Kategori arşivi: Uncategorized

İnsan tabiatı ile ilgili felsefi düşüncelerin eğitim ve öğretim politikalarına yansıması

Eğitim ve öğretim genel olarak ahlak ve meslek eğitimi olmak üzere iki alanda gerçekleşir. Meslek eğitimi dahaçok bireysel yetenekler ve de güncel ihtiyaçlarla alakalı iken ahlak eğitimi meslek eğitimini de kapsayacak kadar geniş bir alana sahiptir. Meslek eğitiminde başarı kişinin seçtiği meslek ile ruhsal ve fiziksel uyumu ile bağlantılı iken ahlak eğitimi ise doğa ile ve diğer varlıklarla olan ilişkilerdeki başarı ile bağlantılıdır.

Biz bu yazımızda özellikle devlet idesine dayalı olarak yapılan eğitim planlamalarının felsefi arkaplanına, bir başka ifade ile eğitim planlamalarının temel mantığına değinmeye çalışacağız.

Eğitim politikaları insanın kendisini ve hemcinsleri olan ile ilişkilerini algılama ve kurgulama biçimine bağlıdır. Eğitim planlamaların temel mantığı ise insanın doğası ile ilgili tartışmalara dayanır. İnsan doğası (tabii hali), tüm ‘normal’ insanlarda ortak olduğu Kabul edilen düşünme, hissetme ve hareket etme biçimleri de dahil olmak üzere bir dizi mantıksal özellikleri ifade eden bir kavramdır. Burada, insanın doğası ile ilgili farklı felsefi düşüncelerin eğitim ve öğretim politikalarına olan etkilerine değineceğiz.

Tabii ya da doğal hal, insanlığın saf durumunu tanımlayan bir terimdir. Bu terim toplumsal etkenler devreye girmeden önce insanların doğal durumuyla ilgili felsefi iddialara atıfta bulunur, böylece insan doğasının “doğal özünü” açıklamaya çalışır. Daha geniş anlamda, doğal durum, toplumsal koşulların etkili hale gelmesinden önceki tabii haldir. Toplumsal koşullar etkili hale geldikçe, eğitim ve insan doğası arasındaki ilişki gündeme gelmekte ve doğal olarak insan tabiatı ile eğitim ve öğretim politikalarının felsefi ilişkisi tartışılmaya başlanmaktadır.

Farklı Felsefi Düşüncelere Göre İnsan Doğası ve Eğitim Politikalarına Yansıması

İnsan doğası kavramı hakkında akademisyenler arasında ortak bir anlayış yoktur, bu yüzden insanın tabii hali ile ilgili farklı yaklaşımlara dayanan farklı eğitim felsefeleri vardır. Bir anlamda tek bir eğitim felsefesi yoktur; sadece birçok farklı şekilde sınıflandırılabilen eğitim felsefeleri vardır. Bu konuda tüm filozoflar tarafından sorulacak olan temel soru, insanın tabiatının hangi değerler üzerine kurulu olduğu ve bunun eğitim planlamalarını nasıl etkilediği sorusudur. Bu soruya cevap olarak üç farklı yaklaşımın ortaya çıktığı gözükmektedir. Bu üç yaklaşım şunlardır:

  1. İnsanlar doğuştan iyi ve güzel olana meyilli doğarlar
  2. İnsanlar savaşa ve kötülüğe meyilli doğarlar
  3. İnsan doğasında sabit değerler yoktur, insan davranışları tamamen doğal çevre şartları tarafından belirlenir

İnsanın doğuştan iyiliğe ve güzel olana meyilli doğduğunu ileri süren İbn Sina, John Locke ve Farabi gibi düşünürler, insanın doğuştan iyi ve doğru olan bilme kabiliyeti ile doğduğunu ileri sürerler. Bunlara göre eğitim ve öğretimin amacı insanın tabiatını dışarıdan gelen kötü etkilere karşı korumayı amaçlamalıdır. Özde öğrenciler iyi kabul edildiği için bu anlayışta olanlar öğrenciye özgür bir öğrenim ortamı sağlamayı hedeflerler. Günümüzdeki eğitimdeki yapılandırmacı yaklaşımın bu felsefeden beslendiğini söyleyebiliriz. Bu felsefi yaklaşımın en belirgin özelliklerinden birisi de empatiye önem vermesidir. Çünkü empati özdeki iyiliğin ortaya çıkarılmasının bir aracı olarak görülür. Yine bu anlayışta olanlar dışarıdan gelen cevaplara ve telkinlere önem vermezler ve insanın kendi içinden gelen cevabın en doğru cevap olduğunu kabul ederler. Bu anlayışta olanlara göre öğretmenin görevi öğrencinin kendi yeteneklerini keşfetmesi ve geliştirmesinde yardımcı olmaktır. Bu yüzden de bu felsefeyi esas alan öğretim programları öğrenci merkezlidirler.

Rousseau’ya göre öğretim öğrencinin yeteneklerini geliştirmeyi amaçlamalıdır. Ancak Rousseau insan ve toplumun gelişme sürecini de dikkate alarak, insanın özüne dönüşü ilk ilkel hale dönüş olarak görür. Bu yüzden de gelişmelere açık ve bunu destekleyici bir anlayışı savunur. İslam düşünürlerine göre ise öze dönüş vahşete değil fıtrata ve fıtrattaki iyiliğe dönüştür. Rousseau’nun böyle düşünmesinde Hristiyan teolojisi içerisinde gelişen ilk günah inancının etkili olmuş olması muhtemeldir.

İslam düşünürleri ile Thomas Hobbes ve Locke göre insanlar doğuştan eşit doğarlar. Ancak Hobbes insanların doğuştan bir savaş ve çatışma hali içinde olduklarını ileri sürerek eğitim ve öğretimin amacını bu vahşeti gidermeye yönelik olduğunu ileri sürer ve bunun giderilebilmesi için iyi yönetim ve planlı öğretimi savunur. Bu anlayış doğal olarak devlet ve öğretmen merkezli bir eğitim ve öğretim planlamasını gündeme getirmektedir. Genelde gelişmemiş ülkelerde bu tür bir anlayışın yaygın olduğu görülmektedir.

David Hume’e göre de insan doğuştan kötülüğe meyilli doğar ve çevre faktörünün davranışları belirlediğini ileri sürer. Bununla beraber bireyselliği de savunur. Ancak toplumun bireyi şekillendirdiği genellemesi bireyin kendisine ait olan ve onu kişi yapan özellikleri dışladığı için sosyal determinizmi çağrıştırmaktadır. Bu özelliği itibari ile de bu anlayışta olanların insanın özünde iyi ve kötü değerlerin olmadığını savundukları söylenebilir.

İnsan tabiatında değerlerin olmadığını savunanlara göre insan ruhu ve beyni her türlü programlamaya açıktır. Bu anlayışta olanlar eğitimde şartlandırmayı esas aldıkları için bireyi adeta eğitim ve öğretimin nesnesi haline getirirler. Totaliter baskıcı rejimlerde eğitim ve öğretim programları genellikle bu felsefi anlayış üzerine kuruludur. Bu felsefe esas alınarak yapılan eğitim ve öğretim planları öğretmen merkezlidir ve öğrenciyi plan çerçevesinde şekillendirmeyi hedefledikleri için öğrencinin beklentilerini dikkate almazlar.

Müslümanlık, Hristiyanlık, Yahudilik ve Diğer İnançlara Göre İnsanın Özü

Müslümanlık, Hristiyanlık, Yahudilik ve birçok dini inanca göre insan özü itibari ile iyilik üzere yaratılmış, ancak özgürlüğün sağladığı günah sebebiyle günaha bulaşmıştır. Bu anlayıştan hareketle insanların tekrar özlerine dönüşleri için özgürlüklerini sınırlamayı amaçlamaktadırlar. Bu sınırlamanın sınırı ve gerekçesi üzerinde ise bir uzlaşı yoktur. Bazı dini yorumlara bakıldığında tamamen bireyi itaat ve ibadete mahküm ettiği görülmektedir. Bu anlayış radikal dini akımların öğretim programlarına temel teşkil etmektedir. Bazı dini yorumlara göre ise özgürlüklerin sınırlanması sadece ortak sorumluluğu sağlayacak düzeyde olmalıdır. Bu itibarla da din ve ahlak öğretiminin amacı insandaki fıtri ahlaki değerleri geliştirmek olmalıdır. Tabii bu ahlaki değerlerin geliştirilmesinde yaşanan en temel sorunlardan birisi bireysel, toplumsal ve evrensel ahlaki değerler arasında dengenin öğrenme sürecinde nasıl planlanıp uygulanacağıdır. Çünkü bireysel ahlak öne çıktığında toplumsal ahlak ile evrensel ahlaki değerler arasında çatışma çıkabilmektedir. Ayni şekilde toplumsal ahlak öne çıktığında ise örf ve adetler belirleyici hale gelmektedir. Evrensel ahlak öne çıktığında ise örf ve adetlerle bir çatışma durumu ortaya çıkabilmektedir. Bu yüzden birey, toplum ve evrensel değerlere uygun bir öğretim ve eğitim planlaması yapmak çok yönlü becerilere sahip uzaman öğreticilerin yetiştirilmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Özellikle ahlak eğitimi planlanırken meslek etiği de gözönünde bulundurulmalıdır. Çünkü etikten kopan meslek, insanlığa fayda yerine zarar verebilir.

Evrensel İlahiyat Teorisine Göre Eğitim

Evrensel ilahiyat teorisine göre evren maddi ve manevi olmak üzere iki tür yasa üzerine kuruludur. Maddi yasalar fiziki kuralları ifade ederken, manevi yasalar da ahlaki yasaları ifade etmektedir. İyi bir öğretim planlaması bireyin hem maddi hem de manevi yasaları algılaması ve onlara uygun davranabilme becerilerini kazandırmayı hedeflemelidir. Bu yasalar meslek eğitiminde de dikkate alınmalıdır. Evrenin dengesinin üzerine kurulu olduğu maddi ve manevi yasalar ilahiyat terminolojisinde SÜNNETULLAH olarak tanımlanmaktadır. Esas itibari ile ibadet evrenin dengesini koruyan maddi yasalar ile varlıklar arasındaki ilişkileri düzenleyen manevi yasalara uygun davranışı ifade eder. Farklı inanç sistemlerinde ortaya çıkan şekil ve sayı açısından farklılık gösteren ibadetlerin amacı da bu bilinci geliştirmek ve buna uygun davranışı sağlamaktır. Kısacası eğitim ve öğretimin temel amacının insanın doğa ve doğal yasalarla uygun bir bilinç ve davranışı kazanmasını sağlamak olduğunu söyleyebiliriz.

Din ve Bilimin geleceği

Bilimin ve Dinin Geleceği

Yakın zamana kadar, bilimsel gelişmelere bağlı olarak dinlerin zayıflayacağı; buna bağlı olarak da seküler (laik) anlayışın güç kazanarak gelişeceği düşünülüyordu. Ancak son dönemlerdeki gelişmeler, hem ulusal hem de uluslararası ilişkilerde din ve mezheplerin etkisinin artması ile bu anlayışın yeniden gözden geçirilmesine yol açtı. Dine olan ilgi bilimin ve bilimsel düşüncenin zayıflaması olarak değerlendirilemez. O halde bu gelişmenin sebebinin ne olduğu üzerinde kafa yormak lazım. Öyle gözüküyor ki, deney ve keşiflere dayalı pozitif ve sosyal bilimler henüz daha insandaki dini eğilimler dahil inançla ilgili soru ve sorunlara yeterli ölçüde cevap bulamamıştır. Bilim alanındaki hızlı gelişmeler, böyle bir umut yaratmış olsa da, geçen zaman dinlerin gereksizliği ve yetersizliğini ortaya koyamamıştır. Bu ise dinlere olan ilginin tekrar yükselmesin yol açtı. Nitekim birçok uluslararası kuruluş, politikacı ve bilim adamı, dini inançların insanlığın geleceğini nasıl etkileyeceği üzerinde fikir yürütmeye çalışmaktadır. Bu konuda olumlu düşünenler, dinlerin de evrimleşerek insanlığın ortak ahlaki paydalarının oluşmasına katkı sağlayacağı görüşündedirler. Bunun tam tersine dinlerin yükselişinin medeniyetler çatışmasını körükleyerek ortak insani değerleri zayıflatacağı görüşü de ileri sürülmektedir.

Din ile bilimin ilişkisi tarihsel şartlara göre değişiklik gösterdiği için din ile bilim ilişkisi konusunda kesin iddialarda bulunulması imkansız gözükmektedir. Ayrıca bilimle uğraşan birçok uzman aynı zamanda dine; din alanından uzmanlaşan birçok insan da bilime ilgi duyabilmektedir. Bu açıdan da bu iki alan arasında kesin bir ayırım yapılması mümkün değildir. Bence din ve bilim arasındaki ilişki en doğru şekilde dine ya da pozitif bilimlere ilgi duyan bilim adamlarının nihai amaçlarına bakılarak anlaşılabilir.

Dinlere olan ilgi genelde iki temel sebebe indirgenmektedir. Bunlardan birisi insanın yaratılışında bulunan ve yaratılıştan kaynaklanan yaratanına yönelme arzusudur. Bu yöneliş her varlığın onu var eden kaynağa yönelme arzusu olarak ortaya çıkmaktadır. Yaradan’a yaratılıştan bağlılık: Derelerin göl, deniz ve okyanuslara akışı ve de çocuğun anne ve babasına, ağacın toprağa, meyvenin ağacına yaprağın da dalına bağlılığı ve özlemi gibidir. Bundan dolayıdır ki ilahiyatçılar tarafından din, fıtri (yaratılışa bağlı) bir eğilim olarak tanımlanmaktadır. Dinlere olan eğilimin ikinci sebebi olarak ise insandaki iktidar ve egemenlik duygusu gösterilmektedir. Dini bu bakış açısı ile ele alanlar, insandaki dini eğilimi yaratılıştan kaynaklanan yaratıcıya yönelme olarak değil; insandaki güç ve egemenlik duygusunun yarattığı araçsal bir eğilim olarak görürler. Günümüz ilahiyat sahasındaki çalışmalarda her iki eğilimin de izlerini görebilmekteyiz.

Seküler bilim insanlarının tutum ve davranışlarına da bakıldığında da hümanist ve ahlakçı anlayış ile güç merkezli, bilimi insana ve tabiata egemen olma aracı olarak gören benzer iki akımın yarıştığı görülür. Sonuçta hem bilim hem de dine yaklaşımları birlikte değerlendirdiğimizde benzer yaklaşımların öne çıktığı görülmektedir.

Dinin egemenlik ve güç eksenli araçsal yorumu zamanla kapitalist din ve dindarlık anlayışının gelişmesine yol açtı. Buna bağlı olarak da dinlerin yükselişinin en temel dinamiklerinden birisi de, kapitalizmin zamanla dinin gücünü keşfederek dini de kapitalizmin bir parçası haline getirmesi olarak kabul edilmektedir. Kapitalist dindarlığın gelişmesine paralel olarak devlet ve din arasındaki ide bağlantısı yeniden kurulmaya başlandı. Ancak bu devlet idesi ile din idesinin yeni kurgusunda din fıtri bir eğilim olmaktan çıkarılmış güç ve egemenliğin aracına dönüştürülmüştür. Bu itibarla da din, devlet politikalarını belirleyen değil meşrulaştıran bir mekanizma olarak algılanmaya başlandı. Bu anlayışa göre dinin kendine ait ontolojik bir varlığı yoktur. Bu anlayışa göre dinin varlığı amaçsal değil; gücü temsil eden devlet idesinin amacını gerçekleştirmeye yarayan araçsal bir varlıktır.

Kapitalist dindarlık devlet ve din idesi (manevi varlığı) arasında böyle bir bağ kurarken, bazı birey ve gruplar da bu gelişmeye uygun olarak dinin asli amaçlarından sapmış din üzerinden kendi şahsi amaçlarını gerçekleştirecek  cemaat ve tarikatlar oluşturmaya başladılar. Bunun bir sonucu olarak çeşitli bölgelerdeki birçok tarikat şeyh ya da dini otoritelerin oluşturdukları kurumsal dindar yapılar ile devletin kurumsal yapıları arasında zaman zaman çıkar ilişkilerine dayalı dostluklar, zaman zaman da çıkar çatışmasın dayanan sorunlar yaşanmaktadır. Dinin asli amaçlarından sapmış olan kurumsal dindarlığın yarattığı bu yapı birey hak ve hürriyetlerinin gelişmesine engel olduğu gibi hukuk devleti anlayışının da gelişmesine engel olmaktadır. Çünkü bu tür yapılar zaman zaman devlet içinde cemaat ve tarikat mensuplarına atanma ve yükselmelerde haksız avantajlar sağlayarak hukuk devleti anlayışının zayıflamasına yol açmaktadır. Bu ise devlet içerisinde devlet olma durumunu var etmektedir. Ortadoğu ve Dünyanın birçok yerinde din ve devlet arasındaki çatışmalarda bu tür din ve devlet anlayışlarının büyük etkisi vardır. Bu sorunun çözümü için liyakatı esas alan bireysel tercihlerle birlikte ortak kamu düzeninin de korunmasını sağlayacak politikalara ve de hukuki düzenlemelere ihtiyaç duyulmaktadır.

Kurumsal dindarlığın resmi bir şeklini de devlet sistemleri içerisinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, Papalık, devlet kilisesi, sinagog ya da geçmişten gelen inançları temsil eden ve devlet yapıları ile bütünleşen farklı dini kurumlar temsil etmektedir. İster sivil ister resmi olsun kurumsal dindarlığı temsil eden bu yapıların zamanla otoriter bir güce dönüşmesi ve çatışmalara yol açması; ya da çatışmalarda meşrulaştırıcı bir rol üstlenmesi doğal olarak dini kurumların yönetim ve denetim sorununu gündeme getirmektedir.

Bu sorunun çözümü için genelde iki farklı yaklaşım geliştirilmiştir. Bunlardan bir tanesi dinlerin toplum hayatından uzaklaştırılmasını esas alan devlet anlayışı diğeri ise devlet ile din işlerini makul ve hukuki bir zeminde yürütmeyi esas alan devlet anlayışıdır. Türkiye’de yükselen Cumhuriyet ideolojisinin temel mantığı laiklik üzere kurulmuş olsa da Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devletin kurucu unsurlarından olması din ve devlet ilişkisinin tamamen birbirinden kopuk bir laiklik anlayışı ile kurgulanmadığına delalet etmektedir.    Dönemsel farklı uygulamalara bakıldığında tartışılabilecek konulardan birisi, Cumhuriyetin kurucularının dini milli politikaların gerçekleştirilmesinin bir aracı olarak mı yoksa ilahi ve insani bir değer ve hak olarak mı gördükleri meselesidir. Anayasal düzenlemelere bakıldığında dinin temel bir hak ve hürriyet olarak algılandığı sonucu ortaya çıkmaktadır.

Bu açıdan bakıldığında, din ve devlet ilişkilerinin din-bilim ilişkilerini de etkilediği görülmektedir. Bu duruma bağlı olarak dinin özünün korunduğu, din ve bilim ile temel insan hak ve hürriyetlerinin korunmasını esas alan yeni politikalara ihtiyaç duyulduğunu söyleyebiliriz.

Bilim alanındaki gelişmelere baktığımızda da sağlık ve eğitim alanında sağlanan başarılar bilime ilgi ve saygıyı arttırmakla beraber, bilimin ulusal ve uluslararası rekabette hem psikolojik hem de fiili saldırı araçları olan silah sektöründe sağladığı gelişmeler insanlık adına yeni riskler ve korkular ortaya çıkarmıştır. Bilimsel gelişmelerin yarattığı yeni riskler ve buna bağlı olarak ortaya çıkan korkuların giderilmesi için bilim ahlakı yanında, ortak evrensel bir hukuku da ihtiyaç duyulmaktadır. Bence dinin yeni işlevi bilimsel ahlakın korunması ve geliştirilmesinin yanı sıra evrensel hukuk normlarının da geliştirilmesine katkı sağlamak olmalıdır. Kısacası bilim evrenin maddi ve manevi yasaları olan Sünnetullahı ortaya çıkarırken, din ise insanın bu keşiflerinin ahlaki ve hukuki boyutunun tüm şeriatların özü olan temel insan hak ve hürriyetleri doğrultusunda gelişmesinde yardımcı olmalıdır.

Dünya ölçeğinde dinlerin geleceği ise devlet politikalarının, dini kurumlara kurumsal özerklik verip vermemelerine bağlı olarak değişecektir. Devletlerin dinsel ve mezhepsel geçmişlerine dayalı politikalar izlemeleri doğal olarak dinlerin devletlerarasındaki ilişkilerde daha etkili olmasını sağlamaktadır. Avrupa’nın ağır basan Katolik ve Protestan yapısı, Rusya’nın ağır basan Ortodoks yapısı ve Amerika’nın Evangelist Hristiyan yapısı Hindistan’ın Brahmanizmi, Çin’in Budizmi ve Ortadoğu’da Yahudiliğin hem iç hem de dış siyasette etkili olduğu bilinmektedir. Bu etkileşimin bölgesel ve uluslararası çatışmaların sebebi mi yoksa meşrulaştırıcı aracı mı olacağı, din ve devlet arasındaki ilişkilerin düzenlenmesine bağlı olarak değişecektir. Din-bilim ilişkisinin de bu politikalardan etkisinde kalacağı açıktır.

Dinin ulusal ve uluslararası siyasi hedeflerin sebebi ya da meşrulaştırma aracı olarak kullanılmasına karşı olanlar dinleri evrensel ortak ahlaki değerler doğrultusunda yorumlamaya çalışmaktadır. Bu anlayışı savunan Müslüman ilim adamları, tüm dini inançların ortak paydası olarak kabul edilen mekasid-ü şerianın (dinin temel amaçlarının), tüm dini yorumlarda esas alınması gerektiğini savunmaktadır. Seküler alanda gelişen ortak akıl çalışmaları (Common sense) ve hukuk alanında gelişen tabii hukuk anlayışları da benzer bir yaklaşımı çağrıştırmaktadır.

Henüz daha din ve devlet ilişkileri algı dünyamızda fıtri ve evrensel bir anlayış düzeyine ulaşmadığı için, amaçsal yorumu savunan ilahiyatçıların ileri sürdüğü fıtri ve evrensel din algısı yeteri kadar ilgi görmemektedir. Aynı şekilde bunların dışında yeni din arayışları da dinlerin ve dindarlığın geleceğinin şekillendirilmesinde etkili olmaya çalışmaktadır. Sonuç olarak dini algıların yeni süreçte, ortak paydalara doğru yönelerek evrensel ahlaki ilkelerin gelişmesine katkı sağlama ile bölgesel ve uluslararası çatışmaların sebep ya da meşrulaştırma aracı olması yönünde gelişmelere açıktır. Dinin ve dindarlığın evrensel ortak ahlaki ilkeler doğrultusunda gelişmesi durumunda, dinin bölgesel veya uluslararası çatışmaların sebep ya da meşrulaştırıcı aracı olması ihtimalleri zayıflayacaktır. Kurumsal dindarlık ve buna bağlı çatışmalar azaldığı ölçüde de evrensel ahlaki ilkelere dayalı bireysel ve kurumsal dindarlık algısı gelişecektir. Aksi bir gelişmenin olması halinde ise din adına, yaşanan haksız çatışmalar ve bunların sonucu olarak ortaya çıkan acıların tekrar tekrar yaşanması kaçınılmaz olacaktır.

Ahlaki ve hukuki denetimi sağlanamamış bilimsel gelişmeler ise temel insani değerlerden uzak sorumsuz insanların elinde insanlık üzerinde haksız ve hukuksuz bir egemenlik kurulmasının yolunu açacaktır. Aslında tüm dinlerin insanlığı korumaya çalıştığı en büyük tehlikelerden bir tanesi de budur. Bu tehlikeden korunabilmek için dinin ve bilimin birbirine karşı değil, birbiriyle işbirliği içerisinde bulunmaları gerekir. Bunun başarılabilmesi için ahlaka ve hukuka önem veren bilim insanları ile din adamlarının ortak çalışmalarına ihtiyaç duyulacaktır. Bu ortak çalışmalar bilim ile din arasındaki makasın açılarak bilimin ve dinin insanlığın aleyhine sonuç doğurmasını engelleyerek ortak yaşam alanının korunmasını sağlayacaktır.

Kaliteli Bir Yaşam İçin Liyakat Şart

<p class="has-drop-cap" value="<amp-fit-text layout="fixed-height" min-font-size="6" max-font-size="72" height="80">Uluslararası yasalar ve sözleşmelerle birlikte ülke anayasaları da dinsel, ideolojik veya etnik sebeplere dayalı olarak insanların ayırıma tabi tutulmasını yasaklamaktadır. İnsanlığın tarihi tecrübelerinden esinlenerek oluşmuş olan bu yasal düzenlemeler doğal olarak liyakatin da bu tür değerlere bağlı olarak yorumlanmasını engellemektedir. Ancak kişinin inanç, ideoloji ve kökenini mesleğin gerektirdiği ahlaki değerlerin üstünde görmeye başlaması ya da mesleğini bu amaçlar için kullanması liyakatsizliğe sebep olur.Uluslararası yasalar ve sözleşmelerle birlikte ülke anayasaları da dinsel, ideolojik veya etnik sebeplere dayalı olarak insanların ayırıma tabi tutulmasını yasaklamaktadır. İnsanlığın tarihi tecrübelerinden esinlenerek oluşmuş olan bu yasal düzenlemeler doğal olarak liyakatin da bu tür değerlere bağlı olarak yorumlanmasını engellemektedir. Ancak kişinin inanç, ideoloji ve kökenini mesleğin gerektirdiği ahlaki değerlerin üstünde görmeye başlaması ya da mesleğini bu amaçlar için kullanması liyakatsizliğe sebep olur.

Liyakat, görevin gerektirdiği niteliklerle görevi üstlenen kişi arasındaki uyumu ifade eder. Liyakat, mesleki beceriler yanında meslek ahlakını da içeren bir kavramdır. Bundan dolayı, meslek becerisi olmasına rağmen meslek ahlakından yoksunluk hizmetin amacına uygun olarak gerçekleştirilmesine mani olabilir, ki bu da bir liyakatsizlik türüdür. Aynı şekilde, mesleki becerileri olmayan ancak meslek ahlakına sahip olan birisinin de görev üstlenmesi durumunda yine bir liyakatsizlik söz konusu olacaktır. Bu her iki durumu da ifade eden kavramlar emanet ve ehliyet kavramlarıdır. Emanet meslek ahlakını ifade ederken, ehliyet de mesleki beceri yeterliliğini ifade etmektedir. Aslında ehliyet kavramı emanet kavramını da içerisinde barındırmasına rağmen emanete ayrıca vurgu yapılması meslek etiğinin öneminden kaynaklanmaktadır.

Üstlenilen görev başkalarının hak ve hukuku ile alakalı olduğunda, görev üstlenen ve göreve atama yapanların liyakate daha da fazla dikkat etmeleri gerekmektedir. Nitekim Kuran-i Kerim’de, “Allah, size emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir. (Nisa 4/58)” ayetiyle ehliyet ve adalet arasında ilişki kurularak adaletin gerçekleşmesi için ehliyetin önemine işaret edilmiştir. Hz. Muhammed ve ashabının hayatına baktığımızda da, başarılarının temel unsurunun görev ve atamalarda liyakate büyük önem vermeleri olduğu görülmektedir. Nitekim, liyakatsizliğin kamu hizmetlerinde adaleti bozarak iltimas gibi hizmet kalitesini bozan uygulamaların ortaya çıkmasına yol açarak kamu sisteminin işleyişini bozduğu görülmektedir.

Liyakat ile yakın bağlantı içerisinde olan bir diğer kavram da hakkaniyet kavramıdır. Yapılan işte hakkın ve hukukun korunması hakkaniyetin korunmasını, bir başka ifade ile yapılan işte liyakate uygun davranıldığını gösterir. Bu itibarla, kamunun işlevselliği ile liyakat arasında da çok yakın bir ilişki olduğu görülmektedir.

Liyakat, uluslararası sitemin sağlıklı yürümesi için de dikkate alınması gereken bir husustur. Nitekim, uluslararası ilişkilerde bu değer birey ve kamu yararını aşarak insanlığın ortak değerleri ile bağlantılı hale gelmektedir. Çünkü ulusal düzeyde emanet ve ehliyet kısmen yerel örf ve adetlerle bağlantılı olarak yorumlanırken; uluslararası düzeyde temel insan hak ve hürriyetleri ile bağlantılı olarak yorumlanmaktadır. Bu nedenle, liyakatin en önemli ayağı olan meslek ahlakı bu düzeyde evrensel değerlerle özdeşleşen bir anlam kazanmaktadır. Evrensel ahlak, temel insan hak ve hürriyetleri ile yakın bir bağlantı içerisinde olduğu için uluslararası düzeyde liyakat bu temel hak ve hürriyetlerin korunmasında önemli bir etken olmaktadır. Meseleye iş tatmini açısından baktığımızda ise liyakat esasına dikkat edilmeden görevlere gelen kişilerin iş tatminlerinin olmadığı, bu durumun hizmet alanlara da olumsuz etki yaptığı görülmektedir. Doğal olarak, liyakat hem görev üstlenenlerin hem de hizmet alanların haklarının korunabilmesi için dikkate alınması gereken bir değerdir.

İnternet Üzerinden Yapılan Sınavlarda Kopya Serbest Olmalı Mı?

Covid salgını sebebiyle büyük oranda uzaktan eğitime geçilmiş olması sınav sistemleri ve sınavlarda kopya çekilmesi konuları eğitim çevresine daha da fazla meşgul etmeye başladı. Uzaktan eğitime bağlı olarak internet üzerinden yaptığım test ve klasik sınavlarda sonuçlar sınıf ortamındaki başarı ortalamaları ile yakın düzeydedir. Ancak bazı derslerde başarı ortalamalarının belirli düzeyde yükseldiği veya düştüğü gözlemlenmektedir. Buna bağlı olarak da bazı öğrencilerin kopya çektiği, bu yüzden dürüst öğrencilerden daha yüksek not aldıkları şikayetleri gelmektedir. Notların düşüp yükselmesinde hocaların uzaktan eğitim sistemini kullanma becerileri yanında öğrencilerin de bu tür becerileri etkili olmaktadır.

Sınav sonuçları üzerinde yaptığım inceleme neticesinde sınavlarda kopya çekmenin yasak olduğu dönemlerde bazı başarılı öğrencilerin notlarında sınıf ortamında başarısız olan öğrencilere göre bir düşüş olduğunu gözlemledim. Gelen kopya şikayetleri üzerine sınav kurallarını değiştirerek kaynak kullanımını yasaklayan kopya yasağını kaldırdım ve her türlü yazılı materyal ve internet erişimini serbest bıraktım. Ayrıca tüm vize ve final sınavlarında ölçme ve değerlendirmeye yönelik itirazları kaldırmak için sorularda test sınavı sistemini kullandım.

İki yıldır yaptığım uzaktan eğitim sınavlarında internet dahil hertürlü kaynak erişimi serbest olmasına rağmen tüm sınavlarda başarı ortalaması % 50 civarında olmuştur. Doğrusu bu sonuçlar beni de şaşırttı. Çünkü bazı sınavlarda sınıf ortamında gözetmenli olarak yapılan sınavlardan daha düşük sonuçlar ortaya çıktı. Bunun sebepleri üzerine yaptığım incelemede, soru yöntemini değiştirmemin önemli derecede etkili olduğu sonucuna vardım. Bu sınavların sınıf ortamı sınavlarından en bariz farkı örnek analizi, kavram ilişkileri, bilgi kaynaklarına ulaşma, konunun bağlı olduğu değer ya da usulün kavranması gibi becerilerin ölçümü ve değerlendirilmesine daha fazla ağırlık verilmesi olmuştur. Bu durum aslında kitaba bağlı ezberci bilgi ve başarı ölçümlerinin çok da sağlıklı olmadığı sonucunu doğurmaktadır.

Esasen sınavın amacı sadece not vermek değil, öğrencinin doğru bilgi yanında doğru bilgiye ulaşma ve soruları ve de sorunları çözme becerilerini geliştimektir. Nitekim öğrenci mezun olduktan sonra okuduğu kitaplardaki bilgilerin büyük bir kısmı güncelliğini kaybetmekte; ayrıca yanında soru ve sorunlarını çözmek için hoca ya da eğitici bulunmamaktadır. Doğal olarak öğrencinin mezuniyet sonrası için öğrenimden elde ettiği en önemli kazanım doğru cevaplara ulaşabileceği kaynaklara ulaşmak ve bu bilgileri sağlıklı değerlendirebilecek bir beceriye ve usule sahip olmaktır. Bu nedenle de çağımızda öğretim ve eğitim süreçlerinin hedeflediği kazanımların bunların üzerine kurulmalı ve sınav sistemleri de buna göre geliştirilmelidir.

Üç farklı fakülte de verdiğim yedi farklı ders için yaptığım tüm sınavlarda başarı oranlarının çok yakın olması, öğrenci profilinin değişmesinin başarı ortalamalarına fazla etki etmediği sonucunu doğurmaktadır. Yapmış olduğum tüm vize ve final sınavlarında sormuş olduğum sorularda test usulü sorular olduğu için sınav sonuçları kesin sonuçlardır. Sorular ise çoktan seçmeli, eşleştirme, en doğru cevabı bulma, farklı doğru seçenekler içinde doğru ya da yanlış cevapları tespit etmek gibi değişik türde sorular olmuştur.

Sonuç olarak öğrenciler arasında eşit şartlarda bir sınavın yürütülmesi için sınav mantığı ve amaçlarında yeni şartlara uygun değişiklikler yapılmalıdır. Yaptığım sınavlardan edindiği tecrübeye göre uzaktan eğitim kapsamında internet üzerinde yapılan sınavlarda öğrencilere kaynak erişiminin serbest bırakılmasının ölçme ve değerlendirme yanında öğrenimin amaçları açısından da daha sağlıklı sonuçlar doğuracağı olmuştur.

Bu tecrübeler ışığında ayrıca güvenilir tarayıcı gibi önlemlerin öğrenciye gereksiz yük getirmekten öte bir fayda sağlamadığı sonucuna ulaştım. Çünkü kopya çekmek isteyenler bu şartlar içerisinde ikinci bilgisayar, ikinci yansıtma ekran, not yazma ya da asmak gibi çok farklı yöntemlerle güvenli tarayıcı tedbirini etkisiz hale getirebilirler. Bu yüzden yasaklara ve güvensizliğe dayalı sınav sistemi yerine, bilginin kaynağına ulaşabilme, bilginin özüne inip kavramların ilişkisine, bilginin dayandığı temel mantık ve usule uygun değerlendirme yapabilmek gibi becerileri ölçmeyi amaçlayan açık sınavların uygulanması belirttiğim gibi hem ölçme değerlendirme hem de öğrenimin hedeflediği kazanımlar açısından daha faydalı olacaktır.

ASKERSİZ KIBRIS

Türkiye -AB Karma Parlamento Komisyonu Toplantısı’na, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nden Avrupa Halk Partisi Milletvekili (EPP) Eleni Theochorous arasındaki diyalog damgasını vurdu. Bu diyaloğa bakıldığında Türkiye’nin Kıbrıs sorunu konusunda hem vicdani olarak hem de uluslararası hukuk olarak daha doğru ve haklı bir konumda olduğu görülür. Davutoğlu’nun da belirttiği üzere, Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesi adadaki istikrarsızlık ve çatışmanın bir sonucuydu ve bunun büyük ölçüde sorumlusu Güney Kıbrıs ve Yunan askeri güçleridir. Kıbrıs, Türkiye ve Orta Doğu’daki tecrübelerden sabit olduğu üzere, siyaset üstü durması gereken kurumların başında gelen silahlı güçler, genel güvenlik konseptinden sapıp ülke siyasetine müdahil olurlarda o ülkede hem güvenlik hem de istikrar sorunu daha da artar.

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nden Avrupa Halk Partisi (EPP) Milletvekili Eleni Theochorous’un özellikle Kıbrıs’taki Türk askeri varlığını hedef alarak yaptığı konuşma, Kıbrıs sorunu ve tarihini bilmeyenler tarafından makul gözükebilir. Ancak Kıbrıs’tan Türk askerinin gitmesi demek, Akdeniz’deki güç dengelerinin alt üst olması demektir. Çünkü Kıbrıs Adası üzerinde bulunan askeri birlikler ve silahlar bu dengeyi koruyacak şekilde dizayn edilmiştir. Dolayısıyla Kıbrıs’ın askersizleştirilmesi gündeme getirilecekse, bunun Güney Kıbrıs’taki Yunan askeri varlığıyla birlikte ele alınması gerekir. Şunda şüphe yoktur ki, Yunanistan Kıbrıs’taki askeri varlığını ortadan kaldıracak hiçbir projeye onay vermez. Bilindiği üzere 1974 hareketi Yunan Cuntası’nın ada üzerinde askeri bir hakimiyet kurmak için Makarios’a karşı düzenlediği darbe sonucunda olmuştu.

Kıbrıs Adası’nın askersizleştirilmesini sadece Türk ve Yunan askeri dengesi açısından ele almak da doğru değildir. Çünkü Kıbrıs Adası üzerinde askeri varlığı olan iki güç daha vardır. Bunlardan bir tanesi İngiltere, diğeri ise Birleşmiş Milletler’i askeri gücüdür. Orta Doğu’daki istikrarsızlık ve Akdeniz’deki enerji kaynakları, son dönemlerde Kıbrıs Adası’nın askeri ve stratejik önemini daha da arttırdığı bir dönemde böyle bir talebi gündeme getirmeyi iyi niyet ile açıklamak oldukça güçtür. Dolayısıyla da, bu şartlarda ne Yunanistan’ın ne Türkiye, ne de diğer askeri güçlerin buradan çekmeleri düşünülemez. Bundan dolayı da mevcut şartlarda askeri güçlerin varlığını değil misyonlarını tartışmak gerekir. Ayrıca adanın tamamen askersizleştirilmesi Yunanistan ve Güney yönetiminin lehine olmaz. Çünkü Ada’nın askersizleştirilmesi durumunda, askeri açıdan stratejik üstünlük Türkiye Cumhuriyeti’nin lehine döner. Çünkü askersiz bir Kıbrıs’a, coğrafi konumu ve askeri kabiliyeti açısından müdahale imkanı en güçlü olan ülke Türkiye’dir.

Türk askerinin adadan çekilmesi ancak Kıbrıs sorununa kapsamlı bir çözüm bulmak ile mümkündür. Sayın Davutoğlu’nun da belirttiği gibi, bunu olması engelleyen yine Güney yönetimi olmuştur. Ne zaman Güney yönetimi Avrupa Birliği’ne girmiş olmayı Türkiye’ye baskı için kullanmayı bırakır ve Fransa gibi Türkiye’nin üyeliğinin önünü açacak adımlar atarsa ve Türkiye’nin Avrupa’ya üyeliği gerçekleşirse o zaman, aynı birlikte olmanın bir neticesi olarak, Osmanlı’nın belli dönemlerinde olduğu gibi Türkiye ve Güney Kıbrıs ve Yunanistan arasında askeri rekabet, askeri iş birliğine bile dönüşebilir. Aksi takdirde Türk askerinin Kıbrıs adasından çekilmesi mümkün değildir. Çünkü mevcut şartlarda Türk askerinin Kıbrıs’tan çekilmesi demek, güven sorununun daha da artması demektir.

Faiz Sömürüsü

Faiz Sömürüsü

Gelişmemiş ülkelerde faizsiz bir ekonomik sistemin kurulabilmesi imkansız görülmektedir. Faize dayalı ilişkiler genelde yasa dışı olarak tefecilik şeklinde, yasal olarak ise bankacılık şeklinde ortaya çıkmaktadır. İddia edildiğine göre KKTC ve dünyada bankacılık sektörü dışında tefecilik şeklinde gelişen çok büyük bir piyasa vardır. Aslında bu iki sektör birbirini beslemektedir. Çünkü bankalara borçlanan; ancak borçlarını ödeyemediği için kredi yasağına giren birçok kişi çare olarak tefecilere başvurarak borçlardan kurtulmaya çalışmaktadır.

Bu durum insanları banka borçlarından biraz kurtarsa da sonrasında tefecilerin eline düşürmektedir. Tabii ki tefecilik yasal olmadığı için tefeciler de kendilerini garantiye almak için kendilerine özgü tedbirler geliştirdiler. Bu tedbirler halk arasında tefecilik mafyası şeklinde tanımlanmaktadır.

Tüm bu olumsuzlukların ana sebebi çarpık bir bankacılık sektörünün oluşmasından kaynaklanmaktadır. Dikkat edilirse ülkelerin gelişmişlik düzeyleri bankacılık sistemlerinin gelişmişlik düzeyleriyle bağlantılıdır. Gelişmiş ülkelerde faizler % 1 ile %3 arasındadır. Borçlanma ve kredi faiz oranları arasındaki fark ise oldukça düşüktür. Aslında bankalar için önemli olan borçlanma ile kredi faizleri arasındaki faktır. Bir banka % 2 faiz ile kredi veriyor ise % 1 faiz ile de mevduat kabul ediyorsa, kar oranı % 1’dir. Aynı banka % 14 faiz ile kredi veriyor % 13 faiz ile de mevduat kabul ediyorsa yine kar oranı % 1’dir. Doğal olarak faizlerin düşürülmesi bankaların kar oranını düşürmez.

Peki faizlerin yüksek olmasının bankalara bir getirisi var mıdır? Bence yoktur aksine zararı vardır. Çünkü yüksek faiz ile bankanın kredi vermesi ve mevduat kabul etmesi bankalar için daha yüksek bir risk oluşturmaktadır. Çünkü yüksek faiz ile verilen kredilerin tahsili daha zordur. Ülkemizdeki yatırımcıların genel kar ortalaması % 3 civarında olduğunu düşündüğümüzde, bu kadar yüksek faiz ile borçlanan yatırımcıların kendilerini yüksek bir risk altına soktukları açıktır. % 8 civarında bir faiz ile borçlanan yatırımcının bankaya bu borcunu ödeyebilmesi için yaptığı yatırımdan en az % 15’ye yakın kar etmesi lazım. Bu durum yatırımcıyı zora soktuğu gibi enflasyonu da yükseltmektedir. Doğal olarak yüksek faiz demek yüksek ekonomik risk demektir.

Ayrıca yüksek faizler maliyeti yükselttiği için yüksek faizle borçlanan yatırımcıların daha düşük faiz ile borçlanan ülke yatırımcılarıyla rekabet edebilmeleri de mümkün değildir. Bu ise reel sektörün başarısızlığına sebep olmaktadır. Bu sorundan kurtulmak için bankaların geri dönüşümü daha kolay olan, denetimi yüksek düşük faiz oranlarıyla kredi vermeleri gerekir. Bence KKTC ekonomisinin olumsuz yönde gelişmesinin en büyük sebebi, yüksek üretimi engelleyen yüksek faizli kredi ve mevduat faizleridir. Faizlerin yüksek olmasının bir sebebi de devletin aldığı stopaj ve bsiv vergileridir. Devletin bu tür vergilerle faizi yükseltmesi doğal olarak reel sektörü olumsuz etkilemektedir.

Faizlerin yüksek olması, yatırımcıyı üretime yatırım yapmak yerine paralarını bankalarda tutmaya teşvik etmektedir. Bu ise yatırım ve üretimin önündeki en büyük engeldir. Yatırım ve üretimin düşmesi aynı zamanda işsizliği de arttırmaktadır. Devlet faizleri düşürüp, üretimi teşvik eden ve kazancı vergilendirse işsizlikle beraber maliyeti de düşürecektir.

KKTC halkının büyük bir bölümünün bankalara borçlu olması ve bu borçların tahsil edilememesi sebebiyle davalık olması yüksek faizle birlikte ayrı bir ekonomik yük getirmektedir. Bu sorunun aşılabilmesi için banka faizlerinin gelişmiş ülkelerin faiz oranlarına çekilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde yüksek faizler halkın sadece sömürülmesini değil uzun vadede ülke ekonomisini de daha büyük bir çıkmaza sürüklenmesine yol açacaktır. Şüphesiz ekonomik, sosyal, siyasi ve hukuki alt yapısı oluşmamış sistemlerde düşük faiz politikalarının da bazı riskleri bulunmaktadır. Nitekim Türkiye’de son birkaç yıldır düşük faiz politikaları tartışılmaktadır. Bence KKTC’de de bunun ciddi olarak tartışılmasına ihtiyaç vardır.

Ölüm ve Ötesi

Ölümden neden korkuyoruz?

İnsan hayatının en dramatik olayıdır ölüm. Çünkü ölüm insanı yaşama bağlayan tüm değerlerin son bulma korkusunu içerisinde taşır. Tarih boyunca insanlar ölüm olayı karşısında kendilerini çaresiz görmeleri sebebiyle, bu korkuyu aşmak için ölüme çok özel anlamlar yüklemeye çalıştılar. Mevlana gibi ölümü adeta sevgiliyle buluşma gecesi gibi yaşamın mutluluğunun zirvesi gibi görmeye çalışanlar olduğu gibi, yaratıcının varlıklar üzerinde bir baskısı, hatta hayatın bir vahşeti olarak da yorumlayanlar oldu. Ölümün korkunç görülmesinin bir diğer sebebi de belirsiz özelliklere sahip olmasıdır. Bu belirsizliklerin başında, ölüm sonrası varlıkların durumudur. Peki, ölüm olmasaydı ve de ölüm sonrası hayat ile ilgili belirsizlikler olmasaydı hayat nasıl olurdu? İşte ölüm üzerine düşünen insanların çok azı bu soru üzerinde de düşünmektedir.

 

Ölüm olmasaydı ne olurdu?

Şüphesiz ölüm olmasaydı, doğumun olması da imkânsız hale gelecekti. Çünkü bugüne kadar ölmüş tüm insanlar dünya hayatında kalmış olsaydı, dünyanın bizi taşıyamayacağı kesin bir bilgidir. Nitekim her yıl milyonlarca insan doğal sebeplerle ölürken, dünyayı paylaşamayan milyonlar da birbirini öldürmektedir. Demek ki, bu dünya yaşamındaki dengenin korunması için doğal ölüm yanında çıkarların korunması için öldürmek de bir zorunluk gibi görülmektedir.

Her ülkenin kendi menfaatlerini korumak için öldürmeyi meşru görmesi bunun açık bir göstergesidir. Dünyanın birçok yerinde yaşanan cinayetlerin arkasında, belli kişilerin çıkarlarının korunması için öldürmenin meşru görülmesi düşüncesi yatmaktadır.

Burada akla gelen bir diğer soru da, dünyanın dengesinin korunması için neden ölümün zorunlu bir ilkeye dönüştürüldüğüdür. İlahiyat açısından buna verilebilecek cevap, yaşamın sadece bu zaman ve mekân ile sınırlı olmadığıdır. Dolayısıyla farklı zaman ve mekânları deneyimlemek için yaşamın sadece bu zaman ve mekân ile sınırlı olmaması gerekir. Çünkü yaratıcı sonsuz bir kudrete sahiptir ve yaşamı sonsuz alternatiflere açık kılmıştır. Bu anlamda ölüm canlılar için sonsuz yaşama açılan bir kapıdır. Ayrıca bu yaşam bizim ilk tecrübemiz de değildir. Bizim cennette ve de anne karnında deneyimlediğimiz yaşamlar vardır. Özellikle hep daha iyiyi daha güzeli aramamız, cennet deneyimimizden kaynaklanan bir arzudur. Çünkü yaratılışımız ve özümüz cennete uygun olarak yaratılmıştır. Bundan dolayı da doğum ve ölümler bizi bu özümüze hazırlayan süreçlerdir.

İnsan ruhu sonsuz bir akışa meyillidir. Çünkü kendi özünde de sonsuzluk vardır. Bu özü sebebiyle de insan ruhu, sonlu şeylerin kendisini sınırlamasını kabul etmez. Çok sevdiğimiz şeyleri zamanla sevmemeye başlamamız, hatta ondan ayrılmak istememiz de ruhumuzun bu sonsuza akış arzusundan kaynaklanmaktadır. İbrahim Peygamberin: “Ben sonlu

şeyleri sevmem” sözü de bunu açıklamaktadır. Ancak burada “sonlu şeyleri sevmem” sözüyle, sonlu şeylerin değersiz olduğu anlamı çıkmaz. Çünkü hayatın kendisinde sonluluk diye bir şey yoktur. Sonluluk varlıkların deneyim süreçleri ile alakalı bir olgudur.

Sonsuzluk ise varlıkların deneyim ve ilişkilerinin sürekliliği ile alakalı bir olgudur. Nitekim her son bulan ilişki sonrası yeni bir ilişki ağı başlamaktadır. Bu ölüm sonrası için de böyledir. Ancak sonlu şeylerle olan ilişkimizdeki tutarlılığımız ve sünnetullaha uyumumuz yeni ilişkilerin yaşam kalitesini belirlemektedir.

 

İnsan ölümün gerçeğine erişebilir mi?

Ölümle ilgili önemli bir konu da neden insanın ölümün gerçeğine erişemediği meselesidir. Aslında dini kaynaklara bakıldığında insanın buna erişebileceği, hatta bir gün hayatla ilgili tüm sebep ve sonuçları görebileceği şeklinde bilgilerin olduğu görülür. Ancak insanlık henüz daha duygu ve düşünce olarak ölümün tüm belirsizliklerini görme düzeyine

erişebilmiş değildir. Dini metinler incelendiğinde özellikle peygamberler ve bazı özel insanların bu bilgiye sahip olduklarına dair bilgilere rastlamaktayız. Bu bilgiler, aslında insanlığın bu bilgiye erişebilme potansiyeline sahip olduğunu göstermektedir. Nitekim Kuran-ı Kerim’de insanın kendisi ve ufuklarda (doğa içi ve dışında) gerçekleştireceği bilimsel keşiflerle bunu erişebileceği belirtilmektedir. Ancak insanın bu bilgiye erişebilmesi için öncelikle bu bilgiyi istismar etmeyecek duygusal gelişmeye ve de zihinsel olarak bunu algılayabilecek olgunluğa erişmesi gerekmektedir. Nitekim

Kuran-i Kerim’de insanın evrene hakim olması durumunda, evrenin dengesinin bozulacağı uyarısı yapılmaktadır.

 

Müslümanlık, Hristiyanlık ve Yahudilikte ölüm?

Farklı inanç sistemleri, ölümü yaşamın dinamizmi içerisinde bir yerlere koymaya çalıştılar. Bu farklı inanç sistemlerini dört sınıf içerisinde toplayabiliriz. Bunlardan birincisi ölümün farklı bir mekan ve zamanda yeni bir yaşamın başlangıcı olduğu inancıdır. Müslümanlık, Hristiyanlık ve Yahudilik bu inanç sistemin önde gelen temsilcileridir. Bu inanca göre, varlığın varlığı tek bir zaman ve mekân ile sınırlı değildir. Doğal olarak insanın yaşamı da tek bir zaman ve mekân ile sınırlı değildir. Bu anlayışta olanlar için yaşam ölüm doğal olarak bir zaman ve mekân değişimidir. Bu inançta olanlar, ölümle birlikte zaman ve mekân değişimini kabul etmelerine rağmen, değişiminin hangi kurallara bağlı olarak gerçekleşeceği konusunda ayrılığa düştüler. Bundan dolayı Müslümanlık, Hristiyanlık ve Yahudilik inanç algılarında, ölüm sonrası kimlerin kurtuluşa ereceği konusunda ihtilafa düşülmüştür Her inanç sistemi kendi doğruları ve değerleri doğrultusunda zaman ve mekân değişiminin gerçekleşeceğini düşündüğü için doğal olarak yeni yaşamda kendi inançlarına bağlı olanlar için mutluluğun gerçekleşeceğini kabul etmektedirler. Bu inanca bağlı olarak da inanç sistemlerine bağlı olanların cennete, bağlı olmayanların ise cehenneme gideceklerini ileri sürmektedirler. Bu sistemlerin bazı üst düzey yorumcuları, ölüm sonrası kurtuluşu daha evrensel bir yasa ile değerlendirip her inanç sistemine tabi olanların cennete gidebileceklerini ileri sürmüşlerdir. Ancak bu görüşü ileri sürenler cennete gitmenin asgari şartlarında ayrılığa düşmüşlerdir.

 

Budizm ve Hinduizm’de ölüm?

İkinci tür inanç sistemleri ise ölüm sonrası hayatın farklı bir zaman ve mekânda gerçekleşmediği; insan ruhunun ölüm sonrasında yeniden bu dünyada tekrar doğuşlarla gerçekleştiğini ileri sürmektedir. Bunlar genel olarak reenkarnasyon inancına sahip inanç sistemleri olarak bilinirler. Bu inanç sistemine sahip olanlar da ölüm sonrası yeni yaşamın hangi değerlere bağlı olarak gerçekleşeceği konusunda ayrılığa düştüler. Bu sisteminin en belirgin özelliklerinden birisi, bu dünya yaşamına tekrar gelişi hoş karşılamamalarıdır. Çünkü bunlara göre hayatın esas gayesi tanrı ile bütünleşmektir (Nirvana ya da Mokşa’ya ulaşmak). Ancak bu bütünleşmenin bir mekân ve zaman değişimi yoksa bilinçte oluşan bir ruh hali mi olduğu konusunda ayrılığa düşülmüştür. Budizm ve Hinduizm bu inanç sisteminin en güçlü temsilcileridir.

Hinduizm ve Budizm’in eleştirildiği bir husus, bu dünya yaşamında insanın yaşadığı olumsuzluk ve kusurları geçmiş hayatlardaki günahlara bağlamalarıdır. Bu inanç sebebiyle özellikle ahlak felsefesi oluşturmada Budizm ve Hinduizm yetersiz kalmakla eleştirilmektedir. Çünkü inanç sistemlerine göre, kör olan bir insanın körlüğünün sebebi geçmiş yaşamındaki bir günahtır. Bu durum doğal olarak engellilere günahkâr insanlarmış gibi bakılmasına yol açtığı gerekçesi ile eleştirilmektedir. Bu inanç sisteminin eleştirildiği bir diğer husus ise tanrı ile bütünleşen insanın kendi kimliğinin

durumunun ne olacağı konusudur. Çünkü Budizm’in kurucusu Siddhartha Gautama (Buda)’nın bireysel ruhu inkâr ettiği

şeklindeki bilgiler insan ve tanrı arasındaki ilişkinin belirlenmesinde oldukça büyük sorunlara yol açmıştır.

 

İnançsızlar (Ateistlere) göre ölüm?

Ölüm ve sonrası için ileri sürülen üçüncü bir görüş ise ölümün yokluk olarak yorumlanmasıdır. Özellikle çağımızda bu anlayışın yaygınlaşmasında ateizm oldukça etkili olmuştur. Bu anlayış dini inançların ölüm korkusu üzerinden kurduğu bazı yanlış algıları sorgulanmasına yol açmış olmakla, entelektüel bir katkı sağladığı kabul edilse de, insanın yaşama umudu ve sevincini yok ettiği şeklinde yoğun eleştirilere maruz kalmıştır. Bu anlayışta olanlar, ölüm sonrası yaşamı kabul edenleri, ölüm gerçeğini kabul etme konusunda yeteri kadar cesur olmamakla suçlarken, ölüm sonrası hayatı kabul edenler ise bunları hayatın gerçeğini idrak edememek ve ölüm sonrası bir hayatın sorumluluğunu alma cesaretini gösterememekle suçlamaktadır.

 

Şüpheciler (Agnostiklere) göre ölüm?

Bazı bilim adamları tarafında ateistler kısmında değerlendirilen agnostikler (şüpheciler)’e göre ise yaratılış gibi konular

insanın bilgi düzeyini aşan konulardır. Bu yüzden de bu konularda kesin konuşmak doğru değildir. Bunlara göre ölüm sonrası hayat olabilir de olamayabilir de. Bu anlayışta olanlara göre bu konuların konuşulması ile bir sonuca varılamaz hatta tanrının var olup olmadığı konusu da aynı şekilde bilinmezlerden olduğu için bir sonuca varılamaz. Bu anlayış, insanı hayatın ölüm ve yaratılış gibi en önemli olayları üzerinde düşünmeden alıkoyması sebebiyle düşünce tembelliğine sebep olmakla eleştirilmektedir.

 

Bilinmezler neden vardır?

Bilinmezler hayatın sonsuz dinamizminin bir eseridir. Çünkü bilmek, bir şeyin sınırlarını tanımak ile ortaya çıkar. Sonsuz olanın sınırı olmadığı için doğal olarak sonsuzun varlığı algılanabilir iken sınırlarının tespit edilmesi mümkün olmamaktadır. Çünkü varlığın varoluşla ilgili bilinmezleri varlığın sonsuza akışını ve de sonsuz dinamizmini ifade ederler.

Şüphesiz, böyle bir yazıda ölüm ile ilgili her şeyi ve tüm inançları açıklamak mümkün değildir. Ancak en azından ölüme daha da faklı pencerelerden bakabilmeyi sağlayabilirsek bu da bir fayda olacaktır.

Yusuf Suiçmez

Dinlerin ve Dindarlığın Geleceği

Dinlerin ve Dindarlığın Geleceği

Yakın zamana kadar, bilimsel gelişmelere bağlı olarak dinlerin zayıflayacağı; buna bağlı olarak da seküler (laik) anlayışın güç kazanarak gelişeceği düşünülüyordu. Ancak son dönemlerdeki gelişmeler, hem ulusal hem de uluslararası ilişkilerde din ve mezheplerin etkisinin artması ile bu anlayışın yeniden gözden geçirilmesine yol açtı. Dine olan ilgi bilimin ve bilimsel düşüncenin zayıflaması olarak değerlendirilemez. O halde bu gelişmenin sebebinin ne olduğu üzerinde kafa yormak lazım. Öyle gözüküyor ki, deney ve keşiflere dayalı pozitif ve sosyal bilimler henüz daha insandaki dini eğilimler dahil inançla ilgili soru ve sorunlara yeterli ölçüde cevap bulamamıştır. Bilim alanındaki hızlı gelişmeler, böyle bir umut yaratmış olsa da, geçen zaman dinlerin gereksizliği ve yetersizliğini ortaya koyamamıştır. Bu ise dinlere olan ilginin tekrar yükselmesin yol açtı. Nitekim birçok uluslararası kuruluş, politikacı ve bilim adamı, dini inançların insanlığın geleceğini nasıl etkileyeceği üzerinde fikir yürütmeye çalışmaktadır. Bu konuda olumlu düşünenler, dinlerin de evrimleşerek insanlığın ortak ahlaki paydalarının oluşmasına katkı sağlayacağı görüşündedirler. Bunun tam tersine dinlerin yükselişinin medeniyetler çatışmasını körükleyerek ortak insani değerleri zayıflatacağı görüşü de ileri sürülmektedir.

Dinlere olan ilgi genelde iki temel sebebe indirgenmektedir. Bunlardan birisi insanın yaratılışında bulunan ve yaratılıştan kaynaklanan yaratanına yönelme arzusudur. Bu yöneliş her varlığın onu var eden kaynağa yönelme arzusu olarak ortaya çıkmaktadır. Yaradan’a yaratılıştan bağlılık: Derelerin göl, deniz ve okyanuslara akışı ve de çocuğun anne ve babasına, ağacın toprağa, meyvenin ağacına yaprağın da dalına bağlılığı ve özlemi gibidir. Bundan dolayıdır ki ilahiyatçılar tarafından din, fıtri bir eğilim olarak tanımlanmaktadır. Dinlere olan eğilimin ikinci sebebi olarak ise insandaki iktidar ve egemenlik duygusu gösterilmektedir. Dini bu bakış açısı ile ele alanlar, insandaki dini eğilimi yaratılıştan kaynaklanan yaratıcıya yönelme olarak değil; insandaki güç ve egemenlik duygusunun yarattığı araçsal bir eğilim olarak görürler. Günümüz ilahiyat sahasındaki çalışmalarda her iki eğilimin de izlerini görebilmekteyiz.

Dinin egemenlik ve güç eksenli araçsal yorumu zamanla kapitalist din ve dindarlık anlayışının gelişmesine yol açtı. Buna bağlı olarak da dinlerin yükselişinin en temel dinamiklerinden birisi de, kapitalizmin zamanla dinin gücünü keşfederek dini de kapitalizmin bir parçası haline getirmesi olarak kabul edilmektedir. Kapitalist dindarlığın gelişmesine paralel olarak devlet ve din arasındaki ide bağlantısı yeniden kurulmaya başlandı. Ancak bu devlet idesi ile din idesinin yeni kurgusunda din fıtri bir eğilim olmaktan çıkarılmış güç ve egemenliğin aracına dönüştürülmüştür. Bu itibarla da din, devlet politikalarını belirleyen değil meşrulaştıran bir mekanizma olarak algılanmaya başlandı. Bu anlayışa göre dinin kendine ait ontolojik bir varlığı yoktur. Bu anlayışa göre dinin varlığı amaçsal değil; gücü temsil eden devlet idesinin amacını gerçekleştirmeye yarayan araçsal bir varlıktır.

Kapitalist dindarlık devlet ve din idesi (manevi varlığı) arasında böyle bir bağ kurarken, bazı birey ve gruplar da bu gelişmeye uygun olarak din üzerinden kendi amaçlarını gerçekleştirecek cemaat ve tarikatlar oluşturmaya başladılar. Bunun bir sonucu olarak çeşitli bölgelerdeki birçok tarikat şeyh ya da dini otoritelerin oluşturdukları kurumsal dindar yapılar ile devletin kurumsal yapıları arasında zaman zaman çıkar ilişkilerine dayalı dostluklar, zaman zaman da çıkar çatışmasın dayanan sorunlar yaşanmaktadır. Kurumsal dindarlığın yarattığı bu yapı birey hak ve hürriyetlerinin gelişmesine engel olduğu gibi hukuk devleti anlayışının da gelişmesine engel olmaktadır. Çünkü bu tür yapılar zaman zaman devlet içinde cemaat ve tarikat mensuplarına atanma ve yükselmelerde haksız avantajlar sağlayarak hukuk devleti anlayışının zayıflamasına yol açmaktadır. Bu ise devlet içerisinde devlet olma durumunu var etmektedir. Ortadoğu ve Dünyanın birçok yerinde din ve devlet arasındaki çatışmalarda bu tür din ve devlet anlayışlarının büyük etkisi vardır.

Kurumsal dindarlığın resmi bir şeklini de devlet sistemleri içerisinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, Papalık, devlet kilisesi, sinagog ya da geçmişten gelen inançları temsil eden ve devlet yapıları ile bütünleşen farklı dini kurumlar temsil etmektedir. İster sivil ister resmi olsun kurumsal dindarlığı temsil eden bu yapıların zamanla otoriter bir güce dönüşmesi ve çatışmalara yol açması; ya da çatışmalarda meşrulaştırıcı bir rol üstlenmesi doğal olarak dini kurumların yönetim ve denetim sorununu gündeme getirmektedir.

Bu sorunun çözümü için genelde iki farklı yol önerilmektedir. Bunlardan bir tanesi dinlerin toplum hayatından uzaklaştırılmasını esas alan seküler devlet ve birey anlayışının geliştirilmesidir. Türkiye’de yükselen Cumhuriyet ideolojisinin temel mantığı bu strateji üzerine kurulu olmakla birlikte Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devletin kurucu unsuru olarak görülmesi sebebiyle bireysel sekülerleştirme kısmen başarıya ulaşmış ancak kurumsal sekülerleşme aynı ölçüde başarılamamıştır. Bunun en temel sebeplerinden birisi Türkiye halklarının bireysel kimliklerinden öte kurumsal kimlikleri ile kendilerini ifade etme ihtiyacı hissetmeleridir. Bu ihtiyacın doğmasında Cumhuriyet fikrinin yeni bir kolektif bilinç yaratma mantığı üzerine kurulmuş olması da etkili olmuştur. Böyle bir sistemde doğal olarak bireyin bireysel kimliği değil bireyin ait olduğu resmi ya da gayri resmi kurumsal kimliği öne çıkmaktadır. Bireyin ihmal edilerek, bağlı olduğu grup ve cemaatin öne çıkması bu anlayışın ürünüdür.

Bu açıdan bakıldığında, Türkiye Cumhuriyetinin siyasi geleceği bireysel kimliklerin öne çıktığı ve ortak hukukun toplumsal uzlaşı alanı olarak görüldüğü hukuk devleti anlayışı ile kurumsal kimliklerin siyaseti domine ettiği ve kurumsal güçlerin değişmesine bağlı olarak dayatmaların değiştiği bir yöne doğru evrilecektir. Türkiye’nin bu tercihinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin de dini ve siyasi yapılanmasını etkileyeceği şüphesizdir. Biz KKTC vatandaşları olarak kurumsal sekülerleşmeyi Türkiye’den daha rahat gerçekleştirebiliriz. Bunun olabilmesi için Din İşleri Başkanlığı’nın devlet kurumu olmaktan çıkarılarak mali ve idari özerkliği olan bir kuruma dönüştürülmesi gerekir.

Dünya ölçeğinde dinlerin geleceği de devlet politikalarının, dini kurumlara kurumsal özerklik verip vermemelerine bağlı olarak değişecektir. Devletlerin dinsel ve mezhepsel geçmişlerine dayalı politikalar izlemeleri doğal olarak dinlerin devletlerarasındaki ilişkilerde daha etkili olmasını sağlamaktadır. Avrupa’nın ağır basan Katolik ve Protestan yapısı, Rusya’nın ağır basan Ortodoks yapısı ve Amerika’nın Evangelist Hristiyan yapısı Hindistan’ın Brahmanizmi, Çin’in Budizmi ve Ortadoğu’da Yahudiliğin hem iç hem de dış siyasette etkili olduğu bilinmektedir. Bu etkileşimin bölgesel ve uluslararası çatışmaların sebebi mi yoksa meşrulaştırıcı aracı mı olacağı, din ve devlet arasındaki ilişkilerin düzenlenmesine bağlı olarak değişecektir.

Dinin ulusal ve uluslararası siyasi hedeflerin sebebi ya da meşrulaştırma aracı olarak kullanılmasına karşı olanlar dinleri evrensel ortak ahlaki değerler doğrultusunda yorumlamaya çalışmaktadır. Bu anlayışı savunan Müslüman ilim adamları, tüm dini inançların ortak paydası olarak kabul edilen mekasid-ü şerianın (dinin temel amaçlarının), tüm dini yorumlarda esas alınmasını savunmaktadır. Bir kısım ilim ehli ise ortak değerler olarak 10 emrin esas alınmasını önermektedir.

Henüz daha din ve devlet ilişkileri algı dünyamızda fıtri ve evrensel bir anlayış düzeyine ulaşmadığı için, ilahiyatçıların ileri sürdüğü fıtri ve evrensel din algısı yeteri kadar ilgi görmemektedir. Aynı şekilde bunların dışında yeni din arayışları da dinlerin ve dindarlığın geleceğinin şekillendirilmesinde etkili olmaya çalışmaktadır. Sonuç olarak dini algıların yeni süreçte, ortak paydalara doğru yönelerek evrensel ahlaki ilkelerin gelişmesine katkı sağlama ile bölgesel ve uluslararası çatışmaların sebep ya da meşrulaştırma aracı olması yönünde gelişmelere açıktır. Dinin ve dindarlığın evrensel ortak ahlaki ilkeler doğrultusunda gelişmesi durumunda, dinin bölgesel veya uluslararası çatışmaların sebep ya da meşrulaştırıcı aracı olması ihtimalleri zayıflayacaktır. Kurumsal dindarlık ve buna bağlı çatışmalar azaldığı ölçüde de evrensel ahlaki ilkelere dayalı bireysel ve kurumsal dindarlık algısı gelişecektir. Aksi bir gelişmenin olması halinde ise din adına, yaşanan haksız çatışmalar ve bunların sonucu olarak ortaya çıkan acıların tekrar tekrar yaşanması kaçınılmaz olacaktır.

Askeri Darbe Girişimi ve Sivil Toplum Fırsatı

Askeri Darbe Girişimi ve Sivil Toplum Fırsatı

15 Temmuz’da Türkiye başarısızlıkla sonuçlanan bir askeri darbe girişimi yaşandı. Halk geçmiş askeri darbelerin yarattığı olumsuz izlerin de etkisi ile darbe girişimine karşı hızlı bir şekilde organize olup karşı koydu. Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın halka çağrısı da bu sivil mücadelenin başlamasında önemli bir rol oynadı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çağrısı yanında kararlı duruşu, halkın kararlı desteği ve polislerin profesyonel hareketi darbe girişimcilerinin başarıya ulaşmasını engelledi.

Darbecilerin moral ve motivasyonunu bozan bir diğer önemli husus ise ordunun üst komuta kadrosunun darbeye onay vermemesidir. Darbeciler bunu da hesaplamış olmalılar ki ordu komutanlarının bir düğünde Cumhurbaşkanı’nın ise tatilde olduğu bir zamanı seçtiler. Bu seçim aslında darbe planının önceden yapıldığını göstermektedir. Tabii burada cevaplanması gereken önemli bir soru: MİT’in neden önceden bunu fark edemediğidir? Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan istihbarat zaafı olduğunu belirterek MİT’te değişim sinyali vermiş oldu. Bu arada Genelkurmay’ın da bu süreçte etki ve yetki kaybı yaşadığı açıktır. Çünkü bu kadar güçlü bir kurum içinde bu kadar geniş bir organizasyonun gizlice yapılması şüphesiz idari zaafı da gündeme getirmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan: “Dere geçilirken at değiştirilmez” diyerek MİT ve Genelkurmay başkanının en azından yakın zamanda görevden alınmayacağı mesajını verdi.

SENARYO MU İHANET Mİ?

Yüzlerce insanın darbeciler tarafından şehit edildiği ve binlerce yaralının varlığı olayın ciddiyetini göstermektedir. Buna rağmen bazı çevreler tüm yaşananların senaryo olduğunu ileri sürebilmektedir. Bu iddiayı ileri sürenler bilerek ya da bilmeyerek hükümet, ordu ve Gülen’in birlikte hareket ettiğini söylemeye çalışmaktadır. Bunlara göre bu senaryonun amacı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başkanlık arzusunu gerçekleştirmektir. Siyasi konjonktüre bakıldığında AK Partinin böyle bir senaryoya ihtiyaç duymadığı açık olarak görülür. Çünkü AKP’nin darbe girişimi öncesinde de yükselen bir trendi vardı.

Yaşananlara senaryo diyenlerin büyük çoğunluğu daha önceleri askerin Erdoğan’ı istemediğini ileri sürüyorlardı. O zaman Erdoğan’ı istemeyen askerlerin böyle bir senaryoda yer almaları nasıl açıklanacak? Erdoğan’ın da ifade ettiği gibi böyle bir iddia akıl ve vicdan ile bağdaşmamaktadır.

TARİHİMİZ DARBELERLE DOLU

Türkiye siyasi tarihine bakıldığında darbelerle dolu olduğunu görülür. Osmanlı döneminde de Yeniçerinin birçok darbe yaptığı padişahları götürüp getirdiği bilinmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Kurulurken ana düşünce halka dayalı bir devlet anlayışı geliştirmekti. Ancak birinci meclis dahil tüm meclisler ya darbe ya muhtıra ya da ayaklanma görmüştür. Tüm darbeler, muhtıra ve ayaklanmalar aslında sivil toplum bilincinin gelişmemesinden kaynaklanmaktadır. Darbeleri planlayan gerek iç gerekse dış güçler toplumu baskı altına almak için önce toplum içinde ideolojik ya da dinsel bir çatışma zemini hazırlıyorlar. Daha sonraları ise bu çatışmaları gerekçe gösterilerek demokrasi askıya almaktadır.

Ne yazık ki ülke ve insanlık tarihini bu kadar derinden etkileyen darbeler akademisyenler tarafından yeteri kadar inceleme konusu yapılmamış ya da yapılamamıştır. Dolayısıyla darbeler tarihi akademisyenler tarafından daha derin ve ciddi şekilde araştırılmalıdır.

15 TEMMUZ DARBESİNİN FARKI

15 Temmuz’da yaşanan darbe girişiminin diğer darbelerden en önemli farkı: Öncesinde ideolojik ya da dinsel bir çatışmanın yaşanmamış olmasıdır. Bu darbe girişiminin en önemli bir diğer farkı da sivil iradenin ilk defa bu kadar kesin bir tavır sergileyerek darbe girişimini engellemesidir. Toplumun bu tepkisi halkın sivil toplum bilincinin çok yüksek düzeye ulaştığının açık bir göstergesidir. Sivil toplumla birlikte siyaset de ilk defa kendi iradesine karşı düzenlenen kalkışmaya karşı halk ile birlikte net bir duruş sergilemiş oldu.

SİVİLLEŞME ADIMLARI

Yüksek Askeri Şura’nın ilk defa Genelkurmay’da değil de Başbakanlık’ta yapılacak olması da sivil toplum ve demokratik hukuk devleti adına önemli bir gelişme olmuştur. Bu arada silahlı kuvvetlerin bir parçası sayılan polisin de darbecilere karşı demokratik bir duruş sergilemesi ve Jandarmanın sivil idareye bağlanacak olması sivil toplum adına önemli gelişmelerdir.

Dikkat çeken bir diğer husus da askerin içinde de sivil toplum ve demokrasiye sahip çıkan büyük bir çoğunluğun var olmasıdır. Özellikle darbe döneminde Genelkurmay Başkanlığı’nı yürüten 1. Ordu Komutanı’nın darbe girişimi devam ederken darbeler ve cuntalar döneminin bittiğini açıklaması, siyasi tarih kadar askerin kurumsal misyonu açısından da bir dönüm noktası olmuştur.

SİLAHLI KUVVETLERDE REFORM İHTİYACI

Bu yaşananlar aslında askerin eğitiminin milletin ve çağın gerisinde kaldığının açık bir göstergesidir. Dolayısıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’nin eğitim, kurum ve programlarının ciddi bir şekilde ele alınması gerekmektedir. Askeri öğretimin ana misyonu sivil siyasete bağlı dış güvenlik anlayışı üzerine kurulmalıdır. Asker, toplumun inanç ve ideolojilerini denetleyicisi bir rol üstlenmemelidir. İnanç ve ideolojiler özgür tartışma ortamı yaratılarak demokrasi içinde sivil kurumlar tarafından sivil yöntemlerle denetlenmelidir. Çünkü ülkemizde ve Türkiye’de askerlik zorunludur ve her ideoloji ve inanca sahip olan insan askere alınmaktadır. Askerin bunların hepsine ya da bir kısmına karşı tavır sergilemesi doğal olarak askeri disiplini bozduğu gibi güvenliği de zaafa uğratmaktadır.

Şüphesiz kendi milletine silah çeken askerin, milletinin güvenliği için görev yaptığı söylenemez. Bundan dolayıdır ki kendi halkına silah doğrultan askerler hain olarak nitelendirilmektedir. Şunu da belirtmek gerekir ki askeri darbeler ister emir komuta dışında ister emir komuta sistemine bağlı olarak gerçekleştirilsin anayasal suçtur. Çünkü ordunun başkomutanı Cumhurbaşkanıdır ve cumhurbaşkanının emrine aykırı olarak Genelkurmay Başkanının verdiği emirler dahil verilen tüm emirler yasadışı olduğu için geçersizdir ve suç teşkil eder.

DİN ÖĞRETİMİ GÖZDEN GEÇİRİLMELİ

Tabii ki askeri eğitimin yanında devlet kurumları tarafından verilen ilahiyat ve din öğretiminin de gözden geçirilmesi gerekmektedir. Çünkü 15 Temmuz darbe girişimi her ne kadar dinsel bir öğretiye dayanmasa da arkasındaki kişi ve cemaatin dini söylemlere sahip olduğu bilinmektedir. Ayni şekilde bu dini grupların belli dönemlerde belli siyasiler tarafından genel adalet ilkesini ihlal edecek şekilde desteklendiği de bilinmektedir. Dolayısıyla bu yaşananlar siyasi kurumlar için de önemli bir tecrübe olmuştur. Özellikle dogmatik, tartışmaya kapalı dini öğretiler sivil ve bilimsel denetimin dışında kaldığı için her türlü istimara açık hale gelmektedirler. Bu yüzden de sivil denetime açık fikir hürriyetini esas alan, insan haklarına dayalı bir ilahiyat anlayışı geliştirilmelidir.

DARBENİN DIŞ SİYASİ BAĞLARI

Konunun iç siyaset kadar dış siyasi boyutları da bulunmaktadır. Darbe girişiminin faili olan cemaat liderinin Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşıyor olması ve Türkiye’ye iadesi konusunda çıkarılmaya çalışılan zorluklar, ABD’nin milli bir politika olarak olmasa da bu kişiyi ve cemaati koruduğu yorumlarının yapılmasına yol açmaktadır.

Türkiye’nin Rusya ve İsrail ile yakınlaşması sonrası, İstanbul Atatürk Havaalanı’na yapılan saldırı ve sonrasında gelen darbe girişimi olayların dış siyasi güçler dengesi ile de bağlantılı olduğu yorumlarının yapılmasına yol açtı. Türkiye’nin daha önce de Gülen’in iadesini istemesine rağmen gönderilmemiş olması da kuşkuların artmasına yol açmıştır. Ancak Türkiye yaşanan darbe girişimi sonrası Gülen’in iadesi konusunu çok daha ciddiye almıştır. Bu yüzden ABD’nin sergileyeceği tavır ilişkilerin geleceğine önemli etkiler yapacaktır. Ancak Başkan Obama’nın darbeden haberleri olmadığını ayrıca seçilen hükümeti desteklediklerini belirtmesi, Gülen ve cemaatinin korunmasının milli bir siyaset olmadığı sonucunu doğurmakla birlikte bazı birim ve kişiler tarafından desteklenmiş olması ihtimalini ortadan kaldırmamaktadır.

DARBE VE AVRUPA İLE İLİŞKİLER

Yaşanan darbe girişiminin Avrupa Birliği ile ilişkilere de önemli etkileri olacaktır. Çünkü olağanüstü hal ilan edilmesi doğal olarak olağanüstü tedbirlerin alınmasına yol açacaktır. Bu tedbirlerin bitmesi ve normale dönüşü için uzun bir zamana ihtiyaç duyulacaktır. Bu da müzakerelerin daha da uzamasını sağlayacaktır. Tabii idam cezasının geri getirilmesi durumunda Türkiye içinde ve dışında Türkiye’nin AB’ye alınmasını istemeyenlerin eli güçlü bir koz geçecektir.

Aslında ABD ve Avrupa Birliği’nin darbeler konusunda net bir tavır sergilememiş olması güven sorununa yol açmaktadır. Çünkü son dönemlerde Mısır’da yaşanan darbede dünya demokrasisi sınıfta kalmıştır. Ayrıca uluslararası güvenlik sisteminin sürekli hata sinyalleri vermesi de ulusal güvenlik sorunu yanında uluslararası bir güvenlik sorununun varlığını gündeme getirmektedir. Doğrusu özgürlükleri savunan ve kendini medeni dünya olarak adlandıran güçlerin sivil iradeleri askeri rejimlerden daha az demokratik görmelerinin ciddi şekilde sorgulanması gerekmektedir. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan bu çelişkiye dikkat çekerek kendisine yöneltilen eleştirileri reddetmiştir.

OLAĞANÜSTÜ TEDBİRLER VE MAĞDURİYETLER

Tabii ki tüm bu akıl almaz gelişmeler sonrasında hükümetin aldığı bazı tedbirler hem içerde hem de dışarıda tartışma konusu olmaktadır. Ancak darbe riski azaldığı ölçüde hem darbenin örtülü kısımları açığa çıkacak, hem de alınan olağanüstü tedbirlerin yarattığı bazı mağduriyetler giderilebilecektir.

Olağanüstü hal ilanı iç hukuk ve uluslararası hukuk yoluyla hak arama hürriyetini kısıtladığı için bu şartlar içinde yaşanan mağduriyetlerin hukuk yoluyla giderilmesi daha da zorlaşmıştır. Ancak demokratik rejimlerde geçte olsa mağduriyetlerin giderilebilmesi için fırsatlar doğmaktadır. Bu yüzden hükümet darbe ile kısıtlanmaya çalışılan özgürlükleri korumak için ilan ettiği olağanüstü halin istismar ve suiistimal edilmemesi için de tedbirler almalıdır. Nitekim bunun da sinyalleri verilmiştir.

ÇÖZÜM SİVİL TOPLUM VE KURUMSALLAŞMA

İktidar ve muhalefetin darbeye karşı ortak tavır geliştirmiş olması sivil toplum ve demokratik kurumsallaşma umutlarını güçlendirmiştir. Oluşan bu uzlaşı yeni bir sivil anayasanın yapılmasında da gösterilebilirse verilen mücadele gerçek amacına ulaşmış olacaktır.

Not: Tatil amacıyla bir süre yazılarıma ara vermiştim. Ancak darbe gibi önemli bir durum ortaya çıkınca okurlarımla düşüncelerimi paylaşmak istedim.

Taşocakları Sorunu

Bence Kuzey Kıbrıs’ın en büyük sorunlarından birisi taş ocakları sorunudur. Çünkü bu sorun sadece belli bölge insanlarının değil tüm ada insanlarının sorunudur. Taş ocakları başta doğal bitki örtüsünün yok etmenin yanısıra KKTC’nin en zengin su yataklarını da yok etmektedir. Çünkü Kıbrıs’ın sembolü olan Beşparmak Dağları’nın etekleri KKKTC’nin en zengin su yataklarını barındırmaktadır.
Bilindiği üzere Değirmenlik Kıbrıs Adası’nın en zengin pınarına sahipti. Yanlış uygulama ve politikalar bu pınarın kurumasına sebep oldu. Eskiden her tarafından sular akan su ile çalışan 13 Değirmeni olan değirmenlik Kıbrıs’ın en yeşil bölgesiydi. Ne yazık ki suları ile şöhret bulan değirmenlik bugün içme suyu bile bulmakta sıkıntı çekmektedir. Bu yüzden de Değirmenlik Belediye Meclisi Türkiye’den gelecek suyun kullanılabilmesi için meclis kararı çıkarmıştır.
İddia edildiğin göre Kıbrıs’ın en zengin pınarı olan Başpınar’ın kurumasının ana nedeni yatağın genişletilmesi için patlatılan dinamitlerdi. Doğal olarak, patlamaların sebep olduğu bu çatlak varken taş ocaklarının bu bölgede sürekli kazı yapması ve dinamit patlatması sular için büyük risk yaratmaktadır. Ayrıca taş ocakları su yataklarının üzerinde olduğu için açtıkları kuyulardan toz bulutlarını engellemek için çok büyük oranda su kullanılmaktadır. Çok yüksek miktarda su çekilmesine rağmen özellikle değirmenlik bölgesinde patlatmaların sebep olduğu toz bulutları sağlığı tehdit etmekte, bölgede kanser oranı sürekli artmaktadır.
Ayrıca taş ocaklarının havaalanı ile en büyük alışveriş merkezlerinin bulunduğu yerde olması sebebiyle çevre kirliliği yanında görüntü kirliliği yarattığı için turizmi de olumsuz etkilemektedir.
Değirmenlik ve bölge halkı sorunu tartışmak için yaptığı toplantı sonrasında bir uyarı eylemi yapma kararı aldı. Halk daha önce bu sorunu defalarca gündeme getirmiş ancak siyasiler söz verdikleri halde sözlerini tutmadılar. Bu durum güvensizlik ve umutsuzluğa yol açtı. Bundan dolayı da halk kendi çözümünü kendi bulma karar aldı ve eylem komitesi oluşturup sorunun çözümü için çare almaya karar verdi.
Halkın talebi bu ocakların derhal kapatılması yönündedir. Konuya biraz daha ılımlı bakanlar, ocak sahiplerine ithalat izni verilerek kademeli olarak ocakların kapatılmasını önermektedir. Bunun yanısıra doğa tahribinin engellenmesi için geri dönüşüm projesi de önerenler vardır. Ancak KKTC’de siyaset içinde ve siyaset dışında organize olmuş güçler devlet gücünün üzerinde bir güce sahip oldukları için, bu güçler hukuk dışı her türlü eylemi rahatlıkla gerçekleştirebilmektedir. Taşocakları bunun açık örneklerinden birisidir. Nitekim bu taş ocakları büyük oranda denetimsiz ve yasa dışı çalışmalarına rağmen her hangi bir tedbir alınamamaktadır. Umarım insana ve doğaya saygılı güçler haklarına sahip çıkarak doğayı tahrip eden bu güçlerden daha iyi organize olup doğa ve insanlar için çok büyük bir tehdite dönüşen taş ocaklarının zararlarından korunabilecek tedbirlerin alınmasını sağlamada başarılı olurlar.