Kategori arşivi: Uncategorized

Ankara’da Katliam

Ankara’da Katliam

Ankara’da dün düzenlenen “Savaşa İnat, Barış Hemen Şimdi, Barış Emek Demokrasi” mitinginin toplanma yeri olan Ankara Tren Garı önünde gerçekleşen katliamda 86 kişi hayatını kaybetti. Bir çok yaralının olması sebebiyle bu sayı daha da artabilir.

İlk bakışta saldırının barış mitingini hedef aldığı anlaşılmaktadır. Mitingin temel sloganlarına bakıldığında savaş karşıtlığı, barış ve demokrasi gibi mesajları içerdikleri görülür. Bu durum ilk bakışta saldırının temel hedefinin, barış ve demokrasi isteklerini frenlemek olduğu sinyalini vermektedir. Doğal olarak, bunun arkasında olan güçlerin barış ve demokrasi karşıtı güçlerin olması gerekmektedir.

Türkiye’de barış ve demokrasinin gelişmesinden rahatsız olabilecek güçlere bakıldığında bunların Türkiye’nin istikrarını hedef almış olan terör örgütleri ile onlarla işbirliği yapan bazı dış güçlerin olduğu sonucu çıkmaktadır.

Bu katliamın arkasındaki güçlerin tam olarak kim olduğu konusunda şu anda bir şey söylemek oldukça güçtür. Çünkü terörün temel amacı zaten iç ve dış çatışma zeminlerini harekete geçirip istikrarsızlığı arttırmaktır. Bundan dolayı da terör saldırısının faili konusunda kesin bilgi edinmeden konuşup yazmak terörün amaçlarına hizmet edebilir.

Şüphesiz insan hayatı her türlü ideoloji ve inancın üzerindedir. Bundan dolayı böyle bir eylemin hiç bir din ve inanç tarafından meşru sayılması mümkün değildir. Dikkat edilirse terör olaylarında ölenler büyük çoğunlukla masum sivil insanlardır. Çünkü terörü planlayanların hedefi halkı galyana getirip ülkeyi yönetilemez hale getirmektir. Seçim öncesi böyle bir eylemin gerçekleşmesi, Ankara’daki saldırının da bu amaca yönelik düzenlendiği ihtimalini güçlendirmektedir.

Türkiye siyasetinin dikkat etmesi gereken en önemli husus, terör eylemleri sebebiyle demokrasi ve hukuk zemininin kaybolması durumunda, kendi siyasi zeminlerinin de kaybolacağıdır. Ne yazık ki Türkiye siyaseti demokrasi ve hukuk devleti sınırlarını zorlayacak kadar katı bir çizgide seyretmektedir. Siyasi liderler bir araya gelip ülke sorunlarını halk önünde medenice tartışamıyorsa, istemeden de olsa teröre zemin hazırlanmış olurlar. Hatta bazı siyasi söylemlere bakıldığında, adeta terörden siyasi menfaat sağlamaya yönelik olduğu görülür.

Siyasilerin yakında zamanda Suriye krizinin Rus-Amerika eksenli bir mücadele eksenine kayması sebebiyle, terör örgütleri için geniş bir faaliyet alanı doğmuş olduğunu görmelidirler. Onun için Türkiye siyaseti, ülke ve bölge barışı için daha fazla işbirliği yapmak zorundadır.

Suriye sorununun Birleşmiş Milletlerin çatısı altında uluslararası hukuk çerçevesinde görüşülerek çözülememesi durumunda, güç göserisi şeklinde ortaya çıkan terör eylemlerinin daha da yaygınlaşarak bölge savaşlarına dönüşme riski taşımaktadır. Hatta basında yer alan bazı açıklamalara bakıldığında Rusya, Çin, İran eksenli birliktelik karşısında Dünya’nın kalanının ABD yanında yer aldığı şeklindeki üst düzey değerlendirmelerin olduğu görülür. Bu tür değerlendirmeler çatışma zemininin bir dünya savaşına dönüşme riski taşıdığı hissiyatını yaratmaktadır. Birinci Dünya Savaşı’nın da bir terör saldırısı ile başladığını unutmamak gerek. Dolayısıyla bu saldırının uluslararası rekabetin bir ürünü olabilmesi ihtimalini de dikkate almak gerekir.

Sonuç olarak şunu söyleyebilirim ki, bu tür eylemlerin amacına erişmemesi için insanlar birbirlerine daha çok yakınlaşmalı ve bu tür eylemlere karşı ortak tavır geliştirebilmelidirler. Ayni şekilde Türkiye’nin siyasi aktörlerinin de halkları kamplaştırıp çatışma zeminlerini güçlendirici, etnik, ideolojik ya da dinsel söylemler yerine insan haklarını korumayı esas alan daha kuşatıcı söylemler geliştirmeleri gerekir. Cünkü terörün temel hedefi, farklılıklar üzerinden düşmanlıkları körüklemek ve daha güçlü çatışma alanları yaratmaktır. Siyasiler ve halk bu tür kirli siyasi projelere karşı işbirliğini geliştiremezse, masum insanların kanının akması devam edecektir. Her halde bu tür cinayetleri işleyen caniler için söylenebilecek en özet söz “zalimler için yaşasın cehennem” sözüdür.

Türkiyeliler Partisi

Türkiyeliler Partisi

Bazı çevreler Yeni Doğuş Hareketi’nin kurulması ile birlikte, Türkiyeliler olarak nitelenen KKTC vatandaşlarının siyasallaşacağı söylemleri tekrar gündeme getirilmeye başlandı. Demokrasinin geçerli olduğu her ülkede temel insan hak ve hürriyetleri ile ülke hukukuna bağlı kalarak siyaset yapma hakkı vardır. Birlikte olduğumuz bazı arkadaşlarımız, mevcut siyasi partiler içerisinde siyaset yapmanın mümkün olmadığını; dolayısıyla Türkiyelilerin parti başkanlığı dâhil, en üst düzeyde temsil edilebileceği bir siyasi oluşumun gerektiğini dillendirmektedirler.

Böyle bir siyasi oluşuma neden ihtiyaç duyulduğu ve böyle bir oluşumun sosyal ve siyasi yapımızı nasıl etkileyebileceği sorunlarının cevaplanması gerekmektedir. İnsanlığın ortak onur ve hissiyatını hiçe sayan bazı çevrelerin kendini Kıbrıslı olarak niteleyen insanları dışlayıcı eylem ve söylemlerde bulunduğu; aynı şekilde kendini Türkiyeli olarak niteleyen insanları da rencide eden söylem ve eylemlerde bulunulduğu, konuya ilgi duyan herkes tarafından bilinmektedir. Ayrıca bazı partilerin Kıbrıslılık gibi tamamen lokal milliyetçiliğe dayalı bir siyaset izlediği, bu partilerin ötekileştirmeye dayalı söylem ve eylemlerinin Türkiyeliliğe dayalı bir siyasi anlayışın ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Bu tür ötekileştirici söylem ve eylemlere tepki olarak KKTC vatandaşı olan Türkiyelilerin faklı dönemlerde siyasallaşma çabaları içerisine girdiği; çeşitli dönemlerde farklı partiler kurdukları; ancak sürekli ve istikrarlı bir politika geliştiremedikleri için başarılı olamadıkları bilinmektedir.

Ben burada bu girişimlerin neden başarısız olduğuna değinmeyeceğim, sadece bu oluşumlara neden ihtiyaç duyulduğu ve yeni bir parti kurma girişiminin gerekli olup olmadığını açıklamaya çalışacağım. Annan Planı, bazı olumsuzlukları ile birlikte Türkiyeliler olarak bilinen insanlarımızın Annan Planı için oy kullanma haklarının tescili ve böylece uluslararası kamuoyunda kabulleri açısından önemli bir adım olmuştur. Bilindiği üzere Papatopullos Türkiyelilerin oy kullanmasına karşı çıkmış; ancak Annan’ın ısrarı üzerine bu insanların siyasi kimliklerinin kabul edilerek oy kullanmaları sağlanmıştır. Bu süreçte, listeye girip giremeyecekleri, kaç kişinin kalacağı ve mülkiyet hakları ile ilgili konulara açıklık getirilmeyerek sürekli bir belirsizlik içerisinde bırakıldılar. Bu belirsizlikler hem Ada üzerindeki varlıkları hem de KKTC vatandaşları olarak statüleri ile ilgili endişelerinin büyümesine; dolayısıyla da kendilerini farklı hissetmelerine yol açtı.

Kendilerini farklı hissetmeleri doğal olarak farklı bir siyasi yapılanmaya gitmeleri hususundaki duygu ve düşüncelerini de güçlendirmiş; ancak çeşitli etkenlere bağlı olarak bu duygu ve düşüncelerini kurumsallaştırmayı başaramadılar. Eğer bunu başarabilmiş olsalardı, kendileri ile ilgili gizli kapaklı görüşmelere müdahil olarak Kıbrıslılık söylemine dayalı olan ötekileştirme politikalarına karşı dengeleyici bir rol üstlenebileceklerdi. Ancak Türkiyelilik temelinde bir siyasallaşmanın, dengeli bir şekilde yönetilememesi durumunda mikro milliyetçiliğe dayalı ayrışmanın büyüyebilmesi riskini taşımaktadır. Bu risk, toplumuzda hala mevcut olup, gözlerimizi bu gerçeğe kapatmanın çözüm olamayacağını fark etmemiz lazım. Ancak bu ülkeyi Türkiyelerin istila ettiği söylemelerini ağızlarından düşürmeyenlerin, KKTC meclisine ve iktidar partisi ile ana muhalefet partilerinin MYK’larına bakmalarını tavsiye ederim. Sonuç olarak şunu söyleyebilirim ki, insanların bilgi ve becerileriyle ülkelerine verebilecekleri hizmet yerine, onların etnik ya da yöresel kimliklerine bakarak seçim yapanlar bu ülkeye ve insanlarına en büyük zararı verenlerdir.

Bu ülkede yaşayan ve kendini Kıbrıslı ya da Türkiyeli olarak niteleyenlerin herhangi bir ayrıcalık isteme hakları olmadığı gibi, beraber yaşayabilmeleri için Türkiyelileşmek ya da Kıbrıslılaşmak gibi bir mecburiyetleri de yoktur. Çünkü bir siyasetçiden beklenen, ülke insanına ayırım yapmaksızın hizmet verebilecek bilgi ve beceriye sahip olmasıdır. Ancak gelişmemiş toplumlarda, seçmenler alacakları hizmete değil adayların etnik, milli ya da dini mensubiyetlerine bakarlar. Bu tür ayırımcılığa dayalı tercihler sonuç olarak, devletin hizmet kalitesini düşürmekte, insanlara kin ve nefret duyguları aşılayarak sınıflar arası çatışmayı körüklemektedir. Dolayısıyla bizim ihtiyaç duyduğumuz şey, partizanlık dahil her türlü etnik ya da yöresel ayırımcılıktan uzak; toplumun tüm kesimlerine hizmeti esas alan kuşatıcı siyasettir. Toplumların mevcut siyasi partilerden tatmin olmadıkları, kararsızların oranının yüksek oranlara ulaştığı zamanlarda toplumun bu tür yeni oluşumlara en fazla ihtiyaç duyduğu zamanlardır. Ancak bunun da başarılabilmesi, toplumun demokrasiyi algılama ve uygulayabilme gücüne bağlıdır. Esas mesele de toplumumuzun demokrasi kültürünün bu düzeye erişip erişmediğidir.

Yusuf

İslam, Hristiyanlık ve Yahudiliğe Göre Hayatın Amacı

İslam, Hristiyanlık ve Yahudiliğe Göre Hayatın Amacı

Müslümanlık, Hristiyanlık ve Yahudilik gibi semavi dinlerin öğretilerine baktığımızda, hepsinin de esas gayelerinin insanın mutluluğunu sağlamak olduğunu görürüz. Felsefenin de temel konularından birisi olan bu meseleyi, bu yazımızda sadece dini açıdan ele alacağız. Semavi dinlere göre, insanın bu dünya serüveni “Adem ve Havva’nın cennetten kovulması” hikayesi ile başlar. Mevlana’nın, Mesnevi’nin başında anlattığı ayrılık da budur. Bu hikâyeye göre Âdem ve Havva cennette sorunsuz ve mutlu olarak yaşıyorlardı. Allah onları cennete koyarken: “Şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz” diyerek, cennette güven huzur içerisinde yaşamanın şartını öğretmiş oldu. Hikâyenin devamında şeytanın onları aldatarak, bu şartı çiğnemelerine vesile olduğu, bunun bir neticesi olarak da insanoğlunun cennetten çıkarılarak, dünya gönderildiği anlatılır.

Birçok din âlimi, bu hikâyedeki yasak ağacın ne olduğunu tartışıp durdular. Hâlbuki bu hikâyeyi, birlikte yaşamanın beraberinde getirdiği sorumluluğu ve zorunlu ilkeleri anlattığı şeklinde yorumlasaydı, çok daha gerçekçi ve faydalı bir yorum olacaktı. Dolayısıyla, bu hikâyeden çıkarılacak olan ana ders: Toplum yaşamında, birlikte yaşamanın kural ve prensipleri yoksa toplumsal hayatın bozularak yerini anarşinin alacağıdır. Bilindiği üzere, anarşist bir ortamda haklıyı, akıl ve vicdanın ortak sesi olan hukuk değil; güç belirler. Haklıyı gücün belirlediği bir ortamda ise huzur ve güvenden bahsetmek mümkün değildir. Çünkü güç, genelde içinde korkuyu da taşır. İnsanların güçlüye boyun eğmelerinin altında yatan ana sebep gücün içinde saklı olan bu korkudur. Dolayısıyla insanlar genellikle kendilerine en yüksek güveni verenin değil; korkuyu salanın emri altına girerler. Bugünkü dünya düzeninin ve de din anlayışımızın en yanlış tarafı budur. Bun durumdan kurtularak, hakka dayalı yeni bir dünya ve din anlayışı geliştirmek için dini metinleri bu ana gaye doğrultusunda anlamak ve yorumlamak zorundayız.

İşte Âdem ve Havva hikâyesindeki meyve, birlikte yaşamanın ilkelerini, Âdem’in bu meyveyi yemesi ise birlikte yaşamanın zorunlu kıldığı yasaların çiğnenmesini ifade eder. Cennetten çıkarılması ise, huzur ortamından uzaklaşmasını anlatır. Dolayısıyla bütün dinlerin, ortak hedefi insanın bu huzur ortamına tekrar dönüşünü sağlayacak olan ahlaki olgunluğu gerçekleştirmek için çalışmak olmalıdır.

Kuran-i Kerim’de zikredilen bu olayın devamında, Hz. Âdem’in, Allah’a tövbe ederek tekrar geri dönmeye çalışması, insanın cennete, yani huzur ve mutluluğa dönüş arzusunu ifade eder. Çünkü insanın esas anavatanı Cennettir ve bu Dünya’ya gönderilme amacı: Ruhundaki sapmayı düzelterek, tekrar esas anavatanı olan cennete dönüşünü sağlamaktır. Buradan anlaşılan şudur ki: İnsanın cennet hayatına yeniden dönebilmesi için duygu ve düşünce dünyasında, onun tekrar cennet ortamında yaşayabilmesini sağlayacak bir dönüşümü başarması gerekir. Aslında dua ve ibadetin esas amacı da bu dönüşümü sağlanmaktır. Çünkü dua ve ibadet, Allah’ın kendisi için bizden istediği bir şey değil; aksine insanların bu dönüşümü sağlayabilmeleri için istenmiş şeylerdir. Bu yüzdendir ki bazı tasavvufçular, insanın kemale ermesi durumunda, ibadetlerin zorunluluğunun ortadan kalktığını ileri sürmüşlerdir. Bu anlayışın temel mantığı, “vasıta gayeye ulaşana kadar gereklidir” şeklinde özetlenmiştir. Bu anlayışa göre din, insanın kendisini anlama ve yeniden inşa etmesinin bir vasıtasıdır. Bu inşa hareketi, insanın, tüm insanı vasıflarını olgunlaştırarak cennette yaşayabileceği bir duygu ve düşünce düzeyine erişene kadar devam eder. Ancak burada var olan sorunlardan birisi, insanın kemale erdikten sonra tekrar düşüşe geçişinin mümkün olup olmadığıdır. Bazı âlimler yükseliş ve düşüş sürecinin sürekli olduğunu; dolayısıyla insanın Allah’a yönelme ve ibadetten vazgeçmemesi gerektiğini belirtirler. Hz. Muhammed’in yaşamına baktığımızda onun da uygulamasının bu yönete olduğu görülür.

Kuran’daki cennet tasavvuruna baktığımızda, cennetin tam bir huzur, güven ve özgürlük ortamı olarak tasvir edildiğini görürüz. Ancak cennet ortamındaki bu huzur, güven ve özgürlük, asker polis ya da başka güçler tarafından değil; insanın içerisindeki iman (güven) ile sağlanmaktadır. Bu yüzdendir ki iman kelimesinin türetildiği kelimenin kökü olan “emn” kelimesi “güven” demektir. Dolayısıyla güvenilirlik, hem medeni bir toplum olmanın hem de cennet ortamına hazır hale gelmenin asgari şartıdır.

Yusuf

Kendi Kendimizi Yönetmek mi Doğru Yönetilmek mi?

Kendi Kendimizi Yönetmek mi Doğru Yönetilmek mi?

Bu aralar sürekli gündeme getirdiğimiz, kendi kendimizi yönetme talebimiz üzerinde daha fazla düşünmeye ihtiyacımız var. Kendi kendimizi niye yönetemiyoruz sorusunu sorsak, herhalde halkın büyük bir bölümünün cevabı: Türkiye yüzünden olacaktır. Peki, bu cevap ne kadar doğrudur? Hakikaten kendi kendimizi yönetemememizin tek sorumlusu Türkiye midir? Kendi kendimizi yönetmemiz demek, kendi ülkemize tamamen egemen olmamız demektir. Bir başka ifade ile KKTC’nin tanınması demektir. O halde niçin Birleşmiş Milletlerin KKTC’nin tanınmaması yönündeki kararını eleştirmiyoruz? Kendi kendimizi yönetmemizi engelleyen en güçlü engel Birleşmiş Milletlerin aldığı bu karar değil midir? Türkiye Cumhuriyeti, verdiği paraların hesabını sorunca ya da doğru kullanılmasını talep edince ortalığı ayağa kaldırıp ağza alınmayacak bir sürü laf söylüyoruz da, bizi ambargolar altında boğmaya çalışan Güney Rum Yönetimi ile Avrupa Birliği ülkelerinin bu insanlık dışı uygulamalarına neden ses çıkarmıyoruz? Eğer hakikaten özgürlük ve kendi kendimizi yönetmek için mücadele veriyorsak, o zaman bizi ambargolar altında çaresiz bırakıp kendi egemenliği altına almaya çalışan Güney Rum kesimi ile Avrupa Birliğine karşı da sesimizi yükseltmemiz gerekmiyor mu?

Bazı yanlış uygulamaları olsa da, bizi muhatap kabul eden, kahrımızı hatta hakaretlerimizi çekebilen tek ülke Türkiye’dir. Eğer kendi kendimizi yönetebilme imkânımız olsa, bunu ilk destekleyecek olan tek ülke de Türkiye olacaktır. “Kendi kendimizi yöneteceğiz” söylemini ileri sürenlerin, kendi kendilerini nasıl yöneteceklerini de ortaya koymaları gerekmektedir. Çünkü KKTC’nin tanınması dışında önümüzde sadece iki seçenek vardır. Bunlardan birincisi Güney Kıbrıs ile kurulacak olan ortaklık antlaşmasıdır. Böyle bir çözüme ulaşılması durumunda da kendi kendimizi yönetmek diye bir şey söz konusu olmayacaktır. Çünkü kurulacak olan Bileşik Kıbrıs Cumhuriyeti bir ortaklık devleti olacağı için, devlet imkânlarını ve makamlarını ortaklarımızla paylaşmak zorunda kalacağız. Daha önce denemiş olduğumuz ortaklığın savaş ve ayrılık ile sonuçlandığını dikkate aldığımızda, böyle bir çözüm durumunda da kendi kendimizi yönetmek diye bir şeyin olmayacağı açıktır. Önümüzdeki ikinci seçenek ise Türkiye ile entegrasyona gitmektir ki, bu durumda da kendi kendimizi yönetmek diye bir şey olmayacaktır. Bu üç seçenek içerisinden, kendi kendimizi yönetmeye en uygun olan seçenek, KKTC’nin tanınması seçeneğidir.

KKTC’nin tanınmasının önündeki esas engel ise Türkiye değil; Birleşmiş Milletler ile AB ülkelerinin almış olduğu yanlı kararlardır. O halde “kendi kendimizi yönetmek istiyoruz” söyleminin esas muhatabı Türkiye değil; Birleşmiş Milletler ile Avrupa Birliği olmalıdır. Aslında “kendi kendimizi yönetmek istiyoruz” söyleminin ne kadar haklı ve doğru bir söylem olup olmadığının da sorgulanmasına ihtiyaç vardır. Çünkü “biz” denirken, bundan KKTC vatandaşlarının tümü mü yoksa kendini ayrıcalıklı kabul eden belli parti ya da zümreler mi kast ediliyor, belli değildir. Ayrıca bu söylemden, bugüne kadar bu ülkeyi biz yönetmedik; başkaları yönetmiş gibi bir anlam çıkmaktadır. O zaman bugüne kadar seçilen siyasileri, kimlerin niçin seçtiğini de açıklığa kavuşturmamız gerekiyor. Eğer bu siyasileri biz seçiyorsak; ama bizim dediğimizi değil de başkalarının dediklerini yapıyorlarsa o zaman da neden senelerdir aynı siyasileri seçmeye devam ettiğimizi açıklamamız lazım. Kendi kendimizi yönetmekten daha önemli olan, ülkeyi doğru yönetecek insanları seçmektir. Benden olsun, isterse namussuz olsun; benden olsun isterse beceriksiz olsun dediğimiz müddetçe, kendi kendimizi yönetemeyeceğimizi; aksine milliyetçilik adına seçmiş olduğumuz bu beceriksizler yüzünden, başkalarının bizleri yönetmeleri için davetiye çıkarmış olacağımızı unutmamamız gerekir.

yusuf

İslamiyet ve Arap Milliyetçiliği

İslamiyet ve Arap Milliyetçiliği

Araplar, Müslüman nüfusunun %20’nden daha azını teşkil etmektedir. Osmanlı dönemi ulemasından olan Said Cemil, Kuran-i Kerim’i Türkçe’ye tercüme etme gerekçesi olarak, Türkçe konuşan Müslüman nüfusun Arapça konuşan nüfustan daha fazla olmasını zikreder. Bu yüzden İslam ile Arap milliyetçiliği arasında doğrudan bir bağ kurmak mümkün değildir. Arap milliyetçiliği ile İslamiyet arasında doğrudan bir bağ kuranlar, İslamiyet’i Arap milliyetçiliğinin bir eseri olarak görürler. Bu anlayışın kökenleri daha çok ulus devletler fikrinin ortaya çıktığı ve dinin tamamen tarihsel bağlamda değerlendirilmeye başlandığı 18. Yüzyılda ortaya çıkan akımlara dayanmaktadır. Bu anlayışta olanlar zamanla dini metinleri siyasi metinler olarak yorumlamaya başladılar. Bu ise zamanla, Arap milliyetçiliği fikrinin gelişmesine yol açtı. Arap milliyetçiliği ise zamanla din karşıtlığına dönüşerek yeni bir çatışma alanı yarattı. Arap milliyetçiliği akımları, Araplar arasında milli ortak bir kimliğin oluşmasını sağlasa da, bu kimlik ortak bir siyasi akıma dönüşememiştir. Ekonomik kaynakların paylaşımı sorunu ile kabile ve mezheplere dayalı anlayışlar bunun önündeki başlıca engeller olmuştur.

Arap milliyetçiliği akımları zamanla Arap ulusçuluğu fikirlerinin oluşmasına zemin hazırladı. Arap ulusçuluğu fikrinin gelişmesi ile birlikte, Arap ulusçuları arasında İslamiyet ile ilgili farklı yaklaşımlar ortaya çıktı. Bu yaklaşımlar, üst ve alt kimlik sorununu gündeme getirmeye başladı. İslamiyet’i ve inancı esas alanlar Arap ulusçuluğu projelerine karşı çıkmaya başladılar ve Arap ülkelerindeki İslami hareketler sorunu ortaya çıktı.

Arap ulusçuları zamanla Hz. Muhammed’i dini misyonundan soyutlayarak milli bir figüre dönüştürme gayreti içerisine girdiler. Ancak Hz. Muhammed’in dini bir misyon taşıması, milli bir figüre dönüştürülmesini zorlaştırdığı için değişik ülkelerde daha seküler siyasi figürler siyasi sistemin merkezine yerleştirilmeye çalışıldı. Bu ise din ve siyaset arasındaki ilişkilerin daha da karmaşık hale gelmesini sağladı. Klasik İslam Tarihi kaynaklarında İslamiyet, Tüm insanlığın ortak inancı olarak ele alınmaktadır. Bu ise dar milliyetçi ve ulusalcı akımların öğretilerine ters düşmektedir. Bundan dolayı da bazı Arap milliyetçileri ve ulusalcıları, İslamiyet’i milliyetçiliğin ve ulusçuluğun önündeki bir engel olarak görmeye başladılar. Çünkü Kuran-i Kerim’de hiçbir milletin başka bir milletten daha üstün olmadığı, üstünlüğün takvada (yanlışlardan korunmada) olduğu ifade edilerek evrensel bir ilke ortaya konmuştur. Ayrıca Hz. Muhammed, Arapların başka milletlere bir üstünlüğü olmadığını Veda Hutbesi’nde açık olarak ifade etmiştir.

Hz. Muhammed’in Arap olması ise yaşadığı coğrafya ve kültür itibari iledir. Yoksa Arap diye bilinen bir ırka tabii olduğundan değildir. Çünkü İslam düşünce sistemi ırkçılığı reddetmektedir. Bu yüzden Kuran-i Kerim’in değişik yerlerinde Araplar tenkit edilmiştir. Bir ayette ise Arapların diğer milletlere göre küfür, nifak ve Allah’ın sınırlarını tanımamada çok daha aşırı oldukları ifade edilmektedir. Bu ayeti tefsir eden bazı alimler, Arap kelimesinin birlikte yaşama kültürü zayıf olan insanları ifade ettiğini ileri sürdüler. Bu yoruma göre “Arap” kelimesi isim değil, birlikte yaşama kültürü zayıf olan insanları ifade eden bir sıfattır. Buna bağlı olarak bazı dil ve siyaset bilimcileri Arapları iki farklı guruba ayırarak Kuran’da eleştiri konusu edinilen Arapların, göçebe bedeviler olduğunu iddia ettiler. Bunu da “Erab” ve “Arap” kelimelerinin birbirinden farklı olması ile açıklamaya çalıştılar. Kuran’ın ahlaki öğretisi, bir toplumu köken itibari ile tenkit etmeyi hoş görmediği için, bu yaklaşım daha makul gözükmektedir.

Milli ve ulusal kimlikler varlıksal (ontolojik) değil, kurgusaldır. Bu yüzden de toplumların karizmatik liderleri etrafında şekillenirler. Bu şekillenmeleri sağlayan, sosyal, siyasi ve kültürel şartlardır. Bu yüzden de milli kimlikleri varlık temelinde açıklamak mümkün değildir. Kurgusal olan milli kimlikler insan ruhu ve aklı üzerinde egemen olduğu için kitleleri sürükleme ve yönetmenin bir aracı olarak işlev görmektedir. Bu durum, kimliklerin siyasi açıdan önem kazanmasını sağlamaktadır. Arap milliyetçiği ve ulusçuluğu akımlarını da bu bağlamda ele almak lazım.

Yusuf

Havadis

Farklı Dini İnançlarda Eşcinsellik

Farklı Dini İnançlarda Eşcinsellik

KKTC’de erkek eşcinsel ilişkiyi yasaklayarak 5 yıla kadar hapis cezası öngören Ceza Yasası Fasıl 154’ün yeniden düzenlenmesini öngören yasa önerisi Meclis Başkanlığına sunuldu. Tarihte geriye gidersek en eski Pagan dinlerinde bile eşcinselliğin doğal karşılanmadığını görebiliriz. Çünkü Pagan inançlarda da insanın kendi vücuduna zarar verecek davranışlardan kaçınması bir esas olarak kabul edilmektedir. Ancak tanrıça inancının egemen olduğu bazı toplumlarda, lezbiyenliğe karşı aynı tavır sergilenmemiştir. Bu nedenle antik dini ayinlerde erkekkadın, kadınkadın ve erkekbirden fazla kadın tarzı ilişkilere bolca yer verilmiştir.

İddia edildiğine göre Zeus’un da eşcinsel ilişkiye girdiğine dair mitler bulunmaktadır. Ancak bilindiği üzere mitik belgeler, tarihsel gerçekliliği ifade etmezler. Bu yüzden mitlerden hareketle eşcinselliğin o dönemlerde hoş görüldüğü sonucuna varılamaz. Çok tanrılı pagan inançlarında eşcinsel ilişkiye girmiş veya karısına sıklıkla aldatan Zeus, tecavüzcü Hades ve kocası dışında birçok pagan tanrıyla ilişkiye girmiş Afrodit gibi mitolojik karakterler mevcuttur. Bu karakterin varlığı, o inanç sistemi içerisinde eşcinselliği doğal kılmamaktadır. Çünkü bu dönemde olduğu gibi o dönemin de insanları kendi davranışlarını mitik tanrılara yansıtarak bir nevi kendilerini aklamaya çalışmışlardır. Nitekim o dönemin en ahlaki ve aydınlık tanrısı olarak gösterilen Apollon, ne eşcinsel bir ilişki yaşamış ne de başka türlü cinsel bir suç işlemiştir.

Eşcinselliğe Musevilik, Hıristiyanlık ve İslami inançlar açısından bakarsak, kesin olarak yasakladıklarını görürüz. Dinlere göre günah olarak nitelendirilen bu davranışın, bir hastalık mı yoksa tercih mi olduğu meselesi ise tartışma konusudur. Çünkü Allah, asla bir insanı tercihi olmayan bir durum nedeniyle cezalandırmaz.

Peki din alimleri neden eşcinselliği yasaklamıştır? Bu sorunun aslında iki ana cevabı bulunuyor. İlk olarak ters ilişki insan vücuduna zararlı olduğu için İlahi dinlerce, sadece homoseksüel değil, zararlı sonuçlar doğuran heteroseksüel ilişkilerde de yasaklanmıştır. Bilindiği üzere anal ilişki, kişinin iç organlarına kalıcı zararlar vermekte ve AİDS ve frengi gibi hastalıkların bulaşmasını kolaylaştırmaktadır (bilimsel verilere göre AİDS anal ilişki ile daha yüksek oranda bulaşabilmektedir). Nitekim genellikle homoseksüelliğin bir parçası olarak kabul edilen anal ilişkinin insan sağlığına zararlı olduğu günümüzde tıbbi olarak ispatlanmış bir gerçektir. İkinci neden ise, dinlerin zina, fuhuş, grup seks, ters ilişki, oral ilişki ve ağırmüstehcenlik gibi davranışların cinselliği bayağılaştırarak aile yapısını bozacağı gerekçesi ile hoş görülmemiştir. Çünkü bu tür aşırılıkların kutsal aile yapısını bozacağı, ahlak ve medeniyet duygularını körelteceği düşünülmektedir. Bu temel düşünceden hareket eden din alimleri eşcinsellik, ensest ilişki, pedofili (sübyancılık), nekrofili (ölüsevicilik), zoofili (hayvan tacizi) ve grup seks gibi birçok normal cinsel aktiviteler dışında sayılan davranışları kesin bir dille ahlaksızlık olarak nitelemişlerdir.

Kuran-i Kerim’de: ”Hani Lut, Kavmi’ne şöyle demişti: ‘Sizden önce alemlerden hiç kimsenin yapmadığı hayasız-çirkinliği mi yapıyorsunuz? Gerçekten siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz ölçüyü aşan bir kavimsiniz. Kavimlerinin cevabı ise: ‘Yurdunuzdan sürüp çıkarın bunları, çünkü bunlar çokça temizlenen insanlarmış?’ demekten başka bir şey olmadı (A’raf Suresi, 80-82), denilerek eşcinsellik eleştirilmektedir. Eşcinselliği eleştirici başka ayetler de bulunmasına rağmen, homoseksüelliğin cezası ile ilgili herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Ancak Tevrat’ta eşcinselliğin cezası: “Bir erkek başka bir erkekle cinsel ilişki kurarsa, ikisi de iğrençlik etmiş olur. Kesinlikle öldürülecekler, ölümü hak etmişlerdir (Lev. 20:13)” ölüm olarak belirlenmiş ve bazı İslam alimleri de buna uygun görüş ortaya koymuşlardır.

Eşcinselliğin doğaya aykırı suçlar kapsamında değerlendirilmesi ise daha çok Hristiyanlık inanç ve kültürü içerisinde gelişmiş bir düzenlemedir. Bu düzenleme Müslüman ilim adamlarınca da genel olarak kabul görmüştür. İncil öğretisine göre homoseksüellik, bir insanın Tanrı’nın Egemenliğine girmesine engel olacağı söylenerek listelenen günahlardan sadece bir tanesidir (1 Korintliler 6:9-10). Yine İncil’e göre homoseksüellik Tanrı’yı inkâr edip O’na itaatsizlik etmenin sonucudur ve insanlar günah ve inançsızlığa devam ettiklerinde, Tanrı onlara Tanrı’dan uzak yaşamın boşluğu ve umutsuzluğunu göstermek için onları daha da kötü ve ahlaksız günahlara teslim eder (Romalılar 1:26-29).

Türk inanç ve geleneklerine baktığımızda da eşcinsellik gibi davranışların hoş görülmediği açık olarak görülür. Bu yüzden hükümetin yapmaya çalıştığı yasal düzenleme kamuoyunun büyük bir kesiminde kabul görmeyecektir. Nitekim KKTC’de ki homoseksüellik oranının % 1’in altında olduğu tahmin edilmektedir. Eğer bu yasa düzenlemesi yapılırken hem toplumun değerleri ve hassasiyetleri dikkate alınır hem de bu tür yanlış tercih yapan insanların insanlık dışı muamele görmelerini engelleyici bir yol izlenirse, bu tepkiler makul bir düzeyde kalabilir. Dolayısıyla yasal düzenlemeler yapılırken toplumların inanç ve örflerinin dikkate alınması yasa yapım teknikleri açısından da gereklidir.

Cinsellik Sorunu

Cinsellik Sorunu

Kamuoyunda cinsel taciz söylemeleri, halk arasında yaşanan bazı olaylar kadar zaman zaman siyasetçilerin adı ile anılmaktadır. Baykal, MHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Didinmez ile eski İstanbul İl Başkanı İhsan Barutçu’nun cinsel içerikli kasetler sebebiyle siyasi hayatlarının değişmesi, İtalya Başbakan’ı Berliskoni’nin cinsel taciz suçlarından başının belaya girmiş olması, Uluslararası Para Fonu (IMF) İcra Kurulu’nun, IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn’ın cinsel taciz suçlaması sebebiyle tutuklanması, cinselliğin insan hayatında ne kadar etkili ve önemli olduğunu görmek için yeterlidir.

Ne yazık ki insan hayatında bu kadar etkili olan cinsellik hakkında sağlıklı bir eğitim programı geliştirilememiştir. Kimilerine göre şeytani bir eylem olarak görülen cinsellik kimine göre, hayatın gayesi kimine göre de kutsallığın zirvesi şeklinde algılanmaktadır. Bu üç anlayışta cinselliği gerçek anlamda anlamamız için yeterli değildir. Çünkü her üç görüş de tamamen bu görüşleri ileri sürenlerin duygu ve düşüncelerini yansıtmaktadır.

Cinsellik insanlığın varoluş serüveninin ilk ve son durağıdır. Çünkü canlıların var olma ve yok olmaları üreyebilme süreçlerini devam ettirebilmelerin bağlıdır. Tabi ki cinselliği sadece üreme ile de açıklayabilmek mümkün değildir. Çünkü cinsellik, insanın kendine ve paylaşımcı cinse (karşı cinse) nasıl baktığımızı da ortaya koyan önemli bir olgudur. Bu itibarla da cinsellik bir kişilik meselesidir. Çünkü karşı cinsi sadece cinsel egolarınızı tatmin edeceğiniz bir araç olarak bakarsak, o zaman insana ve insanlığa bakışınızda da, ahlaki bir zaaf ortaya çıkar. Çünkü cinsel saldırganlık ve istismarların arkasında yatan ana etkenlerden bir tanesi bu yanlış bakış açısıdır. Bu tür davranışlarda karşı tarafın bedenine ve ruhuna saygı yoktur. Bu tür ilişkilerin düşünce arka planında sevgi değil üstünlük ve güç gösterisi bulunmaktadır. İslam inancına göre cinselliğin ana gayesi, insanlığın ortak ahlaki değerlerinde buluşarak bunları korumak için hayatı paylaşmaktır.

Bu durum Kuran-i Kerim’de açık olarak ifade edilmiştir. Bu anlayışa göre cinsellik tamamen fiziki ve bedensel bir olay değildir. Çünkü cinselliğin temel amaçlarından birisi de aşk ve sevgi temelinde birlikte yaşamayı öğrenmektir. Bu vesile ile de de aşk, sevgi ve saygıyı canlı tutmanın bir aracıdır. Bu yüzdendir ki Kuran-i Kerim’de kadın ver erkek arasındaki ilişkide sevgi ve rahmetin esas olduğu açık bir şekilde ifade edilmiştir. Bu açıdan bakıldığında cinsellik, bir bakıma insan olmak ve insani sorumluluğu taşımayı öğrenmektir. Cinselliğe bu gözle bakamayanların sağlıklı bir evlilik ve yuva kurmaları mümkün olmadığı gibi insani ilişkilerini de sağlıklı bir şekilde yürütmeleri mümkün değildir. Çünkü hiçbir insan samimi bir dostluk ve içten bir sevgi olmadan sadece bir tatmin aracı olarak kullanılmayı istemez.

Bundan dolayıdır ki tacize uğrayan insanlar, cinsel bir ilişki yaşamış olsalar da bu yaşadıklarından dolayı en büyük ıstırap ve sıkıntıları çekmektedirler. Aynı şekilde fuhuşa zorlanan kadınların ya da baskı altında cinselliği yaşamak zorunda kalan eşlerin cinsel bir mutluluk yaşamaları mümkün değildir. Hz. Muhammed bir hadisinde: “Siz nasıl oluyor da kadınları önce dövüp sonra akşam olunca onlarla birlikte aynı yatağı paylaşabiliyorsunuz?” diyerek, cinsellik ve davranış arasında olması gereken uyuma dikkat çekmiştir. Başta zikrettiğimiz örneklerden de anlaşılacağı üzere, cinsellik eğitimi her yaş ve kademe için gereklidir. Ancak bizim toplumumuzda cinsellik hâlâ daha bir tabudur ve bu yüzden pek çok yanlış anlayış ve davranış sorgulanmadan bir kader gibi algılanıp yaşanmaktadır.

Hükümet Krizi ve Kürt Sorunu (Türkiye Gündemi)

Hükümet Krizi ve Kürt Sorunu (Türkiye Gündemi)

7 Haziran seçimleri sonrası ortaya çıkan siyasi tablo bir koalisyon hükümetini zorunlu hale getirdi. Ancak şu ana kadar oluşan hava bir koalisyonun kurulamayacağı yönündedir. Doğal olarak da Türkiye siyasetinde erken seçim rüzgârları çok erken esmeye başladı. Bunun en temel sebebi, Türkiye siyasetinde uzlaşıya dayalı demokrasi kültürü ve bunun zorunlu sonucu olan insan hak ve hürriyetlerini korumayı esas alan hukuk devleti anlayışının yerleşmemiş olmasıdır.

AK Parti dâhil meclise giren dört partinin siyasi söylem ve eylemlerini tahlil ettiğimizde, her siyasi partinin, genel yapısı itibarı ile belli bir sınıf ya da ideolojiye ya da inanca sahip insanların haklarını korumaya yönelik siyaset izlediği görülür. Bu durum belli bir ölçüde kabul edilebilir olsa da, bu anlayışların iktidara geldikten sonra da sürdürülmesi, kendilerinden olmayanların en temel hak ve hürriyetlerinin ihlali için tehdit olarak algılanmalarına yol açmaktadır. Nitekim İslamcı dindar kesim, özellikle CHP’nin din karşıtı politikaları sebebiyle, CHP’nin güç kazanması durumunda eskiden olduğu gibi bazı temel hak hürriyetlerinin devlet adına kısıtlanacağı endişesini taşımaktadırlar. Yıllarca irtica ile mücadele altında yaşanan baskılar, bu güvensizliği en temel kaynağıdır.

Ayni şekilde CHP tapanı da AKP’nin daha da güçlenmesi durumunda, dindarlık adına temel hak ve özgürlükleri alanın daralacağı endişesini taşımaktadırlar. Nitekim belli dönemlerde, temel insan hak ve hürriyetlerin korumayı esas almayan bazı dini grup ya da cemaatlerin güç kazandıkları zamanlarda, kendileri gibi inanmayan ya da dini anlamayanlara baskı uyguladıkları gerçeği bu güvensizliğin kaynağı olmuştur. Önceleri AKP’ye sempati ile bakan yakın bir dostum, AKP’lilerin niyetinin de geleneksel Müslümanlığı siyasallaştırıp devlet nizamı haline getirmek olduğunu söyleyerek bu endişesini belirtmiştir. Bu görüşüne katılmasam da, kendini laik ya da Kemalist olarak niteleyen birçok insanın bu güvensizliği taşıdığı açıktır.

Konuyu MHP açısından değerlendirdiğimizde, özellikle kendini Kürt kimliği ile ifade eden insanların MHP’nin güç kazanması ya da iktidarda yer almasını, kendi temel hak ve hürriyetleri açısından tehdit olarak algıladıkları görülür.

Konuyu Kürt siyasi hareketinin liderliğini yürüten HDP açısından değerlendirdiğimizde, HDP’nin Türkiye partisi olmak ile Ortadoğu’daki Kürt siyasi hareketlerinin bir parçası olma konusunda henüz daha bir karara varamadığı görülmektedir. Türkiye Kürtlerinin nihai hedeflerinin Türk milliyetçiliğine karşı bir Kürt milliyetçiliği geliştirerek, Türkiye’den kopmak mı yoksa Türkiye’deki siyasi yapının Türkiye Kürtleri için yarattığı sorunların yine sistem içerisinde çözülmesini sağlamak mı olduğu hala daha tartışma konusudur. Bu durum doğal olarak Kürt siyasetine kuşku ile bakılmasına yol açmaktadır. Tabii ki zaman zaman, Türkiye devlet siyasetinin Kürt kimliği ve de Kürt vatandaşların temel hak ve hürriyetlerini ihlal edecek uygulamalara imza atması, Kürt siyasi hareketi açısından da devlete karşı bir güvensizliğe sebep olmuştur.

Seçim sonrası Sayın Demirtaş’ın yaptığı ilk açıklamasında AKP’nin içinde olacağı hiçbir alternatife destek vermeyeceğini söylemesi; Türkiye siyasi hafızasındaki güvensizliğe dayalı endişeleri tekrar su yüzüne çıkarmıştır. Nitekim bu algı AKP’nin çözüm sürecini askıya alınmasının meşrulaştırıcı gerekçesi haline gelmiştir. Eğer Demirtaş, böyle bir açıklama yerine çözüm sürecinin başarıya ulaşması, Türkiye’de demokrasi ve insan haklarının yerleşmesi için her türlü alternatife açık olduğunu söylemiş olsaydı, HDP’nin Türkiye partisi olarak değerlendirilmesinin önü açılacaktı ve bu endişelerin etkin hale gelmesi engellenecekti.

Nitekim durumu fark eden Sayın Demirtaş daha sonra barış ve çözüm sürecini desteklediğini ifade etmiş, hatta silah bırakma çağrısı yapmıştır. Ancak öyle gözüküyor ki, HDP’nin bu çağrısı Türkiye’ye karşı silahlı mücadele yürüten terör örgütleri üzerinde fazla etkili olmamıştır. Bu durum aslında HDP’nin Türkiye dışındaki silahlı Kürt hareketleri üzerinde fazla etkili olmadığı anlamına gelmektedir. HDP’nin Türkiye dışındaki ayrılıkçı Kürt hareketlerin etkisinden çıkarak, Türkiye’deki barış ve huzur ortamının geliştirilmesine yönelik bir siyasete kayması, Türkiye’deki herkesin güven içinde yaşamasını sağlayacak ortak değerlerin oluşmasının yolunu açacaktır. Türkiye dışı ayrılıkçı Kürt hareketlerinin etkisinde kaldığı ölçüde de Türkiye içinde siyasi tehdit olarak algılanması devam edecektir.

Kürt siyasi hareketinin ortak değerleri inşa etmek yerine, Kürt milliyetçiliğine dayalı politikalara kayması durumunda, Türkiye’nin siyasi aklının bunu kendisi için bir tehdit olarak algılayarak, güvenlik stratejisine dayalı baskıcı bir politika izleyeceği de açıktır. Bilindiği üzere HDP’nin daha önce anayasa değişikliği konusunda, parti kapatılmasını zorlaştıran değişikliğe hayır demesi KCK operasyonlarının başlamasına neden olmuştu. 7 Haziran seçimleri sonrasında da, AKP’ye meydan okuma siyaseti izlemesi de karşı bir hamlenin yapılmasına yol açarak, çözüm sürecinin askıya alınmasına sebep olmuştur.

Kürt siyaseti, Ortadoğu’da Arap ve Fars milliyetçiliğinin ve de dini çatışmaların arasında sıkışmış iken Türkiye’de kendilerine bir çatışma zemini yaratmaları politik bir hata olmuştur. Tabii ki, Suriye, Irak, Mısır ve birçok ülkede yaşanan karmaşa içerisinde Türkiye’nin kendi içinde ortak akıl yaratamaması, Türkiye açısından da riskleri yükseltmiştir. Nitekim risklerin yükselmesinin olumsuz etkileri ekonomiyi de etkisi altına almaya başlamıştır.

Öyle gözüküyor ki Türkiye siyaseti henüz daha, Türkiye vatandaşlarının tümünün temel haklarını koruma altına alabilecek bir anlayışı geliştirememiştir. Koalisyon tartışmaları neticesinde erken seçim rüzgarlarının, uzlaşı rüzgarlarından daha hızlı esmeye başlaması bunu açık olarak ortaya koymaktadır. Türkiye seçmeninin, parti ve parti liderlerine yaklaşımlarına bakıldığında, temel hak ve hürriyetler ile ekonomideki başarı ve adil paylaşım gibi değerler yerine, dar kapsamlı ideolojik ya da tarihsel korku ya da beklentiler ile hareket ettikleri görülür. Bu durum, uzlaşı kültürünün gelişmesinin önündeki en büyük engeldir. Koalisyon görüşmelerinin başarısızlığa uğramasının ana sebebi de toplumun bu duygu ve düşünce halidir. Tabii ki toplumun bu duygu ve düşünce halinin oluşmasında, partilerin etnik, ideolojik ve de inanç temelli politikaları yürütmesinin de büyük etkisi olmuştur. Nitekim partilerin izlediği bu politiklar, siyasetin kilitlenmesine yol açmıştır.

Türkiye devletinin huzur ve güven telkin eden bir yapıya kavuşabilmesi için tüm Türkiye vatandaşlarının, temel insan hak ve hürriyetlerinin ihlali durumunda, etnik, dini ya da ideolojik söylemleri geriye itip, bu tür hak ihlallerine birlikte karşı çıkmayı başarması gerekir. Halkın bunu başarabilmesi durumunda siyasiler de başarılı olmak için toplumun ortak sorunları ve beklentilerine cevap bulacak siyasi söylem ve projeler geliştirmek zorunda kalacaklar. Aksi takdirde, siyaset kurumu, ideoloji, etnik köken ve inanç üzerinden duygu ve düşüncelerimizi yönlendirmeye devam ederek, birbirimize karşı işlediğimiz suçları meşrulaştırıcı bir araç olmaya devam edecektir. İlahiyat bakış açısı ile bu durum sünnetullahın kaçınılmaz bir sonucu olacaktır.

Yusuf

Havadis

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/hukumet-krizi-ve-kurt-sorunu-turkiye-gundemi/8258

Türkiyeli Göçmenler Sorunu

Türkiyeli Göçmenler Sorunu

Kıbrıs sorununun en önemli konularından birisi göçmenler sorunudur. Bu yüzden hem iç hem de dış siyasetimizi sürekli meşgul etmektedir. Ancak her nedense sanki Kıbrıs’a nüfus aktarımı yapan tek ülke Türkiye imiş gibi bir hava estirilmektedir. Hâlbuki Kıbrıs’taki göç sorunu iç ve dış göç olarak iki farklı kategoride değerlendirilmelidir.

Aslında göç sorununun en sıkıntılı tarafı dış göç gibi görülse de, iç göç sorununun daha karışık olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü iç göç, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin mülkiyet rejimini büyük oranda ortadan kaldırmıştır. Dış göç sorunu ise mülkiyet meselesinden daha çok nüfus yapısının değişmesi ile alakalı bir sorun olarak görülmektedir.

İç göç sorunu çatışmaların başlaması ile birçok insanın güvenlik sebebiyle yerlerini terk etmeleri ile başladı ve Türkler ve Rumlar arasında imzalanan nüfus mübadelesi antlaşması ile de resmi bir statü kazandı.

Dış göç ise hem Türk tarafının hem de Rum tarafının anavatanlar ve farklı ülkelerden taşımaya başladıkları nüfus sebebiyle ortaya çıktı. Kıbrıs tarihine bakıldığında özellikle dış göçün sürekli olarak yaşandığını görürüz. Tabii dış göç, farklı ülkelerden Kıbrıs’a gelenlerden daha fazla, Kıbrıs’tan farklı ülkelere göç etmek şeklinde gerçekleşmiştir. Bugün Türkiye, İngiltere ve Avustralya’da Kıbrıs’ın yerli Türk nüfusundan kat kat fazla göçmen Kıbrıslı Türk bulunmaktadır.

Sadece Türkiye de Kıbrıs kökenli 500,000’den fazla insan olduğu belirtilmektedir. İngiltere’de de şu anki KKTC nüfusundan fazla bir nüfusun olduğu ifade edilmektedir. Şunu rahatlıklar söyleyebiliriz ki, KKTC aldığı nüfustan çok dışarıya göç vermektedir. Son dönemlerde bazı sendikaların ekonomik tedbirleri göç yasası olarak nitelemelerinin arkasında, bu tarihi gerçeğin payı olduğunu düşünüyorum.

Türkiye’den gelen göçmenler meselesini iç siyasette gündeme getirenler, her nedense Güney Kıbrıs’ın almış olduğu göçmenleri hiç gündeme getirmemektedirler. Din İşleri Başkalığı görevinde iken Avrupa Birliği’nin verdiği bir resepsiyonda Almanya elçisi ile sohbet ederken, bana Türkiye’nin aktardığı nüfus ile demografik yapının bozulduğu şeklinde bir görüş belirtmişti. Bunun üzerine kendisine, onlardan birisinin de benim olduğumu söyleyince sohbetimiz derinleşmişti.

Büyükelçiye bu konunun doğru anlaşılabilmesi için iki tarafın nüfus politikalarının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini söyledim ve bunun için de nüfus kayıtlarındaki numaralara bakılması gerektiğini belirttim. Bu konuşmanın geçtiği dönemlerde Kıbrıs Cumhuriyeti kimliğini yeni almış birisine verilen kimlik numarası ile KKTC kimliğini yeni almış birisine verilen kimlik numaralarını kontrol etmiştim. Güney’in verdiği kimlik numarası bir milyon üç yüz binden fazla iken KKTC’nin verdiği kimlik numarasının iki yüz altmış bin civarında olduğunu hatırlıyorum.

Bu durum, TC’li nüfus ile birlikte aslında Kuzey ve Güney Kıbrıs nüfus oranlarının Türk tarafının aleyhine geliştiğini göstermektedir. Çünkü bu rakamlara göre Türk tarafının göçmenlerle birlikte nüfus oranı Rumların beşte biri kadardır. Doğal olarak bir antlaşma olacaksa, Türk tarafı değil Güney Kıbrıs tarafının nüfus azaltmaya gitmesi gerekmektedir. Sayın Başpiskopos un geçenlerde yapmış olduğu ve tepkilere yol açan Türkiyeli nüfus ile ilgili açıklamalarının da aslında gerçeği tam olarak yansıtmadığı bu bilgiler ışığında ortaya çıkmaktadır.

yusuf

Mülkiyet Sorunu ve Korkularımız

Mülkiyet Sorunu ve Korkularımız

Sayın Akıncı’nın çözüm yönündeki iradesi birleşik bir Kıbrıs’ı arzulayanların ümitlerini arttırırken, bazı belirsizlikler ise endişelere yol açmaktadır. Bu belirsizliklerden kaynaklanan endişeleri güvenlik sorununa ve ekonomik nedenlere dayanan endişeler olarak iki sınıfta toplayabiliriz.

Güvenlik sorunu, özellikle yaşları büyük olan KKTC vatandaşları arasında etkilidir. Çünkü bu insanlar, iç çatışma, askeri darbe ve nihayet bir savaş ortamını fiili olarak yaşadıkları için birleşik bir Kıbrıs’ın yeni bir çatışma ortamına zemin hazırlayabileceği endişesini taşımaktadır. Bunları gidermek için de özellikle bir çözüm durumunda Türkiye’nin fiili garantörlüğünü ve iki kesimliliğin devamını zorunlu görmektedirler.

KKTC halkının ikinci büyük endişesi ise ekonomik nedenlere dayanmaktadır. Bu sorun, bu günlerde güvenlik korkularından daha fazla etkili gözükmektedir. Çünkü 1963’de başlayan çatışmalar sonrası Müslüman Cemaat olarak nitelenen Kıbrıslı Türkler daha güvenli yerlere göç etmek zorunda kaldılar. Dolayısıyla mülkiyet sorunu 1963 çatışmaları ile ortaya çıkan, 1974 Barış Harekatı ile de büyüyen bir sorundur.

Mülkiye Sorununun Büyümesi

Mülkiyet sorununun büyük bir sorun haline gelmesinin esas sebebi Rum nüfusun ağırlıklı olarak şu an Kuzey Kıbrıs olarak bilinen kesimde, Türk nüfusun ise daha çok Güney Kıbrıs olarak anılan bölgede yaşıyor olmasıydı. 1974 sonrası yapılan nüfus mübadelesi antlaşması sonrası 120.000 kadar Kıbrıslı Rum, 65.000 kadar da Kıbrıslı Türk yerlerini terk etmek zorunda kaldılar. Göç sonrasında Türk tarafının Güney’den göç etmek zorunda kalan Kıbrıslı Türklere Güney’de kalan mallarına karşılık olarak eşdeğer mal vermesi mülkiyet sorununun farklı bir boyut kazanmasına neden oldu. Çünkü eşdeğer tespitleri yapılırken, göç etmek zorunda kalan bazı insanlar mallarının tapularını alamadılar. Bu yüzden de ispat yapamadılar. Siyasi sebeplerle bazılarına hakkettiğinden fazla mal verilmesi bazılarına ise verilmemesi de ayrı bir sorun yarattı. Bir kısım insanlar ise çeşitli nedenlerden dolayı eşdeğer karşılığında mal almayı kabul etmedi. Ayrıca elinde eşdeğeri olan insanlara 15 yıldır müzakereler gerekçe gösterilerek, kaynak paketleri ilan edilmediği için Güneydeki mallarının karşılığı verilmemiştir ve bu insanlar hala daha devletten alacaklı durumdadır.

1998’de CTP-DP hükümeti döneminde yapılan bir yasa değişikliği ile eşdeğeri olmayan Güney göçmenleri ile Türkiye’den 31 Temmuz 1982’den önce iskan edilen göçmenlere verilen tahsislerin tapuya dönüştürülmesi mülkiyet sorununda yeni bir aşamaya geçilmesine yol açtı. Çünkü Güney ve Türkiye göçmenlerine tapu verilmesi, doğal olarak insanların bu mallarına sahip çıkmalarına ve yatırımlarını bunlar üzerine yapmalarına neden oldu. Bu insanların Güney’de kalan malları ise yıllardır bakımsız kaldığı için neredeyse kullanılmaz hale geldiler. Ancak Türk tarafı Rum mallarına tapu verdiği için Türkler, Rum malları üzerine daha fazla yatırım yaptılar. Bu da mülkiyet sorununda ayrı bir dengesizliğe yol açmıştır.

Güney göçmenlerinin bir kısmı ise Kuzey Kıbrıs’ta eşdeğer mal aldıktan sonra, Güneydeki mallarını satarak ek bir gelir sağlamıştır. Doğal olarak bir çözüm durumunda bu insanlar tüm mallarını kaybetme riski ile karşı karşıyadır.

Türkiye Göçmenlerinin Durumu

Türkiye Göçmenlerinin bir kısmı da Türkiye’deki mallarını gelmeden önce ya da geldikten sonra sattığı için çözüm durumunda benzer bir sorun ile karşı karşıya kalacaklar. Türkiye göçmenlerinin bir kısmının mallarına ise devlet farklı gerekçeler ile el koydu. Benim ailemde bu sorunu yaşayanlardandır. Doğal olarak mülkiyet sorunu sadece Kıbrıs’taki taşınmaz mallar ile sınırlı bir sorun değildir.

Türkiye göçmenleri, devlet tarafından getirildikleri için çözüm sürecinde uğrayacakları zararların da devlet tarafından karşılanması gerekir. Çünkü çözümün getireceği mali yükü halkın kaldırabilmesi imkânsızdır. Yunanistan ve Güney Kıbrıs’taki ekonomik krizi dikkate aldığımızda, ekonomik yükü taşımalarının mümkün olmadığı açıktır. Türkiye’nin KKTC’ye yaptığı katkılar zaten KKTC’nin bütçesini aşan katkılardır ve yeni bir ekonomik yük altına girmek istemeyecektir. Bundan dolayı da, çözümün mali yükünün, uluslararası destek ile aşılması gerekecektir.

Kıbrıs’taki mülkiyet sorununu devlete ait taşınmaz mallar, şahıslara ait taşınmaz mallar, vakıflara ait taşınmaz mallar, kurum ve kuruluşlara ait taşınmaz mallar ve hali araziler olarak sınıflandırabiliriz. Özel şahıslara ait malların bir kısmı ise yabancılara ait mallardır. Maraş’taki malların bir kısmı böyledir. Ancak bunların oranını veren bir bilgiye rastlayamadım. Kurum ve kuruluşlara ait mal oranları ile ilgili de bir bilgiye rastlayamadım.

Vakıflara ait mallar ise özellikle Güney Kıbrıs’ta kaldığı için, Türk tarafının en güçlü dayanağıdır. Çünkü Müslüman nüfusun büyük Kısmı Güney’de yaşadığı için vakıf mallarının çoğu da Güney’de kaldı. Bu malların bir kısmına devlet el koymuş bir kısmı ise usulsüz olarak şahıslara devredilmiştir. Bildiğim kadarıyla Müslümanlara ait vakıf mallarının miktarı hala daha tam olarak bilinmemektedir ve bu konuda sağlıklı bir çalışma yapılmamıştır.

Kurum ve kuruluşlara ait mallar ise devlet kurumları ve özel kuruluşlara ait mallardır. Bu mallardan devlet kurumlarına ait olanlara Türk tarafı da ortaktır. Dolayısıyla devlete ve devlet kurumlarına ait ortak malların oranlarının da tam olarak tespit edilmesi gerekir.

Türk Mallarının Miktarı

Annan Raporunda Türk tarafına ait tapulu malların oranı % 13 civarında gösterilmiştir. Türk tarafı kendine ait mülkiyeti ise 29+1 olarak yani yaklaşık % 30 olarak hesaplamaktadır. Rum tarafı da bu oranları kabul etmiş gözükmektedir. Türk tarafının Taşınmaz Mal Komisyonu aracığı ile satın aldığı malları da hesaplarsak, Türk tarafının sahip olduğu mülkiyetin % 34 civarında olduğu sonucu çıkmaktadır. Bunların % 13 kadarı tapulu, % 16’sı devlet ve devlet kurumlarına ait ortak mallar % 4 civarında olanlar ise Mal Tazmin komisyonları tarafından satın alınan mallardır.

Bu hesaplamalara göre Türk tarafı için mülkiyet ile ilgili fazla bir sorun gözükmemektedir. Çünkü Türk tarafının elindeki taşınmaz malların oranı % 36’dır ve hukuken sahip olması gereken malların oranına yakındır. Bu rakamlara göre Rumlara mal iadesi yapılacaksa, bu % 2 lik bir rakama yakın bir iade olacaktır ve sınır bölgelerinde yapılacak bir düzenleme ile yeni göç dalgalarına sebep olmadan bu sorun halledilebilir. Tabii ki bu benim verdiğim rakamlar çeşitli dönemlerde, farklı kaynaklarda yazılmış rakamlardır. Bu rakamların doğrusunu yetkililerin açıklayarak halkı bilgilendirmesi gerekir. Çünkü sağlıklı bir çözüm için önce doğru bilgiye ve de şeffaf bir sürece ihtiyaç vardır.

Şüphesiz herkesin hakkının korunduğu sürdürülebilir bir çözüm olursa, bu herkesin faydasına olur. Ancak birilerine çıkar sağlarken, çözümün faturası yaşam mücadelesi veren halka yüklenirse, bu çözüm adil bir çözüm değil birilerine rant sağlamaya yönelik bir çözüm olur. Şüphesiz ki her insanın malı ve emeği kutsaldır ve korunması gerekir. Ancak birilerinin hatalarının masum insanlara fatura edilmesi de şüphesiz kabul edilebilir bir şey değildir. Sonuçta askeri darbe yapıp Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yıkılmasına sebep olan Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum kesimidir. Bu darbe başarılı olmuş olsaydı, her iki taraf da büyük ihtimal çok daha büyük kayıplara uğrayacaktı.

Yusuf