Kategori arşivi: Köşe yazısı
Din İstismarı (I)
Din Adamı olmak ne demektir?
Din Adamı Olmak
Dilimize yerleşmiş olan hem siyasi hem de sosyal yaşamımızda önemli bir yer tutan kavramlardan birisi de “Din Adamı” kavramıdır. Aslında ne Kuran-i Kerim’de ne de Hz. Muhamed’in sünnetinde din adamı diye bir kavram bulunmamaktadır. Bu kavram devlet sistemi içerisinde özellikle laiklik anlayışının gelişmesine paralel olarak bir meslek üyesini ifade eden kavram olarak kullanılmaya başlanmıştır. Ülkemizde din adamı deyince imam, müftü ya da dini kurumların başında yer alan başkanlar anlaşılmaktadır. Bunların görevlerine gelince farklı siyasi sistemlere göre değişmektedir. Bizim sistemimize göre din adamı bir devlet memurudur ve siyasi bir amaca hizmet etmek için görev yapmaktadır. Çünkü devlet, yani siyasi iktidar dini tamamen tekeline almıştır. Bundan dolayı da atamalar ve yükseltmeler hukuka göre değil, siyasi arzulara göre yapılabilmektedir.
Bu yüzden de her gelen iktidar, siyasi amaçları için kullanabileceği bir başkan atamanın peşine koşmaktadır. Bu durum laiklik ilkesi ile bağdaşmamaktadır. Bu yüzden Çin, Rusya ve birçok Avrupa ülkesinde dini kurum ve gruplara idari ve mali özerklik verilmiş böylece her inanç sahibi kendi duygu ve düşünce yapısına uygun olan grup ya da inanca katılarak, inanç ihtiyacını giderebilmektedir. Bu inanç guruplarının yaptıkları bağışları ise başka bir gurup üyesi ya da bu inanca karşı olanlar tarafından gasp edilememektedir.
Bizde ise dinin siyasi bir makam olarak algılanması sebebiyle her gelen iktidar, dine karşı oldukları halde, dini kurum ve kuruluşları kendi siyasi amaçları için kullanabilmektedir. Camii arazilerinin gece kulüplerine, vakıf mallarının kumarhane ve otellere peşkeş çekilebilmesinin esas sebebi budur. Aslında bu uygulama o inanç sahiplerini alaya almak demektir. Din adamı olarak kabul ettiğimiz kişilerin bu durumlarda sessiz ya da çaresiz kalmalarının esas sebebi de, bu sisteme uyum sağlamalarıdır. Bir dostum anlatmıştı, siyasetçinin biri Diyanet İşleri Başkanı atamak için çok dindar birisini seçmiş; ama müsteşarı “aman efendim ne yapıyorsun, bu adamı atarsanız yarın bize şu olmaz, bu olmaz diye itiraz eder” demiş ve bunun üzerine atamadan vazgeçmiştir. Daha sonra ise siyasiler ile çıkar ortaklığı yapabilecek birini atayarak bu anlayış ve düzenin devamı sağlanmıştır.
Osmanlı döneminde Yavuz Sultan Selim’e gelinceye kadar, en üst düzey dini makam olan Şeyhülislamlık makamının bir bilirkişi ve danışmanlık statüsünde olduğu ifade edilmektedir. Yavuz Sultan Selim’in 400 kişinin idam kararına, Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi’nin itiraz etmesi ve idamları engellenmesi, Osmanlı döneminde ki din ve siyaset arasındaki ilişkilerde kırılma noktalarının birisini oluşturmaktadır. Daha sonraları ise bu makam giderek siyasallaştırılmış ve siyasi iradenin arzularını meşrulaştırıcı bir konuma getirilmiştir. Bu yüzden de birçok şeyhülislam, sudan bahaneler ile görevden alınmış hatta idam edilmiştir. Osmanlı döneminin ilk başlarındaki Şeyhülislamların görevlerinin genellikle tabii ölüm sebebiyle bitmesi, geç dönemlerde ise ağırlıklı olarak görevden alınmalarla bitmesi bunun açık bir göstergesidir.
Türkiye Cumhuriyet tarihine baktığımızda, aynı şekilde Diyanet İşleri Başkanlığının siyasi bir makam olarak algılandığı, bu yüzden de atamasının siyasiler tarafında yapıldığını görmekteyiz. Bu yapı sebebiyle de Diyanet İşleri Başkanı’nın yaptığı tasarruflar siyasi olarak algılanmaktadır. Yakın zamanda Gezi Parkı olayları sebebiyle bir imamın yerinin değiştirilmesi sebebiyle medyada yaşanan tartışmaları büyük bir çoğunluğumuz duymuştur. Bu tartışmaların ortaya çıkmasında, din ve siyaset arasındaki yakın ilişkinin etkili olduğunu herkes bilmektedir.
Kıbrıs’taki durumda bundan farklı değildir. İngiliz döneminde vakıf mallarının yağmalanmasına karşı çıkan Müftü görevde alınmış, bu makamın etkisinin zayıflatılması için de müftülük kaldırılarak fetva eminliğine dönüştürülmüştü. Daha sonraları vakıfların yönetimi tekrar Türklere iade edilince yine vakıf mallarının yönetimi sebebiyle Dr. Küçük ve Müftü Mehmet Dana Efendi arasında bir sürtüşme yaşanmış ve müftünün şoförünü görevden alarak, onu yaya bırakmıştı.
Dana sonraları Kıbrıs Müftüsü olarak atanan Sayın Dr. Rifat Yücelten’in de görevden alınma şekline baktığımızda, kadın iç çamaşırı hırsızlığı gibi aşağılayıcı bir ithamla görevden alındığını görürüz. Kendisi ile yaptığım görüşmede, bu iftiranın kendi adının da Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde geçmesinden dolayı atıldığını söylemişti. Daha sonra Müftü vekili olarak atanan Sayın Ahmet Cemal da, trilyonluk değer biçilen kayıp tarihi halıların soruşturulmasını istemiş, bu isteğinden kısa bir süre geçtikten sonra Din İşleri Başkanlığı binasında yankın çıkmış ve Yavuz Sultan Selim’e ait olan tarihi Kuran-i Kerim ile birçok tarihi belge ortadan kaybolmuştur. Kısa bir süre sonra da Sayın Ahmet Cemal emekliye ayrıldı ya da sevk edildi. Din ve siyaset ilişkisinin ölçüsüzlüğünün yarattığı sorunlar Sayın Ahmet Yönlüer’in Müftülüğü döneminde net olarak ortaya çıktı.
Din İşleri Başkanlığına atandığımda Sayın Talat ve Ferdi Sabit Soyer bütün bu tarihi tecrübelerin aksine, bende kurumu siyaset bulaştırmamak dışında hiç talepleri olmadığını söylemişlerdir. Onun için, onların döneminde rahat bir başkanlık görevi icra ettim. Buna rağmen siyasi bir makam tarafından önerilmek ve atanmanı vicdani rahatsızlığını hissetmiştim. Daha sonra iktidarın değişmesi ile Yönetim Kurulu üyeleri ve siyasiler hukuk ve ahlak ile bağdaşmayan birçok siyasi talepte bulundular ama hiç birini uygulamadım. Görevim esnasında varlığını öğrendiğim 540 trilyon değer biçilen ve akıl almaz paraların harcandığı 13 tarihi halının soruşturulmasını istedim ve bunu için iki kere başbakanlığa yazı yazdım. Ne yazık ki başbakanlık cevap vermek zahmetine bile bulunmadı. Sonra ise ben görevden alınınca, yaptıkları tüm usulsüzlükleri adeta benden intikam alırcasına bana yüklemeye kalktılar. Ne yazık ki sistem eskiden beri böyle kurulduğu için, her zaman din adamları bu yapının kurbanı olmaya mahkûmdurlar.
Aslında din adamı olmak, insani ve ahlaki değerleri savunmak demektir. Ancak bu çarpık yapının içinde din adamı olmak siyasilerin maskarası ve günah keçisi olmak anlamına gelmektedir. Din adamlarının bu çarpık yapıdan kurtulup, bazı siyasetçilerin ihtiraslarına değil de topluma hizmet edebilmeleri için kooperatif ve federasyonlarda olduğu gibi, başkanlarını kendileri seçmeleri ve mali ve idari özerkliğe kavuşmaları lazımdır. Mevcut yapı devam ettiği müddetçe, din adamları siyasi yozlaşma ve kirliliği örtmek için görev icra eden piyonlar görüntüsünden kurtulamayacaklardır ve böylece git gide halk nazarında saygınlıklarını kaybedeceklerdir. Onların saygınlıklarını kaybetmesi ise hem temsil ettikleri inancın yozlaşması hem de insanların hayır olsun diye vakfettikleri malların gasp edilmesini kolaylaştıracaktır. Zaten sistem de bu amaca uygun olarak dizayn edilmiş gözükmektedir.
http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/din-adami-olmak/2709
Yusuf Suiçmez
Kadın Ticareti ve Kadın Hakları
Kadın Ticareti ve Kadın Hakları
8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlamalarına bakınca, neyi kutladığımızı doğrusu anlayamadım. Hatta kadına karşı işlenen suçların oranlarına bakınca, bu tür kutlamaların kadına karşı işlenen suçlara karşı duyarlılığı arttırıp arttırmadığı konusunda bile şüpheye düştüm. Nitekim kadına karşı işlenen suçlar o kadar arttı ki, Türkiye Cumhuriyeti bunu kontrol edebilmek için yasal bazı düzenlemeler yapmak zorunda kaldı. Peki, KKTC’de kadınların durumu çok mu daha iyi de bu konuda kutlamaların ötesinde hiçbir adım atılmamaktadır?
Bu ülkede kadın ticareti yasak olmasına rağmen gece kulüplerinde kadın ticareti yapıldığını, hatta bu kadınların özel eşyası olan pasaportlarına bile el konulduğunu herkes bilmektedir. Buna bağlı olarak da ortaya çıkan seks turizmi adı altında kayıt dışı oluşan ekonominin rakamları ise henüz daha belli değildir. Yapılan bir akademik araştırmaya göre KKTC’de kayıt dışı olarak fuhuş yapanların sayısı, kayıt altında olanların iki katı kadardır. Kadınların bu sektöre girişlerinin birçok sebebi zikredilmekle birlikte, bunların başında ekonomik özgürlüklerini kazanamamaları gelmektedir.
Yapılan bir araştırmaya göre, bu sektörde çalışan kadınların büyük bir bölümü ayrılmak istemelerine rağmen sosyal ve ekonomik sebeplerden dolayı bunu başaramamaktadır. Bundan dolayı da, birçok ülkede kadınları seks kölesi olmaktan kurtarmak için çeşitli yasal düzenlemeler yapılarak, bunu engellemek için sivil örgütler kurulmuştur. Ancak kadın ticareti ve buna bağlı olan pornografi ve diğer yan ticari sektörler o kadar büyük bir sermaye gücü yarattı ki, sivil örgütlerle birlikte devletin yasaları da bunları engellemede yetersiz kalmaya başladı. Bu konu ulusal bir sorun olmaktan çıkarak Birleşmiş Milletler’in bile gündemini meşgul edecek bir düzeye vardı. Çünkü yapılan araştırmalara göre uluslararası insan kaçakçılığının önemli bir kısmını kadın ticareti oluşturmaktadır.
Ülke siyasetçilerinin bu konuya yaklaşımlarını: Ekonomik temelde yaklaşım ve insan hakkı temelinde yaklaşım olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Kadın ticaretini bir insan hakkı veya kadın hakkı ihlali olarak değerlendiren ülkelerin başında Amerika Birleşik Devletleri gelmektedir. Yapılan araştırmalarda bu yasağa rağmen ABD’de, azımsanmayacak oranda katın ticaretinin yapıldığını ortaya çıkmıştır. KKTC’de de kadın ticareti yasak olmasına rağmen, daha çok ekonomik gerekçeler gösterilerek buna bilerek göz yumulmaktadır. Singabur siyaseti ise kadın ticaretini insan hakları temelinde değil; tamamen ekonomik temelde değerlendirdiği için serbest bırakmıştır. Belçika siyaseti ise kadının kendi kendini satması ile başkasının onu satması arasında fark gözeterek, başkalarının aracı olmadan kadınların pazarlamasını meşrulaştırmıştır. İngiltere ve Hollanda’da da buna benzer bir uygulama bulunmaktadır. Belçika, İngiltere ve Hollanda’nın böyle bir uygulamayı tercih etmeleri, kadın ticaretinin örgütlü ve organize olarak yapılmasını engellemek olmalıdır. Iran ise kadınların kendi rızaları ile başka erkeklerle geçici nikâh yapmasını (muta nikâhı) meşrulaştırarak, bu sorunu çözmeye çalışmıştır.
8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutlarken, sadece 8 Mart 1857 tarihinde ABD’nin New York kentinde daha iyi çalışma koşulu talebiyle greve başlayan çoğu kadın olan işçilerin fabrikaya kilitlenmeleri sonucu öldürülmelerini değil; ayrıca yarattığımız çarpık düzenlerin içerisinde ruhu ve bedeni ile sömürülen tüm kadınları ve insanları düşünmeliyiz.
(Havadis Gazetesi Köşe Yazısı)
Üçüncü Dünya Savaşı ve Korku Dünyası
Üçüncü Dünya Savaşı ve Korku Dünyası
Üçüncü Dünya Savaşı ve Korku Dünyası
Üçüncü Dünya Savaşı ve Korku Dünyası
Uluslararası güçlerle birlikte, ulusal güçlerin de baskı ve korkutmaya dayalı bir yönetim anlayışını tercih etmiş olması, insanlar için sürekli bir tehdit ortamının oluşmasına sebep olmaktadır. Bu tehdit ortamı savaş ekonomisini güçlendirip, sivil ekonominin zayıflatmasına yol açmaktadır. Son zamanlarda yaşanan ulusal ve uluslararası ölçekteki ekonomik ve siyasi krizlerin arka planında, bu tür savaş ekonomisi stratejileri yatmaktadır. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un: “<I>Suriye’de demokratik geçişe izin vermeyen Rusya ve Çin bedel ödemeli</I>” sözleri bu durumun uluslararası düzeydeki yeni bir tezahürüdür. Suriye’nin kendi insanına karşı olan tavrını onaylamak mümkün olmamakla birlikte, bu durumun tek suçlusunun Suriye olduğunu da ileri sürmek mümkün değildir. Bence bu ve bunun gibi birçok sorunun esas kaynağı, Birleşmiş Milletlerin değişen şartlara göre barış misyonunu icra edebilecek bir yapıya sahip olmamasıdır.
Yaşanan iki dünya savaşı sonrasında ortaya çıkmış olan BM’nin bu yapısı, birçok örnekte görüldüğü üzere globalleşen uluslararası sorunlara çözüm bulabilmekte oldukça yetersiz kalmaktadır. İkinci dünya savaşının müttefik ve galipleri olan ABD, Rusya, Çin, Fransa ve İngiltere’nin beş daimi üyesi olduğu ve her iki yılda bir 10 geçici üyenin seçildiği bir yapının dünya ölçeğine yayılan ulusal ve uluslararası sorunlara çözüm üretebilmesi mümkün değildir. Nitekim Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan da bu sorunun farkında olduğu için 29 Haziran 1999’da Oxford’daki Sheldonian Theatre’da yaptığı bir konuşmada uluslararası tehditlerin önüne geçebilmek için Birleşmiş Milletlerin yapısının değişmesi gerektiğine vurgu yaptı. Hilary Clinton’un Rusya ve Çin ile ilgili bu son açıklaması bu ihtiyacı daha da fazla su yüzüne çıkardı.
Birleşmiş Milletler ’in en önemli misyonlarından birisi, dünya barışını korumaktır. Ancak takdir edilir ki, dünya barışının kaderinin ağırlıklı olarak sadece beş daimi üyenin inisiyatifine bırakılması barışın tabiatına uygun değildir. Birleşmiş Milletlerin bu yapısı, Suriye krizinde de görüldüğü üzere Birleşmiş Milletlerin en etkin üyesi olan ABD’nin de işini zorlaştırmaktadır. Dolayısıyla Birleşmiş Milletlerin yapısının değişen şartlara göre misyonunu icra edebilecek şekilde değişimine ABD’nin öncülük yapması gerekmektedir. Çünkü BM’nin bu beş daimi üyesinin içerisine gireceği bir çatışma ortamı doğal olarak tüm üyeleri etkisi altına alarak, sorunun global bir çatışmaya dönüşmesine yol açacaktır. Böyle bir durumda ise, bunu dengeleyebilecek güç mekanizmaları yetersiz kalacağından, belki de üçün dünya savaşının yolu açılmış olacaktır. Tabiatın manevi yasaları (sünnetullah) dikkate alınmaz ise bu kaçınılmaz bir son olabilir. Gelişen savaş teknolojisi dikkate alındığında, üçüncü dünya savaşının dünyanın sonunu da getirmesi muhtemeldir. Çıkacak olan bir üçüncü dünya savaşının, uğruna ölmeyi göze aldığımız tüm maddi ve manevi değerleri de yok edeceğini unutmamalıyız.
Globalleşen dünyanın yarattığı sorunların, insanlığı tehdit aşamasından insanlığı yok etme aşamasına geçmemesi için BM’nin üzerine düşen barışı koruma misyonunu devam ettirebilecek bir değişime girmesi zorunludur. Bunun başarılabilmesi için de birliğin en güçlü ve önde gelen üyesi ABD’ye en büyük sorumluluk düşmektedir. Aksi takdirde ileride ABD’nin de daha yüksek riskler ile karşılaşıp daha yüksek bedeller ödemesi kaçınılmaz hale gelebilir. Tabii ki BM’nin yapısının değiştirilmesi çabaları da bir çatışmanın yaşanmasına ve bunun bir dünya savaşına dönüşmesine yol açabilir. Çünkü uluslararası sorunların büyük bir bölümü BM üyesi ülkelerin güç ve hakimiyet mücadelesinden kaynaklanmaktadır. Bir mutabakat sağlanmadan bu güç dengelerini değiştirmeye çalışmak, uluslararası çatışma zeminini daha da fazla tetikleyebilir. Bundan sakınmak için de tüm dünya devletleri ve halklarının dünya barışının korunması için üzerlerine düşen sorumluluğu iyi niyet temelinde yerine getirmeleri gerekir. Birleşmiş Milletlerin yapısının değişimi sürecinin ulaşabileceği son nokta, Dünya Parlamentosu ve Anayasası’nın oluşturulması olacaktır. Avrupa Birliği sistemi, yenidünya sisteminin küçük bir örneği olarak düşünülebilir. Ancak insanlığın bu yüksek bilince ulaşması için çok daha yüksek bedeller ödemesi gerekebilir.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşları olarak, BM’nin bu yetersiz yapısının bedelini yaklaşık 50 yıldır süren Kıbrıs sorunu sebebiyle ödüyoruz. Dolayısıyla da biz, ABD’nin Rusya ve Çin’e bedel ödetilmesi tehdidini çok daha rahat anlayabiliriz. Nitekim Annan Planı sonrası hazırlanan ve Kıbrıs Türk halkı üzerindeki ambargoların kalkmasını öneren rapor Rusya tarafından veto edildiği için yürürlüğe giremedi ve biz Rusya’nın bu vetosu sebebiyle bedel ödemeye devam ettik. Ayrıca Rusya ve Çin’e ödetilecek bedelin faturasının bir kısmının da Türkiye ve bize kesileceğini de gözden kaçırmamamız gerekir. Zaten bir uçağımızın düşürülmesi ve iki pilotumuzun şehit edilmesi ile bize kesilen bedelin bir kısmını ödemeye başladık bile. Daha fazla bedel ödemememiz için, bireyler olarak bizler de sorumluluğumuzu yerine getirerek, ister etnik, ister dini ister de ideolojik olsun her türlü radikal söylem ve eylemlere karşı diyalog ve sivil inisiyatifi öne çıkaran bir anlayışla hareket etmeye özen göstermeliyiz. Aksi takdirde daha yüksek bedeller ödemeye mahkum olacağımız, gören göz, işitienkulak ve hisseden kalp sahipleri için aşikardır.
(Havadis Gazetesi Köşe Yazısı)
Kurban Olayına Hümanist Ve Barışçı Yaklaşım II
Kurban Olayına Hümanist Ve Barışçı Yaklaşım II
Kurban Olayına Hümanist Ve Barışçı Yaklaşım II
İnsanlık tarihi boyunca hemen hemen bütün dinlerde kurban uygulaması mevcut olmakla birlikte sekil ve amaç yönüyle aralarında bazı farklılıklar bulunmaktadır. Bu durum Kuran-i Kerim’de: “<I>Her topluluk için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine ismini ansınlar diye kurban kesmeyi meşru kıldık</I>…﴾Hacc süresi 22/34)” olarak belirtilmiştir. Kuran-i Kerim’de: <I>“(Kurbanların) Allah’a ne eti ne kanı ulaşır, Allah ulaşan sadece sizin yanlışlardan korunma sorumluluğunuzdur (Hacc süresi 22/37)”</I> denilerek kurban kesmenin amacının kan akıtmak ya da et yemek olmadığını; esas amacın takva (yanlışlardan korunma bilinci) olduğu açıkça ifade edilmektedir.
İncil’de de kesilen hayvanların kanlarının günahları silemeyeceği, Tevrat’ta ise günahkârların kurban kesmelerinin hoş olmayacağını belirtilerek, kurban kesmenin esas amacının sosyal yaşamı sürdürmek ve insani duyguları geliştirmek olduğuna işaret edilmiştir. Rivayet edildiğine göre ikinci halife olan Hz. Ömer, Müslümanların kurban kesme konusunda aşırıya gitmeleri sebebiyle, bir tepki olarak kendisi kurban kesmemiştir. Bu yüzden de İslam alimleri arasında kurbanın zorunlu bir ibadet olup olmadığı tartışma konusu olmuş, kurbanı gönüllü değil de zorunlu ibadetler kısmında görenler, bu zorunluluğun hangi düzeyde olduğu (vacip mi yoksa farz mı) konusunda ayrılığa düştüler.
İlk insan Hz. Âdem’in oğullarının Allah’a kurban takdim ettiği bilgisi Kur’an-ı Kerim’de yer almaktadır. Buna göre kurban geleneği insanlık tarihinin başlangıcına kadar uzanmaktadır. Hz. Adem sonrası dönemlerde de gerek ilahi dinlerde gerekse diğer inanç sistemlerinde bu geleneğin devam ettiği görülmektedir. Günümüzde de halâ varlığını koruyan kurban, gerek ibadet gerekse geleneksel bir uygulama olarak varlığını sürdürmektedir. Bu dünya hayatının tabiatı aslında kurban mantığı üzerine kuruludur. Dikkat edersek, bu dünya hayatında bazı varlıkların yaşamlarını sürdürmeleri için, başka varlıkların yaşamlarını, haklarını, emeklerini kurban ettiklerini görürüz. Hayvanların birbirini yiyerek yaşamlarını sürdürmeleri bunun bir yansımasıdır.
İnsanoğlu, tarihte bereketli ürün elde etmek, elde ettiklerine karşılık minnettarlığını ifade etmek, düşmana galip gelmek, arzulanan bir şeyi gerçekleştirmek, korkulan tabiat üstü varlıklardan korunmak, zor durumlarla baş etmek, yaratırken tükendiğini düşündükleri tanrıların enerjisini artırmak ve kozmolojik devamlılığı sağlamak gibi nedenlerle beklentileri, korkuları, sevinçleri yüksek olduğunda sergileyebileceği en son davranışlardan biri olarak kurban ritüelini uygulamıştır. Günümüzde de kurban, dinî bir ibadet olarak yerine getirilme yanında birtakım beklentilerin gerçekleşmesi, gerçekleşme sonrası minnettarlık ifadesi veya korkulan olayları önleme gibi nedenlerden dolayı uygulanmaktadır. Bu uygulamaların dinî bir görev olarak algılanmasının yanı sıra minnettarlık, fedakârlık, arınma vb. psikolojik, toplumla ortak hareket etme ve sosyal çekincelerden korunma gibi sosyolojik faktörlerin etkisi de vardır. Kurban üzerinde etkili olan faktörlerin çeşitliliği ile fazlalığı, kurban uygulamalarının kültürlere ve dinlere göre değişiklik arz etmesi, kurbanın karmaşık bir yapıya bürünmesine neden olmaktadır.
İslamiyet’ten önceki ilahi dinlerde de kurban uygulaması söz konusudur. Yahudilerde kurban ibadetinin tarihi Hz. İbrahim’e kadar dayandırılmaktadır. Hz. İbrahim döneminde sığır, davar, kumru gibi bazı hayvanların Tanrı’ya sunulduğu; İshak ve oğlu Yakup tarafından da devam ettirilen kurban geleneğinin İsrailoğullarınca, bazı dönemlerde farklı uygulamaları olduğu, bu ibadetin Kudüs’teki mabedin 70 yılında Romalılar tarafından yıkılana kadar sürdürüldüğü bilinmektedir. Çağımızda yaşanan büyük ve küçükbaş hayvanların dışında kurban kesilip kesilemeyeceği tartışmalarının arkasında bu geçmiş inanç ve gelenekler yatmaktadır.
Kurbanlar kanlı ve kansız olmak üzere iki grupta toplanmıştır. Kansız kurban ve kanlı hayvan kurbanlarının yetmediğine inanıldığı yerlerde insanın da kurban edildiği olmuştur. İnsanın kurban edildiği toplumlarda çocuk ve kadın kurbanlar dikkat çekmektedir. Erkeklerin kurban edilmesi ise daha çok savaş meydanlarında din, devlet ya da belli bir ülkü adına canlarını vermeleri şeklinde gerçekleşmektedir. Günümüzde halen, bazı bölgelerde askere gönderilecek gençlerin kınalanması, bu inancın bir yansıması olarak değerlendirilebilir.
Çocukların kurban edilmesi, Fenikelilerde, bazı Kızılderili topluluklarda, Doğu Afrika yerlilerinde ve eski Ruslarda görülmüştür. Özellikle ilk doğan çocuklar, tanrının hakkı sayılmış, doğumun tanrının gücünü azalttığı inancıyla, bu zafiyeti gidermek için ilk çocuk tanrıya kurban edilmiştir. Bazı araştırmacılara göre Hz. İbrahim’in ilk oğlunu kurban etmek istemesinin nedeni olarak da doğu kültüründe ve özellikle Mezopotamya’da bu uygulamanın yaygın olması gösterilmektedir. Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etmeye çalışması, Yahudi, Hristiyan ve Müslümanlar arasında ortak olan inançlardan birisidir. Ancak bu inancın yorumunda ayrılığa düşülmüştür. Allah’ın bir koç göndererek, İbrahim’in oğlunu kurban etmesini engellemesi, din adına insan kurban etme geleneğini sonlandırmaya yönelik bir uygulamaydı. Bu uygulama, Allah adına bile olsan insanların kurban edilemeyeceği; dolayısıyla insan hayatının en kutsal emanet olduğunu bizlere öğretmiştir. Bundan dolayıdır ki Kuran-i Kerim de insanın şerefli bir varlık olduğu ve bir insanı öldürmenin, insanlığı öldürmek olduğu açık olarak ifade edilmiştir. Dolayısıyla kurban ibadetini dönemin şartları içerisinde düşündüğümüzde, insanın onurunu ve hayatını korumaya yönelik bir ibadet olarak değerlendirebiliriz. Ancak tüm canlılar için hayatın kutsallığı ya da yaşam hakkı dikkate alındığında, hayvanların kurban edilmesinin, doğru olup olmayacağı da tartışılabilir. İslam âlimleri genel olarak hayvanların haklarına da sahip çıkılması gerektiğini, ihtiyaç dışında hayvanların avlanması ya da öldürülmesini günah saymışlardır. Hatta Hz. Muhammed’den rivayet edildiğine göre sırf bir kediye zulmettiği için bir insan cehenneme, bir köpeğe iyilik yaptığı için de bir insan cennete gitmiştir. Dolayısıyla Kurban’ı Allah’ın yaşam hakkı verdiği hayvanların yaşam hakkına saygısızlık olarak yorumlanması doğru değildir. Nitekim bazı farklı inanç gruplarında hayvanların öldürülmesi ve etinin yenilmesi hoş görülmemiş ve veciteryan bir din anlayışı geliştirilmiştir. Bu dünyada yaşanan kurban gibi zorunlu acılar doğal olarak, dünya hayatının insan idealindeki gerçek yaşam olmadığı, gerçek yaşamın ahirette olacağı inancına kaynaklık teşkil etmiştir.
Çağımızda özellikle satanistlerin düzenlediği, insan ve hayvan kurban uygulamaları, geçmişteki çarpık anlayışların günümüzde de varlığını sürdürdüğünü göstermektedir. Bu durum, hayata ve kurbana sağlıklı bir yaklaşımın insan bilincinin sağlıklı gelişimi için ne kadar önemli olduğunu kanıtlamaktadır.
Sonuç olarak öncede işaret ettiğimiz gibi kurban etrafında çok farklı, zengin inançlar ve kültürler oluşmuştur. Bu inanç ve kültürlerin, varlıkların hak ve hürriyetlerinin tehdit altına alınmadığı bir anlayışla ele alınması gerekir. Buna bağlı olarak da keseceğimiz kurbanların bu bilincin geliştirilmesine, tüm varlıkların yaşama hakkı ve hürriyeti üzerinde düşünmemize ve Allah rızasına uygun bir anlayışla hareket etmemize yardımcı olmalıdır. Aksi takdirde bilinçsiz olarak yapılan ibadetler, insana ve topluma faydadan çok zarar verilebilir. Bu vesile ile halkımızın mübarek kurban bayramını kutlar, sağlık, mutluluk ve huzurlu yarınlar dilerim.
(Bu yazı daha önce yazdığım “Kurban Olayına Hümanist Ve Barışçı Yaklaşım” yazısının yenilenmiş şeklidir)