Kategori arşivi: Uncategorized

Soma Maden Kazası kader mi yoksa ihmal midir?

Soma Maden Kazası kader mi yoksa ihmal midir?

Birkaç gündür Türkiye gündemi Soma’da meydana gelen ve 280’den fazla insanın ölümü ile neticelenen maden ocağı kazasına kilitlendi. Birileri bu olayın tek suçlusu olarak hükümeti, birileri muhalefeti, diğer birileri ise kaderi suçlu göstermeye çalışarak, sorunun doğru anlaşılmasını engellemektedir. Bir ülkede bir kazada 200’den fazla insan ölebiliyorsa ve bu gibi olaylar geçmişte de olmuşsa, burada herkesin belli bir sorumluluğu olduğu açıktır.

Bu üzücü olay kadar üzücü olan bir başka olay da bazı iktidar ve muhalefet taraftarlarının insanların acıları üzerinden siyaset yapmaya çalışılmasıdır. Hükümetin sorumluluğu, bu kazaya sebep olan etkenleri tespit etmek, ihmal ya da suiistimal var ise bunları ortaya çıkarıp cezalandırmak ve bu kazada zarar görenlerin zararlarını gidererek geleceğe yönelik tedbirleri almaktır. Muhalefetin görevi ise hükümetin görevini yapıp yapmadığı konusunda denetleyici olmak ve gerektiğinde kamuoyunu bilgilendirerek yönlendirici olmaktır. Dolayısıyla hem hükümet kanadından bazılarının kaderci yaklaşımı hem de muhalefet kanadının bazılarının fırsatçı yaklaşımları kabul edilebilir değildir. Çünkü bu konunun kader denilip geçiştirilmeye çalışılması ne kadar dini ve ahlaki değil ise, yaşanan felaketi provokasyon ve hükümete vurmak için fırsat olarak değerlendirmek de ayni ölçüde ilmi ve ahlaki değildir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/soma-maden-kazasi-kader-mi-yoksa-ihmal-midir/4594

Yusuf Suiçmez

Nitekim bu yanlış yaklaşımlar sebebiyle, kazanın oluşumuna sebep olan etkenler, yasal boşluklar, kullanılan teknolojinin yeterliliği, iş güvenliği, emniyet ve denetim gibi konular yeterli ölçüde tartışılamamıştır. Bazı hükümet muhalifleri, bunların tam aksine kazayı sanki hükümet kanadı kasıtlı olarak yapmış gibi yorumlar yaparken; bazı hükümet taraftarları da buna karşı olarak kazayı muhalefetin iktidarı sıkıştırmak için kasıtlı olarak yaptığı gibi akıl ve vicdanla bağdaşmayan yorumlar yapmaktadır. Bu durum siyasi kültürümüzün, hukuk ve ahlak zemininden ne kadar uzak olduğunun açık bir göstergesidir.

Bu acı olayın kader ile açıklanmaya çalışılması, kader konusunu açıklamayı zorunlu hale getirdi. Kader, Allah’ın varlık hakkındaki bilgisi ve varlığın bu bilgiye uygun olarak yaratılış sürecini açıklayan dini bir kavramdır. Dolayısıyla, doğru bir kader anlayışı oluşturmadan, hayata ve olaylara doğru bir bakış açısı geliştiremez.

Kader olarak zihnimizde oluşan algı, insan aklının yaratılış sürecini idrak etmesinden kaynaklanmaktadır. Yaratılış ise ilmi ilahinin, kudreti ilahi ile varlık olarak vücut bulma sürecini ifade eder. Çünkü Allah hayal ya da tecrübe ederek öğrenmez ve yaratmaz. Yaratılış ve varlık zaten onun bilgisinde olanın vücut bulması ile ortaya çıkar. Bir başka ifade ile varlık, Allah’ın ilminde olan şeylerin, kendi varlıklarına şahit olmaları için kudret-i ilahi ile vücut bulması süreçlerini ifade eder. Bundan dolayı da varlığı, yaratılış sürecinin ortaya çıkardığı görüntüler, hayat bilgisini ise insan idrakinin bu sürece şahit olması olarak değerlendirebiliriz. Buna göre de cahillik, insan idrakinin yaratılış süreci ile bağlantısının kopuşunu ifade eder. Bu kopuş hem maddi hem manevi hem de her iki alanın yaratılış sürecinden kopma şeklinde gerçekleşebilir.

Çünkü yaratılış süreci maddi ve manevi olmak üzere iki alanda gerçekleşir. Yaratılışın maddi boyutu maddeyi ve maddenin var olma süreci ile ilgili fiziki kuralları ortaya çıkarırken, yaratılışın manevi boyutu ise maddi varlıklar arasındaki ruhsal ilişkileri düzenleyen manevi kuralların (ahlak kurallarını) ortaya çıkmasını sağlamaktadır. Bu ahlaki kurallar, madde ve mana ile ruhlar arasındaki ilişkilerden doğar. İnsandaki bilgi düzeyi madde ve mana arasındaki ilişkinin idraki düzeyine göre, ahlaki düzey ise madde ve mana arasındaki ilişkinin doğruluk düzeyine göre belirlenir. Yaratılışın tüm bu kural ve prensipleri sünnetullah tabiri ile ifade edilir. Dolayısıyla sünnetüllah, yaratılış sürecinin maddi ve manevi tüm kural ve prensiplerini ifade ederken; kader ise sünnetullah ile birlikte varlığın varlık olarak varoluşunu da ifade eden daha geniş kapsamlı bir kavram olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden de insanın sorumsuz davranışı kaderin bir paçası olsa da kadaullaha aykırı olduğu için insanı insani sorumluluklarından kurtarmaz.

Kadaullah, varlığın ilm-i ilahideki varlığından değil, doğrudan Allah’ın varlığı ve iradesinin varlıkla olan özel ilişkisinden doğan ilişkiyi ifade eder. Bundan dolayı da kadaullaha, yani evrenin maddi ve manevi yaratılış sürecinden doğan yasalarının getirdiği ortak sorumluluğa aykırı davranmak günah olarak nitelenmiştir. Bu yüzden de insanın gerekli tedbirleri almadan hareket etmesi, kadere uygun olsa da kadaullaha aykırı olduğu için günah olarak değerlendirilir. Dolayısıyla insanın sorumlu bir varlık olması kaderden çok kadaullah ile bağlantılıdır. Çünkü insandaki sorumluluk duygusu doğrudan yaratılışın kendisinden değil, yaratılış sürecinde yaradan ile yaratılan arasında oluşan özel hukuk ilişkisinden doğar.

Toplumların barış, huzur ve güveni yani gelişmişliği insan iradesi ve sünnetullah arasındaki bilinç düzeyine göre gerçekleşir. Nitekim gelişmiş ülkelerde, insanların yaratılış süreci ile ilgili bilinci düzeyi daha yüksek olduğu için doğa ile olan ilişkileri de kadaullaha daha uygun olarak gerçekleşmektedir. Yani bu toplumlarda maddenin yaratılış kuralları ile mananın madde ile olan bağlantısı ile ilgili bilinç daha üst düzeydedir. Yaratılış sürecine en üst düzeyde şahit olan birey ve toplumlar, yaratılış sürecinin ortaya çıkardığı olumsuzluklara karşı en üst düzeyde korunma imkanı bulurlar. Bu yüzden de bu bilince sahip olanlar doğal olarak oluşabilecek kazaları fark edebiliyor ve kadaullahın gerektirdiği fiziki ve ahlaki ölçüler içinde hareket edip gerekli tedbirleri alabiliyorlar. Müslümanlar arasında ise sünnetullah ve kadaullah bilinci aksiyonel olmadığı için daha düşük düzeydedir. Bu yüzden de yaratılışın maddi ve manevi kurallarını idrak etmede geri kalarak, sorumluluk zaafından doğan birçok sıkıntıya düşmektedirler. Soma’da 280’den fazla insanın ölümüyle neticelenen kaza da bunun örneklerinden birisidir.

Bu açıdan baktığımızda Soma maden kazası, kaza kadere uygun düşse de kadaullaha aykırı olduğu için, kazanın oluşmasında ihmal ya da kusuru olan, siyasiler, işveren ve işçilerin tümü günah işlemiştir. Bu günahtan arınmak için de, sorumluluk taşıyan herkesin sorumluluğu nispetinde, verdiği zararın giderilmesi için çalışması gerekmektedir. Güçlerinin gidermeye yetmediği zararlar için ise tövbe edip, bir daha aynı yanlışa düşmemek için kadaullaha uygun davranmaları gerekmektedir. Aksi takdirde kadaullahın gereklerini yerine getirmemeleri sonucu oluşan ihmalerden dolayı Allah katındaki sorumlulukları devam edeceklerdir. Çünkü kazaların büyük çoğunluğu kaderden değil; kaderin gereğini anlamamak ya da yapmamaktan kaynaklanır. Bu vesile ile kazada ölenlere rahmet, hayatta kalanlara sabır, sorumluluk yüklenenlere de sorumluluklarını yerine getirmeleri için kazaullaha uygun gayret dilerim.

Şeyh Nazım Kıbrısi’nin Vefatı ve Ölüm

Şeyh Nazım Kıbrısi’nin Vefatı ve Ölüm

Kıbrıs’ın önde gelen bir siması olan Şeyh Nazım el-Kıbrısi’nin hayatı gibi ölümü de Kıbrıs inanç ve kültür tarihinde etkili olmaya devam edecektir. Mezar yeri olarak Lefke’deki dergâhın avlusunun seçilmiş olması bunun sinyalini vermektedir. Çünkü tarikatların yapılarına bakıldığında genellikle ölen şeyhlerin kabirleri etrafında maddi ve manevi varlıklarının kurumsallaştığı görülür. Bu durum insanın insana saygısı ile tapıcılığı arasındaki karmaşık durumun ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Bir kısım ilahiyatçılar bu tür yapılanmaları dini bir terim olan “şirk” ile açıklamaya çalışırken, diğer bir kısım ilahiyatçı ise bunu insanın insana ve ölenin temsil ettiği değerlere saygının bir ifadesi olarak değerlendirmektedir.

Ölülerin heykel, resim ya da kabirlerinin kutsanmasını bir çeşit tapınma olarak değerlendiren bazı ilahiyatçılar, bu anlayıştan hareket ile de sanatın heykel resim gibi dallarına ve kabirlerin üzerine binalar inşa edilmesine karşı çıkmaktadır. Bu konuda makul düşünen ilahiyatçılar ise sanat ile tapınma arasında ayırım yaparak, resim ve heykellerin sanatsal bir faaliyet olarak yapılmasını, kabirlerin ise kişinin hatırasını devam ettirmek amacıyla yapılmasını meşru görmektedir. Bu anlayışta olanlar yasakçılığın tam aksine sanatı sağlıklı bir din anlayışının oluşması için zorunlu kabul etmektedir. Bu zorunluluğu yaratılışın güzelliğinin en üst mertebesi olan cennete erişmek için, en üst düzeyde güzel ve güzellik duygusuna erişme ile açıklamaya çalışmaktadırlar. Buna bağlı olarak da güzel düşünemeyen ve güzel olanı idrak edemeyenlerin yaratılışın gerçeğine erişemeyeceğini ileri sürmektedirler. Bu düşünce özellikle Cumhuriyetin kuruluşunda Modern İslam anlayışının ilham kaynağı olmuştur.

İslam tarihinin önemli simalarından, Hz. Muhammed’in yakını olan İbn Abbas, ilk zamanlar ölen insanların heykellerinin, o insanların temsil ettiği yüksek ahlaki değerlerin hatırlanması için yapıldığını, bu bağlamda da meşru olduğunu; ancak daha sonra cahilliğin artması ile insanların bunlara tapınmaya başlaması sebebiyle yasakların gelmeye başladığını belirtir. Ayni şekilde mezarların da ölen insanların manevi şahsiyetine saygının ötesinde kutsanması, tapınma olarak değerlendirildiği için İslam inancı içerisinde sakıncalı görülmüştür. Nitekim çağımızdaki çatışma ve sorunların büyük bir kısmı yaşayanlardan değil yaşayanların ölüme ve ölülere yüklediği anlamdan kaynaklanmaktadır. Dikkat edersek, tarih bilincimizin de ölülerin ruhlarımız üzerinde bıraktığı izlerin eseri olarak ortaya çıktığını ve bu günümüz ile yarınımızı etkisi altına alarak bizi kontrol ettiğini görürüz. Bu bir bakıma bilginin bilene hakimiyeti olarak değerlendirilebilir.

Ölen insanlara saygı ile tapınma arasındaki çizgiyi belirleyen ise kişinin niyeti ile ölene ve ölüme bakış açısındadır. Bazı tasavvufi ekollere göre kişi ölünce ruhsal olarak etkisi artar; ancak böyle bir genelleme hatalıdır. Çünkü ölen kişilerin birçoğunun yaşayanların duygu ve düşünce dünyasındaki etkisi ya çok kısadır ya da hiç olmuyordur. Bu ise ruhların ölümden sonraki etkisinin devamını neyin sağladığı sorununu gündeme getirmektedir. Bu etkinin iç mi yoksa dış etki mi olduğu ise ayrı bir tartışma konusudur.

Ölümü yok oluş olarak değerlendiren anlayışa göre, bu etkinin ölümle birlikte ortadan kalkması gerekir. Hâlbuki ateist inanca sahip birçok insanın da ölülere saygı ya da ölüm sonrası ile ilgili değişik inançları bulunmaktadır. Ancak ölenlerin ölüm sonrası da etkilerinin devamı, bu etkinin fiziki bir etki olmadığı; aksine insanın ruhsal varlığının etkisinin fiziki varlığının etkisinden daha güçlü ve sürekli olduğu sonucunu doğurmaktadır. Ölüm sonrası yaşamın devamına olan inanç ya da düşüncenin esası budur.

Ölüm sonrası inanç aynı zamanda hukukta da etkisini göstermiş, buna bağlı olarak da ölünün manevi şahsiyetine hakaret suç sayılmıştır. Özellikle toplum liderlerinin manevi şahsiyeti, milletlerin manevi şahsiyeti olarak kabul edildiği için bazı ülkelerde özel yasalar ile koruma altına alınmıştır. Bu ise ölüme ve ölülere yüklenen siyasi misyonu ortaya çıkararak, ölüm ve ölüler üzerinden çatışmacı siyasetin yolunu açmıştır. Bu ise din ve devletlerin, temel hak ve hukuk kuralları ile değil şahıslarla açıklanmasına yol açmıştır. Devlet ya da din adına yaşanan çatışmaların esas sebebi budur. Çünkü bu anlayış gerçeğin insanlığın ortak aklı ve vicdanında değil, belli şahısların akıl ve vicdanında aranmasına yol açmıştır. Bu durum, milli ve yöresel değerlerin korunmasını sağlarken aynı zamanda evrensel akıl ve vicdanın gelişmesine de engel olarak çatışmalara sürüklemiştir. Şeyh Nazım Kıbrısi’nin vefatının çatışmalara değil gönül huzuruna vesile olması dileğiyle kendisine Yüce Allah’tan rahmet diliyorum.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/seyh-nazim-kibrisi-nin-vefati-ve-olum/4540

Yusuf Suiçmez

Emek ve 1 Mayıs Kutlamaları

Emek ve 1 Mayıs Kutlamaları

Dünyanın her yerinde olduğu gibi bizde de 1 Mayıs kutlamaları gündemimizi bayağı meşgul ediyor. Peki, bu kutlamaların amacına ne kadar hizmet ettiği üzerinde hiç kafa yorduk mu? Emekçi kimdir ve emek üzerinden adil bir paylaşım nasıl sağlanmalıdır? KKTC’deki emek sömürüsünün düzeyi nedir, işçi ve işveren hakları ne kadar adil düzenlenmiştir? Bu yazımızda bu soru ve sorunlara cevap bulmaya çalışacağım.

1 Mayıs Kutlamaları bir kesim tarafından emek sömürüsüne karşı sosyal bir duyarlılık olarak değerlendirilirken; başka bir kesim tarafından ideolojik ve siyasi bir hareket olarak da değerlendirilerek eleştirilmektedir. Milliyetçi ve dindar olarak nitelenen kitlelerin büyük çoğunluğunun emekçi olmasına rağmen, 1 Mayıs kutlamalarına karşı çıkmaları bu kutlamaları siyasi ve ideolojik değerlendirmelerinden kaynaklanmaktadır. Dindar ve milliyetçi çevrelerde 1 Mayıs kutlamaları solcuların; bir başka ifade ile Komünistlerin bayramı olarak görülmektedir. Bu durum, insanlığın ortak değerlerinden olan emeğe saygı kutlamalarının gerçek amacına uygun kutlanmasını engellemektedir. Ama ne ilginçtir ki 1 Mayıs kutlamalarına 12 Eylül’de getirilen kutlama yasaklarını İslamcı diye nitelenen AKP kaldırdı ve 1 Mayıs’ı resmi tatil olarak ilan etti. Bu durum emeğe saygının ortak değerlere dönüşmeye başladığının bir göstergesidir.

1 Mayıs’ın anavatanı Amerika olmasına rağmen Rusya ve sosyalizm ile özdeşleştirilmiştir. İşçi hakları bakımından kapitalist ülkeler ile sosyalist ülkeleri karşılaştırdığımızda, ilginçtir ki kapitalizmin geliştiği ülkelerde işçi haklarının daha fazla geliştiği görülmektedir. Bu yüzden Rusya ve Çin gibi sosyalist geleneği temsil eden ülkelerde işçi hakları ve maaşlarının çok daha iyi olduğunu iddia etmek oldukça güçtür.

Çağımızda emekçi kavramının sadece işçi sınıfını mı yoksa işvereni de içerip içermediği tartışma konusu olmaya başlamıştır. Çünkü işveren de işçi gibi ortaya bir emek koymaktadır. Bu emek iş gücü olmasa da zihinsel ve entelektüel bir katkıdır. İşverenin bu katkısı olmadan işgücünün fazla bir anlamı olmaz. Ancak çağımızda bazen işçi sınıfı bazen de işverenin kazancı daha fazla olabilmektedir. Çünkü bazen işçiye oranla işveren çok yüksek karlar elde ederken bazen de işveren kar edememekte ancak işçisini ödemek zorunda kaldığından iflas eşiğine gelebilmektedir. Doğal olarak bir işin sağlıklı yürümesi için işçi ve işverenin katkısı oranında kazanım ya da kardan pay almalarını sağlayacak bir sistem üzerinde düşünmeye ihtiyaç vardır.

Bundan dolayı işçi ve işveren kavramları artık sadece işçi kitlesini değil aynı zamanda işvereni de kuşatacak şekilde kullanılmaya başlandı. Doğal olarak artık çağımızda işveren de emekçi sınıfın bir parçası sayılmaktadır. Bu gelişme işçi ve işveren arasındaki ilişkide adil ve dengeli bir paylaşımın sağlanabilmesi için sendikalara özel bir misyon yükledi. Ülkemizde henüz daha özellikle özel sektör sendikacılığı gelişmediği için özel ve kamu sektörleri arasındaki rekabet hukuki ve dengeli bir düzene kavuşamamıştır. Bu ise kamudaki iş güvencesi sebebiyle, kamuya olan talebin artmasına yol açmaktadır.

Eşit emeğe eşit ücret sloganını geliştiren işçi sınıfı bu alanda tam bir başarısızlık yaşamıştır. Nitekim birçok ülkenin ekonomik ve sosyal yapısı, ülke halklarının ucuz işgücü olarak kullanılmasına yol açarak uluslararası emek sömürüsünün artmasını sağladı. Dünya gelirlerinin büyük bir bölümünün birkaç ülke piyasasına sıkışmış olması, bu dengesizliğin oluşmasına sebep olmuştur. Emek sömürüsünün olmaması için uluslararası sistemin de yeniden gözden geçirilmesine ihtiyaç vardır.

Milli sınırları çizilmiş olan kapitalist değerler üzerine kurulu devlet yapıları doğal olarak her ülkede egemen sermaye gruplarının oluşmasına yol açtı. Bu ise devletleri çok ortaklı şirketlere dönüştürdü. Ülkeler içerisindeki politikalar bu egemen sermaye grupları tarafından belirlendiği için de sermaye grupları değişmeden ülke politikaları değişemez hale geldi. Bu ise hem ulusal hem de uluslararası haksız bir rekabete yol açmaktadır. Çünkü her ülkede egemen olan sermaye grupları devlet gücünü kullanarak kendi menfaatlerine uygun politikaların üretilmesini sağlamaktadır. ABD’deki sağlık reformu girişimleri esnasında sermaye gruplarından gelen baskı sonucu devletin kapılarına kilit vurmak zorunda kalmış olması bu çarpık yapının bir eseriydi.

KKTC’de ise emeğe saygı bilinci birçok ülkeye göre yüksek olmasına rağmen, halen daha tam olarak kurumsallaştığı söylenemez. Bu yüzden de işe alım ve işe son vermelerde sosyal hukuk devletine uymayan birçok mağduriyetler yaşanmaktadır. Bugünlerde gündeme gelen işe alımda fırsat eşitliğini düzenleyecek olan yasal düzenleme, en azından hak edenin istihdamı sorununu kısmen de olsa çözecektir. Ancak istihdam edildikten sonra iş güvencesi konusunda henüz daha ciddi bir adım atılmış değildir. Bu yüzden de her iktidar döneminde insanların işlerine son verilmesi sistemin önemli bir sorunu olmaya devam etmektedir. İşe alımda fırsat eşitliği düzenlemesi ile birlikte göreve son vermelerle ilgili de bir düzenlemeye ihtiyaç vardır. Ayrıca özel sektörde de sendikalaşma ve iş güvencesi ile ilgili haklar konusunda bir düzenleme yapılabilirse, özel ve kamu sektörü arasındaki dengesizlik de giderilmiş olacaktır.

Geçmiş UBP hükümeti döneminde çalışma saatleri ile ilgili yapılan bir düzenleme ile öğlen mesaileri kaldırılmış ve insanların dinlenme ve yemek yeme hakları ellerinden alınmıştır. Bu yanlış uygulamanın emekçiden yana olduğunu iddia eden CTP tarafından da devam ettirilmesi, partinin misyonu ile uyuşmamaktadır. Dolayısıyla 1 Mayıs kutlamalarını bir eğlence ya da geçmişte kazanılmış bazı hakların kutlanması olarak değil, emeğe dayalı adil bir paylaşım bilincinin bir vesilesi olarak görmek lazımdır. Sonuçta insanlığın vicdanının huzur bulması için hem işçinin hem de işverenin haklarının korunduğu adil bir düzene ihtiyaç duyulmaktadır. Sömürmediğimiz ve sömürülmediğimiz günler dileğiyle herkesin 1 Mayıs’ını tebrik ederim.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/emek-ve-1-mayis-kutlamalari/4478

Kutlu Doğum Haftası Kutlamaları

 

Kutlu Doğum Haftası Kutlamaları

 

Hz. Muhammed’in doğum günü münasebetiyle 1989 yılında Türkiye Diyanet Vakfı tarafında planlanan, daha sonra ise Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından desteklenen Kutlu Doğum Haftası kutlamaları, ilk başta Osmanlı Devleti geleneğinin bir devamı olan Mevlid Kandili kutlamaları ile birlikte yürütülmeye başlandı. Ancak Mevlid Kandili’nin Hicri takvime göre kutlanması ve bu yüzden her yıl 10 gün geri gelmesi sebebiyle, kutlamalar bazen kış mevsimine de denk gelebiliyordu. Bundan dolayı da 1994’de, kutlamaların Miladi takvime göre Hz. Muhammed’in doğum günü kabul edilen 20 Nisan’da kutlanması kararlaştırıldı.

 

Böylece 1994’den itibaren kutlamaların 20-26 Nisan arasında yapılmasına başlandı. Bu uygulama, Mevlid Kandili kutlamalarına bir alternatifmiş gibi algılanmasına yol açtığı için Osmanlı geleneğinden sapma olarak değerlendirildi. Ancak Hz. Muhammed’in doğumunun 20 Nisan’a denk gelmesi ve Kutlu Doğum Kutlamalarının 23 Nisan’ı da içine alması, Kutlamaların Cumhuriyet ideolojisine alternatif kutlamalar olarak değerlendirilmesine de yol açtı. Nitekim 2007 yılında kutlamaların 23 Nisan ile çatışmaması için 14-21 Nisan tarihleri arasında kutlanmasına karar verildi ve bu uygulama hala daha devam etmektedir.

 

Hz. Muhammed’in vefatından sonra, İslam inancı içerisinde Mevlid kutlamalarını ilk olarak ortaya atan zatın Erbil Atabeyi Muzafferüddin Kökböri (ö. 629/1232) olduğu kabul edilir. Bu kutlamalar için toplananlara mevlid kıssaları okumayı ise ilk olarak başlatanların Mısır Çerkez hükümdarları mı yoksa Mısır Fatımileri mi olduğu konusu henüz açıklık kazanmamıştır. Fatimiler döneminde Hz. Peygamber, Hz. Ali ve Hz. Fatma’nın doğum yıldönümlerinde yapılan kutlamalarla ortaya çıktığı ileri sürülen bu uygulamanın, Eyyubiler döneminde yaygınlaştığı belirtilmektedir. Bu kutlamalar bugün İran’da “Vahdet (Birlik) Haftası” adı altında kutlanmaktadır. Bu durum, din, kültür ve siyaset arasındaki bağın bir göstergesidir.

 

Mevlid, doğum günü demek olmasına ve özel anlamı ile Hz. Muhammed’in doğumunu ifade etmesine rağmen, günümüzde geleneklerin baskın gelmesi ile ölüm merasimi gibi algılanmaya başlandı. Bu yüzden de ölenlerin ardından çeşitli günlerde mevlidler okunur oldu. Bu kutlamalar ayrıca geleneğin din ve dini yorum üzerindeki güçlü etkisini göstermektedir. Bu tür kutlamalara yapılan itirazların temel dayanağı, geleneğin zamanla dinin önüne geçip esas amacının kaybolmasına yol açması riskidir.

 

Osmanlılarda İkinci Selim döneminde camilerde yakılan kandillerden esinlenerek, bu kutlamalara “Mevlid Kandili” adı verilmiştir. Bu kutlamalar İkinci Selim’in oğlu olan Üçüncü Murad döneminde ise resmileştirilmiştir. Bugün Mevlid Kandili kutlamaları Hicri takvime göre Kutlu Doğum Kutlamaları ise miladi takvime göre yapılan kutlamaları ifade etmektedir. Kıbrıs’ta da Türkiye’nin etkisi ile aynı kutlamalar yapılmaktadır. Ancak Kıbrıs’ta Türkiye’den farklı olarak, Mevlid Kandilinin tatil olması Osmanlı döneminden kalan bir gelenek olarak devam etmektedir.

 

Bu tür kutlamaların Hz. Muhammed’in anlaşılmasında aracı bir rol oynadığı savunulmakla birlikte, dini bir dayanağı olmaması ve zamanla geleneğin baskısı altında Hz. Muhammed’in, sembolik bir şahsiyete dönüştürülmesi riski taşıması sebebiyle de eleştirilmektedir. Nitekim Hristiyanlık tarihinde bu tür uygulamalar zamanla Hz. İsa’nın gerçek bir şahsiyet mi yoksa sembolik bir şahsiyet mi olduğu tartışmalarını gündeme getirdi.

 

Bu tür kutlamaların ortaya çıktığı ilk dönemlerden beri, dini açıdan faydalı mı yoksa zararlı mı oldukları da tartışma konusu olmuştur ve halen daha tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Bu konudaki genel kanaat bu tür kutlamaların dini ibadetler değil; dini inançlardan türetilerek adet ve geleneğe dönüşmüş siyasi anlam da kazanabilen sosyal faaliyetler olduklarıdır. Bu itibarla da din istismarına dönüşmedikleri müddetçe, faydalı sosyal dini etkinlikler olarak değerlendirilmeleri daha makul ve makbul gözükmektedir.

 

Ayrıca sosyal bir faaliyet olarak yapılan bu kutlamaların dikkat çeken bir yönü de, TC ve KKTC’de bazı siyasi parti ve milletvekillerinin bu programlara özel ilgi göstermesidir. Bu durum ise programların siyasallaştırılması olarak değerlendirilmektedir. Ancak bu durumu, siyasetin halkın değerleri ile bütünleşmesi olarak değerlendirenler de bulunmaktadır. Türkiye’de kutlamalara hem iktidar hem de muhalefetin katılması, kutlamaların iç siyasi yönünü zayıflatarak ortak bir değere dönüşmelerine yardımcı olmaktadır. Sonuç olarak, bu tür kutlamaların bilinçli ve kontrollü yapılması durumunda toplumsal bir fayda sağladığı gördükleri ilgiden anlaşılmaktadır. Ancak yapılan kutlamaların istismara dönüşmemesi için kutlamalara yöneltilen eleştirilere de önem verilmesi gerektiği kanaatindeyim. Bu vesile ile Kutlu Doğum Haftasının, kutlu ve mutlu doğumlara vesile olmasını dilerim.

 

(Ek bilgi için TDV İslam Ansiklopedisi’nin “Kandil” maddesine bakınız)

 

 

“Çözüme Doğru Kıbrıs” Paneli Mesajları

“Çözüme Doğru Kıbrıs” Paneli Mesajları

Akademi Kıbrıs’ın Yakın Doğu Üniversitesi’nde düzenlediği “Çözüme Doğru Kıbrıs” konulu panele Türkiye AB Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve KKTC Dışişleri Bakanı Özdil Nami konuşmacı olarak katıldılar. Paneli Prof. Dr. Ata Atun yönetti. Sayın Atun, açılış konuşmasında 12 Nisan’ın aynı zamanda Kıbrıs Vakıflarının devir gününe denk gelmesinin anlamlı olduğuna, Kıbrıs’taki varlığımızın devamında Adnan Menderes ve Fatih Rüştü Zorlu ile Dr. Küçük’ün gayretlerinin önemli bir katkısı bulunduğuna, tüm bu gayretlere rağmen Güney Kıbrıs siyasetinin ise çözüm yönünde ciddi bir irade ortaya koymadığına değinerek, Türkiye’nin Kıbrıs Türk halkının yanında yer alması sebebiyle Filistin’deki gibi bir sıkıtının yaşanmadığını belirtti. Tabii ki Filistin ve Kıbrıs sorununu karşılaştırdığımızda Filistin’in çatışmalar dışında uluslararası hukuk bakımından KKTC’den bir adım önde olduğunu unutmamak gerek.

İlk konuşmacı Sayın Nami, uluslararası güçlerin Kıbrıs sorununa artan ilgisinin, sorunu daha karmaşık hale getirme yerine çözüm için fırsata dönüşmesi gerektiğini, bu fırsatın, Avrupa Birliği, Amerika, İsrail, Rusya, Türkiye, Yunanistan ve Mısır gibi bölgesel aktörler arasındaki ilişkilerin düzeltilebilmesi için bir zemin oluşturabileceğini; dolayısıyla bu etkinin sağlanabilmesi için adil bir çözüme ihtiyaç duyulduğunu, müzakerelerin usul ve özüne yönelik bazı sorunlar olsa da bunların çözüm hedefinden sapmaya yol açmaması gerektiğini belirtti. Nami, çözümün uluslararası toplumla bütünleşmek için de gerekli olduğunu belirtti; ancak Güney Kıbrıs’ın uluslararası toplumla bütünleşmek gibi bir derdi olmadığın gözden kaçırmamak gerek. Ayrıca çözüm için belirtilen bu ülkelerin hepsinin ortak iradesi gerekiyorsa yakın bir zamanda bir çözümün oluşması imkânsız demektir.

Türkiye AB Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ise konuşmasında, 2014 öncesinde Kıbrıs’ta barışı sağlama yönündeki gayretlerin hainlik olarak değerlendirildiğini; ancak 2004 referandumu ile birlikte bunun aşıldığını belirtti. Çavuşoğlu, Avrupa Birliği’nin Güney Kıbrıs’a almasının hata olduğunu geç de olsa anladığını, bunun uluslararası hukuka aykırı olduğunu; dolayısıyla bir cifte standart yaşandığını belirtti.

Çavuşoğlu, İslam Birliği Şangay gibi yapıların da gündeme getirildiğini; ancak özellikle İslam ülkelerinin, kendi aralarındaki sorunların, böyle bir birlikteliği imkânsız kıldığını belirtti. Bu yüzden AB sürecinin sürdürülmesi gerektiğini; AB’nin ise daha önce verdiği bir söz olan doğrudan ticaret tüzüğünü yürürlüğe koyması gerektiği, Güney Kıbrıs’ın bloke ettiği 8 fasılın açılması için inisiyatif yüklenmesi gerektiğini belirtti. Kıbrıs sorununun Türkiye’nin AB süreci önünde büyük bir engel olduğunu; ancak Türkiye’nin kararlı ve istikrarlı tutumu sebebiyle taviz politikalarına prim verilmediğini; bu yüzden de hem Başbakan Erdoğan hem de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yanlı gördükleri kararlara karşı anında tepki koyarak sonuç aldıklarını; ancak herhalükarda çözüm stratejisinden sapılmadığını vurguladı.

Çavuşoğlu, Rusya-AB uyuşmazlığının AB’nin enerji ve gazda bağımlı olduğu Rusya’nın etkisini azaltmak için ek kaynaklara ihtiyaç duyduğunu; bu yüzden Kıbrıs sorununun çözümünün stratejik olarak önem kazandığını ifade etti. Ancak buna rağmen hala daha bu konu ile yakından alakalı olan enerji faslının açılamadığını, özellikle Güney Kıbrıs’ın üyelik avantajını kullanarak enerji faslı dâhil 8 faslı bloke ettiğini vurguladı. Cavuşoğlu’nun dikkatimi çeken bir açıklaması ise Annan Planı döneminde KKTC’nin ekonomisi ve milli gelirinin Güney ile rekabet edecek düzeye getirilmesini, çözümün parametreleri arasında zikretmesidir. Halbuki, son dönemlerde KKTC’de izlenen mali disiplin politikalarına baktığımızda genel bütçe rakamlarının büyümesine rağmen vatandaşın alım gücünün maaşlarla birlikte oldukça fazla düştüğünü görürüz.

Sayın Çavuşoğlu konuşmasında, Kıbrıs Sorununun çözümü sürecini sürekli olarak “barış süreci” olarak nitelemiştir. Bu niteleme siyasi dil olarak doğru gözükmemektedir. Çünkü 1974 Barış Harekâtı ile Kıbrıs’a barış gelmiş ve çatışmalar durmuştur. Ancak hala daha bir ateşkes antlaşması imzalanmadığı gibi Kıbrıs Cumhuriyeti’nin temeli olan ortaklığa dayalı bir çözüme de ulaşılamamıştır. Dolayısıyla Kıbrıs sorununun çözüm sürecini barış süreci olarak değil; ortaklığa dayalı adil ve kalıcı bir çözüm bulma süreci olarak tanımlamak gerektiği kanaatindeyim.

Kıbrıs’taki bölünme sürecinin tekrar ortaklığa dayalı yeni bir sürece girmesi genel anlamda arzulanan bir şey olmasına rağmen; yeni müzakere süreci hala daha Annan Planı’nda olduğu gibi somut bir plana dönüşememiştir. Bu durum, yakın zamanda bir çözüm ihtimalini zayıflatmaktadır. Bu yeni süreçte 2004 öncesinden farklı olarak Mal Tazmin Komisyonlarının mülkiyet konusundaki sorunların çözümünde, Türk tarafının lehine bazı sonuçlar yaratmış olması gerekir. Çünkü Annan Planı’nda kabul edilen sınırlara bu komisyon aracılığı ile elde edilen mallar da eklendiğinde, yeni haritadaki Türk mülkleri sınırlarının artmış olması gerekir. Hâlbuki kamuoyunda müzakere sürecinin kapalı yürütülmesi sebebiyle; Annan Planında belirtilen sınırların gerisine gidildiği havası hakim durumdadır. Bu ise çözüm yönündeki iradeyi zayıflatmaktadır.

Cumhurbaşkanı Eroğlu, Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi, Cumhurbaşkanı Talat’ı görüşmeler hakkında halkı bilgilendirmemekle suçlamıştı. Hâlbuki Talat döneminde planlar halkın gündemine gelerek tartışıldığı için beş kere değişime uğramış; bu yüzden de referandum gecikmişti. Eroğlu döneminde ise çözüme yaklaşıldı gibi söylemler gündemi meşgul etmesine rağmen; hala daha halkın bilgisine getirilen somut bir plan bulunmamaktadır. Bu ise bir süre daha Kıbrıs sorununun iç ve dış siyasetin bir malzemesi olarak kullanılmaya devam edileceği izlenimi vermektedir

Bence bu süreçte yapılabilecek en makul şey; KKTC’nin de Türkiye ile yürütülen AB ile uyum sürecine dahil edilerek, Türkiye ile birlikte AB’ye girmesidir. Tabii ki başta Güney Kıbrıs ile Yunanistan’ın buna ikna edilmesi gerekir. Bu ise imkânsız gibi gözükmektedir. Ancak Güney ve Yunanistan şunu bilmeli ki, bunu kabul etmeseler dahi, Türkiye ve AB arasında üç yıl sonra yürürlüğe girecek olan serbest dolaşım hakkı, bunu zorunlu hale getirecektir. Sonuç olarak, biz kendi ödevimizi yapar ve AB baskısı olmadan AB standartlarında bir devlet yapılanmasına gidersek, bizi çözümsüzlük havasının yarattığı baskılardan kurtaracağı gibi, çözüm masasında da elimizi güçlendirecektir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/cozume-dogru-kibris-paneli-mesajlari/4285

Yusuf Suiçmez

Türkiye Yerel Seçim Sonuçları ve Muhtemel Gelişmeler

Türkiye Yerel Seçim Sonuçları ve Muhtemel Gelişmeler

Sonuçları merakla beklenen 2014 Türkiye yerel seçimleri bitti ve yeni bir siyasi döneme girildi. Bu seçimler artık Türkiye’de kriz yaratma siyasetinin tutmadığı mı yoksa Türkiye seçmenlerinin yolsuzluk iddiaları konusunda yeteri kadar duyarlı olmadığı mı tartışılmalarını gündeme getirdi.

Muhalefetin seçim stratejisine bakıldığında dört ana adımdan oluştuğunu görürüz. Bunlardan birincisi Gezi Olaylarına dayanarak iç karmaşa yaratmaktır. Bu konu da oldukça başarılı olundu; ancak istenilen sonuç alınamadı. Stratejinin ikinci ayağı ise ekonomik istikrarı sarsmaktı. Aslında bu adım Gezi olayları ile paralel sürdürüldü ve kısmen başarılı olundu. Üçüncü adımın ise AKP’nin dindar tabanının da vicdanında, yine dindar bir aktör olan cemaat ile bu stratejiye meşruiyet kazandırmak olduğu gözüküyor. Gezi olayları ve Fetullah Gülen siyasi olayları ile yaratılmaya çalışılan siyasi dalgalar öyle gözüküyor ki Başbakan Erdoğan’ın karizmatik liderliği ile ekonomideki başarısının duvarlarına çarparak geri döndü. Ekonomik istikrarı sarsma konusunda, muhalefetin stratejisi kısmen başarılı olarak döviz, faiz ve enflasyonda belli bir yükseliş sağlandı. Ancak seçim sonuçları tüm bur stratejilerin başarısızlığa uğramasına neden oldu. Eğer muhalefet bu stratejisinde başarılı olsaydı, Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler bitene kadar bu strateji ile siyasete devam edecekti. Yine Ankara ve İstanbul da CHP ve MHP’nin AKP’ye karşı işbirliği yapmış olduğu gözükmektedir. Bu da AKP’yi bu merkezlerde başarısızlığa uğratıp, düşüşünü devam ettirme stratejisinin bir parçasıydı ve dördüncü adımı oluşturmaktaydı.

Başbakan Erdoğan ise muhalefetin yolsuzluk stratejisine karşı olarak ekonomik gelişmeleri delil gösterip, yolsuzluğun olduğu bir ülkede bu tür ekonomik gelişmelerin olamayacağı söylemini geliştirdi. Gezi Olayları stratejisi ve cemaatin saldırılarına karşı da milli güvenlik ve egemenlik argümanlarını geliştirdi. Seçim sonuçları, Türkiye seçmeninin yolsuzluk iddialarını yeteri kadar inandırıcı bulmadığını; dolayısıyla AKP iktidarına değil de muhalefete güven sorunu yaşadığının mesajını verdi. Bu durum bazı usulsüzlük ya da yolsuzlukların yapılmadığı anlamına gelmemekle birlikte, bu iddialarının reel ekonominin yansımalarından daha güçlü olmadığını; muhalefetin yolsuzluk ya da usulsüzlük yapıldığı iddialarının doğru bir yönü olsa bile bunun AKP’nin sistematik ve bir bütün olarak bunlara bulaştığı şeklinde algılanmadığını göstermektedir.

Bu seçimlerin ardından Cumhurbaşkanlığı, ardında da genel seçimlerin yapılacak olması siyasi dalgalanmanın bir süre daha devam etmesini gerekli kılmaktadır. Çünkü muhalefetin bu süreçte yeni bir argümanla seçmenin karşısına çıkıp, seçmeni ikna etmesi oldukça zor gözükmektedir. Ancak yolsuzluk argümanı ile de çok daha ileri gidemeyeceği açıktır. Dolayısıyla Türkiye’de artık bir iktidar değil muhalefet sorunu yaşanacaktır. Özellikle yıllarca birbiri ile en acımasız siyasi mücadeleyi yürütmüş olan CHP ve MHP’nin İstanbul ve Ankara’da işbirliği yapmış olması, bu partilere ideolojik bağlarla bağlı olan tabanlarında büyük bir hayal kırıklığı yaratmış ve siyasi temel dinamiklerini sarsmıştır.

Yerel seçimlerin ardından para piyasalarındaki olumlu gelişmeler, seçmenin verdiği kararın ne kadar isabetli olduğunu kanıtlamaktadır. Hemen seçimin ardından TL’nin değer kazanması borsa değerlerinin büyük bir yükseliş göstermesi bu isabetli kararın ilk meyveleri olmuştur. Yakın zamanda doğal olarak faizlerde tekrar bir düşmenin olması kaçınılmaz gözükmektedir. Erdoğan’ın Merkez bankasına çağrısı bunun sinyalini vermiştir. Bu olumlu gelişmeler doğal olarak Erdoğan’ın rakipsiz bir şekilde cumhurbaşkanlığına gitmesinin yolunu açmıştır. Muhalefetin ortak cumhurbaşkanı düşüncesi bu süreçte bir fayda vermeyecektir. Aksine bu tür bir söylemin sürdürülmesi ideolojik temelli argümanlar üzerine kurulu olan CHP ve MHP siyasi tabanlarının daha da fazla kopmalara yol açabilir. Bu durum iktidar açısından olumlu olmakla birlikte demokrasinin sağlıklı yürümesi açısından bazı riskler de taşımaktadır.

Öyle gözüküyor ki, Türkiye’de mevcut muhalefetin demokrasinin sağlıklı yürümesi için üzerine düşen misyonu gerçekleştirmesi oldukça güç gözükmektedir. Bu ise iktidarın daha keyfi davranabilme olasılığını güçlendirmektedir. Şu anda Türkiye siyasetinin kilit isminin Başbakan Erdoğan olduğu aşikârdır. Dolayısıyla Sayın Erdoğan’ın tercihleri muhalefetin de geleceğini belirleyici olacaktır. Yerel seçimlerde sağlanan % 45’in üzerindeki başarı Erdoğan için Cumhurbaşkanlığının kapılarını sonuna kadar açmıştır. AKP’nin tüzüğünde bir değişikliğe gidilmediği takdirde Erdoğan için siyaset dışı kalmak ile Cumhurbaşkanlığına geçmek arasında bir tercih yapmak zorunda kalacaktır. Erdoğan’ın açıklamalarına baktığımızda, Cumhurbaşkanlığını tercih edeceği yönündeki sinyaller daha güçlü olarak gözükmektedir. Bence Türkiye halkı yerel seçimler esnasında hem şahsı hem ailesi ve yakınları doğrudan hedef alınmasına rağmen halktan aldığı bu destek, halkın Cumhurbaşkanlığı seçimleri tercihi için de bir sinyaldir. Zaten muhalefet de bu seçimlerden sonraki adımın Cumhurbaşkanlığı olduğunu bildiği için, bu adımı engelleme adına elindeki kozları sonuna kadar kullanmıştır. Ancak bu aşamadan sonra Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına geçmesi, muhalefet açısından daha da faydalı olabilir.

Sayın Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına geçmesi durumunda AKP’nin yeni bir sürece girmesi ve buna bağlı olarak da muhalefetin yeniden yapılanması mümkün olacaktır. Bu süreçte AKP’nin kendi muhalefetini yaratması da mümkündür. Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına geçmesi durumunda, yerini kimin doldurabileceği yavaş yavaş AKP içinde de daha sesli olarak tartışılmaya yakında başlayacaktır. Erdoğan’ın yerel seçim sürecinde sesi kesildiğinde Konya Mitingine kendi yerine Dışişleri Bakanı Ahmet Davudoğlu’nu göndermiş olması ve Konya’da AKP’nin çok yüksek bir başarı sağlaması, Erdoğan’ın halefinin Davudoğlu olacağı sinyali gibi değerlendirilebilir. Davudoğlu tercihi, iç ve dış siyasi projelerin gerçekleştirilmesi için doğru bir tercih olarak gözükebilir; ancak parti içi dengeler açısından doğru bir tercih olup olmadığı zaman içerisinde görülecektir. Ayrıca komşularla sıfır sorun siyasetinden Suriye ile neredeyse çatışma durumuna gelinmesi, dış siyasetteki başarısı konusunu da tartışılır hale getirdi. Tabii ki, Erdoğan sonrası için kulislerde adı dolaşanlardan birisi de Numan Kurtulmuş’tur. Kurtulmuş’un dezavantajı ise dışarıdan gelip sonradan AKP’ye katılmış olmasıdır. Tabii ki süreç içerisinde yeni isimlerin de ortaya çıkması muhtemeldir. Bu sebeple Erdoğan ve Gül’ün yakın zamanda cumhurbaşkanlığı için yapacakları görüşmeler, hem Erdoğan’ın halefi hem de Sayın Gül’ün siyasi geleceği konusunu aydınlığa kavuşturacaktır.

Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına geçmesi durumunda yerine bırakacağı kişinin parti içi dengeleri koruyamaması durumunda AKP’de de KKTC’de Eroğlu-UBP ilişkilerinde yaşanan türden olayların yaşanması mümkündür. Öyle gözüküyor ki, Sayın Erdoğan’ın gelişi kadar gidişi de Türkiye siyasetinde çok güçlü etkiler yaratacaktır. Ancak demokrasilerde, şahısların geçici, halkın demokratik bilinci ve kendine olan güveninin varlığının ve kaderinin esas belirleyicisi olduğunu unutmamak gerekir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/turkiye-yerel-secim-sonuclari-ve-muhtemel-gelismeler/4224

Yusuf Suiçmez

Twitter ve YouTube yasağı

Twitter ve YouTube yasağı

Son günlerde Türkiye’de tartışılan önemli bir konu sosyal medyanın iki önemli sitesi olan Twitter ve YouTube’nin yayınının engellenmesidir. Hükümetin bu tavrını eleştirenler, Başbakan ve partisinin sahip olduğu dindar kimlik sebebiyle, dini inançtan kaynaklanan bir yasakçılığa gidiş olarak değerlendirmektedir. Bu eleştiriyi daha da ileri götürüp, hükümetin tavrını toplumu dünyadan habersiz hale getirip daha kolay yönetmek arzusu olarak değerlendirip, İran ve Suudi Arabistan’a benzetmesi yapanlar da bulunmaktadır. Ancak internet üzerinde yaptığım araştırmada Youtube ve Twitter’i yasaklayan ülkeler arasında Suudi Arabistan zikredilmemektedir.

Bu tür yasaklar koymak ya da yasak koyma tehdidinde bulunan ülkeler: Çin, Mısır, Suriye, Hindistan, İran, Güney Kore, İngiltere ve Fransa’dır. Ancak İngiltere Başbakanı, İngiltere’deki ayaklanmalar esnasında Twitter’i yasaklama tehdidi yapmasına rağmen, olaylar sakinleşince bunu uygulamaya koymamıştır. Dikkat edilirse, yasak koyan ülkeler ya sosyalist ya da Müslüman ülkelerdir. Bu durum, Twitter gibi sosyal medya araçlarının Amerikan dış politikaları ile bağlantılı olarak değerlendirilmesine yol açmaktadır. Ancak bu araçların herkes tarafından kullanılabilir olması, bu tür bir eleştiriyi geçersiz kılmaktadır. Ayrıca sosyal medyaya konan yasakların çok kısa zamanda delindiği bilinmektedir. Nitekim yasaklanan sosyal medya sitelerine hotspot shield gibi bazı yardımcı programlarla erişilebildiği bilinmektedir.

YouTube yasak ya da kısıtlama getiren ülkelere baktığımızda Twitter’dan çok daha fazla olduğu görülür. Bu ülkeler arasında Rusya, Almanya, Ermenistan, Brezilya ve Amerika Birleşik Devletleri de bulunmaktadır. Ancak bu kısıtlama ve yasaklamalar genel bir nitelik kazanmamıştır. Kısıtlamaya sebep olan ve mahkeme kararıyla suç olduğu tespit edilen videolar kaldırılınca yasaklar ve kısıtlamalar da kaldırılmıştır.

Fransa’da özellikle Yahudi düşmanlığı içeren yayınlar yapılması üzerine açılan dava sonrası, Twitter’a belli bir sınırlama getirilmiştir. Nitekim Twitter, Fransa mahkemesinin kararı doğrultusunda bu yayınları silmiştir. Ancak Twitter’in Fransa’da temsilciliğinin bulunmaması ve bazı hukuki boşluklar sebebiyle sorun devam etmektedir. Türkiye’deki durum da buna benzemektedir. Hükümet, Twitter’in Fransa örneğinde olduğu gibi Türkiye mahkemelerinin verdiği kararlar doğrultusunda adım atılmamasını çifte standart olarak değerlendirmektedir. Bu durum hükümeti kısmen haklı çıkarmakla birlikte, genel bir yasak için yeterli bir neden değildir. Çünkü sosyal medya aracılığı ile mağdur edilen insanların haklarını savunurken, bunları kullanan milyonlarca suçsuz insanın iletişim ve haberleşme haklarını da göz önünde bulundurarak mücadelenin sürdürülmesi gerekirdi. Nitekim İngiltere’de 2011 de çıkan iç karışıklık esnasında Başbakan David Cameron da Twitter’i kapatma tehdidinde bulunmuş; ancak bunu uygulamaya koymamıştı.

Arap Baharı olarak nitelenen süreçte ise Tunus, Kamerun ve Nijerya güvenlik gerekçesi ile sosyal medyaya sınırlamalar getirmiştir. Mısır’daki askeri darbenin de sosyal medya üzerinden planlandığı bilinmektedir. Dolayısıyla Türkiye’deki yasak ilk olmadığı gibi sosyal medyaya yasaklar getirilmesi sadece AKP ile özdeşleştirilemez. Nitekim 2009’da CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun da Facebook’un kapatılması için dava açtığı medyada yer almıştı. Kendisinden bunu yalanlayan herhangi bir beyanı da en azında ben duymadım. Bu durum, yasakçılığın siyasetimizin genel bir ruh halini ifade ettiğini göstermektedir. Her gelen iktidarın kendi siyasi çıkarına ve ideolojisine göre yasaklar getirmesi ve halkı siyasetin öznesi değil nesnesi konumuna sokması bunun açık bir kanıtıdır. Bu sebeple konuyu sadece Twitter, Facebook ya da YouTube yasağı olarak değil; bir zihniyet ve siyaset biçimi olarak da değerlendirmek gerekir.

Şu da bir gerçek ki, tüm siyasi partiler sosyal medyayı bir propaganda aracı olarak kullanmaktadır. Dolayısıyla, yasak getirmek yerine etkin bir karşı savuma kurulması daha doğru bir adım olurdu. Hükümet kanadı engellemeye gerekçe olarak milli güvenliği göstermektedir. Milli güvenlik konusu hepimizi güvenliğini ilgilendirdiği için göz ardı edilebilecek bir şey değildir. Ancak ne adına olursa olsun insanların bilgi edinme ve haberleşme hakkını engelleyen yasakların hem ulusal hem de uluslararası farklı güvenlik risklerini yarattığın unutmamak gerek. Bu yüzden kişi hak ve hürriyetlerini sınırlayan yasaklar normal bir devlet ya da kişiliğin izlerini taşımaz. Ancak özgürlüğün de sorumsuzca kullanımı kabul edilebilir değildir. Bu yüzden genel yasaklar yerine, suçlu ile suçsuzu ayıran nitelikli yasakların konulması gerekir ki birisinin hakkını koruyalım derken başkasının hakkını elinden almayalım.

Kanaatimce Türkiye Cumhuriyeti yetkililerinin, suiistimallerle mücadele ederken kapalı toplum arzusu veya görüntüsü vermemek için kamu yararı ve adalet ilkesini dikkate alarak, halkı yeterli ölçüde bilgilendirerek hareket etmeleri gerekir. Bunun için de bilişim suçlarını düzenleyen kanunda birey ve kamu yararını koruyacak şekilde düzenlemeler yapılmalıdır. Bu kanun düzenlemesi yapılırken özgürlüklerin korunması esas alınmalı, suçun istisnai ve bireysel oluşuna dikkat edilmelidir. Sonuçta sosyal medya aracılığı ile işlenen suçlara müdahale televizyon ve gazete aracılığıyla işlenen suçlara müdahaleden daha kolaydır. Ayrıca sosyal medyadaki haberleri kamuoyuna daha etkili şekilde sunan, yazılı ve görsel yayın araçlarıdır. Ayrıca sosyal medyadaki iddialara insanların aynı şekilde anında cevap verme şansı varken; televizyon veya gazeteler aracılığı ile işlenen suçlara aynı şekilde anında cevap verme imkânı bulunmamaktadır. Nitekim ben de Din İşleri Başkanlığı görevinden alındıktan sonra gazetelerde yer alan iftiralara karşı açtığım dava üç yıl sürmüş ve gazetenin iç sayfalarının birinde yayımlanan küçük bir özür ve düzeltme yazısı ile yetinmek zorunda bırakıldım. Şüphesiz sosyal medya olmasaydı, kişilik haklarımı savunmam daha da zor olacaktı.

Aynı şekilde sosyal medyanın uluslararası boyutu da dikkate alınarak, uluslararası hukukun da geliştirilmesi için girişimde bulunulmalıdır. Uluslararası alanda, hem devlet hem de devlet dışı oyuncular istihbarat, mali hırsızlık gibi konularda siber suçlarla ve diğer sınır ötesi suçlarla ilgili sürekli yeni düzenlemeler yapmaktadır. Uluslararası sınırları aşan ve en azından bir devletin haklı çıkarlarını ilgilendiren saldırılar siber savaş olarak değerlendirilebilmektedir. Dolayısıyla, Türkiye kendi güvenliğine karşı olan saldırılara karşı hem diplomatik hem de uluslararası hukuki mücadelesini sürdürmelidir. Ancak ne olursa olsun siyasi kaygı ya da beklentiler içerisine girilip yasakçılıktan medet umulmamalıdır. Hele ki din adına yasakçılık asla savunulmamalıdır. Çünkü Allah, Şeytan’a bile işlediği suçların karşılığını görmek şartıyla var olma hakkıyla birlikte fikir ve teşebbüs hürriyetini de vermiştir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/twitter-ve-youtube-yasagi/4153

Yusuf Suiçmez

Türkiye Siyasi Gündemi ve Takvimi

Türkiye Siyasi Gündemi ve Takvimi

30 Mart’ta gerçekleşecek olan Türkiye yerel seçimlerine çok az bir zaman kaldı. Bu seçim Türkiye’nin iç ve dış dinamiklerinin nasıl şekilleneceğinin de sinyalini verecektir. Çünkü yerel seçimlerden sonra, Cumhuriyet tarihinde ilk defa halkın seçeceği Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunun 10 Ağustos, ikinci turunun ise 24 Ağustos’ta yapılacağı açıklandı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin hemen ardından ise 2015 genel seçimlerinin ise 14 Haziran 2015 Pazar günü yapılması bekleniyor. Doğal olarak bir yıl boyunca Türkiye gündemini ağırlıklı olarak seçimlere yönelik siyasi propagandalar meşgul edecektir.

Yerel Seçimlerin en önemli merkezlerine baktığımızda, her zaman olduğu gibi yine İstanbul, Ankara ve İzmir’in öne çıktığını görmekteyiz. AKP’nin İstanbul’daki adayı Kadir Topbaş gerçekten başarılı bir başkan olarak kabul edilmektedir. Karşısına çıkan en güçlü aday olarak ise Baykal’a karşı CHP başkanlığı seçimini kaybeden Mustafa Sarıgül gözükmektedir. Sarıgül Baykal’a rakip olduktan sonra partiden ihraç edildi ve partiye tekrar dönmek için verdiği hukuki mücadeleyi de kaybetmişti. Kılıçtaroğlu’nun uzun bir süreden sonra Sarıgül’ü CHP’ye kabul etmesini, AKP’nin yükselişine karşı bir birliktelik olarak yorumlayanlar yanında, Kılıçtaroğlu sonrası için bir alternatif olarak da değerlendirenler var. Bu yüzden İstanbul seçimleri Sarıgül’ün siyasi geleceği kadar CHP’nin de siyasi geleceğini etkileme potansiyeline sahiptir. Nitekim Erdoğan da İstanbul Belediye Başkanlığı’ndan AKP başkanlığına geçmişti.

Ankara da ise CHP, AKP’nin artık adı Ankara ile özdeşleşmiş olan adayı Melihe Gökçek’e karşı yine Melih Gökçek’in de içinden geldiği sağ cenahtan gelen bir aday olan Mansur Yavaş’ı çıkarması, Ankara seçimlerini daha da ilginç bir hale getirdi. Çünkü Mansur Yavaş 29 Mart 2009 tarihinde yapılan yerel seçimlerde Milliyetçi Hareket Partisi’nden Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı adayı oldu ve seçimi üçüncü sırada bitirdi. Bu durum, doğal olarak sağdan bazı oyların CHP’ye kaymasına yol açabilir; ancak bazı tepki oylarının da başka partilere kaymasına yol açabilir. Öyle gözüküyor ki, Ankara seçiminde MHP adayı ve tabanının tavrı oldukça belirleyici olacak.

AKP, CHP’nin kalelerinden olan İzmir’de ise partinin en ağır toplarından biri olan Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım’ı aday gösterdi. Binali’nin İzmir’de kaybetmesi, AKP’yi fazla etkilemez; daha çok Binali’nin siyasi geleceğini etkiler. Ancak kazanması durumunda ise bu CHP için bir şok etkisi yapar. Bu özelliği sebebiyle de İzmir’deki seçimin sonucu ayrı bir merak konusudur.

2009’da yapılan yerel seçimlerde AKP %38.39 oyla birinci; CHP %23,08 ile ikinci ve MHP %15,97 ile üçüncü sırada gelmişti. Başbakan Erdoğan bu seçimlerden de birinci çıkacağından emin olduğu için, birinci çıkmaması durumunda istifa edeceğini söylemektedir. Aslında AKP’nin yerel ve genel seçimlerdeki başarısını karşılaştırdığımızda, genel seçimlerde çok daha başarılı olduğunu görmekteyiz. Dolayısıyla AKP’nin bu seçimlerde alacağı oy oranı, genel seçimler için belirleyici olmasa da, genel seçimler için siyasi bir malzeme olacağı açıktır.

Bu seçimin siyasi argümanlarına baktığımızda, ağırlıklı olarak yolsuzluk iddiaları ve cemaat-hükümet çatışmaları etrafında döndüğünü görmekteyiz. Fetullah Gülen Cemati’nin CHP’ye destek veren tavrının, seçimleri nasıl etkileyeceği de merak edilen bir başka konudur. Cemaatin, CHP’ye destek vermesinin arkasında yatan gerçek sebepler ve CHP’nin güç kazanması durumunda, cemaatin ileri gelenlerinin CHP ile nasıl bir ilişki içerisine girecekleri, İnanç yönünden çok yakın oldukları AKP ve Erdoğan’a karşı bu kadar katı bir tutum sergileyen cemaatin, CHP ile ihtilafa düşülmesi durumunda nasıl bir tavır sergileyecekleri de ayrı merak konularıdır.

Cemaat ve muhalefetin yoğun eleştirileri karşısında, Erdoğan özellikle dış güçler eksenli bir karşıt politika geliştirmiştir. Öyle gözüküyor ki, bu politikada oldukça başarılı olmuştur. Fetullah Gülen’ın Amerika’da olması, bu politikanın başarılı olmasında etkili olmuştur. Çünkü Türkiye halkı, özgürlüğüne düşkün bir halktır. Bu yüzden de Türkiye’nin içişlerine karşı yapılan dış müdahaleler savunmacı bir tarın gelişmesin yol açmaktadır. Nitekim meydanlardaki hava da bu duygu halinin hakim olduğu izlenimi vermektedir. Fetullah Gülen’in, Türkiye’ye dönmemesi ve canlı yayın yerine kaset ya da yazılarla görüşlerini açıklaması, hareketin dış güdümlü olduğu izlenimini yaratmıştır. Bu durum Şia tarihindeki sefirler dönemini andırmaktadır. Bu dönemde de kayıp olan imamla görüştüğünü iddia eden kişiler, uzun bir süre Şia halkını gaip imam adına yönetmiş ve yönlendirmişlerdi.

Bu seçimlerden, AKP’nin 2009 seçimlerindekinden daha başarılı çıkması durumunda, bunun Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerin de havasını değiştireceği şüphesizdir. Bu durumda hem muhalefet hem de Cemaat birlikte kaybetmiş olacaklar. Bir arkadaşım, AKP’nin oylarının düşmesi durumunda, hükümeti zorlamak için muhalefetin daha keskin bir tavır sergileyip iç istikrarsızlığı daha da bozmaya çalışacakları endişesini; bir başka arkadaşım ise AKP’nin oylarını yükseltmesi durumunda Erdoğan’ın tek adam politikalarının daha da belirgin hale geleceği endişesini belirtti. Bu durum, demokrasimizin henüz daha toplum yararını koruyacak bir yapıya kavuşmadığının göstergesidir. Demokrasi ve hukuk devleti bilincinin gelişmediği ülkelerde, seçimler halk için daha iyi olandan çok daha fazla kazanmak isteyenlerin ihtiras yarışına dönüşür. Türkiye’de yaşanan seçim süreci, böyle bir demokrasi anlayışının hakim olduğunu çağrıştırmaktadır.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/turkiye-siyasi-gundemi-ve-takvimi/4006

Yusuf Suiçmez

Kıbrıs Sorunu Çözülüyor mu?

Kıbrıs Sorunu Çözülüyor mu?

Son gelişmeler, Türk ve Rum tarafının ortaklaşa kuracakları yeni bir siyasi yapı umudunun yeniden doğmasına yol açtı. Özellikle Yunanistan’ın PKK Terör örgütünün faaliyetlerini durdurmak için Türkiye ile işbirliği yapması, müzakerecilerin anavatanları ziyaret etmesi, yeni ciddi bir sürecin başladığı izleniminin vermiştir. Ancak bu gelişmelerin Türkiye’nin seçim havasına girdiği bir döneme gelmesi, Türkiye’nin iç siyasetine yönelik bir stratejiymiş gibi algılanmasına da yol açtı. Bir başka açıdan da şimdi zamanı mıydı gibi soruların sorulmasına sebep oldu.

Türkiye’den TÜSİAD, KKTC’den İŞAD, Güney Kıbrıs’tan OEV ve Yunanistan’dan SEV gibi önemli sivil ve ekonomik kuruluşların sürece destek verici açıklamaları, ciddi bir sürece girildiği izleniminin ağır basmasına yol açmaktadır. Süreç ile ilgili ilginç bir gelişme Güney’in 14 Aralık’ta sunduğu mektubun 27 Aralıkta Türk tarafında reddedilmesinin ardından, Cumhurbaşkanı Eroğlu’nun koşulsuz olarak masaya oturulması çağrısı yapmasıydı. Karşılıklı bu deneme atışları sonrası Ban Ki Moon 2 Ocak’ta BM parametreleri ışığında görüşmelere devam edilmesi talebinde bulundu. Ayrıca TC Dışişleri Bakanı Davadoğlu ile görüşerek sürecin hızlandırılmasını talep etti. Davutoğlu ve Amerikalı meslektaşı John Kerry ile Paris’teki buluşmasında da Kıbrıs konusu gündeme getirildi. Bunun üzerine ABD Büyükelçisi Koening, Türkler ve Rumlar arasında taslak metnin oluşması için diplomatik girişimlere başladı.

21 Ocak’ta BM Güvenlik Konseyi ortak deklarasyonun önemi ve sürece desteği ile ilgili bir açıklamada bulundu. Aynı gün Bürüksel’de de Başbakan Erdoğan’dan sürece destek için yardım talebinde bulunuldu ve bunun Türkiye’nin AB sürecini olumlu etkileyeceği belirtildi. Bu görüşmede Erdoğan, karşılıklı güven telkini için Türk askerinin Kıbrıs’tan çekilmesi teklifini reddetti ve sadece iki kurucu devlet esasına dayalı federal bir çözümü kabul edeceğini söyledi. 30 Ocak’ta Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi adadaki barış gücü askerlerinin görev süresini 6 ay daha uzatma kararı aldı; ancak çözüm yönündeki adımlardan memnuniyetsizliğini belirtti.

Bu arada Maraş için hem Kuzey hem de Güney Kıbrıs’tan bazı sivil toplum ve akademisyenler bir Ekoşehir projesini gündeme getirdiler. Bu durum Maraş ve Akdeniz’de çıkan gazın siyasi pazarlıklarda önemli bir rol oynayacağını göstermektedir. Bir Amerikan enerji şirketi olan NOBEL Energy bu arada hükümet ile gazın paylaşımının nasıl olacağı konusunda bazı pazarlıklara girişti. Ekonomik darboğaza sürüklenmiş olan Güney Yönetimi ve Kuzey yönetimleri ile iç istikrarsızlığa sürüklemiş olan anavatanlar Türkiye ve Yunanistan’ın, bu zor koşullarda pazarlık payları düşmüştür.

Güney ekonomisi şu anda büyük bir kriz içerisinde bulunmaktadır ve işsizlik % 17’nin üzerine çıkmış durumdadır. Görüştüğüm bir üst düzey yetkili, iflas etme eşiğine geldiklerini bu yüzden de adil bir çözümün onların da lehine olduğunu söyledi. Türk tarafının her zaman çözüm yönünde irade koymuş olmasına rağmen, hep kaybeden taraf olması ise iç ve dış siyasetimizi kilitlemiş durumdadır.

Süreçte ortaya çıkan yeni bir gelişme ise Türk tarafının da önümüzdeki Mayıs ayında yapılacak olan AB Parlemento seçimlerinde iki aday için oy kullanacak olmasıdır. Ancak bu haktan sadece Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşlığı bulunan 80 civarında olan Kıbrıslı Türkler yararlanabilecektir. Dışişleri Bakanı Özdil Nami, sadece Kıbrıs Cumhuriyet kimlik kartı bulunanların oy kullanacak olmasına itiraz etmiştir. Bu seçimlerde aday olacağı belirtilen ilk isim Şener Levent olmuştur. Bu süreçte ortaya çıkan önemli bir olay da İngiltere ile Kıbrıs Cumhuriyeti arasında imzalanan ve Kıbrıs Cumhuriyetine terk edilmesi kararlaştırılan İngiliz üstleri bölgesi arazileridir. Cumhurbaşkanı Eroğlu, bu karara 1960 antlaşmalarına aykırı olduğu gerekçesi ile itiraz etmiştir. 1960 Cumhuriyeti dikkate alındığında, Güney Yönetiminin aldığı kararların çoğunun hukuken geçersiz olduğu açıktır.

Sonuç olarak, Türkiye’nin seçim havasına girdiği bu dönem içerisinde Kıbrıs sorununda güçlü bir çözüm iradesinin ortaya çıkması imkansız gözükmektedir. Türkiye’nin yerel, genel ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrası, kurulacak olan hükümetin politikaları belirleyici olacaktır. Dolayısıyla yapılan açıklamaların aksine bu yıl içerisinde bir çözümün olması olası gözükmemektedir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/kibris-sorunu-cozuluyor-mu/3935

Yusuf Suiçmez

Kadın Algımız Üzerine

Kadın Algımız Üzerine

Acaba erkek işverenler, çalışacak olan bir kadının tercihinde, kadının mesleğindeki başarısı ve kişiliğini mi yoksa güzelliği ile kadınsı özellikleri mi daha fazla dikkate alırlar? Bu soruya tek bir cevap verilmeyeceği şüphesizdir. Ancak toplumumuzda kadınların mesleki başarısı ve kişiliğinden çok kadınlığı ve giyiminin dikkate alındığı kanaati hâkimdir. Aynı soruyu bir kadın işverene, erkek işçilerin tercihi konusunda da sorabiliriz. Ancak kadınlarımız bu konuda görüşlerini ifade etmekte erkeklerden daha suskun davranmaktadır. Çünkü kültürümüzde, erkeklerin kadınlar üzerinde yorum yapmaları hoş karşılanırken kadınların erkekler üzerinde açık yorumlar yapmaları aynı ölçüde hoş karşılanmamaktadır.

Dinlediğim bazı bayanlar, kadın olarak iş piyasasında olmak için ileri sürülen şartların daha zor olduğunu, bunun ise haksız rekabet yarattığını belirttiler. Muhafazakâr tesettürlü bir kadının ise hem özel hem de kamusal alanda karşılaştığı zorluklara baktığımızda, onların durumunun çok daha zor olduğunu görürüz. Bu ise kadınların sosyal hayata atılmalarına engel olmakta ve zayıf olan rekabet imkânlarını daha da zayıflatmaktadır.

Modernite adına kadınlara getirilen yasaklar da bunun cabasıdır. Dikkat edilirse, Müslüman muhafazakâr erkekler de modernite adına özellikle tesettürlü kadınlara konan yasaklardan fazla rahatsız olmamaktadır. Çünkü onlar da kadının sosyal hayatta fazla etkin olmalarını, psikolojik, sosyal ya da ekonomik sebeplerden dolayı istemiyorlar. Bunu açık olarak dillendirmek yerine de dini kullanarak kamufle etmeye çalışıyorlar. Dolayısıyla da kadınlar bu mücadelelerinde de büyük ölçüde yalnız kaldılar. Hâlbuki Hz. Muhammed’in ilk eşi Hatice tüccardı ve onun yanında çalışan birisiydi. Medine’de Hz. Ömer döneminde alış veriş yerlerini denetleyen bir kadındı. Hz. Ali’ye savaş açan ve ordunun komutanlığını yürüten ise Hz. Ayşe idi. Buna rağmen birçok muhafazakâr dindar hala daha, eşlerinin ya da kızlarının tesettürlü de olsa özel ya da kamu sektöründe çalışmalarına karşı çıkmaktadır.

Aslen Kıbrıslı olan bir bayan arkadaşım, yıllarca zorluklarla okuduktan sonra KKTC’ye döndüğünde örtülü olduğu için öğretmenlik hakkının hiçbir yasal gerekçe olmamasına rağmen tamamen keyfi uygulamalarla engellendiğini söyledi. Yine Kıbrıslı, muhafazakar ancak örtünmeyi dini bir zorunluluk olarak görmeyen bir başka bayan arkadaşım ise, hem bazı dindarların hem de kendini çağdaş ya da modern diye tanımlayan insanların yarattığı psikolojik baskıdan dolayı huzur ve güven içinde çalışamadığını söyledi. Ülkemizde kadınlara yönelik açık ve gizli birçok farklı psikolojik ve fiili taciz olayını da dikkate aldığımızda, kadın, devlet, din ve çağdaşlık algımızı yeniden sorgulamamızın gerekliliği bir kez daha ortaya çıkmaktadır.

Özellikle kamu sektöründeki örtünen kızlara getirilen yasaklar, mezun olduktan sonra da devlet imkanlarından eşit vatandaşlar olarak yararlanmalarına engel olmuştur. Bu yüzden birçok kadın, evinde kapalı yaşamak zorunda kaldığı için daha da içe kapanık bir dindarlığa sürüklenmiştir. Türkiye’de bu sorun artık yavaş yavaş aşılmaya başlanmıştır. Ancak bu sefer de tersinden, açık kıyafet tercihi yapan kadınlar üzerinde kurulmaya çalışılan bir baskının endişesi seslendirilmeye başlandı. Dolayısıyla da özgürlük alanları genişletilirken, bu genişliğin farklı yaşam tercihi ya da giyinme tarzı olanlara baskıya dönüşmemesine dikkat edilmelidir.

Başbakan Erdoğan’ın da bazı açıklamaları, yanlış anlaşılmaya müsait olduğu için bu yöndeki kaygıları beslemiştir. Bazı CHP’lilerin de tesettürlü bayanlara karşı eski yasakçı tavırlarını devam ettirmeleri tesettürlü bayanlar üzerindeki endişeyi arttırmaktadır. Bu yüzden de bazı dindar bayanlar, bunlar tekrar güç kazanırlarsa hayatı bize zindan etmeye devam ederler diye zaman zaman farklı bir endişeyi dile getirmektedirler. Evet, insanların inandıkları gibi yaşama hakları vardır ve devlet yetkililerinin bunu korumaları gerekir; ancak bu hakkı korumaya çalışırken farklı inanç ve yaşam tarzlarına dayatma yapılmamasına dikkat edilmelidir. Çünkü devlet adına bu dayatmaların yapılması, devleti birlikte yaşamın getirdiği ortak hukuk alanı olmaktan çıkarıp, adaletsizliğin dayatıldığı bir mekanizmaya dönüştürür. Bu ise toplum içindeki ayrışma ve çatışma ortamını tetikleyerek istikrarsızlığa yol açar.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/kadin-algimiz-uzerine/3867

Yusuf Suiçmez