Kategori arşivi: Uncategorized

Din ve Mezhep Çatışmaları

Din ve Mezhep Çatışmaları

Çok farklı inanç sistemleri olduğu için tüm farklılıkları ortaya koyabilecek bir din  tanımı yapabilmek neredeyse imkânsızdır. İslâm, Kur’ân esas alınarak: “Bütün  nebilerin, resullerin ortak dini ve her hangi bir sirk karıştırmaksızın hâlis  bir niyetle âlemlerin Rabbi olan Allah’a yönelmek” olarak tanımlanır. İslam’ın en belirgin özelliği Allah’ın birliği, peygamberliğin ilmi bir hüvviyet üzerine  kurulu olması ve tüm ilahi dinleri tek kaynaklı olarak görmesidir.

Esasen ilahiyatçılar arasında tek bir din mi yoksa çok farklı dinlerin mi gerçekte var  olduğu tartışma konusudur. Bir görüşe göre aslında var olan tüm dinler tek bir  dinin çok farklı tezahürleridir. Bu anlayışa göre tüm dinler genel yapıları  itibari ile doğruluk ve iyilik esası üzerine kuruludurlar. Tabii burada var
olan sorun o zaman yanlışın ne olduğudur? Her inanç kendine göre bir takım  doğrular ve yanlışlar ortaya koymaktadır. Kuran-i Kerim’de de ifade edildiği  üzere her inanç gurubu kendini en doğru inanç sahibi olarak görmektedir (Muminun  23/53). Zaten başka bir inancın daha doğru görülmesi halinde bulunulan inanç  siteminden çıkılıp daha doğru görülen inanç sistemine geçilmesi gerekmektedir. Bazen  bu geçişler inançlar arasındaki rekabetin düşmanlıklara dönüşmesine yol açmaktadır. (Devamını okumak için bağlantıyı tıklayın)

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/din-ve-mezhep-catismalari/2125

Başörtüsü Sorunu

Başörtüsü Sorunu

28 Şubat döneminde Karadeniz Teknik Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışıyordum. Bu dönem dindarlara ve özellikle de başörtülü kızlara yoğun bir baskının uygulandığı bir dönemdi. O dönemde bir kız öğrenci yanılmıyorsam Belçika’da bir üniversitede getirilmeye çalışılan kılık kıyafet yasağını protesto etmek için çıplak olarak bisiklet üzerinde bir protesto düzenledi. O zamanlar bazı öğrenci ve arkadaşlar bu protesto hakkında görüşümü sormuşlardı. Ben de eylemin türünü tasvip etmemekle beraber amacı açısından doğru bulduğumu; hatta başörtülü öğrencilerin verdiği mücadelenin benzeri bir mücadele verdiğini söyledim. Bu cevabıma bazı kendini benden daha dindar olarak gören arkadaşlarım tepki gösterdiler ama bu tepki makul bir eleştirinin ötesine gitmedi.

Bilindiği üzere Türkiye Cumhuriyeti’nin insan hak ve hürriyetleri açısından önemli sorunlarından birisi de başörtüsü sorunudur. Bu yüzden hala daha her seçim öncesi Türkiye siyasetçilerinin kitleleri etkilemek için kullandıkları önemli argümanlardan birisi olmaya devam etmektedir. Bu durum Kıbrıs Türk halkı arasında da bazen endişelerin doğmasına yol açmaktadır. Acaba Türkiye baskıcı bir din anlayışına yönelip bizi de baskı altına alır mı endişelerini benimle paylaşan birçok arkadaşım var. Yıllarca dini inancı sebebiyle baskı altında kalanlar ise iktidar bizden ama hala daha insanca yaşama hakkımızı kazanamadık, bunlar tekrar iktidara gelirse bize bin beterini yapacaklar endişesini taşımaktadır.

Başörtüsü sorunu, kadının açık giyinmesini cumhuriyet, laiklik ya da çağdaşlığın bir göstergesi olarak görenler ile dini bir dayatma olarak değerlendirenlerin yarattığı bir sorundur. Hâlbuki örtünme özelde kadın, genelde ise insanı ilgilendiren bir konudur ve insanlık medeniyeti tarihinde çok geniş bir yer tutmaktadır. Bu yüzden de her toplum giyim tarzı ve sınırlarını kendi tarihi ve kültürel şartlarına göre değerlendirmektedir. İslam inancının yoğun olduğu coğrafyalara baktığımızda da, kadının ve erkeklerin örtünmesi ile ilgili çok farklı inanç ve uygulamaların olduğunu görürüz. Bu inanç ve uygulama farklılıklarının doğmasında dini metinlerin farklı yorumlanması kadar o bölgelerin iklim ve kültürel şartları da etkili olmaktadır. Eğer Afrika’da yaşayan birisi olsaydık o coğrafyada İmam Malik’in yorumları etkili olduğu için daha esnek bir uygulamaya şahit olurduk. Eğer İran ya da Suudi Arabistan’da yaşasaydık daha katı bir sınırlamaya şahit olurduk. Eğer Antarktika’da yaşasaydık iklimin soğukluğu sebebiyle açık kıyafetleri tercih etmeyecektik.

Tabii ki kadının örtünmesine karşı olan sınırlamalar da ülke kültürü ve siyasetine göre değişmektedir. Libya’da özellikle evli kadınlar arasında örtünme yoğundur ve toplumun kültürü bu yönde bir teşviki içermektedir. Bu konuda en katı yasaklar Türkiye’de uygulanmaktadır. Bunun en büyük sebebi, başörtüsü sorununun Türkiye’nin modernleşmesi ile bağlantılı olarak ele alınmasıdır. Özellikle tek parti döneminde CHP’nin anlayışı ile şekillenmiş olan devlet politikaları başörtüsünü bir sorun olarak gündeme taşımış ve siyasallaşmasına yol açmıştır. Özellikle çok partili sisteme geçişle birlikte de CHP’nin toplumu rahatsız eden bu baskıcı politikalarına karşı bir reaksiyon oluştu ve başörtüsü karşıtlığı gibi taraftarlığı da siyasallaştırıldı. Bugün toplumun büyük bir çoğunluğu olarak kabul edilen başörtülü kadınların Türkiye’de hala daha mecliste temsil edilmemeleri ya da edilememelerinin esas sebebi CHP anlayışının egemen olduğu dönemde başörtüsü karşıtlığının sistemin bir parçası haline getirilmesidir. Tabii ki ilginç olan kapitalizme karşı olduğu iddia edilen sol partilerin, kapitalizmin dayatması olan başörtüsü yasağına sahip çıkmasıdır. Daha da ilginç olan ise İslamcı ve özgürlükçü bir söyleme sahip olduğu iddia edilen AKP’nin de seçmen kitlesi olarak gördüğü başörtülü kadınları meclise taşıma cesaretini gösterememesidir.

Hint öğretisine göre örtünme insanın Mokşa’ya; Budist öğretiye göre ise Nirvana’ya ulaşması için bir araçtır. Bu her iki öğretide de insanın Mokşa ya da Nirvana’ya ulaşabilmesi için dünya hayatına yönelik isteklerini frenlemesi gerekmektedir. Özellikle kadim öğretisi mistisizm üzerine kurulu olan Çin’in kapitalizm karşıtlığında öne çıkmasında, bu kadim öğretinin önemli bir etkisi vardır. Bir erkek için dünyevi isteklerinin başında gelenlerden birisi güzel kadın, bir kadın için de güzelliğini ortaya koyması arzusu olduğu için her iki öğreti de kadının örtünmesini inanç sistemlerinin bir parçası haline getirdiler. Tabii ki bu inanç sistemleri erkeklerin de başını örtmesi ve bedenlerinin dünyevi bir arzuyu yansıtacak şekilde teşhir edilmesine sınırlamalar getirmektedir. Bu yüzdendir ki din adamlarının da kıyafetleri kadınlarda olduğu gibi kapalı kıyafetlerdir. Bu anlayış mistik düşüncenin bir yansımasıdır ve kapitalist anlayışın güç kazanması ile birlikte, dünya arzularını frenlemeyi esas alan mistik düşünceye karşı olan tepkiler artmıştır. Kapitalist reaksiyonel hareket kadının tüm örtünen unsurlarını kapitalist düzenin bir parçası haline getirerek ekonominin içerisine kattı. Hatta bunu o kadar ileri götürdü ki, kadının cinsel bir obje olarak pazarlanması dahil tüm fiziki özellikleri ekonominin vazgeçilmezleri haline dönüştürüldü.

Hristiyanlık öğretisinde de kadının örtünmesi dini bir zorunluluktur ve İncil’de (1Co 11:5-7) belirtildiği üzere kadın erkeğin üstünlüğünün bir ifadesi olarak saçlarını örtmeli, örtmez ise de saçını tıraş etmelidir. Bu bölümde kadının başı açık gezmesi kendisini küçük düşürmesi olarak değerlendirilmiştir. Batıdaki başörtüsü karşıtlığında ve feminist akımların başörtüsünü, kadının ikinci sınıf insan konumuna sokulmasının bir sembolü olarak değerlendirmelerinde bu inancın önemli bir etkisi vardır.

Tevrat/Yaratılış 24:65 bölümünün devamında Yakup’un karısının yabancıların yanında yüzünü de dahil olmak üzere her yerini kapattığı anlatılmaktadır. Bu yüzden kadının örtünmesi konusu Yahudi inanç ve kültüründe de önemli bir yer tutmaktadır. Bazı yazarların İslam inancı içerisindeki örtünme inanç ve kültürünü geçmiş inanç ve kültürlerin bir devamı olarak değerlendirmelerinin bir sebebi de bu durumdur.

İslam inancı, örtünme konusunu erkeğin üstünlük ifadesi olmaktan çıkararak bunu kadının sıkıntıya uğramamasının bir aracına dönüştürdü. Sıkıntıya uğramamasını, kadının erkeklerin rahatsız edici davranışlarına karşı bir tedbir olarak yorumlayanlar, kadının kendini güvende hissetmesi durumunda örtünmesinin gerekli olmadığına; sıkıntıya düşmemesini manevi anlamda sıkıntı olarak yorumlayanlar ise bunu Hint ve Budist inancında olduğu gibi dünyevi bir arzuya kapılıp maneviyat kaybına uğramamasına yorumlayarak her halükarda kadının örtünmesi gerektiğini ileri sürdüler. Özellikle mistik düşüncenin uzantıları olan tasavvufi düşünce gruplarında hem erkek hem de kadınların kapalı kıyafet tercihlerinin arka planında bu duygu ve düşünce yatmaktadır.

Toplumlarda erkek egemen bir din yorumu hakim olduğu için dini metinleri değişen şartlara göre lehlerine yorumlamaları süreci daha hızlı gelişti. Erkeklerin ekonomi ve siyasete olan hâkimiyetleri kadının kendisi ile ilgili kararların alınma sürecinde yeteri kadar etkili olarak katılımını engelledi. Bugün özellikle kadınların ilahiyat sahasına yoğun ilgi göstermeleri erkek egemen dini yorumların yeniden gözden geçirilmesini zorunla hale getirerek, birçok inanç ve geleneğin değişim sürecini hızlandırmıştır.

Bu konu da tek bir anlayış geliştirilemeyeceği tarihi tecrübe ile de sabittir. Doğal olarak da hukuk devletinin gereği olan her insanın kendi tercihi ile yaşama hakkı teminat altına alınmadığı müddetçe bu sorun devam edecektir. Siyasetin ve kültürün nesnesi konumuna sokulmuş kadınların ne dini cemaat liderliği ne de görüşleriyle öne çıkamamaları erkek egemen yorumun açık bir tezahürüdür. Bu sorunun aşılması için kadınların erkeklerin yorumlarının nesnesi olmaktan çıkıp, dini metinlerdeki bölümleri kendilerinin yorumlayarak, kendi sorumluluklarını üstlenmeleri gerekir. Bu süreçte açık ya da kapalı bir giyim tarzı tercih eden kadınların birbirlerine destek olmaları da gerekmektedir. Çünkü kadınların özgürlüklerini kazanmaları mücadelelerinde karşılaştıkları önemli bir engel de kadınların bu tür dayatmaları çağdaşlık ya da dindarlık adına kabullenmeleridir.

Başörtülü kızların yıllarca çalışıp emek verip kazandıkları üniversite kapılarından kovulurken ya da zor bela mezun olduktan sonra arkadaşları işe girerken, işsiz kalıp evlerinin köşelerine çekilip tamamen ruhban bir yaşama zorlanırken gözlerindeki yaşların acısını gören bir insan olarak, bir gün din adına bir baskı altında kalırım ve mini eteğimi giyemem, ya da bikinimi giyip denize gidemem ya da sevgilimin elinden tutup gezemem diye endişe duyan insanların da hissiyatını çok iyi anlıyorum. Umarım herkes birbirini anlar ve birbirinin hakkına sahip çıkarak özgürce birlikte yaşamanın yollarını ararız. Herhalde böyle bir yazıyı Mevlana’nın şu sözüyle bitirmek en doğru olur: “Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok”. (Havadis Gazetesi köşe yazılarımdan)

2015’de Cumhurbaşkanı Kim Olacak

UBP içindeki Cumhurbaşkanlığı yarışı UBP’nin bölünmesi ve Sayın Küçük’ün tasfiyesi ile son buldu. Doğal olarak UBP içindeki yarışın ilk raundunun galibi Sayın Eroğlu oldu. Sayın Küçük’ün, Cumhurbaşkanlığı arzusu onu başbakanlık koltuğundan da etti. Tabii şimdi merak edilen, Eroğlu’nun tekrar aday olup olmayacağıdır. Son gelişmeler, Eroğlu’nun aday olacağı sinyallerini veriyor; ancak UBP’nin kendisini tekrar aday yapıp yapmayacağı net değil. İkinci kez UBP genel başkanı olan Sayın Özgürgün’ün bu süreçte ne kadar belirleyici olacağı üzerinde bazı şüpheler var ki, son günlerde UBP’de yetkinin kendisinde olduğunu açıklama ihtiyacı hissetti.

Özgürgün’ün UBP kurultayında Küçük’ün etkisinde kalarak kendisini seçimin galibi ilan etmesi, onun Küçük’e yakın olması ve yönetim zaafı olarak da değerlendirilmişti. Ancak son günlerde basında yer alan bir habere göre, Özgürgün, seçim harcamaları sebebiyle Küçük’ü dava etmiş. Bu haber, UBP içindeki ilişkilerin tekrar değişmeye başladığını gösterir. Tabii Özgürgün’ün bu adımı atması, aslında Eroğlu’na yakınlaşma çabası mı yoksa, İrsen Küçük’ün parti içindeki etkisini azaltma çabası mı henüz net değil. Özgürgün’ün son açıklamalarına baktığımızda bunu parti içindeki kontrolü sağlama adına yaptığı imajı oluşmaktadır. Ancak Eroğlu’nun böyle bir durumu kabullenmesi beklenmemektedir. Çünkü İrsen Küçük’ün kendisinin parti içindeki etkinliğini kırmaya çalışmasını, kendisine karşı bir savaş gibi değerlendirdi ve bu savaştan galip çıktı. Özgürgün’ün bu tecrübeden sonra böyle bir savaşa girmek isteyeceğini zannetmem. Hele ki aynı anda hem Küçük hem de Eroğlu ile savaşmak pek makul gözükmemektedir. Ama bu riskleri alamaması durumunda da emanetçi bir başkan görüntüsünden kurtulamayacak, dolayısıyla da siyasi geleceğini riske sokacaktır.

Olaya CTP kanadından baktığımızda da, Lefkoşa Belediyesi ve genel seçimlerde büyük bir başarı kazanan Sayın Yorgancıoğlu’nun liderliğindeki CTP içinde de şimdiden Cumhurbaşkanlığı ile ilgili düşünce ve tartışmalar başlamış gözükmektedir. Şüphesiz ki CTP tabanında en güçlü aday olarak Sayın Talat’ın adı geçmektedir. Edindiğim bilgiye göre de, iç ve dış dinamiklerin uygun olması (Devamını okumak için aşağıdaki linki tıklayınız)

 

 

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/cumhurbaskani-kim-olacak/2570

YÖK’ün İlahiyat Fakülteleri Düzenlemesi Üzerine

YÖK’ün ilahiyat fakültelerinin müfredatına ilişkin aldığı yeni kararla lisans programında bazı değişikliklere gidildi. Basına yansıyan değişikliğe göre, ilahiyat fakültelerinde okutulan felsefe tarihi dersi seçmeli hale dönüştürülmüş, din felsefesi dersinin ise kredisi azaltılmıştır.

Üniversite müfredatlarının değişimi akademik ortamın dinamizminin bir sonucudur. Ancak bu değişimin temel motivasyon kaynağı ve hedefleri önemlidir. Bu açıdan YÖK’ün ilahiyat fakültelerinin müfredatında yaptığı son değişiklikler ele alınarak tartışılmaya başlandı. Her konuda olduğu gibi bu konuda da iki farklı taraf oluşmuştur. Bir taraf ilahiyat öğretiminin dogmatik, dolayısıyla doktrinel bir anlayışa doğru kaydığı endişesi ile bu kararı eleştirmekte, diğer taraf ise bu değişimi mesleki niteliğin gelişmesi açısından gerekli görüp desteklemektedir.

Burada öncelikle üzerinde düşünülmesi gereken şey ilahiyat öğretiminden ne amaçlandığı ve insanın düşünce tarihi bilgisini aktarmayı amaçlayan felsefe tarihi öğretiminin ilahiyat sahasına ve öğrencisine ne kazandırıp ne kaybettirdiğidir. Genel amaçları açısından ilahiyat öğrenimi, inanç ve kültürün korunarak yeni nesillere aktarımının yanı sıra, insani değerlerin korunmasını da sağlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında din ve bilim arasında bir çelişkinin olması mümkün değildir. Çünkü bilim insana evreni tanımasını sağlarken, din de insana yaptığı keşifleri kullanmanın ahlaki esaslarını öğretmektedir.

Din öğrenimi devlet politikaları açısından kültürel ve siyasi bir değer taşırken, birey ve toplum için ise en temel insan hak ve hürriyetlerinden olması açısından değer taşımaktadır. İlahiyat öğrencilerinin büyük bir kısmı, bu alanı din ve kutsala olan özel ilgilerinden dolayı tercih etmektedir. Dolayısıyla da ilahiyat öğrenimi öğrenciler açısından bir aydınlanma arzusunu ifade etmektedir. Bu aydınlanma arzusunun gerçekleşmesinde felsefe ve felsefe tarihinin bilinmesi de önemli bir katkı sağlamaktadır. Dolayısıyla YÖK üyelerinin bu tavrı, akılcılığa karşı bir tavırsa, bunun kabul edilmesi mümkün değildir. Çünkü dini metinlerin de doğru anlaşılması insanın akli yeteneğini kullanma düzeyine bağlıdır. Ayrıca dini bilgiyi salt metinlere dayalı bilgi olarak algılamak, dini metinlerin kendi iç mesajları kadar tarihi gelişim süreçlerine de aykırıdır.

Felsefe insanın evreni anlama ve hayatını anlamlandırma gayretini ifade eder. Felsefe ile uğraşanlar bunu ağırlıklı olarak soyut akılla gerçekleştirmeye çalışırken, dini alanda araştırma yapanlar bunu bazen ibadetle elde edilen bilgiye dayalı olarak, bazen de ilahi iradenin vahyi ile insana yardımcı olduğu kutsal metinlere dayanarak gerçekleştirmeye çalışmaktadır.

Felsefe öğrenimine öğrencilerin kafasını karıştırdığı iddiasıyla karşı çıkmak ise felsefenin temel amacını kavrayamamak demektir. Çünkü düşünmek doğal olarak insanı zihinsel bir gayretin içerisine sokar. Bunu kafa karışımı olarak yorumlamak, ancak düşünce tembelliği ile açıklanabilir. Nitekim Kuran-i Kerim’de düşünmeyen toplumların kaderlerinin kirlilik içinde yaşamak olduğu açık olarak ifade edilmektedir. Ayrıca uzmanları, temel İslam bilimlerinden olan tefsir, hadis, akaid ve fıkıh gibi ilimlerin de birçok kafa karışıklığı olarak nitelenecek özelliklere sahip olduklarını bilirler. En basit örneği ile nesih konusunu yanlış değerlendiren birçok İslam alimi neredeyse Kuran-i Kerim’in barış, hoş görü ve ahlaki değerleri içeren büyük bir bölümünü işlevsiz ve anlamsız hale getirdiler.

Bir ilmi disiplinin içerisinde kafa karıştıran konuların olması zaten ilmi bir araştırma alanı olmasının esas sebebidir. Öğrencilerin kafası karışmasın diye onlara düşünceden yoksun bir öğretim programı sunmak, öğrencilere haksızlık olacağı gibi toplumumuzun geleceğine karşı da bir haksızlık olur. Aksine kafa karıştırıcı niteliği olmayan disiplinlerin ilmi bir öğrenim ve araştırma alanı olması mümkün değildir. Ayrıca otoriter ve tartışma kültüründen uzak din öğretimi programları uygulayan ülkelerin demokrasileri gelişmediği gibi, dinin temeli olan ahlaki değerler de gelişmemektedir.

YÖK’ün yaptığı düzenleme içerisinde dikkat çeken bir başka husus da 3’üncü ve 4’üncü sınıf müfredatında yer alan sistematik kelam dersleriyle 3’üncü sınıfta okutulan İslam mezhepleri tarihi derslerinin saatleri azaltılarak, “kelam ve İslam mezhepleri” adıyla bir derste birleştirilmesidir. Bu değişiklik de, her iki alanın birbirinden tamamen farklı olduğu gerekçesi ile eleştirilmektedir ve bu eleştiri haklı bir eleştiri olarak gözükmektedir. YÖK’ün düzenlemesi daha farklı konuları da içermektedir ve alınan bu kararlarla ilgili tartışmalar devam edecektir. Akademik ruh bunu gerekli kılmaktadır. Dolayısıyla da tartışılmaz dogmalar oluşturmak dinin insani ve ahlaki zemininin anlaşılmasını zorlaştıracağı gibi, ilahiyat öğreniminin akademik bir uğraş olmasını da engelleme riski taşımaktadır. YÖK’ün son düzenlemesinin böyle bir amaç taşımadığından şüphem olmamakla beraber, kararların çok yönlü tartışılmadan uygulamaya konulmasının sakıncalı olacağı kanaatindeyim. Bu yazıyı yazmama sevk eden esas amilde budur.