durum doğal olarak Arap, Fars hatta Türk milliyetçiliği açısından da bir tehdit unsuru olarak algılanmasına yol açmıştır ve bu sebeple Kürtleri milliyetçilik eksenli daha büyük çatışmalara sürükleme riski taşımaktadır. Gerek nüfus, gerek ekonomi gerekse siyasi konjonktür dikkate alındığında ayrılıkçı Kürt milliyetçiliği hareketlerinin Kürtler açısından, kısa vadede daha iyi bir yaşam ve daha istikrarlı bir yönetim imkanı getirmeyeceği aşikardır.

Doğal olarak bu bölgede kurulacak bir Kürt devletinin, himayesiz yaşaması imkânsız gibi gözükmektedir. Kürt devletinin kurulması durumunda ise bunu kimin himaye edeceği sorunu da gündeme gelecektir. Türkiye’nin böyle bir görevi üstlenmesi durumunda, Kürt devletine karşı olan tüm unsurları karşısına alması yanısıra, eskiden olduğu gibi Türkiye’nin içerisinde de ayrılıkçı iç çatışmaya zeminin doğmasına yol açabilir.

Mevcut konjonktürel şartlar dikkate alındığında, bağımsız bir Kürt devletinin ilanı durumunda, bu devlet görüntüde bağımsız olsa dahi, asla tam bağımsız bir devlet olmayacaktır. Bu devlet mevcut şartlarda, himaye altında olan ve hamisinin siyasetine uygun davranmak zorunda kalan vesayete dayalı taşeron bir devlet olacaktır. Mevcut şartlarda ABD’nin bile böyle bir devletin hamisi olması pek makul gözükmemektedir. Çünkü nüfus ve ekonomisi ve de stratejik değeri bu kadar küçük olan bir devlete sahip çıkması durumunda, stratejik ve ekonomik çıkar ortağı olduğu tüm Arap devletleri hatta Türkiye’yi de kaybetme riskini göze alması gerekecektir. Bu ise ABD’nin genel siyasi çizgisi ile pek uyuşmamaktadır. Rusya’nın da durumu ABD’den farklı değildir. Çünkü Rusya Suriye rejimine en fazla desteği veren ülkedir ve bu durumda rejime karşı olan bir harekete destek vermesi beklenmemektedir.

Avrupa Birliği açısından da durum pek farklı değildir. Çünkü bazı Avrupa Birliği yetkililerinin insan hak ve hürriyetlerinin korunması misyonu gereği yaptığı açıklamalar Kürt hareketlerine destek veriyormuş gibi algılansa da, Avrupa Birliği’ne aday olma yolunda yürüyen Türkiye’nin iç çatışmaya girmesi ve bölünmesine destek vermeleri beklenmemektedir. Destek vermek istemeleri durumunda ise ABD gibi ayrılıkçı Kürt hareketlerine karşı olan tüm tarafları karşısına almayı göze almaları gerekecektir ki, bu da olası gözükmemektedir.

Sonuç olarak, ayrılıkçı Kürt siyasi hareketinin bölgedeki tüm unsurlarla çatışmaya girerek, Kürtlerin daha iyi bir yaşam kalitesi yakalamalarını sağlaması mevcut şartlarda olası gözükmemektedir. Ancak her insan ve toplum için olduğu gibi Kürtlerin de eşit vatandaş olarak temel insan hak ve hürriyetlerini, yaşadıkları her ülkede talep etme hakları vardır. Ancak bu haklarını talep ederken, yaşadıkları ülkenin yasalarına uymak ve birlikte yaşadıkları halkların da hak ve hürriyetlerini korumak zorunda olduklarını unutmamaları gerekir. Aksi takdirde Kürt halkının haklarının meşru savunma zemini ortadan kalkacaktır. Kobani olayları ve sonrasındaki gelişmeler bunun açık bir göstergesidir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/kobani-ve-ayrilikci-kurtculuk-hareketi/5938

yusuf

Allah, şeytan ve İnsan

Allah, şeytan ve İnsan

Allah ile Şeytan, insan düşünce ve yaşamını en fazla etkileyen iki varlık. Büyük çoğunlukla umutlarımızı Allah’a bağlar, günahlarımızı ise Şeytan’a yükleriz. Peki, Allah ile Şeytan arasında nasıl bir ilişki var? Kuran-i Kerim’e göre Allah insanı yaratınca onu cennete koymuş; ancak Şeytan onu kandırarak Cennet’ten çıkarılmasına sebep olmuş. Halk arasında yaygın bilinen bu hikayenin Adem ve Havva’nın cennete girmeden öncesi de var ve bu bölümü pek bilinmez. Şeytan ile insanın macerası, insan yaratılmadan önce başlamıştır. İlahi irade insanı yaratma sürecini başlatınca, Melekler insanın kan dökücü ve bozguncu bir varlık olmasını gerekçe gösterip yaratılmasına itirazda bulunmuşlardır (Bakara 30).

Kuran’da zikredildiğine göre Allah Adem’i yaratınca meleklere insana secde etmelerini (üstünlüğünün ifadesi olarak önünde eğilmelerini) emretmiş; bunun üzerine Şeytan hariç melekler Adem’e secde etmişler. Sonrasında ise Allah Adem’i Şeytan konusunda uyararak, Cennet’e göndermiş (İsra 11). Bunun üzerine Şeytan, Allah’tan insanın iyi bir varlık olmadığın ispatlamak için kıyamete kadar izin istedi ve Allah ona bu izni verdi (İsra 17). Allah’ın Şeytan’a düşüncesini ispatlayabilmesi için izin vermesi, aslında en temel insan hak ve hürriyetlerden birisi olan fikir ve teşebbüs hakkının Şeytan bile olsa engellenemeyeceğini göstermektedir. Çünkü Allah’ın, Şeytan’ın onun emrini dinlemesi karşısında, Şeytan’ı doğrudan mahkûm etmemesi ve ona iddiasını ispatlamak izin vermesi, Allah’ın özgürlüklere müsamahasının Şeytan’ı bile kapsadığı anlamına gelmektedir. İslam ilahiyatı bakış açısı ile Allah’ın bu izni olmasaydı, Şeytan’ın isyan sonrasında yaratılması ve Dünya’ya gelmesi imkânsız olurdu.

Dikkat edilirse Allah, melekleri itirazlarından dolayı cezalandırmamıştır. Çünkü onlar Allah’ın onların bilmediği şeyleri de bildiğini kabul ederek, Allah’ın ilminin herşeyi kuşattığını kabul etmişlerdi. Allah’ın Şeytanı rahmetinden uzaklaştırması, onun Adem’e secde etmek istememesinden dolayı değil; aksine Allah’ın ilminin herşeyi kuşattığına olan itirazından kaynaklanmaktadır. Bu yüzden de Yüce Allah onların itirazlarına: “Ben sizin bilmediklerinizi de bilirim” cevabını vermiştir.

Nitekim, Kuran’da zikredildiğine göre kıyamet gününde insanlar işledikleri günahların sorumluluğunu Şeytan’a yüklemeye çalışınca, Şeytan buna itiraz eder ve yaptıkları kötülüklerin sorumlusunun kendisi olmadığını, suç arayacaklarsa kendi kendilerini suçlamaları gerektiğini söyler. Şeytan’ın bu savunmasına ise Kuran itiraz etmeyerek bu savunmasını doğrular. Dolayısıyla biz her ne kadar Şeytan’ı kendi günahlarımızın keçisi haline getirmeye çalışsak da bu tavrımız bize bir fayda sağlamayacaktır. Bu yüzden Allah ile ilişkimizi sorgularken Şeytan ile olan ilişkimizi de sorgulamamıza ihtiyacımız vardır.

Allah’ın Şeytan’ın bile yaşama, fikrini beyan etmesi ve kendi tabiatı ile iddialarına göre teşebbüs hakkını kabul etmesine rağmen, bazı dindar geçinenlerin, başkalarının yaşam hakkıyla birlikte fikirlerini özgürce ifade etme ve inandığı gibi yaşama hakkına saygı duymamaları dindarlıkla bağdaşmamaktadır. Müslüman kimliği taşıyan bazı insanların birbirlerini öldürmesi, dini yasakçılık ve baskı zannetmeleri yanlış veya eksik bir din anlayışının sonucudur. Aynı şekilde, dindar olmadığını söyleyerek, dindar olanların fikir ve yaşam tarzlarına saygı duymayanlar da açık bir çelişki içerisindedirler. Çünkü her insan kendi özgürlüğünü yaşama hakkını, başkalarının özgürlüğünü yaşama hakkına duyduğu saygı ölçüsünde kazanır.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/allah-seytan-ve-insan/5812

Yusuf

Müzakerelerin Kopuş Süreci

Müzakerelerin Kopuş Süreci

Başbakan Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olarak seçilmesinin ardından Anastasiadis’in Yunanistan Dışişleri Bakanı aracılığı ile kutlama mektubu göndermesi, iyi niyet göstergesi olarak yorumlanmış ve çözüm süreci için olumlu bir adım olarak görülmüştü. Ancak geçen kısa zaman içinde beklenilenin aksine Türkiye, Güney’in Kıbrıs Cumhuriyeti gerçeklerine aykırı politikaları sebebiyle, kriz bölgesine savaş gemisi göndererek tepkisini en ağır şekilde göstermiştir. Bu tepki Türkiye’nin bölgedeki gelişmeleri takip ettiği ve bir oldubittiye izin vermeyeceğinin açık bir sinyaliydi. Öyle gözüküyor ki, Türkiye’nin bu kararlı tutumu, Güney Rum kesiminde müzakerelerin askıya alınması şeklinde karşılık gördü. Peki, bu gelişmeler Kıbrıs sorununun çözüm aranırken, yeni bir çatışma ortamına doğru sürüklenme sürecinin başladığı anlamına mı gelmektedir? Bu sorunun cevabı için henüz erken ama taraflardan birisinin makul olmayı kaybetmesi durumunda, Kıbrıs sorununun çok daha karmaşık bir seyir izlemesi de muhtemeldir.

Güney Rum kesimi, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni savunurken, savunduğu cumhuriyetin ortak cumhuriyet olduğunu ve bu ortaklıktan doğan tüm haklarda Kıbrıs Türk halkının da hakkı olduğunu dikkate almadan hareket ettiği için bu noktaya gelinmiştir. Güney kesimi, bu ortaklığın bittiği iddiasında ise o zaman Kıbrıs Türk tarafının kendi iradesi ile hareket etme hakkına saygı göstermelidir. Çünkü Güney yönetimi siyasileri, Türk tarafını ve Türkiye’yi sıkıştırmak istediklerinde ortaklık Cumhuriyeti olan Kıbrıs Cumhuriyeti’ne dayanmakta; ortaklığın getirdiği ortak menfaat ve hakların kullanılmasına gelindiğinde ise Kıbrıs Cumhuriyeti hiç yokmuş gibi hareket etmektedir.

Aksine Güney Rum kesimi KKTC halkının Kıbrıs Cumhuriyeti ortağı olduğunu unutarak, Türkiye ile siyasi sorun yaşayan İsrail ve Mısır ile enerji konularını görüşmek için masaya oturarak, çıkacak olan gazın bir kısmının Mısır’a satılması için bir gaz dolum ve dağıtım planı üzerinde görüşmeye başlamıştır. Tabii Güney tarafının bu yanlış adımlarında, içine düştüğü büyük ekonomik krizin de etkisi vardır. Ancak Güney yönetimi bu krizden çıkmak için yasal ortakları olan KKTC halkıyla işbirliğine gitmek yerine dışarıdan başka ortaklar arama yoluna saparak büyük bir hata daha yapmıştır.

Bence bu aşamadan sonra Kıbrıs Türk halkı ve Güney Rum halkının kendi gelecekleri ile ilgili karar verme hakları, BM ve AB tarafından tanınmalıdır. Güney Kıbrıs halkı, tek başına hareket etmek ya da Yunanistan ile birleşmek istiyorsa, bu hak onlara verilmelidir. Ancak bu seçeneklerden birisinin tercih edilmesi durumunda Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tamamen ortadan kalkacağını da bilmek gerekir. Ayni şekilde KKTC halkına da, İngiltere’de İskoçya’nın bağımsızlığı için yapılan referandumda olduğu gibi, bağımsız bir devlet olma ya da Türkiye ile birleşme konusunda da karar verme hakkı tanınmalıdır.

Kıbrıs sorunu çözüm umudu ile çözümsüzlük krizleri arasında daha önce de birçok gelgitler yaşamış ve nitekim bir çatışma sonrası bu duruma gelinmiştir. Yeni süreçte özellikle Kıbrıs deniz sahası içerisinde yeni enerji kaynaklarının bulunması, enerji piyasası aktörlerinin ülke siyasileri aracılığıyla halklar üzerine yeni baskı stratejileri geliştirmelerine yol açtı. Bu stratejinin bir gereği olarak her iki taraf halkı da hem siyasi hem de ekonomik baskı altına alındı ve bu günlere gelindi.

Tabii bu arada enerji devlerinin pastayı paylaşamaması durumunda, Kıbrıs sorununun daha büyük bir krize gebe olduğunu konu ile yakından alakalı herkes biliyor. Dış güçlerle bağlantılı enerji kaynaklarının paylaşımı yanında iç siyasetin de bu paylaşımdaki rolü, Kıbrıs sorunun hem güney hem de kuzeydeki siyasetin dizayn edilmesinde oldukça etkili bir rol oynadığı da bilinmektedir. Bu yüzden de iç siyasi dengelerin değişimi doğal olarak dış siyasi aktörlerin planlarını da etkileyeceği için iç ve dış gelişmeleri birlikte değerlendirmek gerekir. Bu perspektiften bakıldığında, son gelişmelerin yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle alakalı olduğu da anlaşılmaktadır. Bu krizin Cumhurbaşkanlığı seçimlerine muhtemel etkilerini ise ileriki bir yazımda ele alacağım.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/muzakerelerin-kopus-sureci/5685

Yusuf Suiçmez

Kurban Olayına Hümanist Ve Barışçı Yaklaşım III

Kurban Olayına Hümanist Ve Barışçı Yaklaşım III

Dinlerin temel amacının barış ve ahlaki değerlerin korunması değil; öldürmenin ve başkalarının hak ve hukukunun gasp edilmesinin akıl ve vicdanlarda meşrulaştırması olduğunu ileri sürenler, bu görüşlerini desteklemek için özelikle kurban ibadetini kanıt olarak kullanmaktadırlar. Peki bu iddialar ne kadar doğrudur?

İnsanlık tarihi boyunca hemen hemen bütün dinlerde kurban uygulaması mevcut olmakla birlikte sekil ve amaç yönüyle aralarında bazı farklılıklar bulunmaktadır. Bu durum kurban ibadetinin amacının kan dökmeyi meşrulaştırmak olduğu genellemesinin haklı olmadığını kanıtlamaktadır. Nitekim Kuran-i Kerim’de: “Her topluluk için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine ismini ansınlar diye kurban kesmeyi meşru kıldık…﴾Hacc süresi 22/34)” denilerek, kurbanın temel amacının Allah’ın insanlığa rızık olarak verdiği şeyleri hatırlaması olduğu belirtilmektedir. Ayrıca Kuran-i Kerim’de: “(Kurbanların) Allah’a ne eti ne kanı ulaşır, Allah ulaşan sadece sizin yanlışlardan korunma sorumluluğunuzdur (takvadır) (Hacc süresi 22/37)” denilerek kurban kesmenin amacının kan akıtmak ya da et yemek olmadığını; esas amacın takva (yanlışlardan korunma bilinci) olduğu açıkça ifade edilmektedir.

Kurban kesimine karşı çıkan vejeteryanların itirazları kendi bakış açılarına göre tutarlıdır. Bu yüzden gerek inancı gerekse hayvan haklarına saygısı sebebiyle kurbanı eleştirenlere katılmasam da, eleştiri gerekçelerine saygı duyulması gerektiği kanaatindeyim. Ancak kurban ibadetini eleştirenlerin büyük bir çoğunluğu, bu eleştirilerini, siyasi veya ideolojik taraftarlık adına yaptıkları için çelişkiye düşmektedirler. Çünkü kurbanı eleştirirken, sırf mezze olsun ya da kendi zevkleri için av olsun diye hayvanların öldürülmesini eleştirmemektedirler.

İncil’de de kesilen hayvanların kanlarının günahları silemeyeceği, Tevrat’ta ise günahkârların kurban kesmelerinin hoş olmayacağını belirtilerek, kurban kesmenin esas amacının sosyal yaşamı sürdürmek ve insani duyguları geliştirmek olduğuna işaret edilmiştir. Rivayet edildiğine göre ikinci halife olan Hz. Ömer, Müslümanların kurban kesme konusunda aşırıya gitmeleri sebebiyle, bir tepki olarak kendisi kurban kesmemiştir. Bu yüzden de İslam alimleri arasında kurbanın zorunlu bir ibadet olup olmadığı tartışma konusu olmuş, kurbanı gönüllü değil de zorunlu ibadetler kısmında görenler, bu zorunluluğun hangi düzeyde olduğu (vacip mi yoksa farz mı) konusunda ayrılığa düştüler.

İlk insan Hz. Âdem’in oğullarının Allah’a kurban takdim ettiği bilgisi Kur’an-ı Kerim’de yer almaktadır. Buna göre kurban geleneği insanlık tarihinin başlangıcına kadar uzanmaktadır. Hz. Adem sonrası dönemlerde de gerek ilahi dinlerde gerekse diğer inanç sistemlerinde bu geleneğin devam ettiği görülmektedir. Günümüzde de halâ varlığını koruyan kurban, gerek ibadet gerekse geleneksel bir uygulama olarak varlığını sürdürmektedir. Bu dünya hayatının tabiatı aslında kurban mantığı üzerine kuruludur. Dikkat edersek, bu dünya hayatında bazı varlıkların yaşamlarını sürdürmeleri için, başka varlıkların yaşamlarını, haklarını, emeklerini kurban ettiklerini görürüz. Hayvanların birbirini yiyerek yaşamlarını sürdürmeleri bunun bir yansımasıdır.

İnsanoğlu, tarihte bereketli ürün elde etmek, elde ettiklerine karşılık minnettarlığını ifade etmek, düşmana galip gelmek, arzulanan bir şeyi gerçekleştirmek, korkulan tabiat üstü varlıklardan korunmak, zor durumlarla baş etmek, yaratırken tükendiğini düşündükleri tanrıların enerjisini artırmak ve kozmolojik devamlılığı sağlamak gibi nedenlerle beklentileri, korkuları, sevinçleri yüksek olduğunda sergileyebileceği en son davranışlardan biri olarak kurban ritüelini uygulamıştır. Günümüzde de kurban, dinî bir ibadet olarak yerine getirilme yanında birtakım beklentilerin gerçekleşmesi, gerçekleşme sonrası minnettarlık ifadesi veya korkulan olayları önleme gibi nedenlerden dolayı uygulanmaktadır. Bu uygulamaların dinî bir görev olarak algılanmasının yanı sıra minnettarlık, fedakârlık, arınma vb. psikolojik, toplumla ortak hareket etme ve sosyal çekincelerden korunma gibi sosyolojik faktörlerin etkisi de vardır. Kurban üzerinde etkili olan faktörlerin çeşitliliği ile fazlalığı, kurban uygulamalarının kültürlere ve dinlere göre değişiklik arz etmesi, kurbanın karmaşık bir yapıya bürünmesine neden olmaktadır.

Son günlerde, bazı akademisyenler kurbanın yerine kurban parasının muhtaçlara verilmesinin daha iyi olacağının ileri sürmektedir. Bu iddia bir yönüyle doğru olsa da başka bir yönü yanlıştır. Çünkü bazı özel şartlarda kurban parasının hayır olarak muhtaçlara verilmesi kurbanın yerine almasa da, kurban sevabından daha büyük sevaba sebep olabilir. Ancak bu durumda sevap kurbanın sevabı değil sadakanın sevabı olur.

İslamiyet’ten önceki ilahi dinlerde de kurban uygulaması söz konusudur. Yahudilerde kurban ibadetinin tarihi Hz. İbrahim’e kadar dayandırılmaktadır. Hz. İbrahim döneminde sığır, davar, kumru gibi bazı hayvanların Tanrı’ya sunulduğu; İshak ve oğlu Yakup tarafından da devam ettirilen kurban geleneğinin İsrailoğullarınca, bazı dönemlerde farklı uygulamaları olduğu, bu ibadetin Kudüs’teki mabedin 70 yılında Romalılar tarafından yıkılana kadar sürdürüldüğü bilinmektedir. Çağımızda yaşanan büyük ve küçükbaş hayvanların dışında kurban kesilip kesilemeyeceği tartışmalarının arkasında bu geçmiş inanç ve gelenekler yatmaktadır.

Kurbanlar kanlı ve kansız olmak üzere iki grupta toplanmıştır. Kansız kurban ve kanlı hayvan kurbanlarının yetmediğine inanıldığı yerlerde insanın da kurban edildiği olmuştur. İnsanın kurban edildiği toplumlarda çocuk ve kadın kurbanlar dikkat çekmektedir. Erkeklerin kurban edilmesi ise daha çok savaş meydanlarında din, devlet ya da belli bir ülkü adına canlarını vermeleri şeklinde gerçekleşmektedir. Günümüzde halen, bazı bölgelerde askere gönderilecek gençlerin kınalanması, bu inancın bir yansıması olarak değerlendirilebilir.

Çocukların kurban edilmesi, Fenikelilerde, bazı Kızılderili topluluklarda, Doğu Afrika yerlilerinde ve eski Ruslarda görülmüştür. Özellikle ilk doğan çocuklar, tanrının hakkı sayılmış, doğumun tanrının gücünü azalttığı inancıyla, bu zafiyeti gidermek için ilk çocuk tanrıya kurban edilmiştir. Bazı araştırmacılara göre Hz. İbrahim’in ilk oğlunu kurban etmek istemesinin nedeni olarak da doğu kültüründe ve özellikle Mezopotamya’da bu uygulamanın yaygın olması gösterilmektedir.

Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etmeye çalışması, Yahudi, Hristiyan ve Müslümanlar arasında ortak olan inançlardan birisidir. Ancak bu inancın yorumunda ayrılığa düşülmüştür. Allah’ın bir koç göndererek, İbrahim’in oğlunu kurban etmesini engellemesi, din adına insan kurban etme geleneğini sonlandırmaya yönelik bir uygulamaydı. Bu uygulama, Allah adına bile olsan insanların kurban edilemeyeceği; dolayısıyla insan hayatının en kutsal emanet olduğunu bizlere öğretmiştir. Bundan dolayıdır ki Kuran-i Kerim de insanın şerefli bir varlık olduğu ve bir insanı öldürmenin, insanlığı öldürmek olduğu açık olarak ifade edilmiştir.

Dolayısıyla kurban ibadetini dönemin şartları içerisinde düşündüğümüzde, insanın onurunu ve hayatını korumaya yönelik bir ibadet olarak değerlendirebiliriz. Ancak tüm canlılar için hayatın kutsallığı ya da yaşam hakkı dikkate alındığında, hayvanların kurban edilmesinin, doğru olup olmayacağı da tartışılabilir. İslam âlimleri genel olarak hayvanların haklarına da sahip çıkılması gerektiğini, ihtiyaç dışında hayvanların avlanması ya da öldürülmesini günah olacağını belirtmişlerdir. Hatta Hz. Muhammed’den rivayet edildiğine göre sırf bir kediye zulmettiği için bir insan cehenneme, bir köpeğe iyilik yaptığı için de bir insan cennete gitmiştir. Dolayısıyla Kurban’ı Allah’ın yaşam hakkı verdiği hayvanların yaşam hakkına saygısızlık olarak yorumlanması doğru değildir. Nitekim bazı farklı inanç gruplarında hayvanların öldürülmesi ve etinin yenilmesi hoş görülmemiş ve veciteryan bir din anlayışı geliştirilmiştir. Bu dünyada yaşanan kurban gibi zorunlu acılar doğal olarak, dünya hayatının insan idealindeki gerçek yaşam olmadığı, gerçek yaşamın ahirette olacağı inancına kaynaklık teşkil etmiştir.

Çağımızda özellikle satanistlerin düzenlediği, insan ve hayvan kurban uygulamaları, geçmişteki çarpık anlayışların günümüzde de varlığını sürdürdüğünü göstermektedir. Bu durum, hayata ve kurbana sağlıklı bir yaklaşımın insan bilincinin sağlıklı gelişimi için ne kadar önemli olduğunu kanıtlamaktadır.

Sonuç olarak öncede işaret ettiğimiz gibi kurban etrafında çok farklı, zengin inançlar ve kültürler oluşmuştur. Bu inanç ve kültürlerin, varlıkların hak ve hürriyetlerinin tehdit altına alınmadığı bir anlayışla ele alınması gerekir. Buna bağlı olarak da keseceğimiz kurbanların bu bilincin geliştirilmesine, tüm varlıkların yaşama hakkı ve hürriyeti üzerinde düşünmemize ve Allah rızasına uygun bir anlayışla hareket etmemize yardımcı olmalıdır. Aksi takdirde bilinçsiz olarak yapılan ibadetler, insana ve topluma faydadan çok zarar verilebilir. Bu vesile ile halkımızın mübarek kurban bayramını kutlar, sağlık, mutluluk ve huzurlu yarınlar dilerim.

(Bu yazı daha önce yazdığım “Kurban Olayına Hümanist Ve Barışçı Yaklaşım II” yazısının güncellenmiş şeklidir)

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/kurban-olayina-humanist-ve-barisci-yaklasim-iii/5627

Yusuf Suiçmez