Kategori arşivi: Uncategorized

Türkiye Siyasetinde Yenilenme Rüzgârları

Türkiye Siyasetinde Yenilenme Rüzgârları

Başbakan Erdoğan’ın uzun ve sıkıntılı bir maraton sonrasında ilk turda Cumhurbaşkanı olarak seçilmesi, Türkiye’de siyasi dengelerin yeninden yapılandırılmasını zorunlu hale getirdi. İlk değişiklik Sayın Erdoğan’ın, Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nu AK Parti’nin genel başkan adayı olarak açıklaması oldu. Sayın Davutoğlu aslında, uluslararası ilişkiler konusunda, uluslararası saygınlığa sahip bir akademisyendir ve bu niteliği sebebiyle, Dış İşleri Bakanlığı görevine getirilmeden önce hem Başbakan Erdoğan hem de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e dış politika danışmanlığı yapmıştır. Dolayısıyla akademik birikimi ile siyasi tecrübesini etkili kullanabilmesi durumunda, başbakanlığı Türkiye siyaseti için iyi bir kazanım olabilir.

Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanlığı sürecinin ilk yıllarında dış siyaset stratejisi “komşularla sıfır sorun” üzerine kurulmuştu. Öyle gözüküyor S. P. Huntington’un Medeniyetler Çatışması” tezi, bu stratejinin ilham kaynağı olmuştu. Davutoğlu Stratejik Derinlik adlı eserinde uluslararası siyesi yeni trenti ve Türkiye’nin bu süreçteki rolünü söyle açıklamaktadır: “Mesnevi’nin ABD’de en çok satan kitaplar arasında yer alması, İslamiyet’in bir çok batı ülkesinde ikinci büyük din haline gelişi Hint ve Çin Medeniyetlerinin klasik değerlerinin hızlı bir yükseliş trentine girişi, Huntington’un ön gördüğü gibi sadece bir medeniyet çatışmasını değil, yeni bir medeniyet sentezini ve açılımını gerekli kılacaktır. Tarihi birikimi böyle bir açılıma temel sağlayacak toplumların öne çıkacağı bu süreçte tarihi derinliği ile stratejik derinliği arasında yeni ve anlamlı bir bütün oluşturma ve bu bütünü coğrafi derinlik içinde hayata geçirme sorumluluğu ile karşı karşıyadır. Mihver bir ülke olan Türkiye bunu yapabilmesi durumunda jeopolitik, jeokültürel ve jeoekonomik bütünleşmeyi gerçekleştiren merkez bir ülke konumunu kazanacaktır (s. 563)”.

Bence Davutoğlu Dışişleri Bakanlığı siyasi deneyiminden sonra bu kitabı yazmış olsaydı, büyük ölçüde hedefler değişmese de olaylara bakışında değişiklik olacaktı. Nitekim Dışişleri Bakanlığına başladığı ilk zamanlarda verdiği mesajlar ile daha sonraları verdiği mesajlar arasında oldukça büyük farklılıklar oluşmuştur. Bu sebeple de kendisini takdir edenler yanında komşularla sıfır sorun politikasından, neredeyse komşularla savaş durumuna gelinmiş olmaktan dolayı da bazı çevrelerin eleştiri oklarını üzerine çekmiştir.

AKP’nin kurucu kadrolarının bu yeni siyasi süreçte tamamen devre dışı kalacak olması; doğal olarak Davutoğlu’na yeni süreçte partinin yeniden yapılandırabilmesi için önemli bir fırsat verecektir. Tabii bu yeni yapılanma sürecinde, hem yeni Cumhurbaşkanı Erdoğan ile olan ilişkilerini, hem de AKP’nin siyaset dışı kalacak olan kurucu kadroları ile olan ilişkilerini dengede tutması gerekecektir. Çünkü bu dengeleri korumada yapacağı hata ve/veya hatalar, parti içi ayrışmayı tetikleyerek, hem kendisinin hem de partisinin siyasi geleceğini risk altına sokacaktır.

Sayın Gül’ün: “Partime geri döneceğim” şeklindeki açıklaması, en azından bazıları tarafından Davutoğlu’nun emanetçi bir başkan olacağı şeklinde algıların oluşmasına yol açtı. Doğal olarak AK Parti bu yeni süreçte, kendi içinde oluşan yeni güç dengelerinin aktif bir rekabetine şahit olacak gibi gözükmektedir. Bu rekabetin AK Parti’yi küçültecek ya da zayıflatacak bir duruma dönüşmemesi için doğal olarak yeni Cumhurbaşkanı R. T. Erdoğan’ın da tavrı oldukça belirleyici olacaktır. Özellikle Cumhurbaşkanı Gül’ün siyasi tavrı ise Davutoğlu’nun emanetçi bir başkan mı yoksa, icracı bir başkan mı olacağı konusunda belirleyici olacaktır.

Sayın Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığını ilk turda kazanması, CHP içinde de yeni dalgalanmalara yol açtı. Sayın Kılıçtaroğlu, bu dalgaların tesirinden kurtularak, tekrar güven tazelemek için erken kurultay kararı aldı. Parti içi muhalefetin öncülüğünü yapan Muharrem İnce, şu ana kadar adaylığını ilan eden tek muhalif adaydır. Ancak örgütlerin büyük bir kısmının Kılıçtaroğlu’na destek belirtmesi, İnce’nin işini zorlaştırmaktadır. Eski Genel Sekreter Önder Sav’ın, İnce’ye açık destek vermesi, öyle gözüküyor ki yeterli olmayacaktır. Eski başkanlardan Deniz Baykal ise henüz daha net bir tavır ortaya koymadı. Baykal’ın da İnce’ye destek bildirmesi ve onun için çalışması durumunda ise ibre, İnce’ye doğru kayabilir. Öyle gözüküyor ki Sayın İnce eğer Deniz Baykal’dan destek alamaz ise işi daha da zorlaşacak. Ancak her hâlükârda bu yarışın favorisi Kılıçtaroğlu gözükmektedir.

Kılıçtaroğlu döneminde CHP’nin güçlü bir muhalefet sergileyemediğine yönelik bir kanaat hakimdir. Ancak bunu seslendiren CHP içindeki muhalefet, henüz daha AKP’ye karşı daha güçlü bir muhalefet yapabileceği umudunu verecek alternatif politikalar üretebilmiş değildir. Bu durum ise Kılıçtaroğlu’nun kendi konumunu korumasını sağlamaktadır.

MHP kanadında ise henüz daha değişime yönelik herhangi bir ses yükselmiş değildir. Dolayısıyla yakın zamanda MHP içerisinde bir değişim olmayacak gibi gözükmektedir. Sayın Demirtaş ve partisi için de ayni durum söz konusudur. Tabii bu arada çatı aday İhsanoğlu’nun, bu seçim sonuçlarından sonra siyasi hayatı için tamam mı yoksa devam mı diyeceği de merak edilenler arasındandır. İhsanoğlu için ikinci merak edilen şey ise devam demesi durumunda çatının hangi kanadıyla siyasete devam edeceği konusudur. Sonuç olarak, belli bir süre daha, Türkiye siyaseti AKP ve CHP eksenli parti içi çekişmelerle meşgul olacak gibi gözükmektedir. Şu anda yaşanan tartışmalar ise en azından kısa bir zamanda Türkiye siyasetinde köklü bir değişimin olmayacağı sinyalini vermektedir.

Yusuf Suiçmez

Havadis Gazetesi

 

Bin ladin Hikâyesi

Bin ladin Hikâyesi

Gerçek ismi Usame İbn Muhammed olan ancak dünya basınında Bin Ladin olarak şöhret bulan el-Kaide liderinin öldürüldüğü haberi ABD Başkanı Barack Obama tarafından duyuruldu. Siyasi analistlerin yorumlarına baktığımızda, bu haberin Obama’ya siyasi bir güç kazandıracağını anlıyoruz. Ancak basında yer alan resimlerin sahte olduğu, cesedin denize atıldığı, yani ABD’li askerlerin dışında kimsenin görmediği bir cesedin varlığı, karısı ya da kızı yanında iken silahsız olduğu halde öldürülmüş olduğu, Usame’nin gerçekten öldürülüp öldürülmediği konusundaki kuşkuları da beraberinde getirdi. Acaba Usame Bin Ladin öldürülmedi de, kurulmaya çalışılan yeni siyasi düzenin içerisinde oynayabileceği rolü kalmadığı için senaryonun dışına mı itildi? Usame Bin Ladin’in Amerikan askerlerinin Pakistan askerlerini yetiştirdiği kampın hemen yanındaki bir binada öldürüldüğünün ifade edilmiş olması, bu tür şüpheleri daha da güçlendirmiştir. Bin Ladin’in liderliğini yaptığı el-Kaide’nin, öldürülme haberini doğrulaması Bin Ladin’in ölümü ile ilgili kuşkuları kısmen azaltmış olsa da, dünya kamuoyunun büyük bir bölümü hala daha bunun bir senaryo olduğu düşüncesindedir. Dolayısıyla Bin Ladin’in gerçekten öldürülüp öldürülmediği hiçbir zaman tam olarak açıklığa kavuşmayacak gibi gözükmektedir. Elbette tarihte öldürülüp öldürülmediği tartışmalı olan tek kişi Usame Bin Ladin değildir. Bu sorun Hz. İsa’nın ölümü dâhil, birçok tarihi kişilik için söz konusudur. Ancak şunda şüphe yok ki ABD’nin uluslararası siyasi literatürüne Rusya’ya karşı savaşan bir kahraman olarak giren Usame Bin Ladin ismi, öldürülmüş olan korkunç terörist hikâyesi ile son buldu. Bu da aslında, uluslararası siyasetin önemli bir aktörünün en azından siyaseten ölümünün ilanı demektir. Bundan sonraki esas mesele, Bin Laden’in uluslararası sistemdeki rolü ve etkisinin başka bir şahısta devam ettirilip ettirilmeyeceğidir. Nitekim ABD’den yapılan bazı açıklamalarda terör ile mücadelenin devam edeceğine dair net ifadelerin kullanılmış olması; aynı şekilde Bin Ladin’in liderliğini yaptığı el-Kaide kanadından da ABD’ye karşı mücadelenin artarak devam edeceği mesajlarının verilmiş olması, uluslararası siyasette isim değişikliği dışında fazla bir gelişmenin olmayacağı izlenimini vermektedir. Bu mesajları verenler mevcut statükonun korunmasından yana olanlardır. Bu açıklamaları yapanlara göre Usame’nin uluslararası siyaset arenasından bir şekilde el çektirilmiş olması memnuniyet verici bir durum değildir. Çünkü günümüz siyasi stratejilerinde “terör tehdidi” devletlerin varlığını tehdit ettiği kadar; devletlerin siyasi varlıkları ile uluslara arası siyasetlerini sürdürebilmeleri için gerekli bir mekanizma olarak algılanmaktadır. Bundan dolayıdır ki, hemen hemen her devletin güvenlik doktrini çerçevesinde desteklediği terör organizasyonları vardır. Bu anlayıştan dolayıdır ki siyasi literatüre “senin teröristin iyi de benim ki mi kötü?” diye bir söylem girmiştir. Dolayısıyla Usame Bin Ladin’in öldürülmesi olayı ABD’nin uluslararası siyasetinde teröre bakış açısında ciddi bir değişikliğin sinyali mi; yoksa sadece bir aktör değişikliğimi olduğunu anlayabilmemiz için zamana ihtiyacımız vardır.

Bin Ladin’in öldürülmesi olayına farklı yaklaşan İngiltere’nin Canterbury Başpiskoposu Dr. Rowan William, el-Kaide terör örgütü lideri Usame Bin Ladin’in silahsız olduğu halde öldürülmesini, adalet için mücadeleye aykırı bularak kınadı. Bu tutum, din adamlarının, ister devlet adına olsun isterse inanç ve ideoloji adına olsun insan hayatını kasteden tüm yargısız infazlara karşı durmaları gerektiği yönünde örnek bir mesaj içermektedir. Aslında dünya siyasetini bu kadar meşgul eden “terör” kavramının hala daha makul bir tanımının yapılmamış olması, bu sorunun anlaşılmasını ve aşılmasını engelleyen bir başka sorundur. Bunun yapılmamasının bir nedeni de: Bu gizemli güce hala daha ulusal ve uluslararası güçlerin ihtiyaç duymasıdır. Aslında terörün tanımı yapılabilse, devlet terörünün de tanımının yapılabilmesinin yolu açılacaktır. O zaman daha küçük ve etkisiz olan terör örgütleri ile daha büyük ve etkili olan devlet organizasyonları arasındaki benzerlik ve farklılıklar ortaya çıkacaktır. Aslında doğrudan devlet eliyle gerçekleştirilen öldürme olayları ile devletlere karşı olan güçlerin gerçekleştirdikleri terör olaylarını karşılaştırdığımızda, terör örgütlerinin gerçekleştirdiği cinayetlerin, devlet eliyle gerçekleştirilen öldürme olaylarından çok daha az olduğu görülür. Buna rağmen devlet adına gerçekleştirilen öldürme olayları hala daha yeteri kadar sorgulanmamaktadır. Bu sorunun kaynağında insanın henüz daha kendi yaşamının değerini tam olarak algılayamaması ve bazen devlet, ideoloji, inanç gibi kavramlara bu tür eylemleri meşrulaştırıcı bir misyon yüklenmesidir.

Burada cevabı aranması gereken en önemli soru: “Terörü uluslararası güçler mi var ediyor; yoksa terör uluslararası güçlere karşı haksız bir başkaldırı olarak mı ortaya çıkıyor?” sorusudur. 1. ve 2. Dünya savaşlarından insanlık zarar görmüş olsa da; savaş sektörüne yatırım yapan uluslararası silah tüccarları dünya siyasetine yön verebilecek kadar büyük karlar elde ettiler. Doğal olarak yaşanılan iki dünya savaşından sonra yeni tehditler mantığı üzerine kurulmuş olan Yeni Dünya Düzeni, büyük ölçüde terörü ve terör örgütlerini finanse etmeye devam etmiştir. Ne yazık ki, henüz daha insanlığın ortak aklı ve hissiyatı bu büyük sorunların ciddiyetini kavrayarak çözüm üretebilecek düzeye ulaşabilmiş değildir. Bu durum, terörün kaynağı gösterilen çaresizlik ve hareket stratejisini belirleyen çaresiz bırakma siyasetlerinin sürekliliğini sağlayan en temel etkendir.

Sıra KKTC’de (Cumhurbaşkanı Seçimi)

Sıra KKTC’de (Cumhurbaşkanı Seçimi)

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanının belli olmasının ardından KKTC Siyasetinde de Nisan 2015’de yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimi daha yoğun bir şekilde gündeme gelmeye başladı. KKTC Cumhurbaşkanlığı için basında isimleri öne çıkan aday adayları mevcut Cumhurbaşkanı Eroğlu, ikinci Cumhurbaşkanı Talat, Meclis Başkanı Sibel Siber, müzakereci Kudret Özersay ile eski Lefkoşa Belediye Başkanı Mustafa Akıncı’dır.

Sayın Özersay ve Sayın Akıncı’dan birisinin ya da her ikisinin aday olması durumunda, parti adayı değil de bağımsız aday olmaları beklenmektedir. Ancak bazı çevreler, Sayın Eroğlu’nun aday olmaması durumunda Özersay’ın sağın adayı olarak çıkabileceğini dile getirmektedirler. Sayın Akıncı’yı ise solun adayı olarak zikredenler bulunmaktadır. Farklı bir söylem ise Akıncı’nın TDP’nin adayı veya desteklediği aday olarak çıkacağı şeklindedir. Bu görüş, özellikle TDP’nin Lefkoşa Belediyesini kazanmasından sonra yüksek sesle dillendirilmeye başlandı. Özersay’ın adının siyasette anılması ise öncülüğünü yaptığı Toparlanıyoruz Hareketi’nin siyasi bir harekete dönüşeceği şeklindeki algılar ile gündeme gelmeye başladı. Yakın zamanda ise basına yansıyan açıklamalarına baktığımızda ise cumhurbaşkanlığı adaylığına oldukça sıcak baktığı anlaşılmaktadır.

Şu anda esen havaya baktığımızda sağın adayının Sayın Eroğlu’nun olacağı anlaşılmaktadır. Sayın İrsen Küçük’ün oldukça sıkıntılı bir şekilde siyasetten tasfiye edilmesinin arkasında da Eroğlu’nun bu arzusunun yattığı kabul edilmektedir. Demokrat Parti’nin aday çıkarmaması ve Eroğlu’nu desteklemesi durumunda, Eroğlu’nun tekrar Cumhurbaşkanı seçilebilmesi ihtimali güçlenecektir. Son dönemlerde Eroğlu’nun sağlık durumu ve yaşını ileri sürenler, aday olmasının doğru olmayacağını ileri sürseler de eleştirileri yapanlar henüz daha alternatif bir isim ileri sürememişlerdir. Tabii ki, her ne kadar dillendirilmese de İrsen Küçük’ün belli bir gücü olduğu bilinmektedir. Bu yüzden de sürpriz adaylardan olabileceği söylenmektedir; ancak kendisinden bu yönde herhangi bir açıklaması en azından bizim bilgimize gelmedi. Ancak Küçük’ün, UBP içindeki gücünü Eroğlu’na taraf değil de aleyhine kullanması durumunda, Eroğlu’nun adaylığı için oldukça büyük bir sıkıntı yaratabilir.

Sayın Talat’ın cephesinde de bir belirsizlik bulunmaktadır. Çünkü CTP içindeki dengeler henüz ortak bir aday tespit edebilecek bir düzeye erişmemiş gözükmektedir. Bu durum CTP’nin çıkaracağı aday için bir dezavantaj yaratıyor ki Talat, yaptığı açıklamada partinin bu konuda hızlı karar vermesi gerektiğine vurgu yapma ihtiyacı hissetti. CTP içerisinde Talat dışında Meclis Başkanı Sibel Siber’in de adı geçmektedir. Sayın Siber’e sempati ile bakan oldukça fazla insan bulunmaktadır. Buna dayanarak olsa gerek, basına yansıyan açıklamasında, kamuoyunun referans alınması gerektiğini belirtti. Bu durum, CTP içinde Talat ve Siber isimlerinin epeyi tartışılacağı anlamına gelmektedir. Talat ile önceleri yaptığım bir görüşmede ortamın uygun olması durumunda aday olabileceğini söylemişti. Basına yansıyan son açıklamalarında ise bu konuda partinin karar vermesi gerektiğini belirtti. Anlaşılan şartlar henüz daha istediği kıvama gelmemiştir. Bu arada basında adaylığı gündeme gelen bir diğer isim de Başbakan Özkan Yorgancıoğlu’dur. Yorgancıoğlu ismini kamuoyunun gündemine getiren Güzelyurt milletvekili Mehmet Çağlar’dır. Çağlar’ın parti geleneğine dayandırdığı adaylık söyleminin arkasında, farklı bir duyum var mı henüz açıklık kazanmamıştır. Ancak Sayın Yorgancıoğlu’nun aday olması durumunda, seçim dengelerinin tamamen değişmesi olasılığı vardır. Bu değişikliğin etkilerini ise şimdiden kestirmek olası gözükmemektedir.

Türkiye’nin çözüm yönündeki politikasında kararlı bir irade ortaya koyması durumunda, Talat ve Eroğlu’nun siyasi misyonlarının KKTC halkının haklarının korunması ve geliştirilmesinde nasıl bir etki yaratacağı üzerinde kafa yormak lazım. Talat’ın Annan Planı dönemindeki tavrı, çözüm yönünde samimi bir tavır olarak değerlendirilmişti. Ancak Annan Planı’nın yeterli bir plan olmadığı kanaatimi belirmek zorundayım. Buna rağmen çözüm için bir zemin olduğu da açıktır. Nitekim Sayın Eroğlu’da, müzakere sürecini Talat’ın bıraktığı yerden devam ettireceğini ifade ederek bunu doğrulamıştır.

Eroğlu, Cumhurbaşkanı adaylığı kampanyaları sürecinde, halka açık bir müzakere süreci yürüteceğini ifade etmişti; ancak Talat’tan daha açık bir müzakere süreci yürüttüğünü ileri sürmek oldukça güçtür. Talat döneminde en azından somut bir plan ve maddeleri üzerinde tartışılıyordu, Eroğlu döneminde ise halka kapalı bir politika izlenmiş ve izlenmektedir. Bu durum, çözüm yönünde ciddi bir siyasetin izlenmediği ya da halkın süreçten uzak tutulmaya çalışıldığı izlenimini yaratmaktadır. Eroğlu ile daha önce yaptığım bir görüşmede, kendisinin Annan Planı’na “hayır” demesinin, taviz politikalarına karşı bir kalkan olduğunu ima etmişti. Bu durumun cumhurbaşkanlığı seçimini kazanmasında oldukça etkili olduğu kanaatindeyim. Çünkü Güney Kıbrıs’ın çok büyük bir oranda Annan Planı’na “hayır” demesi, doğal olarak halk arasında yeni çözüm sürecinde oldukça büyük tavizler verilecek korkusunun yayılmasına sebep olmuştu.

Cumhurbaşkanının ayni zamanda müzakereci sıfatını da taşıması, bu seçimi daha da önemli kılmaktadır. Çünkü bu seçim ayni zamanda Kıbrıs sorunun nasıl bir çözüme kavuşturulması gerektiği yönünde de halkın iradesinin ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Kıbrıs sorununun çözümü için üç farklı siyaset bulunmaktadır. Bunlardan birincisi KKTC’nin bağımsız bir devlet olarak tanıtılması siyasetidir ve bu siyaset Rahmetli Kurucu Cumhurbaşkanı R. R. Denktaş ile özdeşleştirilmişti. İkinci çözüm yolu ise Güney Kıbrıs ile birleşik bir çözüm siyasetidir ki, bu çözüm yolu özellikle Talat ile özdeşleştirilmiştir. Eroğlu’nun siyasi çizgisine baktığımızda, KKTC’nin bağımsızlığını savunmaktan çok KKTC’nin temel olarak kabul edildiği daha çok federasyona dayalı bir birleşik Kıbrıs tezini savunduğu izlenimi oluşmaktadır. Kıbrıs sorununun çözümü için var olan bir başka alternatif siyaset ise KKTC’nin Türkiye ile birleşmesidir. Ancak bu çözüm yolunu açık olarak savunan hiçbir Cumhurbaşkanı adayı çıkmamıştır.

Özellikle Sayın Denktaş’ın gizli ajandasında bu çözüm yolunun bulunduğu defalarca dillendirilmiştir. Bu görüş, açık olarak sadece Türkiye eski bakanlarından Egemen Bağış ve KKTC eski bakanlarından Zorlu Töre tarafından dillendirilmiştir. Ancak bu görüş hiçbir siyasi parti tarafından sahiplenilmemiştir. Aslında Cumhurbaşkanlığı adaylarından birisinin bu siyaseti savunmasının, hem çözüm hem de halkın gerçek iradesinin tespiti için oldukça faydalı olacağı kanaatindeyim. Nitekim halkların ortak iradesine dayanmayan dıştan dayatma çözüm arayışlarının, 1960’da da olduğu gibi çözümden çok sorun yarattığı bilinmektedir. Suriye, Irak, Libya ve dünyanın birçok yerinde dışardan dayatmalarla gelen çözüm arayışlarının, çözümden çok sorun yarattığı diğer örneklerdir. Sonuçta demokratik bir dünyada en doğru kararları halkların verdiğini kabul etmek gerekir. Bunun için de halkların önüne dünyadaki güç merkezlerinin dayattığı çözüm önerilerini değil; halkların gerçek iradesini ortaya çıkaracak olan çok yönlü çözüm önerilerini sunmak gerekir. Tabii ki toplumların demokratik yollarla verdikleri kararlara da, iç muhalefet dahil herkesin saygı duyması gerekmektedir.

Tabii ki Sayın Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı döneminde, Başbakanlığı dönemindeki çözüm için bir adım önde politikasının devam ettirilip ettirilmeyeceği, yeni seçilecek Cumhurbaşkanının siyasi misyonunun belirlenmesi ve Türkiye ile sağlıklı ilişkilerin kurulabilmesi için oldukça önemli bir ölçü olacaktır. Kıbrıs Türk halkı, bu konuda oldukça hassas olduğu için Cumhurbaşkanlığı için adı geçen diğer adayların da Kıbrıs sorununun çözümü için Talat ve Eroğlu’ndan farklı olarak, adaylıklarını gerekli kılan gerekçeleri ortaya koymaları gerekir. Tabii bağımsız bir adayın Cumhurbaşkanlığını kazanması oldukça zor gözükmektedir. Ancak tüm partilerin anayasa değişikliğine destek vermesine rağmen, halkın bu değişikliğe hayır demesi, siyasete ve siyasi partilere olan güvensizlik olarak yorumlanmakta ve bu durum bağımsız aday olmak isteyenleri cesaretlendirmektedir.

Öngörüde bulunmak için erken olmasına rağmen, adaylarda bir değişiklik olmaması durumunda bu bilgiler ışığında şu anki aday adaylarının durumundan hareketle genel bir değerlendirme yapacak olursak, KKTC’deki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin Türkiye’dekinin aksine ikinci tura kalacağını söyleyebiliriz. İkinci turda ise ne olacağı ile ilgili bir değerlendirme yapabilmek için oldukça erken olduğu kanaatindeyim.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/sira-kktc-de-cumhurbaskani-secimi/5279

Yusuf Suiçmez

 

Erdoğan ve Kıbrıs Sorunu

Erdoğan ve Kıbrıs Sorunu

Bu gün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları ilk defa kendi oyları ile cumhurbaşkanlarını seçecekler. Daha önceki yazımda da belirttiğim üzere büyük olasılıkla Başbakan Erdoğan, seçimin ilk turunda halkın seçtiği ilk cumhurbaşkanı olacaktır. Cumhurbaşkanını halkın seçmesi hem demokrasi hem de sivil toplum adına önemli bir kazanım olacaktır. Çünkü cumhurbaşkanı ayni zamanda başkomutandır. Bu yüzden de halk ilk defa bir başkomutanı da seçmiş olacaktır. Bence Başbakan Erdoğan, cumhurbaşkanını halkın seçmesi için vermiş olduğu büyük mücadele sebebiyle, halkın seçtiği ilk cumhurbaşkanı olmayı hak etti. Bu sebeple muhalefet adaylarından birisinin bu seçimi kazanması, büyük sürpriz olur.

Sayın Erdoğan döneminde Kıbrıs sorununun çözümü için ortaya koyduğu irade Kıbrıs Türk halkı arasında büyük bir saygı kazanmasına sebep olmuştu. Ancak Annan Planı sonrası yaşanan bazı gelişmeler, KKTC vatandaşlarının büyük bir kesiminde üzüntü ve hayal kırıklığına da yol açtı. Yıllarını Kıbrıs mücadelesine vermiş bir çok insanın, bunun için mi mücadele ettik diye şikayet ettiğine üzülerek tanık oldum. Doğrusu bunun KKTC’de kullanılan oylara nasıl yansıyacağını merak etmekteyim.

KKTC’de ilk defa cumhurbaşkanı seçimi için oy kullanılması büyük bir kesim tarafından hoş karşılanırken, özellikle bazı uygulamalar sebebiyle de eleştirilerin yapılmasına yol açtı. Randevu sisteminin kullanılması ve sadıkların sadece Lefkoşa’da açılması bu eleştirilerin başında gelmektedir. Bence randevu sistemi doğru bir uygulamaydı. Ancak, randevu alamayanların bilgisayar tarafından düzensiz bir şekilde dağıtılması, aileleri böldü ve insanların oy kullanacakları gün ve saatleri öğrenmelerini zorlaştırdı. Eğer randevu sistemi ile birlikte, randevu alamayanlar için ayrı özel bir gün tayin edilmiş olsaydı, randevu alamayan vatandaşlar daha rahat oy kullanabileceklerdi. Katılım oranı daha da fazla olacaktı. Bu seçimde KKTC’den çıkacak oyların, nasıl değerlendirileceği de benim için bir merak konusudur.

Başbakan Erdoğan’ın kazanması durumunda Kıbrıs sorununun çözümü için daha güçlü bir irade ortaya çıkacağına dair beklentiler basında şimdiden yer almaya başladı. Büyük ihtimal Erdoğan’ın seçimi kazanması durumunda cumhurbaşkanı sıfatıyla ilk ziyaretini KKTC’ye yapacaktır. Bu ziyaret esnasında vereceği mesajlar, Kıbrıs sorununun yeni yol haritasının da belirleyicisi olacaktır. Bir yıldan az bir süre sonra KKTC’de de cumhurbaşkanlığı seçimleri olacağını göz önüne aldığımızda, Erdoğan’ın çizeceği yol haritasının, yeni cumhurbaşkanın misyonunun anlaşılmasında da etkili olacaktır.

Tabii şunu da belirtelim ki, Annan Planı sonrası yaşanan bazı gelişmeler Erdoğan’ın isteklerinin KKTC’de ters etki yapmasına sebep oldu. Çünkü Türkiye de ekonomik ve sosyal refah artarken KKTC’de sürekli geriye doğru bir gidiş var. Ayrıca Türkiye’de anayasa ve yasalar günün koşullarına göre yenilenirken KKTC’de statüko tüm gücünü korunmaktadır.

Kıbrıs’taki pahalılığa rağmen Türkiye’deki memurlar, KKTC’deki memurlardan daha fazla maaş alırken, KKTC’de sosyal hakların neden geriye doğru gittiğini sorgulamak gerekir. Kazanması durumunda Sayın Erdoğan’dan beklenti, Kıbrıs ziyareti esnasında yıllarca Rumların baskısı altında kalıp kamplara mahkûm olmuş, daha sonra da ambargolar ile iyice sıkıştırılarak bir belirsizlik içine sürüklenen Kıbrıs Türk halkının verdiği haklı ve onurlu mücadeleyi takdir edici ve gönüllerini alıcı açıklamalarda bulunmasıdır. Çünkü Kıbrıs Türk halkı ile Türkiye arasındaki tarihi ve kültürel bağlar her türlü siyaset ve ekonomik değerlerin üzerindedir. Tabii ki gönül alıcı açıklamalar işin manevi boyutudur. Bunun ötesinde KKTC halkının daha iyi sosyal ve ekonomik şartlara kavuşması için de gerekli adımların atılması gerekecektir. Bu adımların atılması kanaatimce hem tarihi, hem insani hem de milli sorumluluğun gereğidir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/erdogan-ve-kibris-sorunu/5226

Yusuf Suiçmez

 

Cihat ve Müslümanlık

Cihat ve Müslümanlık

Bazı düşünürler, genelde dinlerin özelde İslam dininin varlık sebebinin savaş veya savaşı meşrulaştırmak olduğunu ileri sürmektedirler. Bu düşünceyi savunanlar tarihte yaşanan savaşların neredeyse tümünü dinlere bağlamaktadırlar. Medyanın her çeşidinde, bazı dindar insanların cani, acımasız ve terörist olarak gösterilmesinde bu anlayışın izleri bulunmaktadır. Dikkat edilirse servis edilen görüntülü haberlerde Müslüman dindarlar, ellerinde silahlar masum insanları katlederken gösterilmekte bu görüntüler de cihat diye sunulmaktadır. Bu durum doğal olarak dinler savaş çıkarmak veya savaşı meşrulaştırmak için vardır söylemini desteklemektedir. Peki gerçek bu mu?

Hiçbir din varlık sebebini savaş olarak ortaya koymamış olmasına rağmen dini metinlerin büyük bir bölümünde savaşı meşrulaştıran bölümler bulunmaktadır. Doğal olarak sosyal ve siyasi şartlar dini yorumlarda belirleyici olmaktadır. Tabii ki bu arada savaş ile cihadın aynı şey olmadığını bilmek lazım. Cihat, bir insanın Allah rızası için doğrulukla iyiliğin korunması ve yaşatılması için elinden gelen gayreti göstermesi demektir. Dolayısıyla cihat bazen güzel bir söz, tatlı bir gülümseme olabileceği gibi insanın gösterebileceği en üst gayret olan meşru bir savaş da olabilmektedir. Cihat ve savaş kelimelerinin birlikte kullanılmalarının temel sebebi budur. Yani her cihat savaş değildir; ayrıca her savaş da cihat değildir. Bir savaşın cihat olabilmesi için öncelikle haklı bir gerekçeye dayanması gerekmektedir. Bir savaşın da haklı tek gerekçesi olabilir o da insanları yaşatmak ya da yaşamları kurtarmak için olmasıdır.

Savaş, devletler hukuku ile alakalı bir kavramdır. Bu yüzden de uluslararası sözleşmelerde önemli bir yer tutmaktadır. Felsefe, ilahiyat ve siyaset bilimciler tarih boyunca dinin ve devletin esas varlık sebebini ve savaşın hangi durumlarda meşru sayılacağını tartışmışlardır. Hayatın ana prensibini mücadele olarak görenler, hem devleti hem de dini bu anlayış çerçevesinde yorumladıkları için devletin ve dinin ana gayesini üstün gelmek için bir araç olarak kabul ettiler. Aristo’ya göre savaş adaletin tesisi için bir araçtır. Devletin de gayesi adalet olduğu için, doğal olarak devlet adına savaş meşru hatta gerekli bir hal almaktadır. Thomas Hobbes’e göre de tüm varlıklar, doğaları gereği birbirlerine karşı mücadele ve savaş içerisindedirler. Carl Marks’ın sınıflar arası mücadele ve doğal seleksiyon anlayışı da hayatı bir güç mücadelesi ekseninde yorumladığı sonucunu doğurmaktadır. Tüm bu anlayışlar doğal olarak devletin ve dinin de savaş eksenli yorumlanmasına yol açmaktadır.

Devletin varlığının savaş olarak kabul edilmesi, bir devlet kurumu olarak görülen dinin de bu savaşta meşrulaştırıcı bir rol üstlenmesini kaçınılmaz kılmaktadır. Ancak devletler adına işlenen suçların artması, zamanla din ve devlet ilişkilerinin tekrar gözden geçirilmesini gerekli kıldı. Nitekim birçok ilahiyatçı, dini özgürlüklerin korunduğu laik bir devlet anlayışını savunarak, devlet tarafından dinin istismar edilmesini engellemeye çalışmaktadır. Bu yüzden laikliğin din karşıtlığı olarak yorumlanması doğru değildir. Birçok ilahiyatçı devletin laik olmasını, dinin doğru anlaşılması ve yorumlanması için de gerekli görmektedir. Nitekim bu anlayışla hareket eden bazı ülkeler, Kilise ve dini kurumlara hem idari hem de mali özerklik vererek, siyasetin din ya da mezhepler üzerindeki baskısını kaldırmaya çalıştılar. Ancak bazı Müslüman düşünürler de devleti, siyasi mücadelenin bir aracı olarak gördükleri için laik devlet anlayışına karşı çıkarak dini kurumların devlet kurumu olarak kalmasını savunmaktadır. Ancak dinin devlet kurumu olarak görülmesi, her mezhep veya dini cemaatin devleti ele geçirme gayretine girişmesi ve iç çatışmaların ana sebebi haline gelmiştir. Ortadoğu’daki din ve mezhep eksenli çatışmaların ana sebebi budur. Bu yüzden devletin ana gayesi, inanç ya da ideoloji dayatmak değil; farklılıkların birlikte barış ve hoş görü içinde yaşaması için hukuk devletinin gereği olan adaleti sağlamak olmalıdır. Adalet tüm inançların ana ruhu olduğu için de her inancın adaleti destekleyici bir tavır sergilemesi gerekmektedir.

Devleti ve dini mücadelenin bir aracı olarak görenler doğal olarak cihadı da başka ülke ve insanları baskı altına almak için verilen mücadele olarak yorumlamaktadırlar. Ancak insanları ya da ülkeleri Müslüman yapmak için savaş açılmasını cihat olarak yorumlamak doğru bir yaklaşım değildir. Özellikle günümüzde insanlar her türlü inancı bazı kısıtlamalar olsa da rahatlıkla başkalarına tebliğ edebiliyorlar. Ayrıca birçok farklı inançta olduğu gibi Müslümanlığın anlaşılması ve yorumlanmasında da görüş birliği yoktur. Tam aksine Müslümanlar arasındaki çatışmalar, bazen Müslümanlığın özünde barışın olup olmadığı tartışmalarının da yaşanmasına yol açmaktadır.

Müslümanlar arasındaki çatışmalara baktığımızda, çoğunluğunun mezhep ve etnik kökenlere dayalı ayrılıklar üzerinden kurgulandığını görürüz. Dolayısıyla Müslümanlar kendi aralarında, adalet, barış, hoşgörü, insan haklarına saygı ve tüm özgürlüklerin korunması bilincini geliştirmeden, başka milletlere adalet, barış hatta inanç taşımaları mümkün değildir. Bundan dolayı da Müslümanlar önce adaleti, barışı ve hoşgörüyü kendi aralarında tesis etmek için uğraşmalıdırlar.

Bazı Müslümanlar, Müslüman ülkelerde yaşanan tüm olumsuzlukları dış güçlere bağlamaktadırlar. Bu yaklaşım kısmen doğru olsa da, Müslümanların kendi aralarındaki adaletsizlik, haksızlık, cinayet, yolsuzluk ve yoksulluğu tek başına açıklayamaz. Bir insan ve toplum kendindeki eksiklik ve yanlışları görmek yerine hep dışarıda suçlu ararsa o birey ya da toplumun kaderinin değişmesi ve daha iyiye doğru yol alması mümkün değildir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/cihat-ve-muslumanlik/5180

Yusuf Suiçmez

 

Yahudi Düşmanlığı

Yahudi Düşmanlığı

Filistin’de son günlerde yaşananlar, halkımız arasında Yahudilere karşı büyük bir tepkinin oluşmasına yol açtı. Bu tepkiyi bazıları bir çeşit antisemitizm yani Yahudilere karşı etnik bir düşmanlık olarak bazıları da zulme karşı bir duyarlılık olarak değerlendirmektedir. Ancak bu tepkileri bir çeşit antisemitizm olarak değerlendirmenin doğru olmadığı kanaatindeyim. Çünkü normal zamanlarda, özellikle Türk halkının Yahudilere karşı, saldırgan ya da düşmanca bir tavrı yoktur. Dikkat edilirse halkımızın bu tavrı göstermesinde Filistin’den gelen masum insanlara saldırı haberleri etkili olmaktadır. Bu durum tepkinin İsrail halkına değil; İsrail politikalarına olduğunu göstermektedir

Ayrıca halkımızın büyük bir kısmı bu tepkisini gösterirken Yahudilik ve antisemitizm kelimelerinin tarihi ve siyasi anlamını da bilmemektedir. Yahudiliği bir din olarak düşünürsek, bizim de kabul ettiğimiz birçok peygamberin dini olduğu için bir başka ifade ile Ehlikitap sayıldıkları için sırf dinlerinden dolayı Yahudilere düşmanlık beslemek, Müslümanlık inancıyla bağdaşmaz. Yahudiliği bir din olarak değil de bir kavim olarak düşünürsek, bir kavme etnik kökenli bir düşmanlık duymak da Müslümanlık inancıyla bağdaşmaz. Ayrıca meseleye soy olarak bakarsak, bizim inanç ve kültürümüzde tüm insanlar Adem ve Havva’nın soyundandır. Üstelik İsrail Oğulları ile Araplar amca çocuklarından gelmektedirler ve Hz. Muhammed ve birçok peygamber ile yakın bir soy birliğine sahiptirler. Dolayısıyla bu tepkinin ana sebebi soy ayrılığı olamaz.

Bence bu tepkilerin esas sebebi Yahudilik adına yürütülen ve Siyonizm olarak nitelenen siyasettir. “Siyonizm” kelimesi, Siyon (İbranice: Tzi-yon ציון) kelimesinden türetilmiştir. “Siyon” kelimesi esas olarak, Kudüs yakınlarında bulunan Siyon Dağı ile bu dağ üzerindeki Siyon Kalesi’ni belirtmek için kullanılmaktaydı. Siyonizmin temel hedefi Tevrat’ta vadedilen insanlığa örnek olacak kutsal devleti kurmaktır. Siyonizmin temeli ise Yahudi ırkının seçilmiş millet olması esasına dayanmaktadır. Bu anlayışı din ile karışmış bir çeşit ırkçılık olarak tanımlayabiliriz.

Tevrat’a göre İsrail Oğulları Hz. Musa döneminde Mısır’dan kaçarak Filistin topraklarına geldiler. Yahudilik anlayışı ve vadedilmiş topraklar inancının, bu göçten sonra, göçe ve bu bölgedeki varlıklarına dini bir görüntü kazandırmak amacıyla ortaya atılmış olmalıdır. Vadedilmiş topraklar Mısır’daki Nil Nehri’nden Türkiye’deki Fırat Nehrine kadar uzanan bir bölgeyi içermektedir (Genesis 15:18). Tabii bu toprakları vadedenin Kral Tanrı mı yoksa Yaratıcı Tanrı (Allah) mı olduğu bir ilahiyat sorunu olarak ortada durmaktadır. Benim şahsi kanaatime göre bu vaadi yapan o dönemin kralıdır. Çünkü Tevrat’ta “tanrı” kavramı, yaratıcı (Allah), kral (yönetici) ve otorite (güç sahibi) olmak üzere üç farklı şekilde de kullanılmaktadır. Dolayısıyla dönemin kralı tarafından verilen bu söz, zamanla Allah tarafından verilmiş bir söz gibi yorumlanmaya başlanmış olmalıdır. Tevrat’ın yazılma ve oluşturulma sürecine bakıldığında, bu tür bir yanlışın yapılması gayet doğaldır. Bu yanlış veya siyasi yorum, İsrail’in bir tehdit olarak algılanmasının ana nedenlerindendir.

Yahudilik ile ilgili yapılan en temel hata İsrail Oğulları ile Yahudilerin ayni şey olduğunun zannedilmesidir. Çünkü İsrail oğulları bir soyu, Yahudilik ise bir inanç ve düşünceyi ifade eder. Bu inanç ve düşünce Yahudi ırkının seçilmişliği ve üstünlüğü esasına dayanmaktadır. Dolayısıyla tüm İsrail Oğulları Yahudi değildir. Ancak Yahudiler olaya soy bağlamında baktıkları için İsrail Oğullarının tümünü Yahudi olarak görürler.

İsrail Oğulları Filistin’e göçtükten sonra tek tanrılı bir inanca sahip oldukları için çok tanrılı Roma ile uzun bir çatışma süreci yaşadılar Bu çatışmalar Romalıların galibiyeti ile sonuçlandı ve Kudüs’teki tapınakları yıkılarak sürgün edildiler. Diaspora olarak bilinen bu sürgün, 1948’de İsrail Devleti’nin kurulması ile genel anlamda sona erdi. Ancak bu sefer de bu toprakların eski sahipleri olan Filistin halkı için bir sürgün ve göç başlamış oldu. Dolayısıyla bu sorun yeni bir sorun değil; binlerce yıllık siyasi ve dini ayrışmalarla çatışmaların izlerini taşıyan bir sorundur.

Filistin sorununun bu tür çatışma kültürü ile yoğrulmuş inançlara bağlı kalınarak çözülmesi imkansız gözükmektedir. Dolayısıyla bu sorunun çözümü binlerce yıldır acısı ve tatlısıyla ayni coğrafyayı paylaşmış olan iki halkın, temel insan hak ve hürriyetlerini esas alan yeni politikalar üretebilmeleri ve uluslararası güçlerin de bu doğrultuda geliştirilecek yeni politikalara destek vermesi ile mümkündür. Aksi takdirde İsrail-Filistin sorunu hem bölge barışının korunması hem de inançların doğru anlaşılması ve yorumlanmasını engellemeye devam edecektir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/yahudi-zulmu/5134

Yusuf Suiçmez

Kader nedir?

Kader nedir?

Kader konusu, Allah ve varlık arasındaki ilişkiyi esas aldığı için ilahiyatın en temel konularındandır. Konunun önemi ve zorluğu sebebiyle, konu etrafında bir takım tabular oluşturulduğu gibi bir takım yanlış algılar da oluşmuştur. Rivayet edildiğine göre Hz. Ömer, ordusuna salgın bir hastalık olan bölgeden uzaklaşın emrini verince bazı insanlar ona kaderden mi kaçıyorsun diye itirazda bulunmuş, o da onlara: “Evet Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaçıyorum” cevabını vermiştir. Yine Hz. Ali’nin de yıkık bir duvarı görünce altından kaçtığında kendisine ayni itirazı yapana benzer şekilde cevap verdiği nakledilmektedir.

Kader olarak zihnimizde oluşan algı, insan aklının yaratılış sürecini idrak etmesinden kaynaklanmaktadır. Yaratılış ise Allah’ın bilgisinde olan şeylerin, Allah’ın kudreti ile varlık olarak vücut bulma sürecini ifade eder. Çünkü Allah hayal ya da tecrübe ederek öğrenmez ve yaratmaz. Eğer Allah tecrübe ederek ya da sonradan öğreniyor olsaydı, varlığın geleceği risk altına girerdi. Bu yüzden yaratılış ve varlık zaten onun bilgisinde olanın vücut bulması ile ortaya çıkar. Bir başka ifade ile varlık, Allah’ın ilminde olan şeylerin, kendi varlıklarına şahit olmaları için kudret-i ilahi ile vücut bulması sürecini ifade eder. Bu yüzden de halk arasında yaygın olan Allah’ın insanı imtihan etmek için yarattığı anlayışı, yanlış bir anlayıştır. Çünkü bu imtihan, Allah’ın öğrenmesi değil varlıkların kendi varlıklarını öğrenmesi içindir. Yani Allah, öğrenmek için yaratmaz, varlıklara kendi varlıklarını öğretmek için yaratır.

Kader ile ilgili en temel sorunlardan birisi, Allah’ın bilgisindeki şeyler ile kendi varlığı arasında nasıl bir bağ olduğu meselesidir. Allah’ın bilgisinde olan şeyler, zaten Allah’ın yine kendisidir diyenler vahdet-i vücudu savunmuşlardır. Vahdet-i vücud inancı daha çok Budizm ile özdeşleşmektedir. Hallaç el-Mansur gibi enel hakçıların temel inancı vahdet-i vücüt inancını çağrıştırmaktadır. Allah ile bilgisinde olan şeyleri birbirinden ayıranlar ise vahdet-i şuhut inancını savunmuşlardır. Vahdet-i şuhut inancı daha çok Brahmanizm’le örtüşmektedir. Vahdet-i vücut anlayışına göre aslında varlık tek olduğu için kaderi de tek bir doğrultuda akar. Bu yüzden de vahdet-i vücut inancını esas alıp insandaki özgür irade ile varlıkların kendi kimlikleri arasındaki bağı açıklamak oldukça güçtür. Vahdet-i şuhut inacı ile de kader konusunun doğru anlatılabilmesi pek mümkün değildir. Çünkü vahdet-i şuhuta göre varlığın tümünde Allah’ın tekliği gözükse de, Allah ile varlık arasındaki ilişkinin ne olduğunun açıklanabilmesi oldukça zordur.

Bence hem vahdet-i vücutçular hem de vahdet-i şuhutçular varlığı sadece var olma açısından düşündükleri için hataya düştüler. Hâlbuki varlığı, var olma ve yaratılış süreciyle birlikte düşünmek gerekir. Çünkü her varlık, ilmi ilahideki varlığı ve yaratılış sürecinde Allah’ın varlığı ile ortaya çıkan yaratılış sürecinin devamlılığı sebebiyle, sürekli suret ve varlık değiştirir. Bu suret ve varlık değişiminde, ortaya çıkan suretler ve varlıklar, varlıkların kaderi olarak bilinir. Ancak yaratılış sürecinde varlıkların kaderi ile birlikte yaratıcının da varlığının etkisi devreye girer. Bu yüzden de insan kendi varlığı ve iradesi ile Allah’ın varlığı ve iradesi arasındaki ayırım noktası tam olarak tespit edilemez. Bu durum bazı insanların kendi irade ve sorumluluklarını inkar ederek tam bir teslimiyetçiliğe (cebriyeciliğe) sürüklerken, bazılarını da ilahi iradenin varlığını inkara (ateizme) sürüklemektedir.

Aslında ateistler dünyanın en kaderci (determinist) insanlarıdır. Çünkü onlara göre her şey maddi düzeyde gerçekleştiği için, insanda maddeten ayrı bir öz yoktur. Bu anlayış doğal olarak insanın kendi irade ve aklını da inkara sürükler. Çünkü insanda maddeden bağımsız bir öz -yani ruh- yoksa, akıl, düşünce ve duyguların tümü kimyasal maddi reaksiyonlardır ve insanın kimyasal yapısı bozulunca ondan bağımsız olarak hareket edebilecek ruhu da olmadığı için yokluğa mahkûmdur. Bu anlayışa göre insanın sorumlu olmasının da fazla bir anlamı yoktur. Çünkü bu anlayışa göre insandaki duygu ve düşünce farklılıkları tamamen maddenin farklı formlarına bağlı şeylerdir.

Halbuki yaratılış süreci maddi ve manevi olmak üzere iki alanda gerçekleşir. Yaratılışın maddi boyutu maddeyi ve maddenin var olma süreci ile ilgili fiziki kuralları ortaya çıkarırken, yaratılışın manevi boyutu ise maddi varlıklar arasındaki ruhsal ilişkileri düzenleyen manevi kuralların (ahlak kurallarını) ortaya çıkmasını sağlamaktadır. Bu ahlaki kurallar, madde ve mana ile ruhlar arasındaki ilişkilerden doğar. Bu madde ve mana arasındaki ilişki kuralları, varlıkların bizatihi kendinden değil; Allah’ın varlığından ortaya çıkar. Bu yüzden de evrenin maddi ve manevi yasalarına aykırı davranmak, Allah’ın varlığının ortaya çıkardığı sınırları aşmak olduğu için tabii afetlere ya da manevi çöküntülere sebep olarak, ilahi cezalandırılmaya dönüşmesine yol açmaktadır. Evrensel değerler Allah’ın bizatihi kendi varlığından kaynaklandığı için adalet ve dürüstlük gibi değerler tüm varlıklarda bulunmamaktadır. Çünkü evrensellik ve sınırsızlık ilahi tabiatın eserleri olarak ortaya çıkmaktadır ve varlıkların Allah’ın tabiatıyla uyuşmayan özellikleri, kendilerine sıkıntı olarak geri dönmektedir. Bu sıkıntı ilahi iradenin varlıklara, kendilerini değiştirme anlamında sadece bir sinyaldir, zorlama değildir.

İnsandaki bilgi düzeyi madde ve mana arasındaki ilişkinin idraki düzeyine göre, ahlak düzeyi ise madde ve mana arasındaki ilişkinin kurallarına uygun davranma düzeyine göre belirlenir. Yaratılışın tüm maddi ve manevi kural ve prensipleri sünnetullah tabiri ile ifade edilir. Dolayısıyla sünnetüllah, yaratılış sürecinin bir gereği olarak Allah’ın varlığından doğan maddi ve manevi tüm kural ve prensipleri ifade ederken; kader ise sünnetullah ile birlikte varlığın varlık olarak varoluşunu da ifade eden daha geniş kapsamlı bir kavram olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden de insanın sorumsuz davranışı kaderin bir paçası olsa da kadaullaha aykırı olduğu için insanı hem diğer insanlar hem de Allah katında sorumlu olmaktan kurtaramaz.

Kadaullah, varlığın ilm-i ilahideki varlığından değil, doğrudan Allah’ın varlığı ve iradesinin varlıkla olan özel ilişkisinden doğan ilişkiyi ifade eder. Bundan dolayı da kadaullaha, yani evrenin maddi ve manevi yaratılış sürecinden doğan yasaların getirdiği ortak sorumluluğa aykırı davranmak günah olarak nitelenmiştir. Bu yüzden de insanın gerekli tedbirleri almadan hareket etmesi, kadere uygun olsa da kadaullaha –Allah ile varlık arasındaki özel hukuk ilişkisine- aykırı olduğu için günah olarak değerlendirilir. Dolayısıyla insanın sorumlu bir varlık olması kaderle değil; kadaullah ile bağlantılıdır. Çünkü insandaki sorumluluk duygusu doğrudan varlıkların kendi varlığından değil, yaratılış sürecinin bir gereği olarak yaradan ile yaratılan arasında oluşan özel hukuk ilişkisinden doğar.

Allah kendi tabiatı gereği varlıkları için iyilik ve güzellik ister. Din ve peygamberlik, bu ilahi isteğin bir gereği olarak ortaya çıkmaktadır. Din adına yapılan istismarlara karşı insanların sıkıntıya düşmesi ise kadaullahın bir gereğidir. Ancak Allah gücü yetmesine rağmen, varlıkların kendi irade ve arzuları oluşmadığı müddetçe onları iyiliğe zorlamaz. Bu yüzden de Şeytan’ın kendi bilgisindeki varlığı ne ise onu varlığı üzere yaratarak kendi tabiatına uygun davranmasına müsaade eder. Ancak bu müsaade Allah’ın varlığı, var etme ve koruma iradesini ortadan kaldırmaz. Nitekim Kuran-i Kerim’de Allah dileseydi, herkesin inanacağı (Yunus/99) belirtilmektedir. Ancak başka bir ayette de dinde zorlama olmayacağı beyan edilmektedir (Bakara/256). Burada en temel sorun, Allah’ın insanın kendi kaderinde olmamasına rağmen, Allah’ın insanın kaderine müdahale edip etmeyeceği sorunudur. Kurun-i Kerim’in genel mesajına baktığımızda, Allah’ın müdahale edebileceği, hatta ettiği; ancak bu müdahalenin her zaman insanlığın lehine olduğu anlaşılmaktadır. Allah’ı tenzih etmenin temel mantığı budur.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/kader-nedir/5080

Yusuf Suiçmez

Cumhurbaşkanı Seçimi (Türkiye Gündemi)

Cumhurbaşkanı Seçimi (Türkiye Gündemi)
Türkiye Cumhuriyeti ilk defa halkın seçtiği cumhurbaşkanına sahip olacak. Seçime üç aday katılıyor. Bunlardan birincisi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ikincisi MHP ve CHP’nin çatı adayı olarak nitelediği Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu ve üçüncüsü ise HDP’nin adayı olan Selahattin Demirtaş’dır. Cumhurbaşkanlığı için ilk oylama 10 Ağustos 2014, seçimin ikinci tura kalması durumunda ise ikinci oylama 24 Ağustos 2014 tarihinde gerçekleşecektir.
Genel kanaat seçimin özellikle Başbakan Erdoğan ile çatı adayı olarak nitelenen İhsanoğlu arasında geçeceği şeklindedir. Büyük bir çoğunluk tarafından bu yarışın favorisi olarak Başbakan Erdoğan görülmektedir. Bu yüzden daha çok tartışılan Erdoğan’ın birinci turda mı yoksa ikinci turda mı Cumhurbaşkanlığını kazanacağıdır. Bu tartışmanın yaşanmasında HDP’nin Demirtaş’ı aday göstermesi de etkili olmaktadır. Çünkü Erdoğan hükümetinin yürüttüğü barış ve çözüm süreci, özellikle Kürt seçmenlerin Erdoğan’a oy verebileceği kanaatini oluşturdu. Ancak Demirtaş’ın adaylığı en azından Kürt seçmenlerin önemli bir kısmının Erdoğan’a oy vermeyeceği, bu yüzden de Erdoğan’ın ilk turda %50 barajını aşmasının zorlaşacağı kanaatinin oluşmasına yol açtı.
Ak Parti (AKP)’nin bir önceki yerel seçimlerdeki başarısı ile seçimler sonrasında oluşmuş olan ekonomik ve siyasi olumlu havanın etkisi dikkate alındığında ise büyük bir çoğunluk tarafından Erdoğan’ın ilk turda seçileceği düşünülmektedir. Ayrıca MHP ve CHP’nin ortak adayından memnun olmayan seçmenlerin Demirtaş’a oy vermesi de oldukça zor gözükmektedir. Bu durumda bu seçmenlerin seçime gitmemeleri, geçersiz oy kullanmaları ve de tepki olarak Erdoğan’a o vermeleri gibi ihtimaller gündeme gelmektedir. Özellikle bu tepkinin Erdoğan’a oy verilmesi şeklinde yansıması durumunda, Erdoğan’ın ilk turda seçilmesi olasılığı daha da güçlenecektir.
Erdoğan ve İhsanoğlu’nun ikinci tura kalması durumunda, Erdoğan’ın seçimi kazanması ihtimali daha güçlü gözükmektedir. Çünkü birinci turda Demirtaş’a oy veren Kürt seçmenlerin büyük bir çoğunluğunun, barış ve çözüm sürecinin bir yansıması olarak Erdoğan’a oy vereceği varsayılmaktadır.
Şüphesiz ki bir yarışa giren her aday, aday olarak eşit şansa sahiptir; ancak adayların nitelikleri sosyal, siyasi ve ekonomik şartlar adayların seçim sonuçları ile ilgili bazı öngörülerin yapılmasını sağlamaktadır. Şu anda yapılan öngörülere göre seçimin en güçlü adayı Başbakan Erdoğan’dır. Çatı adayı İhsanoğlu’nun kazanması sürpriz olur. Özellikle AKP çevresinde İhsanoğlu’nun kazanması durumunda, Türkiye’nin tekrar siyasi bir istikrarsızlık ve belirsizliğe sürükleneceği ifade edilmektedir. Çatı adayı İhsanoğlu’nu destekleyenler ise Erdoğan’ın kazanması durumunda Türkiye’nin daha da fazla içine kapanık bir politikaya sürükleneceğini ileri sürmektedir. Erdoğan’ın seçim vizyon konuşmasına baktığımızda, bu endişeyi giderici bir içeriğe sahip olduğu görülür. Bunun yanı sıra Suriye’de Esad ve Mısır’da Sisi’nin politikalarının Erdoğan’ın kaybetmesi durumunda güç kazanması muhtemeldir. Bu ise sadece Türkiye’nin değil Ortadoğu ve birçok uluslararası siyasi dengelerinin yeniden değişmesi demektir.
Seçimin sonucunun merak edildiği kadar, Erdoğan’ın kazanması durumunda, sonuçların CHP ve MHP’de nasıl bir etki yaratacağı da merak edilmektedir. Benim açımdan CHP ve MHP’nin İhsanoğlu’nu aday göstermeleri sürpriz olmuştur. Çünkü Erdoğan ve İhsanoğlu arasında dünya görüşü olarak fazla fark bulunmamaktadır. Eğer AKP İhsanoğlu’nu aday göstermiş olsaydı bu kadar şaşmazdım. Özellikle Kılıçtaroğlu’nun, süreç içerisinde Alevilik söylemi ekseninde bir politikayı sistemleştireceği kaygıları vardı. İhsanoğlu’nun aday gösterilmesi, bu kaygının giderilmesi açısından önemli bir adım olmuştur. Çünkü Ortadoğu’da uzun bir süredir Alevilik ve Sünnilik eksenli yürütülen politikalar istikrarsızlık ve çatışmalara sebebiyet vererek halklara ağır bedeller ödetmiş ve ödetmeye devam etmektedir.
MHP kanadında bakıldığında durum farklı değildir. Çünkü Türk milliyetçiği ideolojisi üzerine kurulu bir siyasi söyleme sahip olan MHP’nin daha çok İslamcı kimliği ile bilinen bir adayı üstelik de ideolojik temelde taban tabana zıt olduğu CHP ile birlikte ortak aday göstermesi, seçim sonrasında MHP içerisinde de büyük tartışma ve dalgalanmalara yol açabilir.
Daha çok Kürt seçmenlerin oylarını alacağı düşünülen Demirtaş’ın oy oranı da merak edilenler arasındadır. Çünkü Kürt siyaseti, sistemin koyduğu sınırlar sebebiyle demokrasi içeresindeki gerçek temsiliyetini tam olarak hiçbir zaman yansıtamamıştır. Ancak Demirtaş’ın aday olduktan sonra, Türkiye’nin tüm değerlerinin korunması ve temsil edilmesi söylemine baktığımızda, Kürt milliyetçiliği ile sınırlı dar kapsamlı bir politika izlemeyeceği, farklı etnik grupların da desteğini almayı hedeflediğini görmekteyiz. Bu durum Demirtaş’ın alacağı oyların sadece Kürt seçmenleri temsil etmeyeceği anlamına gelmektedir. Demirtaş’ın aday olması Erdoğan’ın ilk turda seçilmesini olumsuz etkilemekle birlikte, Türkiye demokrasisi için büyük bir kazanım olmuştur. Çünkü Demirtaş’ın adaylığı Kürt siyasetinin bölücü ve ayırımcı siyasetten, Türkiye’nin genelini kuşatıcı uzlaştırıcı ve birleştirici bir siyasete doğru kaymasının bir sinyalidir.
Bu seçimin farklı bir tarafı da ilk defa yurtdışında yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının da oy kullanacak olmasıdır. Bu uygulama sebebiyle Kuzey Kıbrıs dahil Türk vatandaşlarının yaşadığı birçok ülke seçmenleri de oy kullanmak için sandık başına gidecektir. Farklı ülkelerde kullanılan oy oranları ve tercihler, Türkiye’nin uluslararası siyaseti açısından da önemli bir gösterge olacaktır. Öyle gözüküyor ki, seçim sonucu ne olursa olsun, Erdoğan’ın da dediği gibi 10 ve 24 Ağustos sonrası farklı bir Türkiye doğacaktır.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/cumhurbaskani-secimi-turkiye-gundemi/5027

Hristiyanlık Mirasının Korunması Yasası

Hristiyanlık Mirasının Korunması Yasası
Amerika Birleşik Devletleri Uluslararası Dini Özgürlükler Komisyonu 2014 Dini Özgürlükler Raporunun Türkiye bölümüne Kuzey Kıbrıs’ı da dahil ederek yayımladı. Raporda Türk hükümetinin geçtiğimiz yıllarda azınlık topluluklarının mülkiyet hakları, dini kıyafetler ve eğitim dahil olmak üzere dini özgürlüklere ilişkin bazı reformları hayata geçirdiği; ancak buna rağmen bazı önemli endişelerin devam ettiği vurgulanmaktadır. Bu endişeler bağlamında da hükümetin tüm dini grupların mülkiyet edinme, ibadet yerlerini tamir etme ve din adamı yetiştirme gibi haklarının kısıtlandığı zikredilmekte ve bazı azınlık inanç gruplarının zamanla kaybolması riski olduğuna değinilmektedir.
Raporda Türkiye’nin kontrolünde -raporda occupation yani işgal kelimesinin kullanılması dikkat çekicidir- olan Kuzey Kıbrıs’ta dini özgürlüklerin sürekli olarak ihlal edildiği vurgulanarak Türkiye’nin kilise mallarını iade etmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Bu rapora paralel olarak Amerika Birleşik Devletler (ABD) Temsilciler Meclisi Dışişleri Komitesi’nde kabul edilen Türkiye ve Kuzey Kıbrıs’taki Hıristiyan mirasın korunması ile ilgili yasa tasarısı Türkiye ve KKTC’nin hem iktidar hem de muhalefetinin tepkisini çekti. Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Cumhuriyetçi Parti milletvekili Ed Royce tarafından sunulan teklif (H.R. 4347 – Turkey Christian Churches Accountability Act), Türkiye’yi hem Türkiye hem de KKTC’deki Hristiyan mülklerine el koyma konusunda ağır şekilde suçluyor. Tabii ki el konulan Müslüman mülklerine değinmeden… Tabii burada sadece bu raporu hazırlayan ya da hazırlatanları suçlamak yeterli değildir. Biz kendimiz, kendi maddi ve manevi değerlerimize ne kadar sahip çıktığımızı da sorgulamamız gerekmektedir. Bence KKTC ve Kıbrıs’ın genelinde Müslüman mülklere verilen zarar Hristiyan mülklerine verilen zarardan daha fazladır.
Türkiye için bağlayıcı olmayan bu tasarının üst komitelerden de geçerek yasalaşması halinde ABD Dışişleri Bakanı, 2021 yılına kadar Senato ve Temsilciler Meclisi’nin dış ilişkiler komitelerine yıllık olarak rapor sunmak zorunda kalacak. Bu ise Hristiyanlara ait mülkler ve dinin 2021 yılına kadar siyasi bir argüman olarak kullanılacağı anlamına gelmektedir. Tabii ki burada sorun Hristiyanlık kültürünün korunması için girişilen çabada değil; neden şimdi ve sadece Hristiyanlık kültürü için bu çabanın gösterilmesindedir. Eğer tasarı farklı inançları da kapsayacak şekilde genişletilerek sunulmuş olsaydı ve bunun içerisinde Hristiyanların mülklerine de vurgu yapılsaydı, ayrıca camilerden çalınmış değerli eserlere de değinilmiş olunsaydı akla din üzerinden siyaset mi yapılıyor sorusu gelmeyecekti. Bilindiği üzere eski eser kaçakçılığı uluslararası suç şebekelerinin işidir. Nitekim Lefkoşa Selimiye Camii’nden çalınan tarihi Yavuz Sultan Selim’in kılıcı ve trilyonluk antik halılar, Din İşleri Başkanlığı’ndaki Yavuz Sultan Selim dönemine ait tarihi elyazması Kuran-i Kerim ve başka eserler kayıp durumdadır. Eğer raporda bunlara da değinilmiş olunsaydı, raporun iddia edildiği gibi Dünya kültür mirasının korunması için yazıldığı konusunda şüphe olmayacaktı.
Tasarının özellikle Cumhuriyetçiler tarafından Kongreye sunulmuş olması, bu tasarının aslında ABD iç siyasetinin bir malzemesi olarak kullanılmak istendiği izlenimini vermektedir. Bilindiği üzere ABD seçimlerinde Türkiye Obama’ya yani Demokratlara destek vermişti; dolayısıyla da bu tasarının muhalefet kanadı olan Cumhuriyetçiler tarafından, karşı bir hamle olarak ileri sürülmüş olması kuvvetle muhtemeldir. Bundan dolayı da Yasa tasarısının sonraki süreçlerde hem Temsilciler Meclisi hem de Senato’dan onay alması oldukça güç gözükmektedir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/hristiyanlik-mirasinin-korunmasi-yasasi/4973
Yusuf Suiçmez

Orucun Hikmeti İle İmsakin Vakti

Orucun Hikmeti İle İmsakin Vakti

Yapılan bir işin hikmeti (akli ve vicdani değeri) yoksa dini açıdan da değeri yok demektir. Çünkü Allah insanı düşünce yeteneği ile sorumlu ve şerefli kıldı. Bu açıdan bakıldığında oruç dâhil yapılan her ibadetin bir hikmeti olması gerekmektedir. Nitekim Kuran-i Kerim’de akıllı insanlar övülmekte aklını kullanamayan birey ve toplumlar ise eleştirilmektedir. Akıllı olmayı, kişi ya da toplumun yaratan ve yaratılan ile iyi niyet temelinde bilinçli bir iletişim ve etkileşim halinde olması olarak açıklayabiliriz. Bu özelliğini kaybeden ya da zayıflayan birey ve toplumlar, mekasidu’ş-şeriaya (dinin temel amaçlarına) aykırı davrandıkları için bireysel ya da toplumsal uyum ve gelişim süreçlerini yeterli ölçüde gerçekleştiremezler.

İslam inancı birçok farklı inanç gibi gayeci bir inançtır. Bu gaye Kuran-i Kerim’de: “Ruhunu arındıranlar kurtuluşa ermiş, onu kirletenler ise zarara uğramıştır (Şems, 9/10)” şeklinde ifade edilmiştir. Bilindiği üzere oruç birçok farklı inançta olduğu gibi İslam inancı içerisinde de yer alan en önemli ibadetlerden birisidir. En basit tanımı ile oruç mükellef olan bireyin Allah rızasını arzulayarak içgüdüsel dürtülerin psikolojik baskısından korunmak amacıyla güneşin doğuşundan, batışına kadar olan zaman dilimi içerisinde yeme, içme ve cinsel yaşamına Allah rızasına erişme amacıyla sınırlama getirmesidir. Bu sınırlama bir açıdan insanın kendi iç dünyasına, öze dönüş için bilinçli bir müdahalesi olarak değerlendirilebilir. İslam inancına göre bu hayata gelişin temel amacı: Ruhsal sapma sebebiyle Cennet’ten kopup bu dünyaya gelen insanın, ruhen arınmasını sağlayarak tekrar cennette yaşayabileceği ruh ve düşünce olgunluğuna erişimini sağlamaktır. Orucu bu anlayış doğrultusunda yorumladığımızda, insanın ruh ve düşünce olgunluğunu sağlamayı amaçlayan bir ibadet olduğunu anlarız.

İnsan oruç tutarak, , yeme içme ile açlık ve cinsellik gibi içgüdüsel dürtülerine karşı iradesini güçlendirir. Böylece de açlık, susuzluk ve cinsel arzuların bilinç üzerindeki olumsuz baskılarına karşı iradesini güçlendirip, ruhen arınma yolunda ilerlemiş olur. Tabii ki oruç ibadetinin amacına uygun tutulabilmesi için, her şey gibi bilinçli yapılması lazım. Bu yüzden sağlık sorunu olan ve oruç tutması durumunda sağlığı olumsuz etkilenecek olanların oruç tutması da doğru değildir. Aynı şekilde oruç tutması durumunda başkasının sağlığını olumsuz etkileyebilecek durumu olan, hamile ya da çocuk emziren kadınların da oruç tutması doğru değildir. Çünkü bu durumlarda oruç tutmak kendimize ve başkalarına karşı olan sorumluluk duygumuzun zayıflamasına yol açar ki, bu ruhsal arınma sürecine ters düşmek demektir.

Zor şartlarda çalışan ve işsiz kalması durumunda geçim sıkıntısı çekebilecek insanların da oruç tutması gerekmez. Bu tür mazereti olan insanların, uygun bir zamanda tutamadıkları oruçları tutmaya çalışmaları gerekir. Eğer bunu da yapabilecek durumları yoksa ve ekonomik durumları iyi ise fakir fukaraya yemek yedirip yardımcı olmaları gerekir. Bu da orucun başka açıdan da sosyal dayanışma duygusunu geliştirmeyi amaçladığını göstermektedir. Bunu da yapabilecek durumları olmayanlar hayırlı bir işi ve iyiliği ihmal sebebiyle terk etmiş olmamak için farklı bir şekilde de olsa imkânları ölçüsünde iyilik adına yapabilecekleri ne varsa onu yapmaya çalışmalıdırlar. Oruç tutan birisi, sağlık açısından kendisi için bir risk görürse, oruç tutmayı bırakabilir ve kendisini sağlıklı hissettiği zamanda tutamadığı gün ya da günleri tekrar tutabilir. Kişinin orucu mazeretsiz bozması durumunda 61 gün oruç tutması gerektiği şeklinde bir yorum olmakla birlikte, bu yorumun güçlü bir dayanağı bulunmamaktadır.

Oruç tutanlar, bilerek su yutmamaya dikkat ederek denize gidebilir ve temizlenmek için yıkanabilirler. Ancak özelikle öğleden önce ya da öğlen vakitleri esnasında oruçluyken denize girmek, tuzlu suyun ve güneşin etkisi ile oruç tutmayı çok daha fazla zor hale getirebilir. Böyle bir riski kaldıramayacağı kanaatinde olan kişinin denize girmemesi daha doğru olur. Ancak denizde, gölet ya da barajlarda çalışanlar için ise bu tür riskler geçerli değildir. Görevleri gereği dikkatli olmak kaydıyla, suya girmelerinde hiçbir sakınca yoktur. Ancak oruç tutmak görevlerini yapma da ya da başkalarının hayatını kurtarmada risk yaratıyorsa görevleri esnasında oruç tutmamaları; daha uygun bir zamanda oruç tutmaları daha doğru olur.

Son yıllarda Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı veya KKTC Din İşleri Başkanlığı’nın imsakiyelerindeki imsak vakti, ramazan öncesi sabah ezanı vaktinden yaklaşık bir saat önce olarak ilan edilmektedir. Bundan dolayı da bazı oruç tutanlar sabah ezanının önceki vaktine kadar kadar yiyip içmeye devam etmektedir. Bu şekilde oruç tutanların oruçlarının şekil açısından geçerli olup olmayacağı ise tartışma konusu olmaktadır. Şüphesiz ki ibadetlerin kabul edilip edilmediğine karar verebilecek olan sadece Allah’tır. İnsanlar ise sadece sağlıklı bir ibadetin şartlarını ilmi yöntemlerle tespit etmeye çalışabilirler. Bu tür çalışmaların tümü, ilmi gerekçeye dayandığı takdirde geçerlidir. Çünkü doğru her ne kadar değişmez olsa da, kişilerin doğruyu algılama düzeyleri farklı olduğu için insanın bilgi yeteneği itibari ile sabit bir doğrudan bahsetmek bazen mümkün olmamaktadır. Bundan dolayı da dinimizde amellerin kabulü doğrulara değil niyetlere bağlanmıştır. Bu anlayışa göre herkes iyi niyetle doğruyu bulma gayreti göstermelidir; ancak ulaştığı doğrunun daha çok kendi bilgi ve deneyimini ifade ettiğini bilerek başkalarının da doğrularına saygı göstermelidir.

Bu anlayışa uygun olarak, ramazan öncesi sabah ezanı vaktine kadar oruç tutanların oruçlarının geçersiz olduğunu iddia etmek doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü imsak vaktinin başlangıcı ihtilaflı bir konudur ve ihtilaflı konularda tarafların görüşlerini destekleyici delillerin bulunması durumunda her görüşle amel etmek doğru olur. Nitekim sahabilerden bazılarının sabah namazı kılınırken de yiyip içtikleri bilinmektedir. Bundan dolayıdır ki Hz. Ali, Huzeyfe ve İbn Mesud gibi sahabilerle birlikte bazı İslam alimleri güneşin tam olarak doğmadan güneş ışıklarının ev ve sokakları aydınlatmasına kadar yenilip içilmesine cevaz verdikleri nakledilmektedir. Çünkü Hz. Peygamber ve sahabe döneminde Medine ve Mekke’de ışık ve aydınlanma imkânları pek yoktu. Bu yüzden de yemek hazırlamak ve iftar etmek için güneş ışığından yararlanılıyordu. Daha sonraları evlerde ve sokaklarda aydınlatma imkânları arttık sonra fetvalar ruhsattan azimete doğru kayma göstermeye başlamıştır.

Bundan dolayıdır ki Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın belirlediği ve KKTC Din İşleri Başkanlığı’nın da uyguladığı imsak vakti tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı bu konuda ruhsatı değil de azimeti esas alarak şüpheden uzak durmaya çalışmaktadır. Bu konuda Diyanet’e muhalefet edenler ise daha çok ruhsatı esas alarak halkın genelinin durumunu gözetmeye çalışmaktadır. Diyanetin uygulaması ihtiyat açısından doğru olmakla birlikte ruhsatı içermediği için daha geniş kitlelerin oruç tutabilmesini zorlaştırıcıdır. Bu ihtilaf öz itibari ile ibadetlerle ilgili ihtilaf durumunda, ihtiyatın mı yoksa ruhsatın mı esas alınacağı tartışmasına dayanmaktadır. Şüpheden kaçınmanın esas olduğunu ileri sürenler, imsak vaktinin en erken vaktini; halkın genelinin durumunu esas alanlar ise ruhsatı alarak imsakin en son vaktini esas almaktadırlar. Bir kısım alimler de imsakin ilk ve en son vaktinin arasındaki bir vakitleri esas almaktadırlar. Sonuç itibari tüm bu görüşler ilmi gayretlerin sonucudur ve hepsi de Kuran-i Kerim’deki bir ayetin (Bakara, 2/187) yorumu ile ilgili ihtilaftan kaynaklanmaktadır. Sonuç olarak ayetin yorumuna bağlı olarak bazıları imsakin ilk vaktinde, bazıları ise imsakin ilk ve son vakti arasındaki bir vakitte bazıları da imsakin en son vakti olan havanın aydınlandığı ve güneşin doğmasına çok az bir zaman kaldığı vakitte oruca başlamaktadır. Bu ihtilaf her ne kadar tutarsızlık gibi gözükse de aslında farklı iklim ve kişisel şartlar dikkate alındığında gerekli ve kolaylaştırıcı bir ihtilaf olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Müslümanların yaşadığı coğrafyalara bakıldığında, amaç ortak olmakla birlikte orucun süresi ve vaktinin farklı farklı olduğu görülür.

Belirttiğim gibi ibadetlerde şekilden çok öz önemlidir. Bu yüzden de Hz. Muhammed’in uyardığı gibi, birçok insanın oruçtan nasibi sadece açlık ve susuzluk olmaktadır. Dikkat edilmesi gereken bir başka husus ise bu mevsimde havanın çok sıcak olması sebebiyle oruç tutmanın çok daha zor hale gelmesidir. Doğal olarak bu şartlarda açlığın ve duygulara baskının yarattığı sinirlilik hali artabilmektedir. Bu sinirlilik hali ve psikolojik baskı kontrol edilmez ise orucun amacından sapmasına yol açabilir. Bilinçli oruç tutmak, yapılan ibadetin üzerimizdeki etkilerinin farkında olmayı ve olumsuz etkilerini ibadetin amacına uygun olarak yönlendirebilmeyi gerektirir. Aksi takdirde ibadet amacından sapar ve oruçtan nasibimiz sadece açlık ve susuzluk olur.

(Bu yazı, daha önceki “Orucun Mantığı (Hikmeti)” başlıklı yazının güncellenmiş ve genişletilmiş şeklidir)