Kategori arşivi: Uncategorized

İran Ziyaretinden Esintiler

İran Ziyaretinden Esintiler

KKTC Meclis Başkanı Sibel Siber’in İran ziyareti farklı kültür ve devletlerle iletişimi kurulması bağlamında olumlu bir adım olmuştur. Ancak bu ziyarette öne çıkan, kültürler arası dostane ilişkiler değil de Sibel Siber’in başörtüsü takması olması olunca, konuyu ele almak ihtiyacı doğmuştur. Köşe yazarlarından Rasıh Reşat Meclis Başkanı’nın başörtüsü takmasını, birçok farklı ülke diplomatının da yaptığı gerekçesine dayanarak o kültüre saygı olarak değerlendirmiştir. Bu görüşe kısmen katılıyorum; çünkü farklı kültürlere saygı duymak yaratılıştaki farklılık ve canlılığın da gereğidir. Ancak bir arkadaşım, başörtülü bürokrat ya da siyasilerin de açık bayanlara baskı yapılması durumunda, onlara destek ve tercihlerine saygı olarak başlarını açması gerektiğini belirtti. Ben de eskiden başörtü takan kızlara karşı yapılan baskılar esnasında, başörtüsü takmayan bürokrat ve siyasilerin de böyle davranması gerektiğini belirttim. Sohbet esnasında başörtülü bazı öğrenciler, bunun bir inanç olduğunu dolayısıyla da yapılamayacağını söyledi. Başka öğrenciler ise özgürlüklerin savunmasının da inancın ve ahlakın gereği olduğunu belirterek, özgürlüklerin savunulması adına bunun yapılabileceğini belirttiler. Bu görüşlerini de özgürlüklerin koruması adına yapılan bu tür tepkilerin dinin ruhu ile ahlakı prensiplerine aykırı düşmeyeceği mantığına dayandırdılar.

İran halkının inanç ve kültürüne genel anlamda saygı duyulması konusunda ben de hemfikirim. Ancak kültürlerin karşılıklı saygı içerisinde tartışılmasını da bilimsel bir sorumluluk ve hak olarak görüyorum. İnsanların, farklı inanç ve kültürlere saygının bir ifadesi olarak onlar gibi giyinmeleri ya da davranmaları da elbette takdir edilecek bir davranıştır. Ancak gelen misafir bayanlara başörtüsü takmaları dayatılıyorsa, bu saygı duyulacak bir şey değildir. Çünkü farklı olmaktan dolayı saygı duyulmayı beklemek aynı şekilde sizden farklı olana da saygı duymayı bir hak haline getirir. Bu bakış açısı ile bakıldığında din adına yapılan dayatmaları dini ve ahlaki bir davranış olarak değil yanlış bir siyasi tavır olarak değerlendirmek gerekir. Çünkü hiçbir dini metinde ve Hz. Peygamberin hayatında insanlara kılık ve kıyafet dayatıldığı sabit değildir.

İbadetlerin ihmali ile ilgili doğabilecek sonuçlar konusunda uyarsa da hiç kimseye ibadet etmediği için yaptırım cezası uyguladığı sabit değildir. Dini metinlerde kılık ve kıyafetle ilgi bazı genel prensipler ortaya konulmuşsa da, bunların yorumu ve uygulaması bireyin vicdanı ile toplumların örf ve geleneklerine bırakılmıştır. Hz. Peygamberin örtünme ile ilgili tavırlarına da baktığımızda açık gezen kadınlara herhangi bir yaptırım uygulandığı ya da bu yönde güç kullanmadığı bilinmektedir. Dolayısıyla da insanların inançlarını yaşamalarını kolaylaştırmak ahlaki ve insani bir gerekliliktir. Ancak bu kolaylık sağlanırken farklı inanç ya da düşüncelere sahip insanlara herhangi bir dayatma yapılmamasına dikkat edilmesi gerekir. Çünkü insan hakları ihlalleri kul hakkı ihlali kapsamına girdiği için, bu hakkı ihlal edilen kişiler haklarını affetmediği sürece Allah da bu tür günahları affetmez.

Müslümanlar
ve diğer dini inanç sahiplerinin yaptığı en önemli hatalardan birisi, insan ile Allah arasındaki gönül ilişkisini Allah ya da yaratıcı adına başka insanlara baskıya dönüştürmeleridir. Allah’a karşı işlenen suçların cezasını verme yetkisi sadece Allah’a aittir. İnsanlar ancak kendilerine karşı işlenen suçlar için ceza uygulaması talep edebilirler. Namaz kılmayan, oruç tutmayan ya da başını örtmeyen insanlara din adına cezalar uygulanmasını meşrulaştıran bazı yorumlar var ise de bunların dinin ruhuna, genel prensiplerine ve Hz. Peygamberin uygulamalarına aykırı olduğu aşikârdır. Bu yüzden de ne çağdaşlık adına insanların inançlarının yok farz edilmesi; ne de insanların dini anlayış farkı ya da bizim gibi inanmamaları sebebiyle temel hak ve hürriyetlerinin kısıtlanması kabul edilebilir. Çünkü bu tür uygulamalar dinin temeli olan adalet ilkesine ve bu ilkeden doğan temel insan hak ve hürriyetlerinin korunması esasına aykırıdır.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/karadeniz-den-kibris-a/3722

 

Karadeniz’den Kıbrıs’a

Karadeniz’den Kıbrıs’a

Bir haftalık Türkiye ziyaretim, bir nostalji yapmamı sağladı. 1974 barış harekatı başladığında altı yaşındaydım. Doğduğum yer olan Trabzon’un Sürmene ilçesine bağlı olan ve halk arasında Ohşoho olarak bilinen Dağardı köyünde yaşıyordum. Dağardı köyü Köprübaşı boğazından meşhur Sultan Murat Yaylası’na giderken en son uğranan yerleşim yeri idi. Tabii şimdi bu bölgede bulunan beş köy birleşerek, Beşköy ismi ile anılmaya başladığı için Dağardı Köyü dahil beş köy de mahalle oldu. Bu bölgede yaşayan insanların büyük bir çoğunluğu Rumca biliyor. Çünkü onlar da Kıbrıs’ta olduğu gibi yüzyıllarca Rumlar ile birlikte yaşamışlardı. Buradaki Rumlar da 1974’de Kıbrıs’ta olduğu gibi Cumhuriyetin başında yapılan bir nüfus mübadelesi sonrası bölgeyi terk etmişlerdi. Bölge halkı hala daha Rumlar ile yaşanılan iyi ve kötü olayları arasıra sohbet konusu ederler. Bu yönü ile de Beşköy Kıbrıs’a çok benzemektedir.

1974’de köyümüzde sadece babamın imamlık yaptığı Merkez Cami’de elektrik vardı. Onun için akşamları caminin ışıklarında oynamak için akşam namazı ile yatsı namazı arasında caminin etrafında toplanır saklambaç oynar, sohbet ederdik. Büyüklerimiz ise camide bulunan büyük bir radyodan haberleri dinlerlerdi. Özellikle Kıbrıs’a çıkarma başladığı günlerde, haber dinleyenlerin sayısı ile Kıbrıs ve Rumlar ile ilgili hikâyeler artmıştı. Kıbrıs adını ilk defa o zaman haberleri dinleyen büyüklerimizin sohbetinde duymuştum. Doğrusu o zamanlar oraya gideceğimiz hiç aklımdan geçmemişti. Aklımda kaldığı kadarıyla, Kıbrıs’a gideceğimize dair ilk bilgiyi köyün okulunun önünde pasaport çıkarmak için bizi topladıklarında edindim. İlginçti çünkü resim çekmeye iki kardeşim gelmemişti. Çünkü onlar Kıbrıs’a gelmek istemediler ve babam da onlara müsaade etti.

Kıbrıs’a gelişimizle ilgili hatırladığım şeylerden birisi de, zannediyorum 1975’in sonları idi, otobüse binişimizdi. Çünkü ilk defa otobüse biniyordum. Otobüs mola verdiğinde büyüklerimiz kaybolmamamız için bize sürekli nasihatte bulunuyordu. Şehirlerden geçerken ışıklı binalar dikkatimi çekmişti ki devamlı camlardan onlara bakıyordum. Yine bir mola vakti idi. Ben rahmetli babamın yanında idim. Bir karmaşa yaşandığını hatırlıyorum. Babamla beraber kalabalığın içinde kaldım. Birisi ölmüştü. Ölen kişi Kıbrıs’a gelmek konusunda en fazla istekli ve en fazla hazırlık yapan Cakleya Mustafa denilen birisiydi. Çok kalabalık bir aile idiler. Annemin anlattığına göre sadece çocuklar ve torunları 33 kişi idiler ve sürekli olarak, her molada çocukları saydırırdı. Tabii ölmesiyle beraber bir kişi hariç aile olduğu gibi geri dönmüştü. Cakleya Mustafa gibi daha sonraları bir çok aile geri dönmüştü.

Mersin limanına gittiğimizde, limanda duran geminin büyüklüğü beni şaşırtmıştı. Akşam olmuştu ve direklerinin ışıkları yanıyordu. Aklıma köyümüzdeki camiiyi getirdi. Ancak direkleri ile minareler arasında fazla bir benzerlik kuramamıştım. Geminin içerisinin çok kalabalık olması sebebiyle, insanların yerlerde serili yattığını hatırlıyorum. Tabii çocuk aklımla olaylara bir anlam veremiyordum. Gemiden inişimizi hatırlamıyorum; ancak tekrar otobüse binişimizi hayale meyal hatırlıyorum. Bir köye geldim, sonra adının Flamudi (Mersinlik) olduğunu öğrendim. İlginç bir benzerlik daha ortaya çıkmıştı. Çünkü Trabzon’dan göç ettiğimiz köyün de hem Türkçe hem de Rumca iki ismi vardı. Flamudi denize yakın bir yerdi. Mimarisi bana oldukça tuhaf gelen bir eve yerleştik. Köyümüzdeki evimize pek benzemiyordu. Zihnimin ne olduğunu anlamak için gayret gösterdiğini ancak pek başarılı olmadığını hatırlıyorum.

Denizin kenarında bir kilise vardı. Halka dağıtılacak kumanyalar orada saklanıyordu. Kumanya almak için oraya gittiğimizi hatırlıyorum. Ancak gelen gruba Değirmenlik’e yerleştirilecekleri söylenmişti. Bu durum, göç eden insanlara verilen ve tutulmayan birçok sözden ilki idi. Nitekim babam ve grubun ileri gelenleri Flamudi’yi beğenmemişlerdi. Bu yüzden babam ve gelenlerden bir grup araba tutup gelmeden önce yerleştirilecekleri söylenen Değirmenlik’i görmeye gittiler. O zamanlar Değirmenlik pınarı ve yeşillikleri ile cennet gibi bir yerdi. Bu yüzden babam ve yanındakiler Değirmenliği gördükten sonra kendilerine verilen sözün tutulmasında ısrar ettiler ve bu ısrar üzerine Mersinlik’den Değirmenliğe taşındık.

Değirmenlik’e geldiğimizde ilk önce bizi bugün Değirmenlik Başpınar İlkokulu olarak bilinen okulun bahçesine yerleştirdiler. Okulun bahçesindeki havuza yakın bir yerde bir ağacın altında yatağımızı hatırlıyorum. Güvenlik sorunu sebebiyle ailelerimiz gezmemize izin vermiyordu. Sonra abilerimizle birlikte grup olarak gezmemize izin verdiler. Okuldan 50 metre kadar ilerideki kilisenin yanına gelince başka bir grupla karşılaştık. Nedenini anlamadım ama her nedense kavgaya tutuşmuştuk. Sonra onların bizi Rum, bizim de onları Rum sanması sebebiyle bu kavganın çıktığını öğrendim. Tabii daha sonra büyüklerimiz işin aslını öğrenince araya girerek kavganın büyümesini engellediler. Daha sonra bu kavga ettiğimiz grubun Kürtler olduğunu öğrendim. Onlardan bazıları Kürtçe bizden de bazıları Rumca konuştuğu için iki taraf da birbirini Rum sanmıştı.

Birkaç akşam okulun bahçesinde kaldıktan sonra bir eve taşındık. Tekrar yeni bir çevre ile tanışmanın yarattığı merak ile evin etrafında dolaşmaya başladık. Ancak ailelerimiz savaşın yarattığı psikoloji sebebiyle gereğinden fazla bir korumacılık sergiliyorlardı. Bu korumacılığın sebebi olarak Rumlar gösteriliyordu. Yani çocukken hiç görmediğim Rumları tehlikeli varlıklar olarak tanımıştım. Kapılar açılıp karşılıklı geçişler başladığında, çocukken korkutulduğum bu insanları daha da yakından tanıma fırsatı bulmuştum. Tabii ki, bu süreç en azından bazı çocukluk korkuları ve fikirlerimin değişmesine yol açtı. Hatta onlardan bazı yakın dostlar edindim. Ne de olsa tarihi tecrübemizde düşmanlıklardan daha uzun süren dostluklar var.

Türk-Rum ilişkileri tarih boyunca çok farklı mecralarda seyretmiştir. Bugün tekrar bir çözüm ve sonrasında da Rumlar ile birlikte yeni bir yaşam tecrübesi yaşanması ihtimali doğmuştur. Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı bir koz olarak kullandığı terör silahını kullanmaktan vazgeçip, Türkiye ile bu konuda bile işbirliğine girmesi, bu ihtimali güçlendirmiştir. Umarım bu yeni süreç eski açı tecrübelerin yeninden yaşanmasına yol açmaz; aksine tarafların birlikte ya da ayrı olarak barış ve huzur içinde yaşamalarına vesile olur.

Trabzon’dan selam ve sevgilerimle.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/karadeniz-den-kibris-a/3722

Yusuf Suiçmez

Vakıflar ve Din İşleri Başkanlığı

Vakıflar ve Din İşleri Başkanlığı

Yakın zamanda bir gazeteci arkadaşımız Vakıflar Genel Müdürü İbrahim Behter’in açıklamasını gündeme getirdi. Açıklamasında vakıfların kaynaklarının doğru kullanılmamasından şikâyet ediyordu. Evet şüphesiz bu ülkede en çok istismar edilen kurum Vakıflar ve Din İşleri Başkanlığı’dır. 1571’den beri Müslüman Kıbrıs Türk halkının hem maddi hem de manevi destek aldığı aynı zamanda desteklediği en güçlü kurum Kıbrıs Müftülüğü (Din İşleri Başkanlığı) ve Vakıflar olmuştur.

Vakıflar ve Din İşleri Başkanlığı anayasal bir kuruluştur. İlgili anayasa maddesi şöyledir:

“Vakıflar Örgütü ve Din İşleri Dairesi

Madde 131

(1)   Vakıf Kuruluşu ve Temel Evkaf Kuralları (Ahkamül Evkaf), bu Anayasaca tanınır.

(2)   Vakıf kuruluşlarına veya vakıflara veya camilere ve diğer herhangi bir islam dini kuruluşuna ait mallar da dâhil olmak üzere, vakıf malları ilgilendiren veya herhangi bir suretle bunları etkileyen bütün konular, münhasıran Temel Evkaf Kuraları (Ahkamül Evkaf), yürürlükteki mevzuat ve bu Anayasa yürürlüğe girdikten sonra Cumhuriyet Meclisince yapılan yasalara bağlıdır.

(3)   Geliri Vakıflar Örgütüne ait olan vakıflar, her türlü vergiden bağışık tutulur.

(4)   Vakıflar Örgütü ile Din İşleri Dairesinin kuruluşu ve işleyişi yasa ile düzenlenir ve yasada gösterilen görevleri yerine getirir.

(5)   Dini hizmetlerin yürütülmesinde ve bu hizmetlerin giderlerinin karşılanmasında Devlet, Vakıflar Örgütüne yardımcı olur.”

Bu hükümler 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası hükümlerine benzemektedir. Din İşleri Başkanlığı’ndaki bütçe dâhil birçok uygulama anayasaya ve yasalara aykırı olarak yapılmaktadır. Mesela Din İşleri Başkanlığı bütçesi hazırlanırken, ödenekler vakıf gelirlerinden değil; doğrudan devlet bütçesinden karşılanmaktadır. Vakıfların Din İşleri Başkanlığı bütçesine katkısı ise %6 civarındadır. Bu uygulama anayasanın hükmünün tam tersine bir uygulamadır. Çünkü bu uygulamaya göre devlet giderleri karşılayan, vakıflar ise katkı yapan taraf durumundadır.

73/1991 Sayılı yasada (5/1) Vakıflar ve Din İşleri Dairesi Yasası’nın “Vakıflar Örgütü ve Din İşleri Dairesi, Vakıflar İdaresi ve Din İşleri Dairesi’nden oluşur” hükmü gereği Vakıflar Örgütü ve Din İşleri Dairesi tek tüzel kişiliğe sahip olmasına rağmen iki farklı yasa ile yönetilmektedirler. 73/1991 yasası daha çok Vakıflar’ın yönetimi ile ilgilidir. 29/93 Sayılı yasa ise daha çok Din İşleri Başkanlığı’nin yönetimi ile ilgilidir. Bugüne kadar her iki yasayı da ihlal edici birçok uygulama olmuştur. Ne yazık ki, Kıbrıs’ın en zengin kurumu olan Vakılar ile en köklü kurumu olan Din İşleri başkanlığı (Eski adı ile Kıbrıs Müftülüğü) mali imkânsızlık içerisindendir. Bu durum, kurumun ağırlıklı olarak siyasi bir rant aracı olarak kullanılmasından kaynaklanmaktadır.

Daha önce edindiğim bilgiye göre Vakıflar Bankası’nın %51 hissesi Vakıflar ve Din İşleri Başkanlığına aittir ve 3 yıl önce Vakıflar ve Din İşleri Başkanlığı’nın sadece Vakıflar Bankası’ndan alacağı 60 milyon TL’den fazlaymış. Yakın zamanda edindiğim bilgiye göre ise bu alacak 40 milyon TL civarındaymış. Bu bilgiler yanlış ise Vakıflar Bankası idaresinin kamuoyuna doğru bilgi ve rakamları bildirmesi gerekmektedir. Bu kadar yüksek geliri ve alacağı olan bir kurumun camii yapmak için Türkiye Cumhuriyeti’nden para almasına ihtiyacı yoktur. Çünkü senelerdir Türkiye’nin camiler için verdiği mali destek siyasi polemik konusu olmuştur.

Vakıf malları ve gelirlerinin usulsüz kullanımı sebebiyle oluşan bu boşluğun giderilmesi için Vakıflar ve Din İşleri’nin yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Edindiğim bilgiye göre Vakıflar ve Din İşleri Başkanlığı’nın birçok kişi ve kurumdan alacakları bulunmaktadır; ancak bu alacaklar yeteri ölçüde tahsil edilememektedir. Bu kadar yüksek geliri olan vakıfların, kendi gelirleri ile camileri inşa, tamir edememesi ve camii elektrik borçlarını ödeyememesi sebebiyle camilerin elektriklerinin kesilmesi yeniden yapılanmanın gerekliliğinin sinyallerini vermektedir. Nitekim Türkiye dâhil farklı ülkelerde vakıfları olan toplumların vakıfları iade edilirken, Müslüman vakıflarının devlet eliyle bu şekilde zayıflatılması akıl ve vicdan ile açıklanamaz.

Bu yapılanma Vakıfların vakfedilme amaçlarına uygun kullanımı yanı sıra, Din İşleri Başkanlığı’nın her türlü siyasi mülahazadan uzak tutulduğu laik devlet anlayışı ile de çelişmeyen bir yapılanma olması gerekmektedir. Edindiğim bilgiye göre hükümetin de hem vakıfların hem de din İşleri Başkanlığı’nın çağdaş bir yapıya kavuşturulması için bazı girişimleri bulunmaktadır.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/vakiflar-ve-din-isler-baskanligi/3649

Yusuf Suiçmez

Türkiye Çıkarması

Türkiye Çıkarması

Türkiye hükümeti, Asrın projesi olarak nitelenen Anamur’dan deniz altına döşenecek 80 kilometrelik boru hattıyla Kıbrıs’a yılda 75 milyon metreküp su getirilmesi projesinin Kıbrıs’taki arıtma ve iletim tesislerinin temellerini atmak üzere üç bakanı ve bürokratları ile yeni bir çıkarma yaptı. Arıtma ve iletim tesislerinin temel atma töreni, Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın katılımıyla gerçekleştirildi. Bu proje, konuşmalarda da belirtildiği gibi Kıbrıs’ın hem siyasi hem de ekonomik hayatının seyrini değiştirecektir.

Projenin fiili olarak hayata geçmesi ile Kıbrıs adasının stratejik değeri daha da artacaktır. Su projesi, Güney Kıbrıs’ın gaz adımına karşı Ada için daha kalıcı ve önemli olan bir adım olarak da değerlendirilebilir. Şüphesiz ki suyun stratejik ve pratik yaşamdaki değeri gazdan daha yüksektir. Bu adımla Türkiye ada üzerindeki stratejik üstünlüğü bir kez daha ele geçirmiş oldu. Tabii ki bundan sonra önemli olan gelecek suyun en verimli şekilde kullanılmasını planlayabilmektir. Çünkü suyun verimli kullanımı için, yatırıma dönüştürebilmesi şarttır. Bu süreçte en büyük rol ziraat mühendislerine ve bu konuyu bilimsel temelde inceleyerek planlayabilecek bir ziraat fakültesine düşecektir. Zira ambargo altında olan Kıbrıs’ta hangi tür ürünlerin yetiştirileceği ve bunların hangi pazarlara aktarılabileceğinin planlanmasına ihtiyaç duyulacaktır. Aksi takdirde getirilen suyun istenilen düzeyde verimli kullanımı mümkün olmayacaktır.

Bu çıkarma esnasında gerçekleştirilen önemli bir başka proje ise Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı olan herkesin Yakın Doğu Üniversitesi ve Devlet Hastanelerinden Türkiye’deki gibi ücretsiz yararlanabilmelerinin sağlanmasıdır. Türkiye Cumhuriyeti Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’ın da katılımıyla, Türkiye Cumhuriyeti Sosyal Güvenlik Kurumu ile Yakın Doğu Üniversitesi arasında “Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası” hak ve imkânlarının Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi’ni de kapsamasına ilişkin imza töreni gerçekleşti. Yakın Doğu Üniversitesi ile imzalanan protokole göre, Yakın Doğu Üniversitesi öğrencileri ve diğer üniversite öğrencileri de hiçbir ücret ödemeden üniversitenin sağlık hizmetlerinden yararlanabilecekler. Tedavinin ardından gereken ödemeleri ise T.C Sosyal Sigortalar Kurumu yapacaktır. Bu uygulama doğal olarak Yakın Doğu Üniversitesi’ne ve KKTC’deki üniversitelere talebi arttıracaktır. Çünkü sunulan sağlık hizmetlerinin kalitesi, üniversitelerin tercihinde en başta gelen etkenlerdendir.

Bu protokol kısmen de olsa KKTC sağlık sektörünün de Türkiye’ye entegre olması olarak değerlendirilebilir. Çünkü gezme, eğitim veya çalışma amaçlı olarak KKTC’de bulunan TC vatandaşlarının tedavi ihtiyaçlarını da karşılaması açısından büyük ferahlık yaşatacaktır. Ancak Türkiye vatandaşı olmayan KKTC vatandaşlarının bu haktan yararlanamayacak olması, Türkiyeli-Kıbrıslı ayırımcılığını körükleme potansiyelini taşımaktadır. Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı olan KKTC vatandaşlarının tedavi için Güney Kıbrıs’a gidişleri dikkate alındığında, bu riskin fazla yüksek olmadığı söylenebilir. Sağlık alanında yeni düzenlemelerin yapılmaması durumunda, Kıbrıs Türkleri arasında da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına talep artabilir. Hatta bu adım, KKTC sağlık sektörünün yeniden yapılanmasını da gerektirebilir.

Bu adım özellikle KKTC’deki özel sağlık sektörünü olumsuz etkileyebilir. Ancak sağlık konusunda özel sektörden çok halkın sağlığının önemli olduğunu göz önüne aldığımızda atılan adımın eleştirilmesi kabul görmeyecektir. Sonuç olarak her iki proje de Türkiye’nin 1974 çıkarmasını pekiştirme, gücünü ispatlama, vatandaşlarına sahip çıkma ve KKTC’ye verdiği önem olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla bu adımlar, Türkiye’nin Kıbrıs’tan vazgeçtiği gibi söylentilerin geçerliliğini ortadan kaldırmakta; aksine Türkiye’nin Kıbrıs üzerindeki kalıcı iradesini ortaya koymaktadır.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/turkiye-cikarmasi/3578

Yusuf Suiçmez

Yolsuzluk ve ekonomi

Yolsuzlukla mücadele diye yola çıkıldı, ama yolsuzluktan daha büyük maliyet faturası zam, faiz ve döviz fırlaması olarak halka ödetildi. Bir ülkede yolsuzlukla mücadelenin de adabı ve usulü olmalı. Bu durum hem hükümeti, hem muhalefeti hem de yolsuzlukla mücadele ettiğini iddia edenleri bir daha düşünmeye sevk etmeli.

Cemaat ve Hükümet Çatışması (Türkiye Gündemi)

Cemaat ve Hükümet Çatışması (Türkiye Gündemi)

Cemaat kelime olarak bir araya gelerek grup oluşturan insanları ifade eder. Özellikle Fetullah Gülen cemaati bugünlerde siyasi gündemimizi oldukça meşgul etmeye başladı. Fetullah Gülen cemaati Nurculuk hareketinin iki önemli kolundan birisidir. Nurculuk hareketi Cumhuriyetin ilk yıllarında İslamiyet’in akılcı bir yorumu olarak ortaya çıktı. Hareket temel stratejisini iman üzerine yoğunlaştırarak, ateist akılcılığa karşı teist bir akılcılık geliştirmeye çalıştı. Bunda da oldukça başarılı olunca bazı Cumhuriyetçilerin hedefi haline gelmeye başladı. Bu tepkinin bir sonucu olarak hareketin kurucusu olan Said Nursi yaşamını sürgün ve hapislerde geçirmek zorunda kalmıştır.

Said Nursî 1873 yılında Bitlis’in Hizan İlçesİ’ne bağlı Nurs köyünde doğdu, isminin sonundaki Nursî kelimesi doğduğu yere nisbet olarak kullanılmıştır. Said Nursi yaşadığı dönemin hassasiyetleri ile İslam inanç ve gelenekleri arasındaki dengeyi kurarak akla dayalı imanı esas alan yeni bir sentez oluşturmaya çalıştı ve bunda kısmen başarılı oldu. Sair Nursu İslam inanç esaslarını akli delillere dayanarak açıklamaya çalışırken aynı zamanda da İslam birliği fikrini canlı tutmaya çalışıyordu. Her türlü ayrımcı düşünce ve hareketi temelde  İslam inancına aykırı gördüğü için Kürtçülük gibi ayırımcı hareketlere karşı çıkarken İslam birliğini öne çıkarmaya çalışıyordu. Ayrılıkçı Kürtçülüğe karşı çıkması bazı Cumhuriyetçiler tarafından da destekleniyordu; ancak İslam birliğini savunması yönüyle de Nurculuk hareketi tehlikeli olarak görülüyordu. Bu yüzden Nurcu hareket ve önde gelen isimleri sistemin gücünü elinde bulunduranlar tarafından zaman zaman desteklenirken zaman zaman da baskı altına alınıp kontrol edilmeye çalışılmıştır.

Nurculuk hareketi bir tarikat hareketi değil; aksine dönemin şartları itibari ile tarikatlara sıcak bakmayan bir harekettir. Bu sebepten Said Nursi vefatından sonra, tarikatlarda olduğu gibi hareketin başına geçecek birini tayin etmemişti. Nurculuk hareketi, Nursi’nin vefatından sonra iki farklı kola ayrılmıştır. Bunlardan birisi Yeni Asya grubu olarak şöhret yapan koldur. Bu kol zamanla siyaset ile dirsek teması içerisine girmiş ve özellikle Şüleyman Demirel’e ve partisine destek vermekle şöhret bulmuştur. Bu kol Rahmetli Rauf Denktaş’ın da bazı dini kitaplarının yayımlamasında etkili olmuştu.

Hareketin ikinci güçlü kolu ise Fetullah Gülen hareketi olarak şöhret bulmuştur. Bu hareket ilk önceleri Yeni Asya gurubundan farklı olarak siyasete daha mesafeli durmuştur. Ahmet Güner’in belirttiğine göre hareket siyaset içine çekilmeye çalışılmış olmasına rağmen Fetullah Gülen’in kararlı tutumu ile daha uzun bir süre siyaset dışı durmayı başarabilmiştir. Gülen hareketi stratejisini halkın eğitimi üzerine kurmuş ve bu stratejiye uygun olarak özellikle öğretmen yetiştirilmesi ve okul açılmasına büyük önem vermiştir. Hem ülke içinde hem de ülke dışında yüzlerce okul açarak stratejisinde başarılı oldu. Cemaatin taraftarlarının artması hem toplanan zekâtların artmasına hem de okullara duyulan ilginin artmasına yol açtı. Bu ise cemaatin mali gücünün giderek artmasını sağladı. Mali gücü artan Gülen cemaati basında da gücünü artırmaya başladı. Elinde bulundurduğu Zaman Gazetesi ve Samanyolu TV gibi basın organlarını da çok etkili kullanarak gücüne güç katmıştır. Hareketin kazandığı güç zamanla, hareketin hem siyasete ilgisini hem de siyasetçilerin harekete olan ilgisini arttırdı. Bu ise Gülen’in hareketin kurucusu olan Said Nursi’ni siyasetten uzak durulması stratejisinden sapılmasına yol açtı.

Uzun bir süre siyaset dışı durmayı başaran Gülen hareketi AKP’nin iktidara gelmesi ile siyasette de daha açık şekilde adını duyurmaya başladı. AKP için en büyük sınavlardan olan referandumlarda Gülen hareketi hükümete ve değişime açık destek vermiştir. Hatta askeri vesayetin bitirilmesi süreci, ağırlıklı olarak Gülen hareketinin bir başarısı gibi yorumlanmaya başlandı. AKP iktidarının dershanelerin kapatılmasının gündeme gelmesi ile iktidar ve Gülen ilişkileri tamamen ters bir ivme kazanmaya başladı. Bu ilişki yeni süreçte adeta bir güç gösterisine dönüştü ve Türkiye’nin siyasi ve ekonomik istikrarını tehdit edecek düzeye vardı.

17 Aralık sonrası AKP iktidarı cemaati adeta devlet içinde bir devlet olmaya çalışmakla suçlayarak tasfiyesi için devlet gücünü kullanmaya başladı. Cemaat ise pozisyonundan geri adım atmayarak, hükümet krizi yaratma pahasına muhalefetini sürdürdü. Cemaatin özellikle yolsuzluklara karşı tavır takınması, kendisine meşru bir mücadele zemini kazandırdı. Ancak yolsuzlukla mücadelesini dershanelerin kapatılması tartışmaları sonrasında seçimlere az bir zaman kalmasına denk getirmesi, esas amacın yolsuzluklar üzerine gitmek değil; hükümeti sıkıştırıp dershanelerin kapatılması sürecini engellemek olduğu izlenimini yarattı.

Cemaat hükümet çatışması, laik devlet anlayışının sağlıklı bir din ve devlet algısı için gerekli olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Nurculuk hareketinin kurucusu Said Nursi, laikliği devletin vatandaşları arasından adaleti koruyucu bir tutum sergilemesi olarak yorumlayarak, laikliği koruyucu bir tavır sergilemişti. Dolayısıyla da cemaat liderlerinin, devleti eşitlik ve adalet ilkesinden saptıracak iç istikrarsızlığa yol açabilecek eylem ve söylemlerden uzak durmaları beklenirdi. İktidarın da, bazı grup ve cemaatlerle özel ilişkileri öne çıkarıp devletin bir cemaatler ya da tarikatlar devletine dönüşmesine yol açabilecek dar kapsamlı siyasi tavırlardan uzak durması gerekirdi.

Çünkü devlet içerisinde din adına, dinin temeli olan adalet ve insan haklarını ihlal edici cemaat ve tarikat hareketlerinin öne çıkması, zamanla devleti demokratik sosyal hukuk devleti anlayışından saptırarak Ortadoğu’da yaşanan, mezhep, meşrep ya da dini cemaatler çatışmasının yarattığı kaos ortamlarına sürükleyebilir.

(Bu yazıda ağırlıklı olarak Ahmet Güner’in “Günümüzde Cemaatler” isimli eserinden yararlanıldı)

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/cemaat-ve-hukumet-catismasi-turkiye-gundemi/3508

Yusuf Suiçmez

Farklı Dini İnançlarda Eşcinsellik

Farklı Dini İnançlarda Eşcinsellik

KKTC’de erkek eşcinsel ilişkiyi yasaklayarak 5 yıla kadar hapis cezası öngören Ceza Yasası Fasıl 154’ün yeniden düzenlenmesini öngören yasa önerisi Meclis Başkanlığına sunuldu. Tarihte geriye gidersek en eski Pagan dinlerinde bile eşcinselliğin doğal karşılanmadığını görebiliriz. Çünkü Pagan inançlarda da insanın kendi vücuduna zarar verecek davranışlardan kaçınması bir esas olarak kabul edilmektedir. Ancak tanrıça inancının egemen olduğu bazı toplumlarda, lezbiyenliğe karşı aynı tavır sergilenmemiştir. Bu nedenle antik dini ayinlerde erkekkadın, kadınkadın ve erkekbirden fazla kadın tarzı ilişkilere bolca yer verilmiştir.

İddia edildiğine göre Zeus’un da eşcinsel ilişkiye girdiğine dair mitler bulunmaktadır. Ancak bilindiği üzere mitik belgeler, tarihsel gerçekliliği ifade etmezler. Bu yüzden mitlerden hareketle eşcinselliğin o dönemlerde hoş görüldüğü sonucuna varılamaz. Çok tanrılı pagan inançlarında eşcinsel ilişkiye girmiş veya karısına sıklıkla aldatan Zeus, tecavüzcü Hades ve kocası dışında birçok pagan tanrıyla ilişkiye girmiş Afrodit gibi mitolojik karakterler mevcuttur. Bu karakterin varlığı, o inanç sistemi içerisinde eşcinselliği doğal kılmamaktadır. Çünkü bu dönemde olduğu gibi o dönemin de insanları kendi davranışlarını mitik tanrılara yansıtarak bir nevi kendilerini aklamaya çalışmışlardır. Nitekim o dönemin en ahlaki ve aydınlık tanrısı olarak gösterilen Apollon, ne eşcinsel bir ilişki yaşamış ne de başka türlü cinsel bir suç işlemiştir.

Eşcinselliğe Musevilik, Hıristiyanlık ve İslami inançlar açısından bakarsak, kesin olarak yasakladıklarını görürüz. Dinlere göre günah olarak nitelendirilen bu davranışın, bir hastalık mı yoksa tercih mi olduğu meselesi ise tartışma konusudur. Çünkü Allah, asla bir insanı tercihi olmayan bir durum nedeniyle cezalandırmaz.

Peki din alimleri neden eşcinselliği yasaklamıştır? Bu sorunun aslında iki ana cevabı bulunuyor. İlk olarak ters ilişki insan vücuduna zararlı olduğu için İlahi dinlerce, sadece homoseksüel değil, zararlı sonuçlar doğuran heteroseksüel ilişkilerde de yasaklanmıştır. Bilindiği üzere anal ilişki, kişinin iç organlarına kalıcı zararlar vermekte ve AİDS ve frengi gibi hastalıkların bulaşmasını kolaylaştırmaktadır (bilimsel verilere göre AİDS anal ilişki ile daha yüksek oranda bulaşabilmektedir). Nitekim genellikle homoseksüelliğin bir parçası olarak kabul edilen anal ilişkinin insan sağlığına zararlı olduğu günümüzde tıbbi olarak ispatlanmış bir gerçektir. İkinci neden ise, dinlerin zina, fuhuş, grup seks, ters ilişki, oral ilişki ve ağırmüstehcenlik gibi davranışların cinselliği bayağılaştırarak aile yapısını bozacağı gerekçesi ile hoş görülmemiştir. Çünkü bu tür aşırılıkların kutsal aile yapısını bozacağı, ahlak ve medeniyet duygularını körelteceği düşünülmektedir. Bu temel düşünceden hareket eden din alimleri eşcinsellik, ensest ilişki, pedofili (sübyancılık), nekrofili (ölüsevicilik), zoofili (hayvan tacizi) ve grup seks gibi birçok normal cinsel aktiviteler dışında sayılan davranışları kesin bir dille ahlaksızlık olarak nitelemişlerdir.

Kuran-i Kerim’de: ”Hani Lut, Kavmi’ne şöyle demişti: ‘Sizden önce alemlerden hiç kimsenin yapmadığı hayasız-çirkinliği mi yapıyorsunuz? Gerçekten siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz ölçüyü aşan bir kavimsiniz. Kavimlerinin cevabı ise: ‘Yurdunuzdan sürüp çıkarın bunları, çünkü bunlar çokça temizlenen insanlarmış?’ demekten başka bir şey olmadı (A’raf Suresi, 80-82), denilerek eşcinsellik eleştirilmektedir. Eşcinselliği eleştirici başka ayetler de bulunmasına rağmen, homoseksüelliğin cezası ile ilgili herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Ancak Tevrat’ta eşcinselliğin cezası: “Bir erkek başka bir erkekle cinsel ilişki kurarsa, ikisi de iğrençlik etmiş olur. Kesinlikle öldürülecekler, ölümü hak etmişlerdir (Lev. 20:13)” ölüm olarak belirlenmiş ve bazı İslam alimleri de buna uygun görüş ortaya koymuşlardır.

Eşcinselliğin doğaya aykırı suçlar kapsamında değerlendirilmesi ise daha çok Hristiyanlık inanç ve kültürü içerisinde gelişmiş bir düzenlemedir. Bu düzenleme Müslüman ilim adamlarınca da genel olarak kabul görmüştür. İncil öğretisine göre homoseksüellik, bir insanın Tanrı’nın Egemenliğine girmesine engel olacağı söylenerek listelenen günahlardan sadece bir tanesidir (1 Korintliler 6:9-10). Yine İncil’e göre homoseksüellik Tanrı’yı inkâr edip O’na itaatsizlik etmenin sonucudur ve insanlar günah ve inançsızlığa devam ettiklerinde, Tanrı onlara Tanrı’dan uzak yaşamın boşluğu ve umutsuzluğunu göstermek için onları daha da kötü ve ahlaksız günahlara teslim eder (Romalılar 1:26-29).

Türk inanç ve geleneklerine baktığımızda da eşcinsellik gibi davranışların hoş görülmediği açık olarak görülür. Bu yüzden hükümetin yapmaya çalıştığı yasal düzenleme kamuoyunun büyük bir kesiminde kabul görmeyecektir. Nitekim KKTC’de ki homoseksüellik oranının % 1’in altında olduğu tahmin edilmektedir. Eğer bu yasa düzenlemesi yapılırken hem toplumun değerleri ve hassasiyetleri dikkate alınır hem de bu tür yanlış tercih yapan insanların insanlık dışı muamele görmelerini engelleyici bir yol izlenirse, bu tepkiler makul bir düzeyde kalabilir. Dolayısıyla yasal düzenlemeler yapılırken toplumların inanç ve örflerinin dikkate alınması yasa yapım teknikleri açısından da gereklidir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/farkli-dini-inanclarda-es-cinsellik/3447

Yusuf Suiçmez

Türkiye krizinden çıkma förümülü

Türkiye’de yolsuzlukla etkili mücadele zayıflatılmadan, yolsuzlukla mücadele edilirken ekonomi çökertilmeden, yargıda düzenleme yapılırken yargının bağımsızlığı bozulmadan, hükümete karşı muhalefet ederken de devlet düzeninin bozulmasına yol açmadan hareket edebilmek lazım. Yoksa bu konularda yapacağımız hataların faturasını hep birlikte ödemek zorunda kalacağız.

Din İşleri Başkanı Atalay’ın bazı icraatları

Ben görevden alındıktan sonra kamuoyuna çok yansımasa da Sayın Talip Atalay’ın benim yerime Din İşleri Başkanı olarak atanması bayağı sancılı olmuştu. Bir iddiaya göre Sayın Cumhurbaşkanı Eroğlu, Atalay’ın atanmasına karşı çıkmış ama ona rağmen atanmış; bir başka iddiaya göre bana kızan Sayın Eroğlu, bu atamayı istemiştir. Talip Atalay’ın açıklamalarında, atanmasını Sayın İrsen Küçük bizzat istediğini belirtmiştir. Sonuçta bu makam boş bırakılamazdı ve birisinin atanması gerekirdi. Yöntem ve en doğru seçim olup olmadığı tartışılabilir; ancak Atalay’ın başkanlığı dönemindeki bazı icraatları ve kendisine sağlanan bazı ayrıcalıkların hukuk devleti ve şeffaf toplum adına tartışılmasına ihtiyaç var.

Sayın Atalay Din İşleri Başkanlığı’nın resmi sitesindeki haberlerde Profesörlük unvanını kullanmaktadır. ÖĞRETİM ÜYELİĞİNE YÜKSELTİLME VE ATANMA YÖNETMELİĞİ’nin 18/a maddesine göre bir kişinin profesörlüğe yükselebilmesi için Doçentlik unvanını aldıktan sonra en az beş yıl açık bulunan profesörlük kadrosu ile ilgili bilim alanında çalışmış olması gerekir. Sayın Atalay 1/8/2008 tarihinde doçent oldu. Dolayısıyla da en az 1/8/2013 yılına kadar Dicle Selçuk Üniversitesi’nin bu kadrosunda çalışmış olması gerekir. Bu durum Sayın Atalay’ın Profesör olabilmesi için Din İşleri Başkanlığı görevini yürütürken, aynı zamanda üniversitedeki kadrosunda da ve fiili olarak görev yaptığını kanıtlamaktadır. Ne ilginçtir ki Talip Atalay’a bu ayrıcalığı sağlayan Vakıflar ve Din İşleri Başkanlığı Yönetim Kurulu, benim Yakın Doğu Üniversitesi’ndeki kadromu iptal etmiş olmama rağmen, YDÜ’ye arada gidip ders vermemi ikinci iş yasağına uymadığım gerekçesi ile görevime son verilme gerekçelerinden göstermiştir.

Atalay’a sağlanan ayrıcalıklardan birisi Y. Lisans ve doktoradan dolayı barem 19’a ek olarak 6 barem içi artış verilmesidir. KKTC halkı ekonomik yönden kısıtlamalara zorlanırken, Sayın Atalay’a bu ayrıcalığın sağlanması doğru mudur? Ben başkanlığa atandığımda hem Y. Lisans hem de doktoram olmasına rağmen, bu tür bir barem içi artışın yasal olmayacağı söylendi ve artış verilmedi. Öğrendiğim kadarıyla Talip Beye verilen bu artışa Sayıştay itiraz etmiş; ancak Başsavcılıktan, Sayıştay’ın görüşünden farklı bir görüş bildirilmiş. Yani konu yasal açıdan ihtilaflı bir konuya dönüştürülmüştür.

Sayın Atalay’a sağlanan bir diğer ayrıcalık da kendisine verilen barem içi artış ile birlikte bir de lojmanın verilmesidir. Edindiğim bilgiye göre bazı din görevlilerinin kendi lojmanları ellerinden alınırken başkanın yüksek maaşına rağmen kendisine lojman verilmesinden rahatsız olduklarıdır.

Sayın Atalay’a sağlanan bir başka ayrıcalık da, sürekli olarak yurtdışına çıkmasıdır. Benin yaklaşık iki yıllık başkanlığım esnasında sadece 3 gün resmi izin kullanmış olmama rağmen, görevime son verilme gerekçelerinden birisi olarak izinsiz yurtdışına gitmem gösterilmiştir. Ne ilginçtir ki, kullanmadığım izinlerim için ödeme alamayacağım şeklinde Sayıştay’dan yazılı görüş de alınmıştır. Tabii ki Sayın Atalay’a bu ayrıcalıkları sağlayan Vakıflar ve Din İşleri Başkanlığı Yönetim Kurulu’nun, Ahmet Yönlüer dâhil diğer başkanlara bu tür ayrıcalıkları niye sağlamadıklarını açıklamaları gerekir.

Sayın Atalay’a sağlanan bu ayrıcalıklar dışında bir takım icraatları da tartışma konusu olmuştur. Yaklaşık 30 kişiyi münhal açıp istihdam etmeden Türkiye’de 9 aylık bir eğitim kampına göndermesi, sonrada bu gençleri getirip yine münhal açmadan camilerde istihdam etmiştir. Usulsüz istihdam edilen bu gençlere maaşlarını da sağdan soldan bulup ödemeye çalışmış ve böylece, devlet için de paralel devlet oluşturmak görüntüsü verilmiştir. Din İşleri Yasasına göre, önce münhal açılıp bu gençlerden başarılı olanların istihdam edilmesi, sonra gerekli görülmesi durumunda da bunların meslek tecrübelerini arttırmak için Türkiye’ye gönderilmeleri gerekirdi. Kendilerini bu konuda uyarmış olmama rağmen, yasa ve teamüllere aykırı bu uygulamayı yapmışlardır.

Dolayısıyla hükümetin geçici 366 kişi için açacağı sınava diğer vatandaşlarla birlikte Din İşleri’nin kurslarına katılmayanlara da müracaat hakkı tanınması yasa gereğidir. Aksi takdirde yeni bir usulsüzlüğe gidilmiş olacaktır. Çünkü bu usulsüz istihdam hem bu gençleri mağdur etmiş hem de, kurslara katılmayı kabul etmeyen ancak Din İşleri’ne yasal başvuru hakkı olan diğer vatandaşların başvuru haklarını ellerinden almıştır.

Bu usulsüz istihdam önümüzdeki sene Yakın Doğu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun olacak gençlerin de önünü kesmiştir. Sayın Atalay YDÜ İlahiyattan mezun olacak olan gençlerimizin görev almak istemeleri durumunda, onları da Türkiye’de 9 aylık kampa gönderip sonra gelip sınavsız olarak mı Din İşleri Başkanlığı’na alacak? Ayrıca TC Lefkoşa Büyükelçiliği Din Hizmetleri Müşavirliğine bağlı din görevlilerinin sayısında da göze çarpan bir artış görülmektedir. Bu artışta Sayın Atalay’ın bir sorumluluğu var mı bilmem ama onun bilgisi olmadan yapılmışsa o zaman, neden böyle bir durumun ortaya çıktığının da sorgulanması gerekir. Önümüzdeki yıllarda hem YDÜ İlahiyat Fakültesinden hem de Hala Sultan İlahiyat Lisesi’nden mezun olacak olanların, bu tür yanlış uygulamalardan olumsuz etkilenmemesi için, bu sorunların çözümü için irade ortaya konması gerekir.

Sayın Atalay’ın tartışılan bir diğer uygulaması da bölgelere temsilciler atamasıdır. Din İşleri Yasası’na göre bu tür bir atamalar için atanan kişilerin memur ve atamaların Yönetim Kurulu tarafından onayı ile olması gerekmektedir. Atalay’ın din görevlilerinin yer değişikliği konusunda kendisinin yetkili olduğu konusunda haklı olduğu kanaatindeyim. Ancak bu yetkisini kullanması konusunda dinlediğim şikâyetler bende, kamu yararını gözetmediği yönündeki şikâyetlerin haklı olduğu izlenimini yaratmıştır.

Bu uygulama hangi yasa ve yetkiye dayanılarak yapılabilmiştir? Umarım Sayın Atalay ve Vakıflar ve Din İşleri Yönetim Kurulu üyeleri, Din İşleri Başkanlığı’nın imajını bozan bu yanlış uygulamalarla alakalı mantıklı bir açıklamada bulunurlar.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/din-isleri-baskani-atalay-in-bazi-icraatlari/3328

Yusuf Suiçmez (Havadis)

Yılbaşı Kutlamaları ve Hz. İsa’nın Doğumu

Yılbaşı Kutlamaları ve Hz. İsa’nın Doğumu

Yeni bir yıla giriyoruz ama eminim ki hiçbirimiz yeni ve eski yılların nasıl oluştuğu konusunda hiç düşünmedik. Alışkanlıklarımıza bağlı olarak eski yıla veda edip yeni bir yıla hoş geldin dedik. Şu anda kullandığımız ve ona göre yılbaşı olan takvim Jül Sezar tarafından M.Ö.46 yılında kabul edilen ve batı dünyasında 16. yüzyıla kadar kullanılan Jülian takvimdir. Bu takvimin esas sahibi ise İskenderiyeli astronomi bilgini Sosigenes’tir. Bu takvimi Sezar’ın emri üzerine Mısır’da kullanılan güneş takvimini esas alarak düzenlendiği ve kökeninin Aristarchus of Samos’un çalışmalarına dayandığı ifade edilmektedir.

Aslında bir yıl tam 365 gün değil; 365 gün altı saattir ve Sosigenes bunun farkındaydı. Bu yüzden her yıl 6 saat arttığı için takvim dört yılda bir 366 güne çıkmaktadır. 365 gün 12 aya tam olarak bölünemediği için de ayların gün sayıları eşit olarak bölünememiştir. 1 Ocak ayının yılın başlangıcı olarak kabulü de M.Ö 46 yılına denk geldiği için, yılbaşının Hz. İsa’nın doğumu ile doğrudan bir bağlantısı yoktur. Çünkü Hz. İsa 1 Ocak yılbaşı olarak kabul edildikten yaklaşık 46 yıl sonra doğmuştur. Ayrıca Hz. İsa’nın doğum tarihi konusunda verilen tarihler birbirinden oldukça farklıdır. Bu yüzden Hz. İsa’nın doğum tarihi ile ilgili kesin bir şey söylemek mümkün değildir.

Sezar bu takvimi düzenlerken, senenin bir ayına kendi adının verilmesini istemiş ve Temmuz ayına “July” adı verilmiştir. Kendisinden sonra gelen imparatorlardan olan Augustus, Sezar’dan aşağı kalmamak için Ağustos ayına “August” adını vermiştir. Ancak Temmuz ayının 31 gün olması sebebiyle imparator Augustus Ağustos ayının da 31 gün olmasını istemiş ve senenin son gününden bir gün eksiltilerek Ağustos ayına eklenmiştir. Böylece imparator en azından gün bazında da olsa Sezar ile eşit konuma gelmiş oldu. (Devamın okumak için bağlantıyı tıklayın)

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/yilbasi-kutlamalari-ve-hz-isa-nin-dogumu/3273

Yusuf Suiçmez