Kategori arşivi: Uncategorized

Tufan Erhürman’ın Cumhurbaşkanı Seçilmesi Bağlamında Türkiye Basınında Kıbrıs Çözüm Modellerine Yaklaşımlar ve Jeopolitik Yansımalar

I. Seçim Sonuçların Genel Yaklaşımlar

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde (KKTC) 19 Ekim 2025 tarihinde gerçekleşen cumhurbaşkanlığı seçimleri, Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) Genel Başkanı Sayın Tufan Erhürman’ın yüzde 62,76’sını alarak ilk turda seçimi farklı şekilde kazanmasıyla sonuçlanmıştır. Bazılarına göre bu sonuç, sadece KKTC siyasetinde bir liderlik değişimi anlamına gelmemekte, aynı zamanda Kıbrıs sorununa yönelik politika paradigmasının yeniden müzakere eksenine kayması yönünde Kıbrıs Türk seçmeninin güçlü bir irade beyanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin, önceki dönemde açıkça desteklediği mevcut Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın savunduğu “egemen eşitlik temelinde iki devletli çözüm” tezine karşı halkın federasyon yönündeki iradesinin tezahürüdür.

Türkiye basınında Türkiye Cumhurbaşkanlığı ve Dışişleri Bakanlığı’nın diplomatik normları yerine getirerek sonucu tebrik etmesi ve KKTC’nin demokratik olgunluğuna vurgu yapması yer alırken, diğer yanda, iktidar ortağı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin seçim sonuçlarını reddeden ve KKTC’nin Türkiye Cumhuriyeti’ne iltihakını talep eden radikal açıklamaları yer almıştır. Bu açıklama AKP ile MHP arasındaki siyasi bir gerilim şeklinde yorumlanmış olsa da bunun yeni bir strateji olması da muhtemeldir.

Yeni cumhurbaşkanı Erhürman, seçim sonrası yaptığı ilk açıklamalarda, Türkiye ile ilişkilerin “yaşamsal” öneme sahip olduğunu ve dış politikanın Türkiye Cumhuriyeti ile istişare edilmeksizin belirlenmesinin bugüne kadar hiç söz konusu olmadığını teyit ederek diplomatik bir denge kurma çabasına girişmiştir. Ancak analizler, Erhürman’ın izolasyondan çıkış için savunduğu federasyon temelli müzakerelere dönüş hedefinin, Türkiye’nin ulusalcı kanadında “ulusal davadan geri adım” olarak algılanarak Türkiye medyasının bu ikilemi kullanarak kamuoyunu kutuplaştırmaya devam etmesi gibi bir risk ortaya çıkmıştır. Ancak Ankara’nın, önümüzdeki dönemde hem Kuzey Kıbrıs’ın demokratik iradesine saygı göstermek hem de kendi jeopolitik önceliği olan İki Devletli Çözüm tezini koruyarak diplomatik denge kuracağı kanatindeyim.

II. KKTC 2025 Seçimleri: Sonuçların Siyasi ve Diplomatik Ağırlığı

A. Erhürman’ın Mandatının Gücü ve Seçmen Motivasyonları

Tufan Erhürman’ın cumhurbaşkanlığı seçimini ilk turda oyların %62,76’sını alarak kazanması, Kıbrıs Türk siyasi tarihinde dikkat çekici bir başarıdır ve KKTC halkının mevcut politik yönelimden köklü bir değişim beklentisini yansıtmaktadır. Seçime katılım oranı düşük olarak kaydedilmiş olsa da, Erhürman’ın rakibi olan ve Ankara’nın desteklediği belirtilen Ersin Tatar’dan yaklaşık iki kat fazla oy alması (%35,81), Ersin Tatar ile birlikte ona destek veren tüm partilerin ortak başarısızlığı olarak yorumlanmaktadır.

Bu ezici zaferin temelinde yatan motivasyonlar, Kıbrıs Türk halkının maruz kaldığı ekonomik ve siyasi izolasyondan duyduğu derin memnuniyetsizlik midir? Seçmen, jeopolitik güvenlik argümanlarının ötesine geçerek, somut yaşam kalitesini artıracak, izolasyonu sonlandıracak ve uluslararası topluma entegrasyonu sağlayacak bir çözüm modeline (Federasyon temelli müzakerelere dönüş) mi yönelmiştir?

B. Kıbrıs Sorununda Çözüm Ekolleri Çatışması: Federasyon vs. İki Devletli Çözüm

Erhürman’ın zaferi, Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik iki ana ekol arasındaki bakış farkını yeniden gündeme getirmiştir. Bu durum, Türkiye basınındaki analizlerin de temel eksenini oluşturmaktadır.

Erhürman’ın Tezi (Federasyon Temelli Müzakereler): Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin (CTP) geleneksel çizgisini takip eden Erhürman’ın politik çizgisi, iki devletli çözümün Kıbrıs Türklerinin ekonomik ve siyasi izolasyonunu sonlandırmak için gerçekçi bir yaklaşım olmadığı, uluslararası hukukun ve Birleşmiş Milletler (BM) parametrelerinin hala Federasyon temelini koruduğu gerçeğine dayanmaktadır.

Ankara’nın ve Eski Yönetimin Tezi (İki Devletli Çözüm): 2020’den bu yana cumhurbaşkanlığı görevini yürüten Ersin Tatar ve onu destekleyen Ankara, Kıbrıs Cumhuriyeti ile federasyon temelli müzakerelere karşı çıkmaktadır. Ankara’nın resmi politikası, Kıbrıs Türklerinin egemen ve eşit bir devlete sahip olduğu “iki devletli model” çözümünü savunmaktadır. Bu teze göre, doğrudan uçuş, doğrudan ticaret ve doğrudan temas (3D) talepleri karşılanmadığı müddetçe Kıbrıs Cumhuriyeti ile masaya oturulmaması gerektiği vurgulanmıştır. Türkiye’nin iki devletli çözüm politikası, Türk tarafının Annan Planı’na evet demesine rağmen mükafatlandırılması yerine haksız tavizlere zorlanarak cezalandırılmaya çalışılmasının bir sonucu olarak ortaya çıkmış olmalıdır.

Erhürman’ın ezici zaferi, Kıbrıs Türk halkının artık ekonomik ve siyasi izolasyonun devam etmesini meşrulaştıran jeopolitik tez yerine, izolasyondan kurtulmayı önceliklendiren bir liderliği tercih ettiğini göstermekle birlikte, daha önce denenmiş ve başarısızlıkla sonuçlanmış federasyon girişimlerinin bu süreçte başarıya ulaşması pek olası gözükmemektedir. Bu durum, Türkiye’nin ulusalcı medyasında, “uluslararası topluma teslimiyet” veya “ulusal davadan sapma” olarak çerçevelenirken, muhalif medyada ise “rasyonel dış politika arayışı” olarak sunulmaktadır. Ankara, mevcut şartlarda Kıbrıs Türkünün siyasi tercih hakkına saygı göstermenin gereğini yapmakla birlikte, mevcut şartlarda nasıl bir denge kurulacağı zaman içerisinde ortaya çıkacaktır.

III. Ankara’nın Reaksiyonu Politik Spektrumda Kutuplaşma İşareti

Türkiye Cumhuriyeti’nin, KKTC seçim sonuçlarına verdiği tepki, politik spektrumda keskin bir kutuplaşma değil de Türk tarafının Annan Planı’na evet demesi ile oluşan yeni koşullara bağlı olarak oluşturulan yeni siyasi denge stratejisi olabilir. Devletin resmi diplomatik kabulü ile iktidar ortağının radikal ideolojik reddiyesi arasındaki bu çelişkili hal, Türkiye medyasının konuyu stratejik bir hamle olarak değil de Türkiye-KKTC siyasi ilişkilerinde keskin bir ayrışma gibi sunması, bu strateji ihtimalinin açık şekilde gözardı edilmesinden kaynaklanmaktadır.

A. İktidar Kanadının Resmi ve Diplomatik Çerçevelemesi: Kabul ve İtibar

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanlığı, seçim sonuçlarının hemen ardından diplomatik teamüllerin gereğini yerine getirmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, resmi olmayan sonuçlara göre Cumhurbaşkanı seçilen Tufan Erhürman’ı tebrik eden bir mesaj yayımlamıştır. Bu mesajda, KKTC’nin sahip olduğu “demokratik olgunluğun bir kez daha gösterildiği” ve “Kıbrıs Türkü kardeşlerimizin iradesini sandığa yansıttığı” vurgulanmıştır. Dışişleri Bakanlığı da benzer şekilde, seçimlerin KKTC’deki “devlet geleneğini ve demokrasi kültürünü yansıttığını” belirterek tebriklerini iletmiştir.

Bu resmi kabul, uluslararası alanda Türkiye’nin, KKTC’deki demokratik süreçlere saygı duyduğu ve yeni süreçte makul siyasi zeminin korunacağının açık bir ifadesidir. Erdoğan yönetimi, Erhürman’ın politikalarının Ankara’nın mevcut İki Devletli Çözüm tezine aykırı olmasına rağmen, diplomatik kanalları açık tutmayı ve devletin sürekliliğini sağlamayı önceliklendirmiştir. Bu pragmatik duruş, Ankara’nın uluslararası itibarını koruma ve yeni şartlara uygun bir politika izleyeceği anlamına gelmektedir.

B. Milliyetçi Cephenin Reddiyeci ve İlhakçı Dili

Resmi diplomatik kabulün tam tersine, Cumhur İttifakı’nın ortağı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, seçim sonuçlarına karşı son derece radikal bir reddiye ortaya koymuştur. Bahçeli, seçime katılım oranının (%64,87) düşük olduğunu öne sürerek, “Kıbrıs Türklüğünün kaderi bu katılımla temsil edilemeyecek durumdadır” açıklamasını yapmıştır.

Bu reddiyenin en çarpıcı noktası, Bahçeli’nin KKTC Parlamentosu’nun acilen toplanmasını, seçim sonuçlarını ve Federasyona dönüşü kabul edilemez ilan etmesini ve bunun yerine Türkiye Cumhuriyeti’ne katılma (iltihak) kararı almasını talep etmesidir. Bu açıklama, Türkiye siyasetindeki ulusalcı kanadın, Kıbrıs Türk halkının Federasyon yönündeki iradesini, ulusal güvenlik kaygıları üzerinden tamamen geçersiz kılma ve Kıbrıs sorununu çözmek yerine statükoyu kökten değiştirme eğilimini göstermektedir. Bu söylem KKTC’nin varlığının adeta inkarı ve de Türkiye’nin bağımsız iki devlet politikasının ilgası anlamına gelmektedir. Bu tepki uluslararası arenada 1974 Barış Harekatı’nın bir barış harekatı olarak değil de işgal amaçlı bir harekat olarak değerlendirilmesine sebep olabilecek bir söylemdir.

Bu radikal tepki, Cumhur İttifakı içindeki ideolojik gerilime dönüşüp dönüşmeyeceği zaman içerisinde görülecektir. Erdoğan’ın diplomatik tebliği, siyasi pragmatizmi temsil ederken; Bahçeli’nin iltihak çağrısı, Erhürman’ın federasyon tezine karşı duyulan derin güvensizliğin ve ideolojik tavizsizliğin dışavurumudur. İktidar kanadındaki bu farklılaşma, Türkiye’nin Kıbrıs politikasında ortak bir duruş sergileyemediğini ve Kıbrıs meselesinin Türkiye’de ideolojik bir kutuplaşma aracı haline gelebilme riskini gündeme getirmektedir. Türkiye basını büyük oranda, bu iki zıt tepkiyi kullanarak, Erhürman zaferini ya “ulusal birliğe tehdit” ya da “demokrasiye saygı” çerçevesinde sunmuştur.

Aşağıdaki tablo, Türk siyasi aktörlerinin KKTC seçim sonuçlarına ilişkin reaksiyonlarının karşılaştırmalı analizini sunmaktadır:

Siyasi Aktör/GrupTemsil Edilen Çözüm ModeliReaksiyonun Ana TonuMesajın Odak NoktasıZincirleme Düşünce (Politik Çıkarım)
T.C. Cumhurbaşkanlığı/Dışişleriİki Devletli (Resmi Duruş)Diplomatik KabulKKTC’nin Demokratik Olgunluğu, Sürece Saygı Devletin sürekliliği ve uluslararası itibarı ve güç dengelerini koruma zorunluluğu.
MHP/Ulusalcı Kanatİki Devletli (Radikal/İltihakçı)Reddiyeci ve SertSeçim Sonucunu Geçersizleştirme, Federasyona Dönüş Reddi, İltihak Çağrısı İdeolojik tavizsizlik, ulusal davayı içeriden tehdit algılama.
Erhürman (CTP)Federasyon/MüzakereGüvence ve İşbirliği Arayışıİlişkilerin “Yaşamsal” Önemi, İstişare GeleneğiAnkara ile ilişkileri bozmadan policy change (politika değişimi) hedefini sürdürme.

C. Türkiye’nin Kampanya Sürecindeki Rolünün Eleştirisi ve Medya Yansımaları

KKTC seçimleri öncesinde Türkiye’den üst düzey siyasetçilerin, özellikle eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve eski Savunma Bakanı Hulusi Akar gibi isimlerin adaya giderek mevcut Cumhurbaşkanı Ersin Tatar lehine yoğun kampanya yürütmesi, Ankara’nın bu seçimin sonucuna verdiği önemi açıkça göstermiştir. Türkiye medyası, seçim sonuçlarını analiz ederken bu müdahale boyutuna geniş yer ayırmıştır.

Erhürman’ın zaferi, Ankara’nın yoğun destek kampanyasına rağmen gerçekleştiği yaygın kanaati Türkiye’nin etkinliği açısından ciddi bir başarısızlık olarak değerlendirilebilmektedir. Muhalif ve merkez medya çevreleri, bu müdahaleyi “KKTC’nin iç işlerine karışma” olarak lanse etmiş ve Erhürman’ın zaferini bu müdahaleye karşı Kıbrıs Türk halkının demokratik iradesinin ve direncinin bir tezahürü olarak görülmüştür. Bu durum Ankara’nın Kıbrıs Türk toplumunun siyasi tercihlerini kendi çizgisine çekme kabiliyetinin azaldığını ve Kıbrıs’taki “Anavatan” algısının artık sadece güvenlik eksenli değil, aynı zamanda egemen irade ve ekonomik refah eksenli olduğu, Erhürman’ın yeni dönemde Ankara ile kuracağı ilişkilerde, Kıbrıs Türkünün egemen iradesini daha güçlü savunabilme kapasitesini arttıracağı şeklinde yorumlanmaktadır.

IV. Türk Basınında Medya Çerçevelemesi ve İdeolojik Çatlaklar (Framing Analysis)

Tufan Erhürman’ın zaferi, Türkiye’deki medya kuruluşlarının ideolojik ayrışmalarını ve siyasi duruşlarını Kıbrıs meselesi üzerinden kristalleştiren bir olay olmuştur. Medya, aynı olayı tamamen zıt anlamlar yükleyerek kamuoyuna sunmuştur. Bu çerçeveleme farklılıkları, Türkiye’nin ulusal güvenlik öncelikleri ile Kıbrıs Türkünün refah ve meşruiyet arayışı arasındaki yapısal gerilimi yansıtmaktadır.

A. Hükümet Yanlısı ve Ulusalcı Medya Çerçevelemesi (Risk/Geri Adım)

Hükümet yanlısı ve ulusalcı medya segmenti, Erhürman zaferini esas olarak “Jeopolitik Güvenlik Riski” veya “Ulusal Davadan Geri Adım” çerçevesinde ele almıştır. Bu çevreler için temel endişe, Erhürman’ın Federasyon temelli müzakerelere dönüş çağrısının, Türkiye’nin son dönemde savunduğu İki Devletli Çözüm tezini tehlikeye atmasıdır.

Argümanlar, Erhürman’ın seçilmesiyle Kıbrıs Türkünün egemenlik haklarının feda edilmesi riskinin doğduğu ve müzakerelere dönüşün, Rum tarafının maksimalist taleplerini yeniden uluslararası meşruiyet zeminine taşıyacağı üzerine kurulmuştur. Bu medya, Kıbrıs Türkünün yaşadığı izolasyonu, ulusal davanın korunmasının bir bedeli olarak görme eğilimindedir. Erhürman’ın izolasyonu kırma çabası, Türkiye’den siyasi bir kopma isteği olarak okunmakta ve Erhürman’a karşı seçim sürecinde yürütülen “kara propaganda”nın sürdürülme çabası gözlemlenmiştir. Erhürman’ın Türkiye ile ilişkilerin yaşamsal önemi ve istişare geleneğinin süreceği yönündeki güvenceleri, bu çevrelerce zorunlu ve samimiyetsiz diplomatik dil olarak görülmüş, asıl amacın Ankara’nın politika çizgisini değiştirmek olduğu vurgulanmıştır.

B. Muhalif ve Merkez Medya Çerçevelemesi (Demokrasi/Fırsat)

Muhalif ve merkez medya, Erhürman zaferini ise “Kıbrıs Türkünün İradesi Ankara’ya Mesaj Verdi” ve “İzolasyondan Çıkış Fırsatı” çerçevesinde sunmuştur. Bu perspektif, seçimin, Kıbrıs Türkünün özgür iradesinin tescili ve Türkiye’nin iç siyasetindeki baskıcı tonlara karşı verilmiş bir demokratik zafer olduğunu savunmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine yakın basın organları, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın diplomatik tebriğini, demokratik olgunluğun bir tezahürü olarak yorumlamış, Erhürman’ın zaferini, Kıbrıs Türkünün kendi kaderini tayin etme hakkının ve uluslararası meşruiyet arayışının bir yansıması olarak değerlendirmiştir. Erhürman’ın Federasyon tezine odaklanılarak, bu modelin sadece siyasi bir çözüm değil, aynı zamanda ekonomik canlanma ve uluslararası tanınma yolunda atılabilecek en gerçekçi ilk adım olduğu vurgulanmıştır. Özellikle MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin iltihak çağrısı, bu medya segmentinde “sorumsuzluk,” “demokrasiye saygısızlık” ve “Ankara’nın baskıcı yüzü” olarak sertçe eleştirilmiş ve Bahçeli’nin açıklamaları, Erhürman’ın yapıcı yaklaşımının ne kadar haklı olduğunu gösteren kanıtlar olarak kullanılmıştır.

C. Kara Propaganda İddiaları ve Medyada Denge Arayışı

Tufan Erhürman, seçimden hemen sonra Anadolu Ajansı’na yaptığı açıklamada, Türkiye ile ilişkiler konusunda aleyhine “çok büyük bir kara propaganda yürütüldüğünü” belirterek, Türkiye Cumhuriyeti yetkililerinin kendisini yakından tanıdığını ve iyi ilişkilerin yaşamsal önemde olduğunu belirtmiştir.

Bu iddia, medya analizinde iki farklı yönde kullanılmıştır:

  1. Muhalif Çevre: Muhalif medya, Erhürman’ın bu tespitini, seçim öncesinde Türkiye’den gelen üst düzey siyasetçilerin Tatar lehine yürüttüğü yoğun kampanya faaliyetlerinin bir sonucu olarak çerçevelemiştir. Bu, Erhürman’ın seçilmesiyle Kıbrıs Türk kamuoyunun bu tür manipülasyonlara direnç gösterdiğinin bir kanıtı olarak sunulmuştur.
  2. Hükümet Yanlısı Çevre: Hükümet yanlısı medya ise bu iddiaları ya tamamen görmezden gelmiş ya da Erhürman’ın, Ankara’nın endişe duyduğu politik hedeflerini gizleme çabası olarak nitelendirmiştir. Bu çevreler, CTP’nin geleneksel olarak Türkiye’nin politikalarıyla mesafeli duruşunu sürekli vurgulayarak Erhürman’ın güvencelerine şüpheyle yaklaşmıştır. Bu çevreler her nedense daha önceleri Ak Parti ve CTP işbirliği sürecini tamamen görmemezlikten gelmektedir.

Aşağıdaki tablo, Erhürman seçiminin Türkiye basınındaki yansımalarının genel çerçevesini özetlemektedir:

Basın GrubuKullanılan Ana Çerçeve (Frame)Siyasi Risk/Fırsat AlgısıTemel Odak NoktasıZincirleme Düşünce (Kamuoyu Etkisi)
Hükümet Yanlısı/Ulusalcı Medya“Jeopolitik Güvenlik Riski” / “Geri Adım”Türkiye’nin İki Devletli tezinin tehlikeye girmesi, stratejik güç kaybı.Federal çözüme dönüşün ulusal dava için potansiyel zararları.Kıbrıs meselesini ulusal güvenlik tehdidi olarak gündemde tutarak Erhürman’a güveni azaltmak.
Muhalif/Merkez Medya“Demokrasi Zaferi” / “İzolasyondan Çıkış Fırsatı”Kıbrıs Türkünün iradesinin meşruiyeti, bölgesel barış şansının artması.Ankara’nın iç işlerine müdahalesine karşı KKTC halkının direnci.Ankara’yı, Kıbrıs’ın iç işlerine karışmama ve diplomatik çözüme dönme konusunda baskılamak.

V. Akademik Perspektif: Medya Söyleminde Jeopolitik Kırılmalar

Erhürman’ın zaferi ve Türkiye medyasının buna tepkisi, akademik olarak Framing Teorisi ve Ajanda Belirleme Teorisi ışığında incelenmelidir. Bu zafer, Türkiye’nin jeopolitik çıkarları ile Kıbrıs Türkünün sosyo-ekonomik beklentileri arasındaki kurumsal çekişmeyi görünür kılmıştır.

A. Framing Teorisi Uygulaması: Güvenlik vs. Refah Çerçevesi

Türkiye medyasının konuyu ele alış biçimi, Kıbrıs meselesine dair iki temel çerçevenin çatışmasını yansıtmaktadır:

Güvenlik Çerçevesi (Ulusalcı Medya): Bu çerçeve, Kıbrıs meselesini öncelikle Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki stratejik derinliği, deniz yetki alanları ve ulusal güvenliği ekseninde ele alır. Ulusalcı medya, Erhürman’ın Federasyon çağrısını, bu çerçevede bir güvenlik riski, Ankara’nın kırmızı çizgilerinden sapma ve statükonun Rum tarafı lehine bozulması tehlikesi olarak algılar. Bu yaklaşım, Kıbrıs Türkünün siyasi bağımsızlığını ve refah taleplerini, ulusal güvenlik kaygılarının ikincil unsurları haline getirir. MHP’nin iltihak çağrısı, güvenlik çerçevesinin en radikal formudur; bu, Kıbrıs’taki Türk varlığının güvence altına alınmasının, ancak doğrudan Ankara’nın idari kontrolü altında mümkün olabileceği inancını yansıtır.

Refah ve Meşruiyet Çerçevesi (Merkez/Muhalif Medya): Bu çerçeve ise, Kıbrıs Türk halkının maruz kaldığı ekonomik zorlukları, siyasi izolasyonun sonlandırılması hakkını ve kendi kaderini tayin etme iradesini vurgular. Erhürman zaferi, bu çerçevede, Kıbrıs Türkünün, jeopolitik tezlerin getirdiği izolasyona karşı ekonomik meşruiyet ve uluslararası tanınma arayışının bir yansıması olarak görülür. Bu medyanın yaklaşımı, Ankara’yı, politikalarının sonuçları olan izolasyonu dikkate almaya zorlar ve çözüm arayışının sadece siyasi değil, aynı zamanda insani ve ekonomik bir zorunluluk olduğunu savunur.

Bu çelişen anlayışlar, Türkiye kamuoyunu ikiye bölmekte ve Ankara’nın politikalarını belirlerken hem iç siyasetteki ulusalcı tabanı tatmin etmek hem de Kıbrıs Türkünün demokratik iradesine yanıt vermek gibi karmaşık bir dengeleme eylemi gerektirmektedir.

B. Ajanda Belirleme ve Gündem Kontrolü Analizi

Erhürman’ın seçilmesiyle Kıbrıs’ta gündem belirleme (Agenda Setting) mücadelesi kızışmıştır. Cumhurbaşkanı sıfatıyla Erhürman, uluslararası alanda Federasyon temelinde müzakerelere dönülmesini teşvik eden bir ajanda güdecektir. Ancak bu ajanda, Ankara’nın kendi kontrolünde tutmaya çalıştığı İki Devletli Çözüm ve Doğu Akdeniz enerji denklemleri üzerinden belirlenen ajandasıyla uyumlu hale getirilmek zorunda kalınılacaktır.

Türkiye’nin ulusalcı kanadı ve ona yakın medya, Erhürman’ın hamlelerini sürekli olarak Ankara’nın potansiyel tepkileri ve Türkiye’nin mali ve askeri desteği olmaksızın ilerleyemeyeceği gerçeği ışığında analiz edecektir. Erhürman’ın, dış politikanın Türkiye Cumhuriyeti ile istişare edilmeden belirlenmesinin söz konusu olmadığını defalarca vurgulaması, bu yapısal çekişmenin farkında olduğunu göstermektedir. Ancak bu durum, Erhürman’ın cumhurbaşkanı olarak müzakere yetkisi olmasına rağmen, dış politika ve savunma konularında Türkiye’nin desteği (özellikle mali ve askeri) olmadan ilerleyemeyeceği gerçeği nedeniyle siyasi manevra alanının dar olduğunu da ima etmektedir.

Medyanın bu olumsuz tutumu, mevcut durumu kurumsal çekişme olarak yansıtarak, Erhürman’ın olası her müzakere hamlesini, Türkiye’nin ulusal çıkarlarına karşı bir sadakat testine dönüştürüp, Kıbrıs Türk liderliğinin egemenlik alanını daraltma riski taşımaktadır. Bu ajanda kontrolü mücadelesi, Türkiye-KKTC ilişkilerinin önümüzdeki dönemde gerilim hattında ilerleyeceği sinyalini vermektedir.

VI. Sonuç ve Politika Çıkarımları

Tufan Erhürman’ın 19 Ekim 2025’teki ezici cumhurbaşkanlığı zaferi, Kıbrıs Türk halkının, uluslararası izolasyonlara ve iradesine müdahaleye karşı güçlü bir tepki olarak nitelenebilir. Türkiye basınındaki reaksiyonlar, bu zaferin Ankara’da hem diplomatik bir kabul hem de radikal bir ideolojik reddiye ile karşılandığını göstermektedir. Bu yeni süreçte siyasi ve ideolojik zıtlaşma ile şartların yeniden konsolidasyonu şeklinde iki seçenekten birisi tercih edilecektir.

A. Türkiye-KKTC İlişkilerinin Yeni Dönemde Beklenen Dinamikleri

Yeni dönemde Türkiye-KKTC ilişkileri, resmi düzeyde diplomatik saygı çerçevesinde sürse de politika düzeyinde (çözüm modeli) çözüm yönünde bir sonuç alınabilmesi pek olası gözükmemektedir. Erhürman’ın dış politika istişaresini sürdürme iradesi, ilişkileri dengede tutma amacını taşımaktadır; ancak Ankara, Erhürman’ın Federasyon temelli müzakere çabalarını desteklemekte isteksiz davranması federatif bir çözüm modelini imkansızlaştıracaktır. Türkiye’nin ulusalcı kanadı, Erhürman’ın ilk hamlelerini, Ankara’nın dış politikasının “sadakat testi” olarak değerlendirecek ve herhangi bir uluslararası müzakere girişimini kamuoyunda yoğun bir şüphecilikle karşılayarak baskı unsuru olmaya devam ederek süreci daha da zor hale getirecektir. Şüphesiz Ortadoğu ve Avrupa’daki güç dengelerindeki değişim rüzgarları ile Yunanistan, İngiltere, Güney Helen Yönetimi, Avrupa Birliği ile BM’nin bu yeni süreçte takınacakları tavır da yeni sürecin akışında önemli etkiler yaratacaktır.

B. Gelecekteki Müzakere İhtimaline Dair Öngörüler

Erhürman’ın Crans Montana tipi müzakerelere dönme çağrısı, Türkiye medyasında Kıbrıs Türk Dışişleri’nin Türkiye Dışişleri’ne karşı farklı bir yol izleme girişimi olarak yansıtılacaktır. Ankara, müzakere masasına dönülmesini kabul etse bile, masadaki pozisyonunun “egemen eşitlik” temelli olmasında ısrar ederek Erhürman’ın Federasyon vizyonunu kısıtlayacaktır. Bu durum, Türkiye’nin ulusalcı medyası tarafından, Ankara’nın pozisyonunun güçlü bir şekilde korunduğu şeklinde çerçevelenecektir. Ankara’nın bu tutumuna karşı ulusal ve uluslararası aktörlerin tepkileri Türkiye’nin tezinde bir değişime yol açıp açmayacağı ise zamanla görülecektir. Şahsi kanaatimi göre Erhürman’ın Cumhurbaşkanlığı süreci dış siyasetten çok iç siyasette köklü değişimlere sebep olacaktır. Bu köklü değişimlerin ulusal ve uluslararası siyasi yansımaları doğal olarak yeni sürecin paradigmasını oluşturacaktır.

(Bu yazıda yapay zeka desteğinden yararlanılmıştır)

KKTC Cumhurbaşkanlığı Seçimi

(Sayın Tatar ile Erhürman’ın Siyasi Söylem ve Eylemlerinin Analizi)

1. Giriş

1.1. KKTC Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinin Analizine Genel Bakış

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC), uluslararası alanda tanınmamış küçük bir devlet olmasına rağmen, Cumhurbaşkanlığı seçimleri, ülkenin iç siyasal dinamiklerinden çok, Kıbrıs Sorunu’nun uluslararası hukuki ve jeopolitik yansımaları üzerinden küresel gündeme oturmaktadır. Bu durum, seçilen Cumhurbaşkanının iç icraat makamından ziyade, Kıbrıs Türk halkının uluslararası arenadaki temsilcisi ve müzakere makamı olarak algılanmasından kaynaklanmaktadır.

1.2. Yazının Kapsamı ve Yapısal Zorunluluklar

Bu yazı seçimlerin iki güçlü adayı olan Sayın Ersin Tatar ve Sayın Tufan Erhürman’ın vizyonlarını, Kıbrıs Sorunu’ndaki temel paradigma çatışması (İki Devletli Çözüme karşılık Federasyon) üzerinden detaylı bir analizini hedeflemektedir. Bu seçim, yaşanan siyasi mücadelenin sadece bir liderlik yarışı olmadığını; aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni Doğu Akdeniz doktrini ile uluslararası camianın (BM ve AB) geleneksel çözüm arayışları arasındaki derin hukuki, tarihi ve jeopolitik gerilimin bir yansıması olduğunu göstermektedir.

2. KKTC Seçimlerinin Dış Politika Odaklı Yapısı

KKTC seçimlerinin, adayların iç sorunların çözümü için yapacakları icraatlardan ziyade Kıbrıs Sorunu ve dış politika ekseninde ilerlemesi, ülkenin kendine özgü hukuki statüsünden kaynaklanan yapısal bir zorunluluktur. Birleşmiş Milletler nezdinde tanınmamış bir siyasi varlıkta, Cumhurbaşkanlığı makamının birincil işlevi, devleti uluslararası alanda temsil etmek ve Kıbrıs Sorunu’nu çözüme ulaştırma çabalarına liderlik etmektir.

2.1. Dış Politikanın İç Siyaseti Ele Geçirmesi

Bu durum, dış politikanın iç siyaseti domine etmesine neden olmuştur. Adaylar, toplumun günlük yaşamını doğrudan etkileyen eğitim, sağlık, ekonomi veya yargı gibi yönetişim sorunlarını geri planda bırakarak, dış politika konularına ağırlık vermelerinden de anlaşılmaktadır. Seçimler böylece, içerdeki yönetimsel eksikliklerden dikkati dağıtan, Türkiye’nin yeni Kıbrıs politikasının KKTC halkı nezdinde ne kadar kabul gördüğünün test edildiği bir nevi dış politika plebisiti niteliği olarak değerlendirilme olasılığı taşısa da seçmen katında makro dış politikaların fazla etki olmayacağı kanaatindeyim.

2.2. Meşruiyet Krizi ve Türkiye Bağlantısı

İç sorunların bu denli göz ardı edilmesi, uzun vadede halkın siyasi sisteme olan güvenini azaltma riski taşımaktadır. Ancak dış politika odaklılık, özellikle Sayın Tatar’ın savunduğu yeni paradigma, Türkiye Cumhuriyeti’nin güçlü ve kurumsal desteğiyle stratejik bir meşruiyet sağlamaktadır. Bu bağlamda seçim, yerel siyasetin özerkliği üzerinde güçlü bir dış etkinin varlığını teyit ederken, KKTC liderinin manevra alanının Ankara’nın stratejik kararlarıyla ne kadar sıkı bir ilişki içerisinde olduğunu göstermektedir. Bunu Sayın Talat ve Akıncı dönemlerinde de açık şekilde gördük.

3. Tatar ve Erhürman’ın Seçim Söylemleri: İç Sorunlardan Uzak, Kıbrıs Sorununa Odaklı Olması Sorunu

Seçimin iki güçlü adayı olan Ersin Tatar ve Tufan Erhürman’ın siyasi söylemleri, toplumsal sorunlar yerine tamamen federasyon ile iki devletlilik tartışmaları üzerine inşa edilmiştir. Sayın Tatar, Türkiye’nin güçlü desteğiyle ortaya konan yeni paradigmaya (iki egemen devlete dayalı çözüm) odaklanırken, Sayın Erhürman, 1977-1979 Doruk Anlaşmaları’na dayanan ve uluslararası camianın hâlâ benimsediği çerçeveye (iki bölgeli, iki toplumlu federasyon) odaklanmıştır.

Adayların iç sorunları geri plana atması, seçimi sadece iki farklı çözüm vizyonunun oylanması (bir referandum) gibi yansıtmaktadır. Ancak derinlemesine bir analiz, seçmenlerin büyük çoğunluğunun karmaşık dış politika tartışmalarından ziyade, iç dinamiklere ve kişisel ilişkilere bağlı olarak oy kullanacağı yönündeki kanaati ortaya koymaktadır. Bu durum, adayların dış politika söylemlerini sertleştirerek kendi ideolojik tabanlarını konsolide etme çabalarının, genel seçmeni mobilize etmekte yetersiz kalabileceğini göstermektedir.

4. Federasyon Tartışmaları ve Türkiye’nin Tutumu

Kıbrıs Sorunu’nun çözüm arayışlarında yarım asrı aşkın süredir temel referans noktası olan federasyon modeli, yeni süreçte Türkiye Cumhuriyeti tarafından açık bir dille reddedilmiştir. Türkiye’nin bu kesin reddi, mevcut Cumhurbaşkanlığı seçiminin en önemli ve ana belirleyici meselesi haline gelmiştir.

4.1. Ankara’nın Veto Gücü ve KKTC Liderinin Dış Politika Alanı

Türkiye’nin federasyon tezini reddetmesi, 1968’den 2017 Crans Montana sürecine kadar yürütülen müzakerelerin başarısızlıklarının hukuki ve stratejik bir sonucudur. Bu bağlamda, Sayın Erhürman’ın siyasi söylemlerinde federasyonu savunması, kaçınılmaz olarak Türkiye’nin resmi siyasi çizgisi ile bir uyumsuzluk görüntüsü oluşturmaktadır.

Bu uyumsuzluk, KKTC Cumhurbaşkanının dış politika vizyonunun Türkiye’nin ulusal dış politikasıyla çelişmesi durumunda, seçilmiş liderin uluslararası müzakere masasında hareket alanının dramatik bir şekilde kısıtlanacağını netleştirmektedir. Türkiye’nin stratejik desteğine bağımlı bir dış politika ortamında, Erhürman’ın seçilmesi durumunda dahi federasyon tezini ilerletme kabiliyetinin teorik olmaktan öteye geçmesinin zor olduğu bir gerçektir.

5. Crans Montana Süreci ve Yeni Paradigma: İki Devletli Çözüm

Federal çözüm modeli, yani iki toplumlu, iki bölgeli federasyon temelli müzakereler, 1968’den 2017’ye kadar devam etmesine rağmen, Kıbrıs Türk halkının güvenliğini ve haklarını garanti altına alamadığı gerekçesiyle başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

5.1. Federalizmin Yapısal İmkansızlığı

Federal çözüm arayışlarının son ve en kritik dönüm noktası, 2017’deki Crans Montana süreci olmuştur. Bu sürecin başarısızlığı, federalizmin, adadaki siyasi, hukuki ve güvenlik koşulları altında yapısal bir imkânsızlık olarak değerlendirilmesine yol açmıştır. Crans Montana’nın çöküşü, sadece bir müzakere başarısızlığı değil, sürecin kendisinin asimetrik yapısından kaynaklandığı iddiasını güçlendirmiştir. Özellikle Annan Planı’na Türk tarafının “evet”, Rum Yönetimi’nin ise yüksek oranda “hayır” demesi, bu asimetrinin derinleşmesinde önemli bir etken olmuştur.

5.2. Paradigma Değişiminin Dayanağı: Eşit Egemenlik

Bu siyasi tıkanıklık, Türkiye Cumhuriyeti’ni ve KKTC siyasetini yeni bir siyasi paradigma geliştirmeye itmiştir. Bunun sonucu olarak, federasyon modeli yerine, iki egemen devlete dayalı yeni çözüm vizyonu, Türkiye’nin güçlü desteğiyle ilk kez resmi olarak 2021 yılında Cenevre’de düzenlenen 5+1 BM gayri resmi toplantısında Birleşmiş Milletler’e sunulmuştur.  

Yeni paradigmanın temel dayanağı, Rum tarafının tanınmış devlet statüsünü kullanarak federasyonu reddetme ve Türk tarafına karşı veto gücünü kullanma imkanını ortadan kaldırmaktır. Türk tarafı, resmi müzakerelere başlanabilmesi için BM Güvenlik Konseyi’nin, Kıbrıs Türk ve Rum taraflarının eşit uluslararası statüsünü tanıyan bir karar almasını beklemektedir. Bu, müzakerelerin artık birleşme (federasyon) değil, eşit egemen iki devletin işbirliği (yeni vizyon) modeli üzerine şekilleneceği anlamına gelmektedir.

6. BM ve AB’nin Yaklaşımı: Federatif Çözüm Israrı

Birleşmiş Milletler (BM) ve Avrupa Birliği (AB), Kıbrıs sorununa yönelik geleneksel yaklaşımlarını sürdürerek genellikle federatif çözümden yana tavır almış, Türkiye ve KKTC’nin iki devletli çözüm önerisine mesafeli yaklaşmıştır. Uluslararası aktörlerin bu ısrarı, BM Güvenlik Konseyi kararlarının sürekliliği ve AB’nin Kıbrıs’ı (Güney Kıbrıs Yönetimi’ni) tek bir üye devlet olarak görme zorunluluğundan kaynaklanmaktadır. Bu durum Kıbrıs Sorunu’nun çözümünde farklı alternatifleri dışladığı için bir çözüm olmaktan çok bizatihi sorunun kaynağı olmasına yol açmıştır.

6.1. Uluslararası Hukuki Paradoksun Derinleşmesi

BM ve AB’nin federatif çözüm önerisi sunması, aslında Türkiye’nin siyasi tezini, yani Kıbrıs Cumhuriyeti’nin fiilen işlevsiz hale geldiğini teyit etmektedir. Zira 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti, iki kurucu halk esasına dayanan bir devlet yapısına sahipti, iki kurucu devlet esasına dayanan bir federasyon değildi.

Uluslararası aktörler, fiilen işlemeyen ve tek taraflı Rum yönetimine dönüşen 1960 yapısını kurtarmaya çalışmak yerine, yeni bir ortaklık yapısına (federatif olsa dahi) ihtiyaç duyulduğunu örtülü olarak kabul etmektedir. Türkiye, bu durumu, mevcut de facto durumu (işlevsizlik) destekleyen ve adada yeni bir egemenlik yapısının kurulması gerekliliğini savunan bir argüman olarak kullanmaktadır. Bu, uluslararası hukukun, adadaki siyasi gerçeklik karşısında bir paradoks yaşadığını göstermektedir.

7. Türkiye’nin İki Devletli Çözüm Tezi ve Jeopolitik Gerekçeler

Türkiye’nin iki devletli çözüm tezi, basit bir müzakere taktiği olmanın ötesinde, hukuki eşitlik, stratejik güvenlik ve enerji çıkarlarını birleştiren hayati bir ulusal doktrin olarak algılanmaktadır.

7.1. Hukuki ve Siyasi Gerekçeler

Yeni tezin hukuki hedefi, Kıbrıs Türk halkının egemenlik hakkının uluslararası alanda tanınmasıdır. Türk tarafı, Rumların tanınmış devlet statüsünü kullanarak federasyonu reddetme ve veto gücünü uygulama asimetrisini gidermeyi amaçlamaktadır. Asimetrinin giderilmesiyle, müzakereler eşit egemenlik temelinde işbirliği modeli üzerine şekillenecektir. Sayın Ersin Tatar’ın siyasi söyleminin bu yönde evrilmesinde, KKTC halkının bu yeni siyasete güçlü bir destek vermesi de etkili olmuştur.

7.2. Stratejik ve Jeopolitik Gerekçeler

İki devletli çözüm, Doğu Akdeniz’deki jeopolitik gelişmeler nedeniyle Türkiye için hayati bir zorunluluk olarak değerlendirilmektedir.  

  • Mavi Vatan Bağlantısı: KKTC’nin stratejik değeri sadece 3.800 kilometrekareyi aşkın kara toprağından kaynaklanmamaktadır; Mavi Vatan’da bu alanın belki altı katı kadar deniz yetki alanının söz konusu olması da kritiktir. KKTC’nin egemenliğinin korunması, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarını koruması için bir ön koşuldur.
  • Güvenlik Doktrini ve Dışlama Stratejileri: Güney Kıbrıs Helen yönetiminin, Yunanistan ve bazı Batılı aktörlerle işbirliği içinde Türkiye’yi bölgeden dışlamaya yönelik stratejileri, Kıbrıs meselesini Türkiye’nin dış güvenlik anlayışının önemli bir parçası haline getirmiştir. Türkiye, bu tehditlere karşı koymak için garantörlüğünün ve KKTC’nin egemenliğinin güçlendirilmesi ihtiyacını pekiştirmiştir.  

Türkiye’nin İki Devletli Çözüm Tezinin Temel Dayanakları

BoyutGerekçe ve AmaçStratejik Çıkarım
Hukuki/SiyasiRumların veto gücünü kırmak, asimetriyi gidermek. Kıbrıs Türk halkının egemenlik hakkının tanınması.Müzakere sürecinin eşit egemenlik temelinde yeniden yapılandırılması.
Jeopolitik/StratejikDoğu Akdeniz’deki enerji ve güvenlik çıkarlarının korunması. Türkiye’yi bölgeden dışlama stratejilerine karşı koyma.Mavi Vatan doktrini çerçevesinde deniz yetki alanlarının güvence altına alınması ve Türkiye’nin garantörlüğünün güçlendirilmesi.
İç MeşruiyetBaşarısız müzakerelere yapısal yanıt. KKTC halkının yeni siyasete güçlü desteği.Türkiye’nin dış politikada bağımsızlık vurgusunun güçlenmesi ve AB baskılarına karşı dengeleyici strateji.

7.3. Stratejik Derinlik ve Egemenlik Kalkanı

Türkiye için iki devletli çözüm tezi, Kıbrıs’ın iç siyasi geleceğinden öte, Doğu Akdeniz’deki bölgesel güç dengesi ve enerji rekabetine verilmiş bir yanıt olarak görülmelidir. Eğer KKTC’nin egemenliği zayıflarsa (örneğin güvenliği Türkiye’den bağımsız bir federal yapıya devredilirse), Türkiye, Mavi Vatan’daki hayati deniz yetki alanlarından feragat etme veya bu alanları savunma yeteneğini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Dolayısıyla iki devletli çözüm, Türkiye’nin garantörlüğünü pekiştiren ve ulusal güvenlik çıkarlarını koruyan bir stratejik kalkan olarak görülmektedir. Ancak çözümsüzlüğün de benzer riskler taşıdığı gözardı edilmemelidir.

8. Erhürman’ın Federal Çözüm Vizyonu

Seçimin güçlü diğer adayı Sayın Tufan Erhürman’ın savunduğu federal çözüm vizyonu, basit bir toprak veya güç paylaşımı düzenlemesinden öte, siyasi eşitlik temelinde uluslararası meşruiyetin yeniden tesisi için gerekli görülmektedir.

Erhürman’ın vizyonu, uluslararası toplumla uyumlu kalarak (BM ve AB çerçevesi içinde) Kıbrıs Türklerinin haklarını güvence altına alma çabasıdır. Bu yapının, 1977-1979 Doruk Anlaşmaları ile kaydedilen iki bölgeli, iki toplumlu çerçeve anlaşmalarını kalıcı bir yapıya dönüştürmeyi amaçladığı ileri sürülmektedir.

8.1. Federalizmin Meşruiyet Aracı Olarak Kullanılması

Erhürman için federasyon, uluslararası meşruiyetin anahtarı konumundadır. İki devletli çözüm, KKTC’nin uluslararası tanınmama sorununun devam etmesi riskini taşırken, federasyon, uluslararası kabul gören bir ortaklık yapısı içinde Türk tarafına siyasi eşitlik kazandırma potansiyelini barındırır. Ancak bu tez, Crans Montana’da netleşen güvenlik, garantörlük ve egemenlik paylaşımı gibi yapısal sorunları nasıl aşacağına dair uluslararası camiayı tatmin edici net bir mekanizma sunmakta zorlanmaktadır.

9. Tarihi Arka Plan: Kıbrıs Türk Federe Devleti ve Federal Yapı Tartışmaları

Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin (KTFD) kuruluşu, federal yapı tartışmalarının tarihi arka planını oluşturmaktadır. 13 Şubat 1975’te kurulan KTFD, ileride oluşacak ortaklık düzeninin arkaplanı olarak tasarlanmıştı. Bu adım, 1974 Barış Harekâtı sonrasında Kıbrıs Türklerinin kendi kendilerini yönetme iradesini göstermiş ve müzakerelere hazırlık için geçici bir hukuki zemin oluşturmuştur.

Bu tarihi arkaplan, federal yapının basit bir idari düzenleme değil, coğrafi temelli ortaklık fikrinin (Merhum Bülent Ecevit’in 1972’de işaret ettiği “Türk tezi”) nihai hukuki tezahürü olarak algılanmasına neden olmuştur. Dünya genelindeki başarılı federal yapılar, bu sistemin başarısı için referans olarak gösterilmektedir. Ancak her toplumun siyasi, kültürel ve ekonomik şartlarının bu tür ortaklıkların başarısındaki rolü yadsınamaz.

9.1. Tarihsel Sürekliliğin Çelişkisi

Tarihsel olarak Türk tezi federal bir ortaklığa hazırlık olarak ortaya çıkmıştır (KTFD). Oysa Türkiye’nin güncel tezi (iki devletli çözüm), bu tarihsel sürecin sona erdiğini ve Rum tarafının uzlaşmazlığı nedeniyle yeni bir başlangıç gerektiğini savunmaktadır. Bu durum, güncel politikanın (Tatar’ın vizyonu) tarihsel süreklilikle (Erhürman’ın vizyonu) çatıştığı anlamına gelmektedir. Bu ideolojik ve tarihsel çatışma, seçmen nezdinde kimlik ve güvenoyu açısından önemli bir ikilem yaratmaktadır.

10. İki Devletli Yapının Anlamı ve Konfederalizm Seçeneği

Sayın Ersin Tatar’ın savunduğu iki devletlilik düşüncesinin terminolojik netliğe kavuşturulması kritiktir. İki egemen devlete dayalı siyasi yapının, adayı iki ayrı devlet olarak bölen tamamen bağımsız iki komşu devleti mi, yoksa eşit egemenliğe sahip iki devletin oluşturduğu konfederal veya federal bir üst yapıyı mı ifade ettiği sorusu, çözüm modelinin hukuki içeriği açısından kilit rol oynamaktadır. Çünkü bağımsız iki devlet ile eşit egemenliğe dayalı iki devletli çözüm anlayışları aynı şeyler değildir.

10.1. Egemenlik Tanımının Kilit Rolü

Kıbrıs Sorunu’nun düğümü, egemenliğin doğasında yatmaktadır. Rum tarafının tek bir egemenliği eşit olarak paylaşmayı sürekli reddetmesi karşısında, Türk tarafı (Türkiye’nin desteğiyle) egemen eşitlikte ısrarcıdır. Türk tarafının siyasi eşitliğini ve haklarını kalıcı olarak güvence altına alınabilmesi için iki bölgeli eşit egemenliğe dayalı yeni bir yapının kurulmasına ihtiyaç vardır. Bu siyasi paradigma, 1974 Barış Harekâtı ile sağlanan barışın kalıcılığını temin etmeyi ve adadaki huzuru korumayı amaçlamaktadır.

Eğer Tatar’ın vizyonu tamamen bağımsız iki devlete odaklanıyorsa, uluslararası hukukun tanınmamış bir devleti tanıması oldukça güçlü siyasi dinamikler; hatta uluslararası siyasi paradigmada ciddi değişimlerin oluşmasına bağlıdır. Eğer iki devletli çözüm modeli konfederal bir yapıyı da içeriyorsa, bu federasyonun güvenlik risklerini azaltan bir orta yol olabilir.

Kıbrıs Çözüm Modelleri: Egemenlik ve Hukuki Statü

Çözüm ModeliUluslararası Hukuki KişilikEgemenliğin YapısıGüvenlik Riski (Türk Tarafı İçin)
Federasyon (Geleneksel)Tek Uluslararası Kişilik (Paylaşılmış)Egemenlik paylaşılır, ancak tek bir üst yapıya aittir.Güvenlik ve egemenlik paylaşımında Rum tarafının veto gücü riski yüksektir.
Bağımsız İki Devletİki Ayrı Uluslararası Kişilik (Hedef)Tam EgemenlikTanınmama ve uluslararası izolasyon riskinin sürmesi.
KonfederasyonKurucu Devletler Kişiliğini KorurKurucu Devletler Egemen Kalır; üst yapı sınırlı yetkiye sahiptir.Egemenlik garantisi yüksektir; ayrılma hakkı saklı kalabilir.

 11. Konfederal Yapının Kıbrıs İçin Olası Avantajları

Konfederalizm, siyasi tartışmalarda fazla konu edilmemesine rağmen, Kıbrıs sorununun çözümü için önemli bir potansiyele sahiptir. Konfederalizm, federalizmin güvenlik ve egemenlik paylaşımı alanındaki yapısal başarısızlıkları ile iki bağımsız devlet anlayışının yarattığı uluslararası tanınmama risklerinin çözümü için minimum yapısal gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır.

11.1. De Facto Durumun Yasallaşması

Konfederal yapı, uluslararası hukuki kişiliklerini muhafaza eden iki veya daha fazla egemen devletin bir araya gelmesiyle oluşur. Egemen devletler, sadece savunma, dış ilişkiler veya ekonomik düzenlemeler gibi belirli ve sınırlı yetkileri ortak bir üst yapıya devretmeyi kabul ederler. Konfederal yapının nihai yasal sahipleri kurucu devletlerdir ve bu devletler genellikle birlikten ayrılma hakkını saklı tutarlar.

Kıbrıs bağlamında konfederal çözüm, mevcut de facto durumu yasal hâle getirebilecek üçüncü bir yoldur: Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile Kıbrıs Helen Cumhuriyeti olmak üzere iki ayrı, uluslararası alanda eşit derecede egemen devletin, sınırlı alanlarda işbirliği yapmak üzere ortak bir yapı kurması. Bu yol, Kıbrıs’ın tarihi, siyasi ve kültürel şartlarına en uygun çözüm yolu olarak gözükmektedir.

11.2. Neden Siyasi İhmal Ediliyor?

Konfederalizm, iki tarafın da mutlak egemenlik taleplerini koruyarak pratik işbirliğini sağlayabilecek en esnek model olmasına rağmen, siyasi tartışmalarda ihmal edilmesinin temel nedeni, hem Rum tarafının bunu “ayrılığın yasallaşması” olarak görmesi hem de Türk tarafının mevcut doktrininde (tam bağımsızlık ve tanınma) netlik arayışına girmesidir. Ancak konfederalizm, Sayın Tatar’ın savunduğu “eşit egemenliğe dayalı iki devletli siyasi yapıyı” hukuki olarak en iyi karşılayan seçeneklerden biridir ve müzakere edilebilirliği artırabilir. Türkiye’nin konfederal bir çözümü müzakere edip etmeyeceği, cevap bekleyen ayrı bir soru olarak durmaktadır.

12. Seçmen Davranışları: Dış Politika mı, İç Dinamikler mi?

Adayların seçim söylemlerinin dış politikaya odaklanmasına karşın, halkın genelinin oy verme davranışları büyük ölçüde iç dinamikler ve kişisel ilişkilere bağlıdır. Kıbrıs sorununun uluslararası durumu hakkındaki tartışmalar, daha ziyade entelektüel düzeyde kalmakta ve seçmenlerin büyük çoğunluğunun günlük yaşamını etkileyen ekonomik ve sosyal faktörler, seçim motivasyonunu belirlemektedir.

12.1. Ankara’nın İç Siyasete Müdahale Algısı

Seçimi belirleyecek önemli bir iç dinamik, Türkiye Cumhuriyeti siyasi aktörlerinin KKTC iç siyasetine yaptıkları müdahalelere yönelik halkın tepkisidir. UBP iktidarı sürecinde Sayın Erdoğan’ın beklenen desteği alamaması ve bazı AK Partili siyasilerin halkı rahatsız edici müdahaleleri, seçmen nezdinde “egemenliğin” iç siyasette zedelenmesi olarak algılanmıştır.

Bu durum, dış politikada Türkiye ile uyumu savunan Tatar’ın aleyhine, iç dinamiklere ve yerel özerkliğe vurgu yapan Erhürman’ın lehine bir tepki oyu yaratma potansiyeli taşımaktadır. Bu analitik gözlem, Türkiye’nin stratejik hedefi ile uyguladığı taktiksel siyasi müdahale yöntemlerinin yerel kamuoyunda ters etki yaratma riskini açıkça göstermektedir.

13. Türkiye’nin Seçime Etkisi ve Erdoğan’ın Açıklamaları

AK Parti siyasi aktörlerinin seçime müdahalesi ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın bu seçime yönelik açıklamaları, bu seçimde de KKTC iç kamuoyunda en fazla tartışılan konulardan biri olmuştur.

Erdoğan’ın açıklamaları, KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’a sağlanan desteğin bireysel veya tesadüfi olmaktan ziyade, yeni bir ulusal doktrin etrafında inşa edilmiş, kurumsal, stratejik ve açık nitelikte olduğu şeklinde yorumlanmaktadır. Bu, Türkiye’nin stratejik hedefinin, Kıbrıs’ta kendi ulusal doktrinine (İki Devletli Çözüm) tam uyumlu bir liderin göreve gelmesini arzulama olarak değerlendirilmektedir.

13.1. Kurumsal Çizgi ve Liderlik Farkı

Erdoğan’ın Katar ve ABD dönüşü açıklamaları arasında çelişki olduğu yorumları yapılsa da iki yorumda da öne çıkan nokta, Türkiye’nin iki devletli çözüm politikasının değişmeyeceği ve federasyon modelinin yeni süreçte siyasi bir alternatif olmadığıdır. Bu, Türkiye’nin Kıbrıs politikasının bir parti politikası değil, bir devlet politikası haline geldiğini simgelemektedir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamalarının sonunda Kıbrıs Türk halkının iradesine vurgu yapması, siyasi anlamda kazanan adayın öneminden çok halkın iradesine saygıyı ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin iki devletli çözüm konusundaki kararlılığını ifade etmektedir. Bu durum, Erhürman’ın kazanması durumunda bile, Türkiye’nin dış politika çizgisini değiştiremeyeceği, sadece müzakere tonunun veya içerdeki işbirliğinin dinamiklerinin farklılaşabileceği anlamına gelmektedir.

14. Seçim Sonuçlarının Olası Yansımaları

Yakın zamanda federal bir çözüm veya KKTC’nin uluslararası tanınması gibi bir durumun ortaya çıkması pek olası gözükmemektedir. Bu nedenle, seçim sonuçlarının dış politikada anlık bir paradigma değişimi yaratması beklenmemektedir; ancak liderlik tercihinin iç ve dış siyasi dengeler üzerindeki uzun vadeli etkileri olacaktır.

14.1. Tatar’ın Kazanması Durumu

Sayın Tatar’ın kazanması durumunda, iç ve dış siyasette, özellikle dış politika vizyonunda, büyük bir değişim beklenmemektedir. Türkiye ile dış politika uyumu sağlandığı için stratejik rahatlık olacak, ancak Tatar için en büyük sorun, UBP Hükümeti’nin başarısız icraatları ve Türkiye’nin iç siyasete müdahalesi algısı nedeniyle iç siyasi dengelerle alakalı sorunlar olacaktır. Buna bağlı olarak iç politikada huzursuzluk ve yönetişim krizleri potansiyeli artabilir. Bunun da Ak Parti ve Erdoğan’a olumsuz yansımaları olabilir.

14.2. Erhürman’ın Kazanması Durumu”

Sayın Erhürman’ın kazanması durumunda, dış siyasette (Akıncı ve Talat dönemlerinde de görüldüğü üzere) önemli bir değişiklik olmayacak, ancak iç dinamiklerde ciddi değişimler olacaktır. İç siyasette reform ve yerel özerklik vurgusu artacaktır. Erhürman için en ciddi sorun ise dış siyasi dengelerle ilgili olacaktır; zira seçilmiş bir lider olarak Türkiye’nin reddettiği federasyon tezini savunma zorunluluğu, Ankara ile sürtüşme riskini ve müzakere inisiyatifinin zayıflamasını ortaya çıkarma riski taşımaktadır. Bundan dolayı da Talat ve Akıncı döneminde olduğu gibi dış politikada bazı söylem farklılıkları dışında ciddi bir değişim beklenmemektedir.

14.3. Yönetişim ve Dış Politika Çatışması

KKTC’nin gelecekteki istikrarı, dış politika vizyonu ile iç yönetişim kalitesi arasındaki hassas dengeye bağlıdır. Eğer seçilen lider, Türkiye ile uyum siyaseti adına iç meşruiyetini kaybederse (Tatar’ın riski), uzun vadeli stratejik kararların uygulanabilirliği tehlikeye girer. Ayrıca bu durum geçmiş seçimlerde de görüldüğü üzere Ak Parti ve Erdoğan aleyhine de sonuçlar doğurabilir. Diğer yandan, eğer lider iç meşruiyet kazanırken Türkiye ile dış politikada çatışırsa (Erhürman’ın riski), uluslararası alanda hareket alanı daralır ve çözüm süreci daha da zor hale gelebilir.

Diğer dikkat çeken dinamikler ise şunlardır: Erhürman’ın, Erdoğan’ın ziyareti esnasında Meclis toplantısına katılmaması siyasi bir hata olarak değerlendirilmiş ve Tatar’ın lehine bir durum olarak görülmüştür. Ayrıca, başörtülü yaşam tarzını tercih eden ailelerin inanç ve iradesine saygı gösterilmesi ile ilgili siyasi karar ve tartışmaların da seçmen tercihlerinde etkili olması beklenmektedir; bu, iç toplumsal hassasiyetlerin politik sonuçlarını yansıtmaktadır. Her iki adayla ilgili olumsuzlukların bağımsız adayların oy oranlarında yükselmeye sebep olacağı da tahmin edilmektedir.

15. Sonuç ve Öneriler

15.1. Analizin Sentezi

KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimleri, Kuzey Kıbrıs’ın uluslararası kilitlenmişliğinin ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki artan jeopolitik zorunluluklarının bir yansıması olarak, iç dinamiklerin önüne geçmiştir. Adayların söylemleri temelde federasyon (uluslararası meşruiyet arayışı) ile iki devletli çözüm (egemen eşitlik ve stratejik güvenlik gereksinimi) arasındaki derin paradigma çatışmasını temsil etmektedir. Türkiye, 2017 Crans Montana sürecinin başarısızlığı sonrası, Kıbrıs Sorunu’nu asimetrik müzakere sürecinden kurtarma ve Mavi Vatan çıkarlarını güvence altına alma hedefiyle iki devletli çözüm tezini kurumsal bir devlet politikası haline getirmiştir.

15.2. Geleceğe Yönelik Stratejik Çıkarımlar

Kısa vadede, uluslararası aktörlerin (BM/AB) federasyon ısrarı ile Türkiye’nin iki devletli çözüm kararlılığı arasında köklü bir uzlaşma beklenmemektedir. Seçim sonuçları ne olursa olsun, yakın zamanda federal bir çözüm veya KKTC’nin tam tanınması olası gözükmemektedir. Bu bağlamda, KKTC liderinin içerdeki meşruiyeti, uzun vadeli stratejik kararların uygulanabilirliği açısından hayati önem taşımaktadır. Türkiye ve KKTC siyasetinin, halkın iradesine yönelik müdahale algısını gidererek, yerel yönetişim sorunlarına odaklanması gerekmektedir.

15.3. Politika Önerisi

Konfederalizm, Kıbrıs’ın tarihi, siyasi ve kültürel şartlarına en uygun çözüm yolu olarak analiz edilmektedir. Konfederal yapı, Kıbrıs Türk halkının egemenliğini koruyarak Türkiye’nin güvenlik garantilerini sürdürme ve aynı zamanda uluslararası hukukta karşılığı olan, ayrılma hakkını saklı tutan bir ortaklık formu sunma potansiyeline sahiptir. Türkiye’nin ve KKTC siyasetinin, iki devletli çözüm tezinin hukuki ve güvenlik gereksinimlerini karşılayan, uluslararası toplumla müzakere edilebilirliği artırabilecek bir ara formül olarak Konfederalizm seçeneğini daha ciddi bir stratejik tartışma konusu haline getirmesi gerektiği kanaatindeyim. Bu çözüm modeli, mevcut de facto durumu yasallaştırarak statükonun yarattığı belirsizliği giderebilecek pragmatik bir yol sunma potansiyeline sahiptir. Umarım ki yeni siyasi süreçte bu model daha çok tartışılır ve alternatif çözüm olarak gündeme gelir.

Din ve İnsan Hakları

Din ve İnsan Hakları

Tüm peygamberlerin dini öğretilerinde insanlığın genel menfaatlerinin korunması esas alınmıştır. Bu öğreti insanlığın ortak bir yaşam alanına sahip bulunduğu ve bu ortak yaşam alanının kaynağında da Yüce Bir yaratıcının varolduğu inancına dayanır. İnsanların bu yüce yaratıcıyı anlama biçimlerinden özünde tek olan dinin farklı görüntüleri, insan ile Allah arasındaki ilişkinin algılama biçimlerinden de farklı mezhep ve meşrepler ortaya çıkmıştır. Bu düşünce ve inançtan hareket ile tüm dinlerin özünde varolan değerlerin de ortak olduğu sonucuna varılmıştır. Bu anlayışa binaen Allah katında tek olan dinin farklı zaman ve mekanlardaki tezahür farklılıkları normlardaki farklılıktan değil normların zaman ve mekân farkından dolayı ortay çıkış formlarından kaynaklanmaktadır.

İslam uleması dinin yazılı ve yazısız dönemlerinde geçerli olan beş temel norm tespit etmişlerdir. Bu normlar bugünkü temel insan hak ve hürriyetlerinin de esasını oluşturmaktadır. Klasik dönem ulemasını tespit ettiği bu normlar: Canın korunması, malın korunması, aklın korunması, neslin korunması ve dinin korunmasıdır. Esas itibari ile dinin korunması diğer dört temel hak ve hürriyetin korunmasını sağlamak içindir.

Bu dört temel normlar birinci kuşak haklar olarak bilinen yaşam hakkı, işkence yasağı, kölelik ve zorla çalıştırma yasağı, hürriyet ve güvenlik hakkı, adil yargılanma hakkı ikinci kuşak haklar olarak kabul edilen çalışma hakkı, örgütlenme hakkı, sosyal güvenlik hakkı, adil ücret hakkı gibi sosyal ve ekonomik hakları, üçüncü kuşak haklar olarak nitelenen çevre, kültür ve gelişme hakları gibi hakların ortaya çıkışının tarihsel arkaplanını oluşturmuştur. Bu kuşak haklar içerisinde insanların temiz ve tahribata karşı korunmakta olan bir çevrede yaşama hakları ile grupların veya “kişilerin” kültürel, siyasal ve ekonomik gelişme haklar bulunmaktadır.

Bu temel haklar yanında çevre ve doğanın korunması da, global tehditlerin bir sonucu olarak yeni norm ve haklardan birisi haline gelmiş olduğundan İslam uleması tarafından altıncı bir norm olarak da “çevre ve tabiatın koruması” normu belirlenmiştir. İslam uleması bu temel hak ve hürriyetler ile bağdaşmayan her türlü yorum ve uygulamayı ise batıl olarak nitelemişlerdir. Doğal olarak din/dinler ile ilgili sorunlar dinin doğasından değil insanların dini algılama ve yorumlama biçimlerinden kaynaklanmaktadır.

Geçmişte ve çağımızda din adına ortaya çıkan hak ihlalleri dinin gerçek misyonunun doğru algılanmamasından kaynaklanmaktadır. Yaşamın doğal bir mücadele alanı olarak algılanmasının bir sonucu olarak, dinler araçsallaştırılarak bu mücadelenin meşrulaştırıcı aracı haline getirilmiştir.

Esas itibari ile tüm dini metinlerde şiddet ve barışa çağrı içeren kısımlar bulunmaktadır. Bundan dolayı da dini metinlerin insan haklarını koruma misyonuna uygun olarak yorumu önem arzetmektedir. Müslümanların kutsal kitabı Kuran-i Kerim’in birçok ayetinde adalete, barışa ve kardeşliğe vurgu yapılmakta, insanlığın tek bir aile olduğu belirtilmektedir. Güç ve şiddet kullanımı ise sadece bir savunma hakkı olarak görülmektedir. Nitekim Kuran-i Kerim’de barış imkanı olduğunda tercihin mutlaka barıştan yanan kullanılması gerektiği (8/61), dini inançları sebebiyle Müslümanlara savaş açmayan, topraklarına tecavüz etmeyen insanlara saygılı davranılması gerektiği (60/8) açık olarak beyan edilmiştir.

Şüphesiz ki her inanç ve ideolojiye bağlı insanlar arasında inanç ya da ideolojiyi kötü amaçlı kullananlar bulunmaktadır. Ancak bu durum tüm inanç ve ideolojilerin gereksiz ya da yanlış olduğu anlamına gelmez. Çünkü inanç ve ideolojiler insanların hayatı anlama ve anlamlandırma gayretleridir ve bunlara bir bütün olarak karşı çıkmak insanın anlama ve anlamlandırma gayretine karşı çıkmak anlamına gelir ki, bu da inanç ve fikir hürriyetini ihlali sonuçlarını doğurur.

Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Yargıtay Arasındaki Tartışmanın Sebepleri ve Hukuki Analizi

Bu tartışma aslında Türkiye’de son yıllarda yaşanan siyasi ve yargısal tartışmaların bir devamı niteliğindedir. Tartışmanın temelinde, AYM’nin bireysel başvuru yoluyla temel hak ve özgürlükleri koruma görevi ile Yargıtay’ın adli yargılamaların son aşaması olarak nihai karar verme yetkisi arasındaki ilişki ve bu ilişkinin hukuki sınırı yatmaktadır. Medyaya yansıyan değerlendirmelere bakıldığında ise Yargıtay’ın pozitif hukuk ekolünü, Anayasa Mahkemesi’nin ise tabii hukuk ekolünü çağrıştıran değerlendirmeler yaptıkları görülmektedir. Aslında pozitif hukuk ekolü, devlet düşüncesi ve kanunlaştırma hareketlerinin başlaması sonucu tabii hukuk ekolünden doğmuş bir ekoldür.

Anayasa Mahkemesi’ne 2010 yılında yapılan anayasa değişikliğiyle bireysel başvuruları incelme ve karara bağlama yetkisi tanımış ve bu sayede vatandaşların anayasal haklarının ihlal edilmesi durumunda AYM’ye başvurarak etkili bir kanun yolu arama imkanı elde etmeleri sağlanmış oldu. Böylece AYM, bireysel başvuruları inceleyerek, anayasa hükümlerinin yorumlanması ve uygulanması konusunda son sözü söyleme yetkisine sahip olmuştur. AYM, bireysel başvurularda hak ihlali tespit ettiği takdirde, ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için ilgili mahkemeye kararını gönderir ve bu karar bağlayıcıdır. Bu şekilde, AYM, temel hak ve özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi açısından önemli bir rol oynamaktadır.

Yargıtay ise, adli yargılamaların son noktası olup, bireysel davalarda nihai kararı veren yüksek yargı organıdır. Yargıtay, kanun yollarının tüketilmesi halinde, davaların hukuka uygunluğunu denetler ve kararlarını kesin hüküm olarak verir. Yargıtay, kendi içtihatlarını oluşturarak, hukukun birliği ve istikrarı açısından önemli bir rol oynamaktadır.

AYM ve Yargıtay arasındaki tartışma, AYM’nin bireysel başvuru yoluyla verdiği bazı kararların, Yargıtay’ın kesin hüküm olarak verdiği kararlarla çelişmesi veya Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarını değiştirmesi nedeniyle ortaya çıkmıştır. Özellikle, AYM’nin belirsiz alacak davaları, tutukluluk süreleri, ifade özgürlüğü, adil yargılanma hakkı gibi konularda verdiği kararlar, Yargıtay’ın uygulamalarına ters düşmüş veya eleştirilmiştir. Yargıtay, AYM’nin bireysel başvuru yoluyla yargısal kararları bozduğunu, yargı sistemini kaosa sürüklediğini, hukuki belirlilik ve öngörülebilirliği zedelediğini, kendi yetki alanına müdahale ettiğini iddia etmiştir. AYM ise, bireysel başvuru yolunun anayasal bir hak olduğunu, temel hak ve özgürlüklerin korunması görevinin kendisine verildiğini, yargısal kararları bozmadan sadece hak ihlallerini tespit ettiğini, yargı organlarına saygılı olduğunu savunmuştur.

AYM ve Yargıtay arasındaki tartışmanın hukuki analizi yapılırken, şu hususlar göz önünde bulundurulmalıdır:

AYM ve Yargıtay’ın görev alanları tamamen farklı olduğu için, birinin diğerinden “daha üstün” olduğunu söylemek doğru olmaz. AYM, anayasal düzeni koruma ve bireysel hak ihlalleri konusunda son sözü söyleme yetkisine sahiptir. Yargıtay ise, adli yargılamaların son aşaması olarak nihai karar verme yetkisine sahiptir. Bu iki yargı organı arasında bir hiyerarşi veya rekabet değil, işbirliği ve uyum olmalıdır.

AYM’nin bireysel başvuru yoluyla verdiği kararlar, anayasa hükümlerinin yorumlanması ve uygulanması bakımından son derece önemli ve bağlayıcıdır. AYM’nin kararlarına uymamak, anayasaya uymamak anlamına gelir. AYM’nin kararlarına saygı duymak, yargı bağımsızlığı ve hukuk devleti ilkesinin gereğidir. AYM’nin kararlarını eleştirmek veya tartışmak mümkündür, ancak bu eleştiri ve tartışma, hukuki ve akademik çerçevede yapılmalıdır. AYM’nin kararlarını yok saymak veya uygulamamak, yargısal krize ve güven erozyonuna yol açar.

 Yargıtay’ın adli yargılamaların son noktası olarak verdiği kararlar da  hukukun birliği ve istikrarı bakımından son derece önemli ve bağlayıcıdır. Yargıtay’ın kararlarına saygı duymak da hukukun üstünlüğü ve adaletin sağlanması ilkesinin gereğidir. Yargıtay’ın kararlarını eleştirmek veya tartışmak mümkündür, ancak bu eleştiri ve tartışma, hukuki ve akademik çerçevede yapılmalıdır. Aynı şekilde Yargıtay’ın kararlarını da göz ardı etmek, hukuki belirsizlik ve karmaşaya yol açar.

AYM ve Yargıtay arasındaki içtihat farklılıklar veya çelişkiler, hukuki bir sorun olarak görülmeli ve hukuki yollarla çözülmelidir. Bu çözüm, AYM’nin yetkilerinin daraltılması veya kaldırılması şeklinde olmamalıdır. AYM’nin yetkilerinin daraltılması veya kaldırılması, temel hak ve özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi açısından büyük bir kayıp olur. Yargıtay’ın Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında Anayasayı ihlal suçu duyurusunda bulunması ise hem yetki hem de yargılama usulü açısından hukuki belirsizlik ve kaosa sebebiyet vereceği açıktır. Bu sorun, AYM ve Yargıtay arasında diyalog ve işbirliği kurulması, içtihatların uyumlaştırılması yoluyla çözülmelidir. Ancak bu şartlar içerisinde hukuki belirlilik ve öngörülebilirliğin sağlanması için anayasal ve yasal düzenlemelere ihtiyaç duyulacağı da aşikârdır. Bu çözüm, hukuk devleti ve demokrasi kültürünün gereğidir.

Tevrat ve Tevrat’ta Geçen On Emir Işığında Filistin-İsrail Sorunu

Tevrat’ta geçen on emir, Yahudilik inancının temelini oluşturan ve Hz. Musa’ya Sina Dağı’nda Tanrı tarafından verildiğine inanılan ahlaki ve dini kurallardır. Tevrat’ta on emir iki yerde zikredilir: Çıkış (20/2-17) ve Tesniye (5/6-21) bölümlerinde. Ancak bu iki metin arasında bazı farklılıklar vardır. Örneğin, sabat gününü neden tutmak gerektiği, komşunun eşini ve malını arzulamama emri ve emirlerin sıralaması gibi konularda farklı ifadeler kullanılmıştır. Bu farklılıkların, taş levhaların kaybolmasının bir sonucu olduğu düşünülmektedir. On emir, Yahudilerin Tanrı ile yaptıkları ahidin bir parçası olarak kabul edilir. Ancak Yahudiler, zaman zaman bu ahdi bozmuş, Tanrı’nın emirlerine karşı gelmiş ve başka tanrılara tapmışlardır. Bu yüzden Tanrı, onları cezalandırmış, sürgüne göndermiş ve düşmanlarına teslim etmiştir. Bu durum aslında İsrail oğulları ve/veya Yahudilerin seçilmiş millet olarak zikredilmelerinin esas sebebinin etnik köken değil dini ve insani tutumlar ile alakalı olduğu sonucunu doğurmaktadır.

On emir, Yahudilik ve Hristiyanlıkta farklı şekillerde yorumlanmış ve uygulanmıştır. Bazı mezhepler, on emri sıralama, sayı veya içerik açısından farklı şekilde gruplandırmıştır. Bazıları, on emrin yanında başka kurallar da eklemiştir.

On emir ile ilgili iki versiyon arasında bazı farklılıklar olmakla beraber genel olarak şunlardır:

1. Tanrı’dan başka tanrıya tapmayacaksın.

2. Tanrı’nın adını boş yere anıp kötüye kullanmayacaksın.

3. Şabat gününü kutsal tutacaksın.

4. Babana ve anana saygı göstereceksin.

5. Öldürmeyeceksin.

6. Zina etmeyeceksin.

7. Çalmayacaksın.

8. Yalan şahitlik etmeyeceksin.

9. Komşunun karısını arzulamayacaksın.

10. Komşunun evini, eşyasını veya başka bir şeyini istemeyeceksin.

Filistin sorununu bu on emir ışığında değerlendirdiğimizde, bugünlerde Filistin ve İsrail’de yaşanan saldırıların 2., 5., ve 10. Maddelerin açık olarak ihlali olduğu görülmektedir. Ancak Tevrat’ın bazı bölümlerinde savaş kutsanırken, bazı bölümlerinde belli şartlara bağlı kılınmakta, bazı bölümlerinde ise tamamen kötü bir eylem olarak gösterilmektedir. Bunların içerisinde en dikkat çekici olanlardan birisi Davud peygambere savaşçı ve kan dökücü olduğu için Allah adına ibadet yeri inşası izni verilmemesidir (1 Chronicles 22:8). Bunun yanısıra oğlu Süleyman’ın barışsever olmasının övülmesi (1 Chronicles 22:9), kan dökmenin bir ülkeyi kirletmek olduğu (Numbers 35:33), kan dökerek beldeler kurmanın kötü bir eylem olduğu ve kan dökülmesinde nefret edilmesi gerektiğinin (Habakkuk 2:12) vurgulanması, İsrail’in güttüğü politikaların Tevrat’ın bu bölümlerine aykırı olduğuna delalet etmektedir.

Ancak Tevrat’ta hikâye edilen, savaş, katliam, kız kaçırma, doğayı tahrip etme, soykırım gibi eylemler (Hakimler, 21:10-14; 21:21-25; Deuteronomy 20:4; 20:14-18), Tevrat’ın adeta bir savaş kitabıymış gibi algılanmasına yol açmaktadır. Tevrat’ta Yahova’nın savaş tanrısı olarak ilan edilmesi (Exodus 15:3) ve Tanrının savaşa doğrudan katıldığının zikredilmesi (Deuteronomy 20:4) ile de savaş ilahi bir eylem haline getirilmiş ve savaşa karşı çıkanlar: “Lanet olsun RAB’bin işini savsaklayana! Kılıcını kan dökmekten alıkoyana lanet olsun! (Jeremiah 48:10)” denilerek açık bir şekilde tehdit edilmesi bu anlayışı destekler niteliktedir.

Bu tür bölümler, Tevrat’ın adeta bir savaş kitabıymış gibi algılanıp şiddetin meşrulaştırılmasının kutsal kanıtları haline getirilmiştir. Bu durum dinlerin ortaya çıkışı ile evren ve insanın tabiatıyla ilgili birçok felsefi tartışmanın da ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bazı yorumcular, Tevrat’ın barış ile ilgili kısımlarının Yahudilerin zayıf dönemlerinde ortaya çıktığını, savaş ve katliamları meşrulaştıran kısımların ise güçlü oldukları dönemde ortaya çıktığını belirtmişlerdir.

Tevrat bir bütünlük içerisinde değerlendirildiğinde temel mantığının barış üzere kurulu olduğu da ileri sürülebilir. Çünkü ileride gelecek olan müjdecinin de barış getireceği (Isaiah 2:9), bir gün silahların tarım aracına dönüşeceği ve toplumların birbirine silah çekmeyeceği (Isaiah 2:4) gibi bölümler temel gayenin savaş değil barış olduğu yorumlarına kaynaklık teşkil etmektedir. Bu bölüm, barışı bir özlem ve nihayî gaye olarak ortaya koymaktadır. Nitekim Tevrat’ta savaşı bir ekonomi ve geçim kaynağı haline getiren peygamberler için: “RAB diyor ki, “Ey halkımı saptıran peygamberler, Sizi doyuranlara esenlik diler, Doyurmayanlara savaş açarsınız (Micah 3:5)” denilerek, bu anlayış tenkit edilmiştir. Yine Tevrat’ta Yakupoğulları ve İsrail oğullarının günahları yüzünden yeryüzüne azap geleceği ifade edilmektedir (Micah 1:5). Bu itibarla da Tevrat’ın bazı bölümlerinde İsrail oğullarına yöneltilen çok keskin eleştirilerin bulunduğunu görmekteyiz. Bu durum Tevrat’ın yazılım tarihi ve yazarları konusunda çok farklı tartışmaların oluşmasına yol açmıştır.

Bu konuda dikkat edilmesi gereken önemli bir husus ise Tevrat’ın iç mesajında peygamberlerin büyük günahlar işleyebilecek insanlar olarak sunulmalarıdır. Tevrat’ta peygamberlerin işlediği günahlar ve cinayetler hem Yahudi hem de Hristiyan geleneğinde önemli bir konudur. Tevrat’ta peygamberlerin, Tanrı’nın emirlerine karşı geldikleri, başka tanrılara taptıkları, yalan söyledikleri, zina ettikleri, hırsızlık yaptıkları, cinayet işledikleri ve büyücülük yaptıkları gibi çeşitli suçlarla itham edildikleri görülmektedir. Bu suçlar, peygamberlerin insanlığa örnek olması gereken yüksek ahlaki vasıflarına aykırıdır. Ancak Tevrat’ta da vurgulandığı üzere peygamberler de işledikleri günahlardan dolayı cezalandırılabilmektedir. Bazı peygamberlerin işledikleri günahlar ve cinayetlerin bazıları şunlardır:

– Hz. Âdem: Tanrı’nın yasakladığı ağacın meyvesini yiyerek isyan ettiği ve Tanrı’ya yalan söylediği için cennetten kovuldu (Tekvin 3:1-24). Hz. Adem’in Allah’ın emrine uymaması günahı Kuran-i Kerim tarafından da doğrulanmıştır.

– Hz. Nuh: Sarhoş olduğu bir sırada çıplak kaldığı ve oğlu Ham’ın kendisine saygısızlık ettiği için lanetlendi (Tekvin 9:20-27).

– Hz. İbrahim: Tanrı’nın kendisine verdiği vaadi beklemeden karısı Sâre’nin cariyesi Hacer ile evlenerek İsmail’i doğurdu (Tekvin 16:1-16). Ayrıca Mısır ve Gerar’da karısını kız kardeşi olarak tanıtarak Firavun ve Abimelek’in onu almasına izin verdi (Tekvin 12:10-20, 20:1-18).

– Hz. Yakup: Kardeşi Esav’ın hakkını gasp etmek için babası İshak’ı kandırdı ve onun bereketini aldı (Tekvin 27:1-40). Ayrıca amcası Lavan’ın kızları Lea ve Rahel ile evlendi ve onların cariyeleri Zilpa ve Bilha ile de ilişkiye girerek on iki oğul sahibi oldu (Tekvin 29:15-30:24).

– Hz. Musa: Mısır’da bir İsrailoğlunu döven bir Mısırlı’yı öldürdü ve cesedini kuma gömdü (Çıkış 2:11-15). Hz. Musa’nın birisi öldürmesi olayına Kuran-i Kerim’de de işaret edilmiştir (Taha 40; Kasas 19). Ayrıca Tanrı’nın kendisine verdiği asayı kayaya vurarak su çıkardı ancak Tanrı’nın emrine karşı geldiği için Kenan topraklarına giremedi (Sayılar 20:1-13).

– Hz. Harun: Hz. Musa’nın yokluğunda İsrailoğullarının isteği üzerine altından bir buzağı heykeli yaptı ve onlara tapmalarına izin verdi (Çıkış 32:1-35). Buna da Kuran-i Kerim’de işaret edilmiştir (Bakara 51).

– Yakup’un oğulları Şimon ve Levi, Şekem’in babası Hamor ile anlaşma yaparlar; ancak sonra anlaşmayı tek taraflı bozarak Şekemlileri toplu katliama uğratırlar (Gen 34, 7-26. Yine tanrının emri ile kadın ve çocuk demeden yağmalamanın meşrulaştırıldığı kısımlar vardır (Hakimler, 21:10-14; 21:21-25; Deuteronomy 20:4; 20:14-18).

– Hz. Davud: Uriya adlı bir askerin karısı olan Batşeba’ya göz koydu ve onunla zina etti. Batşeba hamile kaldığında, Uriya’yı öldürmek için cepheye gönderdi (II. Samuel 11:1-27). Ayrıca Tanrı’nın emrine karşı gelerek İsrailoğullarını saydırdı ve bunun sonucunda Tanrı’nın gazabına uğradı (II. Samuel 24:1-25). Nitekim Hz. Davud çok kan döktüğü için Tanrı adına tapınak yapması yasaklandı (1 Chronicles 22:8).

– Hz. Süleyman: Tanrı’nın kendisine verdiği hikmet ve zenginlikle yetinmeyip yabancı kadınlarla evlendi ve onların tanrılarına taptı (I. Krallar 11:1-13). Ayrıca büyücülük yaptığı ve cinlerle işbirliği yaptığı iddia edilir (Tevrat dışı kaynaklar).

– Hz. Elişa: Kendisine kel kafalı dedikleri için çocuklara lanet okudu ve sonrasında iki ayı çocuklara saldırttı ve kırk iki çocuğun ölümüne sebep oldu (II. Krallar 2:23-25).

Sonuç olarak, Tevrat’ın peygamberler ile ilgili çizdiği bu profile bakıldığında, peygamberlerin büyük günahlar da işleyebilecekleri ve günahları sebebiyle Tanrı tarafından cezalandırılabilecekleri, bundan dolayı da Tevrat’ta geçen dinin özü ile çelişen bölümlerin bu günahlar kapsamında değerlendirilmesi, on emirle çelişen bölümlerin de tahrif olarak yorumlanması gerekmektedir. Aksi takdirde bu günahların din adına meşrulaştırılması ve istismarcılar veya cahiller tarafından zulüm ve haksızlıkların meşrulaştırılması aracı olarak kullanılmalarının yolu açılacaktır. Şu anda Filistin’de de yaşananlar da butür cehalet ve/veya istismarın yeni örnekleridir.

Tevrat’a göre peygamberlerin işlediği günahlar hakkında geniş bilgi için “Tevrat İncil ve Kur’an’da Peygamberlerin 200 Günahı” isimli esere bakılabilir. Ayrıca belirtilen Tevrat bölümleri için benim: “İslamofobi mi Yoksa Hristiyan ve Yahudifobi mi?” isimli çalışmama bakılabilir (https://www.academia.edu/8773204/%C4%B0slamofobi_mi_Yoksa_Hristiyan_ve_Yahudifobi_mi_Islamophobia_or_Christianism_and_Judaism_fobia_ ).

The PROMISED LAND as the RELIGIOUS BACKROUND of the PALESTINIAN QUESTION (الأرض الموعود)

The belief in the Promised Land is a belief that is mostly known in our geography in connection with Judaism. However, this belief exists not only in Judaism, but also in Christianity, Hinduism and Buddhist faiths, albeit in different forms. In addition, although this belief has a religious nature, its political and cultural effects are much greater.

In Hinduism, there is a belief in the holy land similar to the Jewish faith. In Hinduism, belief in the holy land is often associated with Hindu nationalism. According to this belief, the historical and cultural boundaries of India encompass the region where Hinduism was born and spread. This region is sometimes referred to as Akhand Bharat (Undivided India) or Bharatvarsha. The boundaries of this region are not precisely defined, but it is generally accepted that it stretches from the east of Afghanistan to the west of Myanmar, from the south of Tibet to the north of Sri Lanka. The origin of this belief is based on legends in Hindu mythology and sacred texts. In Hinduism, as in Judaism, Ram Rajya (Rama’s Kingdom), where Rama, one of the nine avatars of the god Vishnu, reigns, describes the ideal state. The borders of this state are the same as the Kingdom of Kosala, which was ruled by Rama’s father, King Dasharatha. The Kingdom of Kosala forms part of the Indian state of Uttar Pradesh today.

In Hinduism, there is also a reference to Mount Kailash, a sacred mountain guarded by the Goddess Bharati (the national personification of India) and inhabited by the God Shiva. Mount Kailash is located in the present-day Tibet Autonomous Region of China. Hindu nationalists claim that Mount Kailash is also part of India. These beliefs have had and are making significant impacts on the formation of India’s political identity and paradigm. When we consider that Zionism, which developed within the Judaic faith, is also associated with the name of a mountain, it becomes possible to talk about a religious and political symbolism.

Some Buddhist schools, on the other hand, believe in the Pure Land, a spiritual realm where it is very easy to become enlightened. The most famous of these sites was created by a buddha named Amitabha. This belief is partly similar to our belief in the Kaaba and Mecca. Amitabha lived in ancient times as a bodhisattva named Dharmakara. In Buddhist thought, a bodhisattva is a person who is dedicated to helping all sentient beings achieve Buddhahood. The Sanskrit word Bodhisattva is made up of the words “enlightenment (‘bodhi’) and truth (‘sattva’)”. It is believed that those who are reborn in this area will be freed from suffering. However, this area is considered open to anyone who wants to be enlightened, and no ethnic conditions are put forward. Although there are many different branches of Buddhism, we have not found any information about a promised land belief on an ethnic basis.

The belief in the promised land is based on Abram (Prophet Abraham) in the Torah. Although it is not clear exactly when Prophet Abraham lived, it is estimated that he lived around 2000 BC. In the Torah, it is stated that the promised land was given to the descendants of Prophet Abraham. Although there is no clear date for the transformation of the Torah into a written text, when we consider that it was written between 1500-400 BC, it is understood that it was written about five hundred years after the death of Prophet Abraham. Considering the change in the alphabet and writing styles, it is exceedingly difficult to talk about the originality of these texts. When we look at the writing process and linguistic characteristics of the Torah, it is possible to see the traces of periodical political and cultural factors. At the time when the Torah was written, the concept of god was used in two different senses. One of them is the creator, and the other is the one who holds power and authority. Those who hold power and authority are the kings who have power in general, and in the process of writing the Torah, the concept of god was mostly used for god kings. In this respect, the belief in the promised land must have been formed as a result of the writers of the Torah rewriting the historical events with a religious fiction while writing down the events of that period. In fact, this situation can be considered as a deviation from the belief in the abstract creator, which was the belief of Prophet Abraham. Looking at the events from a religious point of view, it should not have been difficult to make such a formulation, since it is thought that all events are somehow connected with the divine will. However, while writing down these events, the distinction between divine will and divine consent was not taken into account. As a result of this, there was a problem of relativity to God regardless of the rightness or injustice of events. The Promised Land and all similar beliefs are the result of such misperceptions, apart from political abuse. In fact, as pointed out in the Qur’an, Prophet Abraham is the symbolic figure of reaching the abstract belief in God from the concrete belief in God by thinking about the universe. However, the abstract belief in God is an inherent perception in Islamic thought. Therefore, it is incompatible with the general teaching of Islam to claim that the abstract belief in God began with the Prophet Abraham.

The belief in the Promised Land is also an important subject of Christian theology. Although the subject of the Promised Land is found in the Bible, a very different approach has been put forward regarding the descendants and heirs of the Prophet Abraham. According to this approach, the heirs of Abraham are those who are subject to Jesus, as stated in Galatians 3:29. The relevant part reads: “If you belong to Christ, you are a descendant of Abraham, and according to the promise you are an heir.”

According to the majority of Muslim thinkers, the heirs of Prophet Abraham are Ismail, the son of Prophet Abraham, who is believed to be the descendant of the Arabs. With this connection, they consider themselves the heirs of Prophet Abraham. Considering the belief that Hagar, the wife of Prophet Abraham, was a Turk, it can be said that Turks are also the heirs of Prophet Abraham.

There is also no consensus on the boundaries of Prophet Abraham’s inheritance as a land. Because, according to the Torah, God made different covenants with the descendants of Abraham at different times. According to one view, there is also India in these lands. The Torah-promised land we have includes an area stretching from the Nile River in Egypt to the Euphrates River in Turkie (Genesis 15:18). It seems that the belief in the promised land has changed according to historical and political conditions.

As a matter of fact, Mormons, one of the Christian religious groups, tried to show the American lands as the promised land in order to legitimize the occupation of America. According to the Mormons, the promised land is the American continent. Mormons believe that the second coming of Jesus will take place in America and that it is a holy place chosen by God. According to Mormon belief, a man named Lehi, a descendant of Abraham, left Jerusalem in 600 BC and immigrated to America. Although the Qur’an emphasizes the promised land, no information is given about its borders, and it is stated that this promise is not based on an ethnic justification, but on a state of faith, and therefore the heirs of the earth are righteous people (Anbiya 105). In addition, it is not possible to assert an ethnic superiority in the Islamic faith. When we consider that the essence of all these beliefs is Islam, and that the essence of Islam is the guiding laws that Allah has placed on the nature of man and the universe with His creation, it is clear that such a belief or interpretation cannot be defended within Islamic thought. In the light of all these explanations, when we look at the general principles of justice and morality in the Torah, the Bible or the Qur’an, it is not possible to interpret the belief in the promised land in a way that legitimizes policies that legitimize unjust occupations. When such a claim is evaluated in the light of today’s principles of international law, it is clear that it contradicts the rules of international law. In addition, such beliefs and policies related to these beliefs have made humanity pay a very heavy price, as seen in the past and today, and have led to the destruction of the general moral principles of religion. As a result, it is not possible to resolve the Palestinian-Israeli conflict based on interpretations contrary to the general nature of all religions and humanity. This problem needs to be solved in the light of the general moral rules of religions and the generally accepted jus cogens rules of international law.

Filistin Sorununun Dinsel Arkaplanı olarak Vadedilmiş Topraklar (Promised Land, الأرض الموعود)

Vadedilmiş toprak inancı bizim coğrafyamızda daha çok Yahudilik ile bağlantılı olarak bilinen bir inançtır. Ancak bu inanç sadece Yahudilikte değil, aynı zamanda, Hristiyanlık, Hint ve Budist inançlarında da farklı şekillerde de olsa vardır. Ayrıca bu inanç dini bir nitelik taşısa da politik ve kültürel etkileri çok daha fazladır.

Hinduizm’de de Yahudi inancına benzer bir kutsal toprak inancı bulunmaktadır. Hint inançlarında kutsal topraklar inancı genellikle Hindu milliyetçiliği ile ilişkilendirilir. Bu inanca göre, Hindistan’ın tarihi ve kültürel sınırları, Hinduizm’in doğduğu ve yayıldığı bölgeyi kapsamaktadır. Bu bölge, bazen Akhand Bharat (Bölünmemiş Hindistan) veya Bharatvarsha olarak adlandırılır. Bu bölgenin sınırları kesin olarak belirlenmemiştir, ancak genellikle Afganistan’ın doğusundan Myanmar’ın batısına, Tibet’in güneyinden Sri Lanka’nın kuzeyine kadar uzandığı kabul edilir. Bu inancın kökeni, Hindu mitolojisinde ve kutsal metinlerinde geçen efsanelere dayanmaktadır. Yahudilikte olduğu gibi Hinduizm’de de Tanrı Vishnu’nun dokuz avatarından biri olan Rama’nın hüküm sürdüğü Ram Rajya (Rama’nın Krallığı) ideal devleti anlatır. Bu devletin sınırları, Rama’nın babası Kral Dasharatha’nın yönettiği Kosala Krallığı ile aynıdır. Kosala Krallığı ise günümüzde Hindistan’ın Uttar Pradesh eyaletinin bir bölümünü oluşturmaktadır.

Hinduizm’de ayrıca, Tanrıça Bharati’nin (Hindistan’ın ulusal kişileştirmesi) koruduğu ve Tanrı Shiva’nın yaşadığı kutsal bir dağ olan Kailash Dağı’na da atıf yapılır. Kailash Dağı, günümüzde Çin’in Tibet Özerk Bölgesi’nde bulunmaktadır. Hindu milliyetçileri, Kailash Dağı’nın da Hindistan’ın bir parçası olduğunu iddia etmektedirler. Bu inançlar Hindistan’ın siyasi kimlik ve paradigmasını oluşmasında önemli etkiler yapmış ve yapmaktadır. Yahudilik inancı içinde gelişmiş olan siyonizmin de bir dağ adı ile bağlantılı olduğunu dikkate aldığımızda dini ve siyasi bir sembolizmden bahsedilmesi de mümkün hale gelmektedir.

Bazı Budist okulları ise aydınlanmanın çok kolay olduğu bir ruhsal alan olan Saf Toprak’a inanır. Bu alanlardan en meşhuru Amitabha adlı bir buda tarafından varedilmiştir. Bu inanç Kısmen bizdeki Kabe ve Mekke inancına benzemektedir. Amitabha, çok eski zamanlarda Dharmakara adlı bir bodhisattva olarak yaşamıştır. Bodhisattva, Budist düşüncede kendini tüm duyarlı canlıların Budalığa ulaşmasına yardımcı olmaya adamış kişidir. Sanskritçe Bodhisattva kelimesi “aydınlanma (‘bodhi’) ve gerçek (‘sattva’)” kelimelerinden oluşmuştur. Bu alanda yeniden doğanların acı çekmekten kurtulacağına inanılır. Ancak bu alan aydınlanmak isteyen herkese açık kabul edilmekte, etnik bir şart ileri sürülmemektedir. Budizm’in çok farklı kolları olsa da etnik temelde vadedilmiş bir toprak inancına dair bilgiye ulaşmadık.

Vadedilmiş toprak inancı Tevrat’ta ise Avram (Hz. İbrahim)’e dayandırılmaktadır. Hz. İbrahim’in tam olarak ne zaman yaşadığı net olmamakla beraber M.Ö. 2000 yıllarında yaşadığı tahmin edilmektedir. Tevrat’ta vadedilmiş toprakların Hz. İbrahim’in soyuna verildiği ifade edilmektedir. Tevrat’ın yazılı metne dönüşmesi konusunda net bir tarih söylenemezse de M.Ö 1500-400 yılları arasından yazıya geçirildiğini dikkate aldığımızda, Hz. İbrahim’in ölümünden sonra yaklaşık beşyüz sene sonra yazıldığı anlaşılmaktadır. Alfabe ve yazı stillerinin değişimini de dikkate aldığımızda, bu metinlerin en azından orijinalliğinden bahsetmek oldukça güçtür. Tevrat’ın yazılış sürecine ve dil özelliklerine bakıldığında dönemsel siyasi ve kültürel etkenlerin izlerini görmek mümkündür. Tevrat’ın yazıldığı dönemde tanrı kavramı iki farklı anlamda kullanılmaktaydı. Bunlardan bir tanesi yaratıcı, diğeri ise güç ve otoriteyi elinde bulundurandır. Güç ve otoriteyi elinde bulunduran ise genel de iktidar sahibi olan krallardır ve Tevrat’ın yazılım sürecinde tanrı kavramı daha çok tanrı krallar için kullanılmıştır. Bu itibar ile vadedilmiş topraklar inancı o dönemin olaylarının yazıya geçirilirken Tevrat yazarlarının tarihsel olayları dini bir kurgu ile yeniden yazmaları sonucu oluşmuş olmalıdır. Aslında bu durum Hz. İbrahim’in inancı olan soyut yaratıcı inancından bir sapma olarak değerlendirilebilir. Dini bir bakış açısı ile olaylara bakıldığında zaten tüm olayların tanrısal irade ile bir şekilde bağlantılı olduğu düşünüldüğünden böyle bir formülasyonun yapılması zor olmamış olmalıdır. Ancak bu olaylar yazıya geçirilirken ilahi irade ile ilahi rıza arasındaki ayırıma dikkat edilmemiştir. Bunun bir sonucu olarak da olayların haklılık ve haksızlığına bakılmadan Allah’a izafesi sorunu yaşanmıştır. Vadedilmiş toprak ve benzeri tüm inançlar siyasi istismar dışında butür yanlış algıların eseridir. Esasen Hz. İbrahim Kuran-i Kerim’de işaret edildiği üzere evren üzerinde düşünerek somut tanrı inancından soyut Allah inancına ulaşmanın sembolik şahsiyetidir. Ancak soyut Allah inancı İslam düşüncesi içerisinde fıtri bir algıdır. Dolayısıyla soyut Allah inancının Hz. İbrahim ile başladığını ileri sürmek genel İslam öğretisi ile bağdaşmaz.

Vadedilmiş topraklar inancı Hristiyan ilahiyatının da önemli bir konusunu oluşturmaktadır. Vadedilmiş toprakları konusu İncil’de bulunmasına rağmen, Hz. İbrahim’in soyu ve mirasçıları konusunda çok farklı bir yaklaşım ortaya konmuştur. Bu yaklaşıma göre Hz. İbrahim’in mirasçıları (Galatians 3:29)’da belirtildiği gibi Hz. İsa’ya tabi olanlardır. İlgili kısım şöyledir: “Eğer Mesih’e aitseniz, İbrahim’in soyundansınız, vaade göre de mirasçısınız.”

Müslüman düşünürlerin çoğunluğuna göre ise Hz. İbrahim’in mirasçıları, Arapların soyunun geldiğine inanılan Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’dir. Bu bağlantı ile kendilerini Hz. İbrahim’in mirasçıları saymaktadırlar. Hz. İbrahim’in eşi Hacer’in Türk olduğu inancına bakıldığında da Türklerin de Hz. İbrahim’in mirasçıları olduğu söylenebilmektedir.

Hz. İbrahim’in toprak olarak mirasının sınırları konusunda da bir uzlaşı bulunmamaktadır. Çünkü Tevrat’a göre Allah farklı dönemlerde İbrahim soyundan gelenlerle farklı antlaşmalar yapmıştır. Bir görüşe göre bu topraklar içerisinde Hindistan da vardır. Elimizdeki Tevrat’ta vadedilmiş topraklar Mısır’daki Nil Nehri’nden Türkiye’deki Fırat Nehrine kadar uzanan bir bölgeyi içermektedir (Genesis 15:18). Öyle anlaşılıyor ki vadedilmiş topraklar inancı tarihi ve siyasi şartlara göre değişime uğramıştır.

Nitekim Hristiyan dini gruplardan olan Mormonlar Amerika’nın işgalini meşrulaştırmak için de Amerika topraklarını vadedilmiş topraklar olarak göstermeye çalışmışlardır. Mormonlara göre vadedilmiş topraklar, Amerika kıtasıdır. Mormonlar, İsa’nın ikinci gelişinin Amerika’da olacağına ve buranın Tanrı’nın seçtiği kutsal bir yer olduğuna inanırlar. Mormon inancına göre, İbrahim’in soyundan gelen Lehi adlı bir adam, M.Ö. 600 yılında Kudüs’ten ayrılarak Amerika’ya göç etmiştir.

Kuran-i Kerim’de vadedilmiş topraklara vurgu yapılmış olmasına rağmen sınırları ile ilgili hiçbir bilgi verilmez ve bu vaadin etnik bir gerekçeye değil imani bir hale bağlı olduğu bundan dolayı da yeryüzünün mirasçılarının salih insanlar olduğu belirtilir (Enbiya 105). Ayrıca İslam inancında etnik bir üstünlük ileri sürülmesi de mümkün değildir. Tüm bu inançların özünün İslam olduğu, İslam’ın da aslının Allah’ın insanı yaratmasıyla birlikte fıtratına ve evrene koyduğu yönlendirici yasalar olduğunu dikkate aldığımızda da bu tür bir inanç ya da yorumun İslam düşüncesi içerisinde savunulamayacağı da açıktır. Tüm bu açıklamalar ışığında Tevrat, İncil veya Kuran-i Kerim’deki genel adalet ve ahlak ilkelerine bakıldığında vadedilmiş toprak inancının haksız işgalleri meşrulaştırıcı politikalara meşruiyet kazandıracak şekilde yorumlanması mümkün değildir. Günümüz devletler hukuku ilkeleri ışığında da böyle bir iddia değerlendirildiğinde, bunun uluslararası hukuk kurallarıyla çeliştiği açıktır. Ayrıca butür inanç ve bu inançlara bağlı politikalar geçmişte ve bugünlerde de görüldüğü üzere insanlığa çok ağır bedeller ödetmiş, dinin genel ahlaki ilkelerinin tahribine yolaçmıştır. Sonuç olarak da Filistin-İsrail sorununun bütür dinlerin ve insanlığın genel fıtratına aykırı yorumlara dayalı olarak çözümlenmesi mümkün değildir. Bu sorunun dinlerin genel ahlak kuralları ve de uluslararası hukukun genel kabul gören jus cogens kuralları ışığında çözülmesi gerekmektedir.

Pile Krizi ve BM Genel Sekreteri’nin Açıklamalarının Uluslararası Hukuk Açısından Yorumu

KKTC hükümetinin Pile halkının ihtiyaçları doğrultusunda yapmaya çalıştığı yol genişletme çalışmalarına BM askerlerinin müdahalesi yeni bir krize sebep oldu. BM Genel Sekreteri Türk tarafının girişimlerini uluslararası hukuka aykırı bulduğunu beyan etti. Esasen böyle bir açıklama uluslararası hukuk açısından tarafsızlık ilkesini ihlal eden bir açıklamadır. Çünkü Pile bölgesindeki durum gerçekten de uluslararası hukuk ve siyaseti içeren karmaşık ve hassas bir konudur. Kıbrıs’taki BM ara bölgesi, BM Barış Gücü (UNFICYP) tarafından kontrol edilen, 1964 yılında kurulan ve 16 Ağustos 1974’teki ateşkesin ardından, BM’nin kontrolünde kalan Ada’nın %4’ünden fazla toprağı kapsayan tampon bir bölgedir. Tampon bölge Yeşil Hat olarak da bilinir, çünkü başlangıçta 1964’te bir İngiliz subayı tarafından yeşil kalemle bir harita üzerinde işaretlenmiştir.

Tampon bölgenin hukuki statüsü uluslararası hukukta açıkça tanımlanmamıştır. Bir tanıma göre, tampon bölgeler, iki rakip devleti veya varlığı birbirinden ayıran ve taraflardan biri veya her ikisi tarafından kısmen veya tamamen egemenlik kaybına maruz kalan coğrafi alanlardır. Rum yönetiminin 2004’te AB’ye tek yanlı kabul edilmesinin ardından AB, “Protokol 10” diye bilinen bir karar alarak KKTC toprakları ve BM denetimindeki bölgeyi AB toprağı, ancak müfredatın dışında kabul etmesi de Kıbrıs Türk halkının iradesini devre dışı bırakan ve KKTC’nin bağımsızlığını ihlal eden bir karar olması sebebiyle, Uluslararası hukuk açısından sorunlu bir karardır.

BM tampon bölgesinde yol yapımının uluslararası hukuka aykırı olup olmadığına dair net veya kesin bir hukuki düzenleme ise yoktur. Doğal olarak tampon bölgenin hukuki statüsü, uluslararası hukukun nasıl yorumlandığına ve uygulandığına ve tampon bölgenin statüsünü ve rolünü nasıl görüldüğüne ve değerlendirdiğine bağlı olarak değişebilmektedir.

Kıbrıs Türk tarafının Türkler ile Rumların birlikte yaşadıkları Pile bölgesinde vatandaşlarınının ihtiyacını dikkate alarak bir yol inşa etme girişimi, çeşitli gerekçelerle uluslararası hukukun ihlali olarak görülebilir. Ancak bu konuda ileride açıklayacağımız üzere ileri sürülen tüm argümanlar, tartışmaya açık olduğu için BM Genel Sekreteri’nin bu şekilde kesin bir açıklama yapması tarafsızlığı konusunda şüphe uyandırıcıdır. Her ne kadar tampon bölgede veya yakınında karşılıklı rıza dışında hiçbir değişiklik yapılmamasını öngören 1974 tarihli ateşkes anlaşmasının, Güvenlik Konseyi tarafından tampon bölgeyi denetlemek ve kontrol etmekle görevlendirilen UNFICYP’in yetkisinin ihlali edildiği veya tüm ada üzerinde yargı yetkisi olduğunu iddia eden Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün ihlali ve de her iki tarafın da birbirleriyle ve UNFICYP ile işbirliği yapmasını gerektiren iyi niyet ve barış içinde bir arada yaşama ilkesinin ihlal edildiği uluslara arası hukuk içerisinde ileri sürülebilirse de, bu iddiaları geçersiz kılan karşı iddialar da uluslararası hukuk içerisinde ileri sürülebilirdir. Bundan dolayıdır ki BM Genel Sekreteri’nin beyanları uluslararası hukukun tek taraflı yorumu görüntüsü verdiği için BM’nin uluslararası hukukun gereği olan tarafsızlık ilkesine aykırıdır.

Çünkü bu iddialara Kıbrıs Türk tarafı tarafından yine uluslararası hukuk içerisinde farklı gerekçelerle itiraz edilebilir. Mesela BM Barış Güçü (UNFICYP)’in benzer olaylarda Rum tarafına karşı aynı tutumu sergilememekle tarafsızlığını bozduğu; dolayısıyla bu tutumunun uluslararası hukuk ve BM Barış Gücü’nün  yetki ve sorumluluk çerçevesine uymadığı ileri sürülebilirdir. Ayrıca BM’nin federal bir çözümü öngörme kararı ve Annan Planı’nda ileri sürülen çözüm önerileri, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün statüsünü değiştiğini kanıtı olarak ileri sürülebilir. Ayrıca Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenlik yetkisi Kıbrıs Anayasası’na göre Helen ve Türk halklarının ortak iradesini temsil ettiği için Rum tarafının tek taraflı eylem ve söylemleri Kıbrıs Cumhuriyeti’nin temsil edemez. Ayrıca bu yol genişletme çalışması, bölgede yaşayan halkın yaşam koşullarını ve altyapılarını iyileştirmeye yönelik olduğu için, güvenlik riski yaratmamakta bu özelliği sebebiyle Barış Antlaşması’nda da vurgulanan makul girişim kapsamında yorumlanabilir. Çünkü BM’nin güvenlik riski yaratmayan halkların yaşam standartlarını yükseltme ve kolaylaştırmaya yönelik girişimleri engellemesi insan hakları ihlali kapsamına gireceği için BM’nin kuruluş antlaşmasına ve misyonuna aykırı olduğu ölçüde uluslararası hukuka da aykırıdır.

Sonuç olarak, 1963 çatışmaları gerekçe gösterilerek 1964’de Kıbrıs’a getirilen BM Barış Gücü askerleri barışı korumada başarısız olmuşlar ve bu başarısızlığın bir sonucu olarak 1974 Barış Harekatı’nın yapılması zorunlu hale gelmiştir. Annan Planı sonrasında da BM’nin tutumumun tarafsız olmadığı, bu itibarla uluslararası hukuka ve BM’nin kuruluş antlaşmasına aykırı olduğu da açıktır. BM’nin Kapalı Maraş ile ilgili tutumu da bu bölgedeki tüm yatırımların yokolmasına, Dünya’nın en gözde yerlerinden birisi olan Maraş’ın atıl ve harabe bir şehre dönüşmesine neden olmuştur. BM’nin bu kararı Maraş Bölgesi’nde hak sahibi olan insanlar ile kurum ve kuruluşların  menfaatlerine ve de Kıbrıs sorununun çözümüne katkı sağlamadığı için de uluslararası hukuka ve BM’nin kuruluş amaçların hizmet etmemektedir..

Tüm bu gerçekler ışığında BM Genel Sekreteri’nin açıklamalarına bakıldığında uluslararası hukukun gerektirdiği tarafsızlık ilkesine aykırı olduğu; ayrıca BM Barış Gücü’nün de Türk ve Rum halklarının menfaatlerine olan yol genişletme eylemine, açık bir güvenlik riski olmadığı halde karşı çıkmasının da insan haklarına ve de BM Barış Gücü’nün misyonuna uygun olmadığı görülmektedir.

Faiz Politikalarının Yarattığı Ekonomik Dengesizlik

Faiz Politikalarının Yarattığı Ekonomik Dengesizlik

Gelişmemiş ülkelerde faizsiz bir ekonomik sistemin kurulabilmesi imkansız görülmektedir. Faize dayalı ilişkiler genelde yasa dışı olarak tefecilik şeklinde, yasal olarak ise bankacılık şeklinde ortaya çıkmaktadır. İddia edildiğine göre Dünya’da bankacılık sektörü dışında tefecilik şeklinde gelişen çok büyük bir piyasa vardır. Aslında bu iki sektör birbirini beslemektedir. Çünkü bankalara borçlanan; ancak borçlarını ödeyemediği için kredi yasağına giren birçok kişi çare olarak tefecilere başvurarak borçlarından kurtulmaya çalışmaktadır.

Bu durum insanları banka borçlarından biraz kurtarsa da sonrasında tefecilerin eline düşürmektedir. Tabii ki tefecilik yasal olmadığı için tefeciler de kendilerini garantiye almak için kendilerine özgü tedbirler geliştirdiler. Bu tedbirler halk arasında tefecilik mafyası şeklinde tanımlanmaktadır.

Tüm bu olumsuzlukların ana sebebi çarpık bir bankacılık sektörünün oluşmasından kaynaklanmaktadır. Dikkat edilirse ülkelerin gelişmişlik düzeyleri bankacılık sistemlerinin gelişmişlik düzeyleriyle bağlantılıdır. Gelişmiş ülkelerde faizler % 1 ile %3 arasındadır. Borçlanma ve kredi faiz oranları arasındaki fark ise oldukça düşüktür. Aslında bankalar için önemli olan borçlanma ile kredi faizleri arasındaki faktır. Bir banka % 2 faiz ile kredi veriyor ise % 1 faiz ile de mevduat kabul ediyorsa, kar oranı % 1’dir. Aynı banka % 14 faiz ile kredi veriyor % 13 faiz ile de mevduat kabul ediyorsa yine kar oranı % 1’dir. Doğal olarak faizlerin düşürülmesi bankaların kar oranını düşürmez. Ancak döviz kurları üzerinden faizler düşünüldüğünde, TL cinsinden faiz oranı ile döviz cinsinden faiz oranları değişebiliyor. Bu yüzden faizler düşürülürken buna paralel olarak döviz kurlarının da düşürülmesi gerekmektedir. Çünkü döviz kuru yükseldiğinde düşük faiz uygulayan; ancak parası yüksek değer taşıyan ülkelerin faiz oranları yükselmektedir. Mesela 1 Dolar 10 TL olduğunda, 2 dolar faiz veren bir bankanın TL cinsinden faiz oranı 20 TL olur. Bu durumda iç piyasada faize yatırım yapan yatırımcılar paralarını Dolar cinsinde faiz uygulayan dışarıdaki bankalara kaydırmaktadır. Bu sorundan kurtulabilmek için döviz ve faiz oranlarını birlikte ele almak gerekmektedir.

Danimarka ve İsviçre gibi bazı ülkelerde ise bankalar eksi faiz politikası izlemektedir. Bu tür faiz politikası izleyen ülkeler genelde üretim hacmi yüksek ülkelerdir. Bu tür bir politika izlemelerinin ana sebebi ise paranın bankalarda kalması yerine yatırım ve üretime kanalize edilmesini sağlamaktır.

Peki faizlerin yüksek olmasının bankalara bir getirisi var mıdır? Bence yoktur aksine zararı vardır. Çünkü yüksek faiz ile bankanın kredi vermesi ve mevduat kabul etmesi bankalar için daha yüksek bir risk oluşturmaktadır. Çünkü yüksek faiz ile verilen kredilerin tahsili daha zordur. Ülkemizdeki yatırımcıların genel kar ortalaması % 3 civarında olduğunu düşündüğümüzde, bu kadar yüksek faiz ile borçlanan yatırımcıların kendilerini yüksek bir risk altına soktukları açıktır. % 8 civarında bir faiz ile borçlanan yatırımcının bankaya bu borcunu ödeyebilmesi için yaptığı yatırımdan en az % 15’ye yakın kar etmesi lazım. Bu durum yatırımcıyı zora soktuğu gibi enflasyonu da yükseltmektedir. Doğal olarak yüksek faiz demek yüksek ekonomik risk demektir.

Ayrıca yüksek faizler maliyeti yükselttiği için yüksek faizle borçlanan yatırımcıların daha düşük faiz ile borçlanan ülke yatırımcılarıyla rekabet edebilmeleri de mümkün değildir. Bu ise reel sektörün başarısızlığına ve dış piyasada rekabet gücünün azalmasına sebep olmaktadır. Bu sorundan kurtulmak için bankaların geri dönüşümü daha kolay olan, denetimi yüksek düşük faiz oranlarıyla kredi vermeleri gerekir. Faizlerin yüksek olmasının bir sebebi de devletin aldığı stopaj ve bsiv vergileridir. Devletin bu tür vergilerle faizi yükseltmesi doğal olarak reel sektörü olumsuz etkilemektedir.

Faizlerin yüksek olması, yatırımcıyı üretime yatırım yapmak yerine paralarını bankalarda tutmaya teşvik etmektedir. Bu ise yatırım ve üretimin önündeki en büyük engeldir. Yatırım ve üretimin düşmesi aynı zamanda işsizliği de arttırmaktadır. Devlet faizleri düşürüp, üretimi teşvik eden ve kazancı vergilendirse işsizlikle beraber maliyeti de düşürecektir.

Faizlerin yüksek olması bankalara olan borçların tahsil edilmesini de zorlaştırdığı için davaların artmasına ve yüksek faizle birlikte ayrı bir ekonomik yük getirmektedir. Bu sorunun aşılabilmesi için banka faizlerinin gelişmiş ülkelerin faiz oranlarına çekilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde yüksek faizler halkın sadece sömürülmesini değil uzun vadede ülke ekonomisini de daha büyük bir çıkmaza sürüklenmesine yol açacaktır. Şüphesiz ekonomik, sosyal, siyasi ve hukuki alt yapısı oluşmamış sistemlerde düşük faiz politikalarının da bazı riskleri bulunmaktadır. Özellikle ekonomisi zayıf ve istikrarsız ülkelerin dışarıdan borçlanma faizlerinin yüksek olması bu ülkelerin gelir dağılımını olumsuz etkilemekte zayıf olan ülke kaynaklarının faiz borçlarına ayrılmasına yolaçmaktadır. Ekonomisi güçlü ülkelerin düşük faizler, zayıf ülkelerin yüksek faizler borçlandırılması uluslararası gelir dağılımındaki dengesizliğin esas sebebidir.

Mesleki Bilgi ve Birikim İle Birlikte Genel Ahlaki Değerlere ve Meslek Ahlakına BAĞLI Akademisyen

Akademisyenlik farklı bilim dallarında uzmanlaşmayı esas alan bir meslek alanıdır. Bu özelliği itibari ile Dünyadaki sosyal, siyasi ve bilimsel alandaki gelişmelerde büyük oranda etkili olanlar akademisyenlerdir. Akademisyenliğin nasıl olması gerektiği sorusuna cevap verebilmek için ise akademisyenliğin amacına ve bu amacın gerçekleştirilebilmesi için izlenecek yol ve yönteme bakmak gerek. İyi bir akademisyen alanındaki gelişmeleri takip ederek, bu gelişmelere olumlu yönde katkı yapabilen akademisyendir. Bu katkının olumlu olabilmesi için genel ahlaki değerlerle beraber meslek ahlakının gerektirdiği değerlere de bağlı kalınmalıdır. Bu yüzden akademisyenliği genel ahlak ile meslek ahlakından bağımsız düşünmek mümkün değildir.

Adalet, dürüstlük, sevgi ve saygı gibi genel ahlaki değerlere bağlılık hisstemeyen akademisyenin insanlığa karşı vicdani sorumluluk duygusu da olmaz. Bu duygu ve sorumluluktan yoksun olarak yapılan akademik öğretim ve bilimsel çalışmalar ise büyük oranda insanlık için faydadan çok zararlara sebep olur. Akademisyenler sistemlerin kurucuları ve sistem içerisinde uzmalaşanların yetişriricileri oldukları için tüm çalışmalarında genel ahlak kurallarının yanısıra meslek ahlakına da bağlı hareket etmeleri gerekir. Aksi takdirde hem sistemte hem de sistemin yürütülmesinde sorunlar yaşanması kaçınılmaz hale gelir.

Meslek ahlakına sahip olunması ise mesleki liyakata sahip olunması demektir. Liyakat, kişinin mesleki bilgi ve birikiminin yanında meslek ahlakının gerektirdiği etik değerlere de sahip olunmasını ifade eder. Bu değerler görev sorumluluğu olarak da ifade edilen değerlerdir. Meslek alanının değişmesine göre bu değerler bazı değişiklikler göstermektedir. Doktor, hakim, avukat, öğretmen sporcu veya farklı bir meslek sahip olmak bu mesleklerin doğası gereği bazı farklı mesleki sorumlulukları gerekli kılmaktadır. Meslek ünvanına sahip olmakla mesleki liyakata sahip olmak arasındaki fark burada ortaya çıkar. Meslek sahibi olmak insana bir statü kazandırsa da mesleki liyakat olmadan icra edilen meslekler, mesleğin gerektirdiği hizmeti vermek yerine kişisel egoların ve çıkarların bu statü altında gizlenmesi gibi bir davranış biçimi ortaya çıkarır.

Farklı meslek alanlarında yetişen akademi mezunları, akademisyenlerin eğitim ve öğretim sürecinden geçtikten sonra mesleğe atılmaktadırlar. Bundan dolayı da her akademisyen genel ve meslek ahlakı gereği öğrencilerin dürüstlük ve adalet duygularını sarsacak tutum ve davranışlardan uzak durmalı, öğrencilerin zihinsel ve duygusal gelişimlerini olumsuz etkilememelidir. Mesela bir yargıç, akademik unvan sahibi olmasa da akademi mezunu olduğu için genel ahlak ve meslek ahlakına daha da fazla bağlılık hissederek mesleğini icra etmelidir. Mesleğini icra ederken ideolojik, dinsel ya da etnik sebepler gibi genel ahlakın da gereği olan adalet ilkesini ihlal edecek tutum ve davranışlara girişmemelidir. Bir doktor da akademik sıfata sahip olmanın gerektirdiği profesyonellikten uzaklaşarak hastanın durumundan istifade etmeye çalışmamalıdır. Aynı şekilde siyasete yön veren akademik çalışmalarda genel ahlaki değerler yanında toplumun hukukunu korumayı esas alan kamuyararının ya da temel insan hak ve hürriyetlerinin ihlalini meşrulaştıracak olumsuz etkiler oluşmaması için dikkat edilmelidir.

İnsanlığın ve milletlerin yaşadığı sorunların büyük bir kısmı bilimsel gelişmişlik ile akademik ahlak ve genel ahlak arasındaki bağın kopmasından kaynaklanmaktadır. Mesleki gelişim sürecinde genel ve mesleki ahlaki değerlere bağlılık yönünden de kendini geliştiremeyen akademisyenler edindikleri mesleki bilgiyi insanlığın faydasına değil, şahsi veya grup çıkarları doğrultusunda kullandıkları için insanlık adına faydadan çok zararlara sebep olabilmektedirler. Bu yüzden de iyi bir akademisyen, mesleki bilgi ve becerilere sahip olmanın yanında genel ahlaki değerlerle birlikte meslek ahlakının gerektirdiği değerlere de bağlı kalmaldır. Çünkü bilim ile genel ahlaki değerler arasındaki bağ koptuğu ölcüde bilim insanlığın lehine değil aleyhine sonuçlar doğurmaya başlar. Bu konuda sorumlu olanların başında akademisyenlerin olduğu malumdur. Elbette akademisyenler, baskı altında kalmadan bilimsel etik ve genel ahlak kuranllarına bağlı kalabilemeleri için ekonomik ve siyasi güvecelere sahip olmalıdırlar. Böyle bir sitemin oluşmasına da öncülük edecek olanlar yine akademisyenlerin kendileridir.

Günümüzde akademisyenler büyük ölçüde sistemlerin kurucuları olmalarına rağmen halen kendi rektör ve dekanlarını seçememektedir. Bu durum akademisyenlere güven sorununu gündeme getirmekle beraber bilimsel özerkliği de zedelemektedir. Özellikle geçmiş dönemlerde bazı akademisyenlerin aşırı siyasallaşmaları sebebiyle üniversiteleri siyasal ve ideolojik kaleler gibi algılamalarına ve akademisyenliğin gerektirdiği genel ahlaki değerler yanında meslek ahlakından kopmalarına sebep olmuştur. Bu yüzden iyi bir akademisyen, genel ahlaki değerlerler birlikte meslek ahlakı ve demokratik değerlere de bağlı akademisyendir.