Kategori arşivi: Uncategorized

Kobani ve Ayrılıkçı Kürtçülük Hareketi

Kobani ve Ayrılıkçı Kürtçülük Hareketi

AKP Hükümeti’nin Türkiye’de başlattığı çözüm süreci, Türkiye Kürtleri için bir bahar süreci gibi algılandı; ancak bu bahar süreci Kobani (Mürsidpınar, Aynu’l-Arap) olaylarının patlak vermesi ile baharın kışa doğru evrilmesi şeklinde yorumlanmaya başlandı. Aslında Türkiye’deki Kürt siyasi hareketi parti kapatmayı da zorlaştıran Anayasa değişikliği önerisine “hayır” demekle, Kürt sorununun demokratik teamüller yoluyla değil de kriz yaratmak yoluyla çözülmesi stratejisini benimsediği şeklinde algıların oluşmasına yol açtı. Bu algı sebebiyle Anayasa referandumu sonrası Kürt açılımı ivme kaybetmeye başlamıştı. Bu süreç, Kobani olaylarının patlak vermesi ile de halk arasında yeniden eskiye dönüş mü başladı şeklinde yeni bir kaygının oluşmasına da yol açtı.

Suriye’de oluşan idari boşluk doğal olarak yıllarca rejimin baskısı altında kalan Kürlerin ağırlıklı olarak yaşadıkları üç bölgede (Kobani, Afrin, Kamışlı Cizre Kantonu) özerklik ilan etmeleri ile sonuçlandı. Bu yüzden “Kobani” olayları adeta Kürt milliyetçiliğinin siyasi sembolü haline gelmeye başladı. Bu durum Suriye rejimi ile Kürt ayrılıkçılar arasındaki çatışmaların da yeni bir şekil almasına yol açtı. PKK’nın Suriye’deki uzantısı kabul edilen PYD’nin bu hareketin başını çekmesi doğal olarak Türkiye’nin de konuya ilgilisini attırmıştır. Suriye rejiminin yıllarca PKK’nın hareketlerine göz yumması hatta destek vermesi Türkiye siyaseti açısından, oldukça zor bir durum ortaya çıkardı. Çünkü Türkiye siyaseti yıllarca mücadele ettiği ve terör örgütü olarak gördüğü bir hareket ile tarihi sorunlar yaşadığı ve nerede ise çatışma noktasına geldiği bir rejim arasında tercih yapmak zorunda kalmıştır.

Bu şartlar içerisinde Kürtler -PKK sempatizanları dahil- Suriye’de yaşanan çatışmalarda Türkiye’nin Kürtleri destekleyici aktif bir rol oynaması beklentisi içerisine girdiler. Ancak Türkiye siyaseti, ayrılıkçı Kürtçülük hareketlerinden daha önce yara aldığı için, bu konuda adım atmada bir kararsızlık durumu yaşadı. Bunu fırsat olarak gören Türkiye’deki Kürt siyasi önderleri, halkı sokağa çıkmaya çağırdı ve bu durum açılım sürecinin yönetimini daha da zor hale getirdi. Kürt siyasi önderliğinin bu tavrı, hükümet tarafından Kürt siyasetinin temel hedefinin, Türkiye siyasi ortamının normalleştirilmesi değil; etnik ayrımcılık üzerinden çatışma politikası yürütmek olarak değerlendirilmiş olmalı ki, parti kapatma ve sürecin dondurulması gibi eskiyi andıran önerileri gündeme getirmeye başladı.

Bu olay ve tartışmaların Türkiye’de yapılacak olan 2016 genel seçimlerinin yaklaşmasına denk gelmesi tesadüf olmasa gerek. Öyle gözüküyor ki yeni genel seçim propagandası sürecinin önemli bir argümanı Kobani ve Kürt milliyetçiği olacaktır. Bu siyasi süreçte AKP’nin Kürt açılımı stratejisini kendi açılarından zemin kaybı olarak gören Kürt milliyetçileri, taraftarlarını kontrol edebilmek için süreci provoke etmeye çalışacaklardır. Ayni şekilde hükümet de, Kobani olayları üzerinden sıkıştırılmaya çalışılmasına karşı durmak için, süreçle ilgili yumuşak söylemlerini terk ederek daha sert bir politikaya yönelecektir.

Bu durum seçim sürecinin insan hak ve hürriyetlerinin geliştirilmesine katkı sağlamaktan çok zarar görmesine yol açacağı sinyalini vermektedir. Bu seçim sürecinin sağlıklı yürütülebilmesi için hem hükümetin hem de Kürt siyasetinin Türkiye’nin sorunlarını çözmek için daha genel ve kuşatıcı politikalar üretmeleri gerekmektedir. Bu tür politikaların üretilebilmesi için de tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının, bu doğrultuda mesajlar vermesi gerekmektedir. Aksi takdirde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, siyasetin öznesi değil nesnesi olmaktan kurtulamayacaktır.

Kürt hareketinin Suriye’de bulunan bu üç bölgede özerklik ilan etmesi, doğal olarak bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasının bir adımı olarak değerlendirilmektedir. Bundan sonraki aşamalarda, Kürtlerin Suriye rejimi ile tekrar barışmaları ya federal çatı ya da konfederal bir çatı altında gerçekleşebilir. Üçüncü bir ihtimal ise rejim ile Kürtlerin çatışması ve, bağımsız bir Kürt devleti ile sonuçlanmasıdır. Bu bölgede kurulacak bağımsız bir Kürt Devleti’nin Kürtler açısından daha iyi bir gelecek anlamına gelip gelmeyeceği ise henüz belli değildir. Ortadoğu siyasetinde kitlelerin yönlendirilmesinde kullanılan en etkili argümanlardan birisi milliyetçilik, diğeri dinler bir diğeri ise mezheplerdir. Bu bölgelerdeki sol akımlara bakıldığında, bunların da evrensel solun söylemelerinden çok, bu tür argümanları kullandıkları görülür.

Öyle gözüküyor ki, Suriye’deki ayrılıkçı Kürt hareketi ayrılıkçı siyasetin merkezine din ya da mezhep yerine Kürt milliyetçiliğini yerleştirmiştir. Bu durum doğal olarak Arap, Fars hatta Türk milliyetçiliği açısından da bir tehdit unsuru olarak algılanmasına yol açmıştır ve bu sebeple Kürtleri milliyetçilik eksenli daha büyük çatışmalara sürükleme riski taşımaktadır. Gerek nüfus, gerek ekonomi gerekse siyasi konjonktür dikkate alındığında ayrılıkçı Kürt milliyetçiliği hareketlerinin Kürtler açısından, kısa vadede daha iyi bir yaşam ve daha istikrarlı bir yönetim imkanı getirmeyeceği aşikardır.

Doğal olarak bu bölgede kurulacak bir Kürt devletinin, himayesiz yaşaması imkânsız gibi gözükmektedir. Kürt devletinin kurulması durumunda ise bunu kimin himaye edeceği sorunu da gündeme gelecektir. Türkiye’nin böyle bir görevi üstlenmesi durumunda, Kürt devletine karşı olan tüm unsurları karşısına alması yanısıra, eskiden olduğu gibi Türkiye’nin içerisinde de ayrılıkçı iç çatışmaya zeminin doğmasına yol açabilir.

Mevcut konjonktürel şartlar dikkate alındığında, bağımsız bir Kürt devletinin ilanı durumunda, bu devlet görüntüde bağımsız olsa dahi, asla tam bağımsız bir devlet olmayacaktır. Bu devlet mevcut şartlarda, himaye altında olan ve hamisinin siyasetine uygun davranmak zorunda kalan vesayete dayalı taşeron bir devlet olacaktır. Mevcut şartlarda ABD’nin bile böyle bir devletin hamisi olması pek makul gözükmemektedir. Çünkü nüfus ve ekonomisi ve de stratejik değeri bu kadar küçük olan bir devlete sahip çıkması durumunda, stratejik ve ekonomik çıkar ortağı olduğu tüm Arap devletleri hatta Türkiye’yi de kaybetme riskini göze alması gerekecektir. Bu ise ABD’nin genel siyasi çizgisi ile pek uyuşmamaktadır. Rusya’nın da durumu ABD’den farklı değildir. Çünkü Rusya Suriye rejimine en fazla desteği veren ülkedir ve bu durumda rejime karşı olan bir harekete destek vermesi beklenmemektedir.

Avrupa Birliği açısından da durum pek farklı değildir. Çünkü bazı Avrupa Birliği yetkililerinin insan hak ve hürriyetlerinin korunması misyonu gereği yaptığı açıklamalar Kürt hareketlerine destek veriyormuş gibi algılansa da, Avrupa Birliği’ne aday olma yolunda yürüyen Türkiye’nin iç çatışmaya girmesi ve bölünmesine destek vermeleri beklenmemektedir. Destek vermek istemeleri durumunda ise ABD gibi ayrılıkçı Kürt hareketlerine karşı olan tüm tarafları karşısına almayı göze almaları gerekecektir ki, bu da olası gözükmemektedir.

Sonuç olarak, ayrılıkçı Kürt siyasi hareketinin bölgedeki tüm unsurlarla çatışmaya girerek, Kürtlerin daha iyi bir yaşam kalitesi yakalamalarını sağlaması mevcut şartlarda olası gözükmemektedir. Ancak her insan ve toplum için olduğu gibi Kürtlerin de eşit vatandaş olarak temel insan hak ve hürriyetlerini, yaşadıkları her ülkede talep etme hakları vardır. Ancak bu haklarını talep ederken, yaşadıkları ülkenin yasalarına uymak ve birlikte yaşadıkları halkların da hak ve hürriyetlerini korumak zorunda olduklarını unutmamaları gerekir. Aksi takdirde Kürt halkının haklarının meşru savunma zemini ortadan kalkacaktır. Kobani olayları ve sonrasındaki gelişmeler bunun açık bir göstergesidir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/kobani-ve-ayrilikci-kurtculuk-hareketi/5938

yusuf

Allah, şeytan ve İnsan

Allah, şeytan ve İnsan

Allah ile Şeytan, insan düşünce ve yaşamını en fazla etkileyen iki varlık. Büyük çoğunlukla umutlarımızı Allah’a bağlar, günahlarımızı ise Şeytan’a yükleriz. Peki, Allah ile Şeytan arasında nasıl bir ilişki var? Kuran-i Kerim’e göre Allah insanı yaratınca onu cennete koymuş; ancak Şeytan onu kandırarak Cennet’ten çıkarılmasına sebep olmuş. Halk arasında yaygın bilinen bu hikayenin Adem ve Havva’nın cennete girmeden öncesi de var ve bu bölümü pek bilinmez. Şeytan ile insanın macerası, insan yaratılmadan önce başlamıştır. İlahi irade insanı yaratma sürecini başlatınca, Melekler insanın kan dökücü ve bozguncu bir varlık olmasını gerekçe gösterip yaratılmasına itirazda bulunmuşlardır (Bakara 30).

Kuran’da zikredildiğine göre Allah Adem’i yaratınca meleklere insana secde etmelerini (üstünlüğünün ifadesi olarak önünde eğilmelerini) emretmiş; bunun üzerine Şeytan hariç melekler Adem’e secde etmişler. Sonrasında ise Allah Adem’i Şeytan konusunda uyararak, Cennet’e göndermiş (İsra 11). Bunun üzerine Şeytan, Allah’tan insanın iyi bir varlık olmadığın ispatlamak için kıyamete kadar izin istedi ve Allah ona bu izni verdi (İsra 17). Allah’ın Şeytan’a düşüncesini ispatlayabilmesi için izin vermesi, aslında en temel insan hak ve hürriyetlerden birisi olan fikir ve teşebbüs hakkının Şeytan bile olsa engellenemeyeceğini göstermektedir. Çünkü Allah’ın, Şeytan’ın onun emrini dinlemesi karşısında, Şeytan’ı doğrudan mahkûm etmemesi ve ona iddiasını ispatlamak izin vermesi, Allah’ın özgürlüklere müsamahasının Şeytan’ı bile kapsadığı anlamına gelmektedir. İslam ilahiyatı bakış açısı ile Allah’ın bu izni olmasaydı, Şeytan’ın isyan sonrasında yaratılması ve Dünya’ya gelmesi imkânsız olurdu.

Dikkat edilirse Allah, melekleri itirazlarından dolayı cezalandırmamıştır. Çünkü onlar Allah’ın onların bilmediği şeyleri de bildiğini kabul ederek, Allah’ın ilminin herşeyi kuşattığını kabul etmişlerdi. Allah’ın Şeytanı rahmetinden uzaklaştırması, onun Adem’e secde etmek istememesinden dolayı değil; aksine Allah’ın ilminin herşeyi kuşattığına olan itirazından kaynaklanmaktadır. Bu yüzden de Yüce Allah onların itirazlarına: “Ben sizin bilmediklerinizi de bilirim” cevabını vermiştir.

Nitekim, Kuran’da zikredildiğine göre kıyamet gününde insanlar işledikleri günahların sorumluluğunu Şeytan’a yüklemeye çalışınca, Şeytan buna itiraz eder ve yaptıkları kötülüklerin sorumlusunun kendisi olmadığını, suç arayacaklarsa kendi kendilerini suçlamaları gerektiğini söyler. Şeytan’ın bu savunmasına ise Kuran itiraz etmeyerek bu savunmasını doğrular. Dolayısıyla biz her ne kadar Şeytan’ı kendi günahlarımızın keçisi haline getirmeye çalışsak da bu tavrımız bize bir fayda sağlamayacaktır. Bu yüzden Allah ile ilişkimizi sorgularken Şeytan ile olan ilişkimizi de sorgulamamıza ihtiyacımız vardır.

Allah’ın Şeytan’ın bile yaşama, fikrini beyan etmesi ve kendi tabiatı ile iddialarına göre teşebbüs hakkını kabul etmesine rağmen, bazı dindar geçinenlerin, başkalarının yaşam hakkıyla birlikte fikirlerini özgürce ifade etme ve inandığı gibi yaşama hakkına saygı duymamaları dindarlıkla bağdaşmamaktadır. Müslüman kimliği taşıyan bazı insanların birbirlerini öldürmesi, dini yasakçılık ve baskı zannetmeleri yanlış veya eksik bir din anlayışının sonucudur. Aynı şekilde, dindar olmadığını söyleyerek, dindar olanların fikir ve yaşam tarzlarına saygı duymayanlar da açık bir çelişki içerisindedirler. Çünkü her insan kendi özgürlüğünü yaşama hakkını, başkalarının özgürlüğünü yaşama hakkına duyduğu saygı ölçüsünde kazanır.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/allah-seytan-ve-insan/5812

Yusuf

Kurban Olayına Hümanist Ve Barışçı Yaklaşım III

Kurban Olayına Hümanist Ve Barışçı Yaklaşım III

Dinlerin temel amacının barış ve ahlaki değerlerin korunması değil; öldürmenin ve başkalarının hak ve hukukunun gasp edilmesinin akıl ve vicdanlarda meşrulaştırması olduğunu ileri sürenler, bu görüşlerini desteklemek için özelikle kurban ibadetini kanıt olarak kullanmaktadırlar. Peki bu iddialar ne kadar doğrudur?

İnsanlık tarihi boyunca hemen hemen bütün dinlerde kurban uygulaması mevcut olmakla birlikte sekil ve amaç yönüyle aralarında bazı farklılıklar bulunmaktadır. Bu durum kurban ibadetinin amacının kan dökmeyi meşrulaştırmak olduğu genellemesinin haklı olmadığını kanıtlamaktadır. Nitekim Kuran-i Kerim’de: “Her topluluk için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine ismini ansınlar diye kurban kesmeyi meşru kıldık…﴾Hacc süresi 22/34)” denilerek, kurbanın temel amacının Allah’ın insanlığa rızık olarak verdiği şeyleri hatırlaması olduğu belirtilmektedir. Ayrıca Kuran-i Kerim’de: “(Kurbanların) Allah’a ne eti ne kanı ulaşır, Allah ulaşan sadece sizin yanlışlardan korunma sorumluluğunuzdur (takvadır) (Hacc süresi 22/37)” denilerek kurban kesmenin amacının kan akıtmak ya da et yemek olmadığını; esas amacın takva (yanlışlardan korunma bilinci) olduğu açıkça ifade edilmektedir.

Kurban kesimine karşı çıkan vejeteryanların itirazları kendi bakış açılarına göre tutarlıdır. Bu yüzden gerek inancı gerekse hayvan haklarına saygısı sebebiyle kurbanı eleştirenlere katılmasam da, eleştiri gerekçelerine saygı duyulması gerektiği kanaatindeyim. Ancak kurban ibadetini eleştirenlerin büyük bir çoğunluğu, bu eleştirilerini, siyasi veya ideolojik taraftarlık adına yaptıkları için çelişkiye düşmektedirler. Çünkü kurbanı eleştirirken, sırf mezze olsun ya da kendi zevkleri için av olsun diye hayvanların öldürülmesini eleştirmemektedirler.

İncil’de de kesilen hayvanların kanlarının günahları silemeyeceği, Tevrat’ta ise günahkârların kurban kesmelerinin hoş olmayacağını belirtilerek, kurban kesmenin esas amacının sosyal yaşamı sürdürmek ve insani duyguları geliştirmek olduğuna işaret edilmiştir. Rivayet edildiğine göre ikinci halife olan Hz. Ömer, Müslümanların kurban kesme konusunda aşırıya gitmeleri sebebiyle, bir tepki olarak kendisi kurban kesmemiştir. Bu yüzden de İslam alimleri arasında kurbanın zorunlu bir ibadet olup olmadığı tartışma konusu olmuş, kurbanı gönüllü değil de zorunlu ibadetler kısmında görenler, bu zorunluluğun hangi düzeyde olduğu (vacip mi yoksa farz mı) konusunda ayrılığa düştüler.

İlk insan Hz. Âdem’in oğullarının Allah’a kurban takdim ettiği bilgisi Kur’an-ı Kerim’de yer almaktadır. Buna göre kurban geleneği insanlık tarihinin başlangıcına kadar uzanmaktadır. Hz. Adem sonrası dönemlerde de gerek ilahi dinlerde gerekse diğer inanç sistemlerinde bu geleneğin devam ettiği görülmektedir. Günümüzde de halâ varlığını koruyan kurban, gerek ibadet gerekse geleneksel bir uygulama olarak varlığını sürdürmektedir. Bu dünya hayatının tabiatı aslında kurban mantığı üzerine kuruludur. Dikkat edersek, bu dünya hayatında bazı varlıkların yaşamlarını sürdürmeleri için, başka varlıkların yaşamlarını, haklarını, emeklerini kurban ettiklerini görürüz. Hayvanların birbirini yiyerek yaşamlarını sürdürmeleri bunun bir yansımasıdır.

İnsanoğlu, tarihte bereketli ürün elde etmek, elde ettiklerine karşılık minnettarlığını ifade etmek, düşmana galip gelmek, arzulanan bir şeyi gerçekleştirmek, korkulan tabiat üstü varlıklardan korunmak, zor durumlarla baş etmek, yaratırken tükendiğini düşündükleri tanrıların enerjisini artırmak ve kozmolojik devamlılığı sağlamak gibi nedenlerle beklentileri, korkuları, sevinçleri yüksek olduğunda sergileyebileceği en son davranışlardan biri olarak kurban ritüelini uygulamıştır. Günümüzde de kurban, dinî bir ibadet olarak yerine getirilme yanında birtakım beklentilerin gerçekleşmesi, gerçekleşme sonrası minnettarlık ifadesi veya korkulan olayları önleme gibi nedenlerden dolayı uygulanmaktadır. Bu uygulamaların dinî bir görev olarak algılanmasının yanı sıra minnettarlık, fedakârlık, arınma vb. psikolojik, toplumla ortak hareket etme ve sosyal çekincelerden korunma gibi sosyolojik faktörlerin etkisi de vardır. Kurban üzerinde etkili olan faktörlerin çeşitliliği ile fazlalığı, kurban uygulamalarının kültürlere ve dinlere göre değişiklik arz etmesi, kurbanın karmaşık bir yapıya bürünmesine neden olmaktadır.

Son günlerde, bazı akademisyenler kurbanın yerine kurban parasının muhtaçlara verilmesinin daha iyi olacağının ileri sürmektedir. Bu iddia bir yönüyle doğru olsa da başka bir yönü yanlıştır. Çünkü bazı özel şartlarda kurban parasının hayır olarak muhtaçlara verilmesi kurbanın yerine almasa da, kurban sevabından daha büyük sevaba sebep olabilir. Ancak bu durumda sevap kurbanın sevabı değil sadakanın sevabı olur.

İslamiyet’ten önceki ilahi dinlerde de kurban uygulaması söz konusudur. Yahudilerde kurban ibadetinin tarihi Hz. İbrahim’e kadar dayandırılmaktadır. Hz. İbrahim döneminde sığır, davar, kumru gibi bazı hayvanların Tanrı’ya sunulduğu; İshak ve oğlu Yakup tarafından da devam ettirilen kurban geleneğinin İsrailoğullarınca, bazı dönemlerde farklı uygulamaları olduğu, bu ibadetin Kudüs’teki mabedin 70 yılında Romalılar tarafından yıkılana kadar sürdürüldüğü bilinmektedir. Çağımızda yaşanan büyük ve küçükbaş hayvanların dışında kurban kesilip kesilemeyeceği tartışmalarının arkasında bu geçmiş inanç ve gelenekler yatmaktadır.

Kurbanlar kanlı ve kansız olmak üzere iki grupta toplanmıştır. Kansız kurban ve kanlı hayvan kurbanlarının yetmediğine inanıldığı yerlerde insanın da kurban edildiği olmuştur. İnsanın kurban edildiği toplumlarda çocuk ve kadın kurbanlar dikkat çekmektedir. Erkeklerin kurban edilmesi ise daha çok savaş meydanlarında din, devlet ya da belli bir ülkü adına canlarını vermeleri şeklinde gerçekleşmektedir. Günümüzde halen, bazı bölgelerde askere gönderilecek gençlerin kınalanması, bu inancın bir yansıması olarak değerlendirilebilir.

Çocukların kurban edilmesi, Fenikelilerde, bazı Kızılderili topluluklarda, Doğu Afrika yerlilerinde ve eski Ruslarda görülmüştür. Özellikle ilk doğan çocuklar, tanrının hakkı sayılmış, doğumun tanrının gücünü azalttığı inancıyla, bu zafiyeti gidermek için ilk çocuk tanrıya kurban edilmiştir. Bazı araştırmacılara göre Hz. İbrahim’in ilk oğlunu kurban etmek istemesinin nedeni olarak da doğu kültüründe ve özellikle Mezopotamya’da bu uygulamanın yaygın olması gösterilmektedir.

Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etmeye çalışması, Yahudi, Hristiyan ve Müslümanlar arasında ortak olan inançlardan birisidir. Ancak bu inancın yorumunda ayrılığa düşülmüştür. Allah’ın bir koç göndererek, İbrahim’in oğlunu kurban etmesini engellemesi, din adına insan kurban etme geleneğini sonlandırmaya yönelik bir uygulamaydı. Bu uygulama, Allah adına bile olsan insanların kurban edilemeyeceği; dolayısıyla insan hayatının en kutsal emanet olduğunu bizlere öğretmiştir. Bundan dolayıdır ki Kuran-i Kerim de insanın şerefli bir varlık olduğu ve bir insanı öldürmenin, insanlığı öldürmek olduğu açık olarak ifade edilmiştir.

Dolayısıyla kurban ibadetini dönemin şartları içerisinde düşündüğümüzde, insanın onurunu ve hayatını korumaya yönelik bir ibadet olarak değerlendirebiliriz. Ancak tüm canlılar için hayatın kutsallığı ya da yaşam hakkı dikkate alındığında, hayvanların kurban edilmesinin, doğru olup olmayacağı da tartışılabilir. İslam âlimleri genel olarak hayvanların haklarına da sahip çıkılması gerektiğini, ihtiyaç dışında hayvanların avlanması ya da öldürülmesini günah olacağını belirtmişlerdir. Hatta Hz. Muhammed’den rivayet edildiğine göre sırf bir kediye zulmettiği için bir insan cehenneme, bir köpeğe iyilik yaptığı için de bir insan cennete gitmiştir. Dolayısıyla Kurban’ı Allah’ın yaşam hakkı verdiği hayvanların yaşam hakkına saygısızlık olarak yorumlanması doğru değildir. Nitekim bazı farklı inanç gruplarında hayvanların öldürülmesi ve etinin yenilmesi hoş görülmemiş ve veciteryan bir din anlayışı geliştirilmiştir. Bu dünyada yaşanan kurban gibi zorunlu acılar doğal olarak, dünya hayatının insan idealindeki gerçek yaşam olmadığı, gerçek yaşamın ahirette olacağı inancına kaynaklık teşkil etmiştir.

Çağımızda özellikle satanistlerin düzenlediği, insan ve hayvan kurban uygulamaları, geçmişteki çarpık anlayışların günümüzde de varlığını sürdürdüğünü göstermektedir. Bu durum, hayata ve kurbana sağlıklı bir yaklaşımın insan bilincinin sağlıklı gelişimi için ne kadar önemli olduğunu kanıtlamaktadır.

Sonuç olarak öncede işaret ettiğimiz gibi kurban etrafında çok farklı, zengin inançlar ve kültürler oluşmuştur. Bu inanç ve kültürlerin, varlıkların hak ve hürriyetlerinin tehdit altına alınmadığı bir anlayışla ele alınması gerekir. Buna bağlı olarak da keseceğimiz kurbanların bu bilincin geliştirilmesine, tüm varlıkların yaşama hakkı ve hürriyeti üzerinde düşünmemize ve Allah rızasına uygun bir anlayışla hareket etmemize yardımcı olmalıdır. Aksi takdirde bilinçsiz olarak yapılan ibadetler, insana ve topluma faydadan çok zarar verilebilir. Bu vesile ile halkımızın mübarek kurban bayramını kutlar, sağlık, mutluluk ve huzurlu yarınlar dilerim.

(Bu yazı daha önce yazdığım “Kurban Olayına Hümanist Ve Barışçı Yaklaşım II” yazısının güncellenmiş şeklidir)

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/kurban-olayina-humanist-ve-barisci-yaklasim-iii/5627

Yusuf Suiçmez

İlahiyat Öğretimi

İlahiyat Öğretimi

İlahiyat öğretimi insanlık tarihinin en eski öğretim alanıdır. Hatta tüm ilmi gelişmelerin de kaynağı sayılır. Çünkü ilahiyat, insanın kendini ve doğayı anlamak için düşünmeye başlaması ile birlikte başlamıştır. Ancak zamanla ilahiyatın ve dinin hayatı anlamlandıran ilmi yönü yanında politik gücünü de keşfeden insan, dini de siyasi mücadelenin bir aracı haline dönüştürdü. Bu dönüştürme özellikle devlet kavramının gelişmesinden sonra daha da güç kazandı. Bu yüzden de, devletler arası tarihi mücadelelerde din ana etken olarak görülmüştür. Bu durum her ülkenin kendisine ait dini politikaları ve kurumları oluşturmasına da yol açtığı için günümüzde de dini kurumlar politik tartışma ve çatışmaların odağında yer almaktadır.

Kuran kursları, ilahiyat koleji ve fakültesi tartışmaları, bu sorunun bizdeki bazı yansımalarıdır. Bu tartışmaların yaşandığı son olay ise Milli Eğitim Bakanı Mustafa Arabacıoğlu’nun istifasıdır. Arabacıoğlu’nun basında yer alan açıklamasından, birçok gerekçe yanında Hala Sultan İlahiyat Koleji’nin de bu istifada etkili olduğu anlaşılmaktadır. Ancak açıklamasında bu konunun detayına girmeden sadece Türkiye’den hoca getirilmesi için yapılan dayatmalar olduğu şeklindeki açıklamaların doğru olmadığını belirtmekle yetindi.

Ancak Türkiye’den bazı kişi ve grupların Kıbrıs’a inanç transferi yapmaya çalıştığı da bir gerçektir. Ancak bu inanç transferi girişimlerinden, dinin doğru anlaşılması mı yoksa toplum üzerindeki hâkimiyetin pekiştirilmesi mi amaçladığı tartışmaya açıktır. En azında Din İşleri Başkanlığı yaptığım süreçte, çok dindar gözüken bazı insanların, sadece camii ihaleleri ve dinin siyasi yönü ile ilgilendiğini gördüm. Hatta birçok yolsuzluk ve usulsüzlüklerle mücadelemi bildikleri ve gördükleri halde, bu mücadelede bana destek vermedikleri gibi Din İşleri Başkanı olarak şahsıma iftira atılarak görevden alınmam onların vicdanlarını hiç rahatsız etmedi. Bunun da ötesinde, yapılan usulsüzlüklerin ve yolsuzlukların ötülmesi için büyük bir gayret içerisine girdiler. Bu durum, ülkemizde de en azında bazı kişiler tarafından dinin ahlaki yönünden çok siyasi yönünün önemsendiği sonucunu doğurmaktadır.

KKTC’nin kültürel mirasına baktığımızda dinin ve özellikle Müslümanlığın bu mirasta önemli bir yer tuttuğunu görürüz. Dolayısıyla KKTC’de dine bir bütün olarak karşı çıkmak, toplumun kültür ve tarihine de haksızlık olur. Ancak din istismarları dikkate alındığında bir kısım vatandaşların din adına yaşanan bazı gelişmelerden kaygı duymasını da anlayışla karşılamak gerektiği kanaatindeyim. Özellikle, yasakçılık ve ayırımcılık üzerine kurulmuş bazı çarpık dini anlayışların, dünyanın birçok yerinde büyük sıkıntılara yol açmış olması bu kaygıları beslemektedir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler‘de yaptığı konuşmanın içeriğine baktığımızda, din adına yaşanan, terör, işkence ve zulümlere vurgu yapması, din adına yapılan her şeyin masum olmadığını, din istismarının uluslararası boyutu da olduğunu gözler önüne sermektedir. Rusya ile savaş durumunda iken Pakistan ve Afganistan’da medreselerde uygulanan din eğitimi programının temel hedefinin, tamamen dünyadan vaz geçmiş her an ölmek için hazır canlı bombalar yetiştirmek olduğunu konunun uzmanları bilmektedir. Ayrıca bu öğretim programının hem ABD hem de Suudi Arabistan tarafından finanse edildiği de bilinmektedir. Bu ülkeler 11 Eylül’de ikiz kulelere yapılan saldırı sonrası, kendi yetiştirdikleri canlı bombaların hedefi haline geldiklerini anlayınca, bu ülkelerde destekledikleri öğretim programlarını yeniden gözden geçirme ihtiyacı hissettiler.

Ayni şekilde Rusya’nın da İran’ın nükleer santral projesini desteklediği bilinmektedir. Dini fanatizmle özdeşleştirilmeye çalışılan İran’a BM’nin beş daimi üyesinden biri olan Rusya’nın nükleer santral inşasında destek vermesini ve diğer beş üyeden biri olan ABD’nin buna, nükleer silaha destek gerekçesi ile karşı çıkmasını çıkarlar çatışmasından başka bir şeyle açıklamak mümkün gözükmemektedir. Dolayısıyla ülkelerin din öğretimi programları yapılırken, dinin özü olan hayatı anlama, insani değerleri koruma ve arınma misyonundan çok, ülkelerin siyasi ve kültürel ihtiyaçlarının dikkate alındığını görmek gerekir. Bu yüzdendir ki, ülkelerin din öğretimi programları ülkeden ülkeye, hatta politik ayrışmalara bağlı olarak ülke içerisindeki bölgelere göre değişiklik göstermektedir.

Din adına yaratılan korku ve endişelerden kurtulmak için din istismarına karşı ortak bir tavır geliştirerek dinin insani ve ahlaki yönünü öne çıkaran yeni politikalar üretilmelidir. Bu politikalar, toplumların tarihi gelişim süreçlerinde kimlik ve kişiliklerini oluşturan inanç değerlerini koruma altına alırken ayni zamanda değişen dünya şartları içerisinde inanç ve geleneklere bağlı yaşamak istemeyen insanların hak ve hürriyetlerini de koruma altına almalıdır. Bu politikaların başarıya ulaşabilmesi için de, çok kültürlülüğün esas alındığı, bireysel tercihlerin saygı gördüğü, öğrencilerin talep ve ihtiyaçlarının merkeze konduğu öğrenci merkezli yeni öğretim programları geliştirilmelidir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/ilahiyat-ogretimi/5563

yusuf

Anavatan-Yavruvatan İlişkisi

Büyük bir çoğunluk tarafından KKTC-TC İlişkisi, Anavatan-Yavruvatan ilişkisi şeklinde tanımlanmaktadır. Bu tanımlama Kıbrıs Türk halkı ile Türkiye Cumhuriyeti halkları arasındaki kültürel ve siyasi yakınlığı ifade etse de, sağlıklı bir ilişkiyi ifade etmemektedir. Çünkü bu ilişkiden hem anne tarafı hem yavru tarafı şikâyetçidir.
Türkiye ve KKTC ilişkilerini sadece siyasi çıkarlara dayalı ilişkiler olarak görmek doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü Kıbrıs Türk halkı ile Türkiye arasındaki ilişkiler, tarih, kültür, inanç ve siyasi kader birliğini de içeren ilişkilerdir. Çünkü Kıbrıs Türk halkı, dili, dini, tarihi ve kültürü itibari ile Türkiye’ye Güney Kıbrıs Rum kesiminden çok daha yakındır.
Şu bir gerçek ki, Kıbrıs Türk halkı KKTC tanınmadığı müddetçe, kendi ayakları üzerinde durabilecek bir ekonomi ve siyasi sistem kuramaz. Çünkü tanınmamış bir ülke ne para basabilir ne de kendi ekonomik sistemini kurabilir. Dolayısıyla kendi kendimizi yöneteceğiz söylemini gündeme getirenlerin kendi siyasi ve ekonomik düzenlerini kurabilmeleri için öncelikle KKTC’ye sahip çıkmaları gerekmektedir. Aksine bu söylemi dillendirenler KKTC’yi reddeden ya da görmezden gelenlerdir.
Anavatan ve Yavruvatan ilişkilerinin yakın dönemdeki tarihi seyrine baktığımızda, hem annenin hem de yavrunun birçok konudan şikâyetçi olduğunu görürüz. Anavatan, Yavruvatan’ı, işini iyi yapmamak ve verilen paraları çarçur etmekle suçlamaktadır. Yavruvatan ise Anavatan’ı sürekli kendi işine karışan, yaptığı yardımları ikide bir yüzüne vuran ve kendi ayakları üstünde durmasını öğrenmesini engelleyen bir anne olmakla suçlamaktadır. Tabii bu arada ananın gönderdiği paraları teslim ettiği siyasetçi ve bürokratlardan hesap sormak yerine her nedense sadece yavruya yüklenmesini de sorgulamak gerekir. Anlaşılan ana, bir takım hesaplar ile yavrunun bazı yaramazlıklarına göz yummakta ya da annenin temsilcileri, anneden gizli işler çevirmektedir.
Ana, yavruya yardımcı olsun diye paralar ile birlikte memurlar da göndermektedir. Bu memurlar bazen yavrunun işini o kadar çok karışıyorlar ki, yavru isyan edip: “Ne paranı ne de memurunu isterim” diye bağırmaktadır. Tabii ki yavru böyle bağırırken diğer taraftan da ananın parası ne olursa olsun, annenin sütü gibi helaldir deyip ananın parasını geri çevirmemekte, şikâyet etse de kendisini ananın memurlarına mahkûm hissetmektedir.
Ana, bazen yavrunun dini inançlarına da karışarak, onu imana getirmeye çalışmaktadır. Bunun için de ona camiler yapmakta, imamlar hatta müftü bile tayin etmektedir. Yavrunun bazı evlatları ise ne camini ne de hocanı isteriz diye şikayet etmektedir. Bu şikayete ahlaki çöküntüyü getiren kumarhane ve gece kulüplerini sen benim başıma sardın cevabını da eklemektedir. Ana her hâlükârda yine de bildiğini yapmakta ve yavrusuna olan sevgisi sebebiyle olsa gerek camii paralarının bir kısmının da çarçur edilmesine göz yummaktadır.
Ana, yavrunun su ihtiyacını da dikkate alarak, yavruya denizin altından su getirmek için çalışmaktayken, yavru ise ananın sudan bahaneler ile su projesi hakkında bile kendisini bilgilendirmemesinden şikâyet etmektedir. Anlaşılan ana hala daha yavrunun su işleri ile uğraşacak kadar büyümediğini, su işlerine karışırsa boğulacağını düşünmektedir. Ya da, yavrudan habersiz işler çevirerek, ben ne dersem o olur mesajını vermeye çalışmaktadır.
Bu arada yavru daha önce boşandığı komşunun kızıyla tekrar nikâh kıymak için uğraşmakta, ancak ana tarafı bu nikâhın karşılıklı anlaşarak değil de görücü usulü ile halledilmesini istemektedir. Yavru ise evlenecek olan benim, sana ne diye isyan ederek, anaya karşı çıkmaktadır. Tabii komşu kızının geçmişi de pek güven verici olmadığı için ananın korumacılık iştahı daha da kabararak, yavruya sen bilmezsin ben bilirim cevabını vermektedir. Bu arada komşunun kızı da boşanmadan önceki ortak eve ve mirasa tek başına konduğu için yeniden nikâhlanmaya pek sıcak bakmamaktadır.
Tabii ana, hala daha yavrusunun büyüdüğü kanaatinde olmadığı için onu kendi başına bırakmak niyetinde değildir. Hatta onu, boşandığı eve tekrar dönmemek için ana evine daha da bağımlı hale getirmeye çalışmaktadır. Yavru ise ben büyüdüm ve kendi evimin efendisi olmak istiyorum diye haykırmaktadır; ama eski evine eski eşi konmuş yeni evine ise beğenmediği için sahip çıkmaktadır. Tabii bu efeliğe kızan ana, bak fazla ileri gidiyorsun dikkat et, yoksa mamanı keserim, ya da bırakır giderim öcüler de seni ham yaparlar deyince, yavru itirazlarından biraz geri adım atmaktadır.
Arada cesaretlenen yavru, anasına özenip ben de bayrak isterim, marş isterim para isterim, tanınmak isterim, özgürlük isterim şeklinde çıkışlar yapmaktadır. Tabii ki, ana bunlara da kızıp sen daha bunları isteyecek yaşa gelmedin, benimkilerle idare et cevabını vermektedir. Ana ve yavru arasındaki tartışmalar büyüyünce de ana seni gidi besleme seni diye kızmakta, yavru da seni gidi işgalci seni diye bağırarak cevap vermektedir.
Anne ve yavru arasındaki bu ilişkiyi dışarından izleyenler, bu ilişkinin sağlıklı olmadığını fark etmektedir. Bu ilişkinin düzelmesi için öncelikle karşılıklı olarak birbirinin hak ve hukukuna saygı duyulması gerekmektedir. Bu bağlamda annenin, yavrusunun kırk yaşlarına yaklaştığı, dolayısıyla da kendi kendine bir şeyler yapabileceğini kabul etmesi gerekir. Yavrunun ise, kendisini var eden ve besleyen anaya karşı atadan ve aile olmaktan gelen saygıyı göstermesi lazımdır. Bu yapılamazsa, aile arası ilişkilerdeki çatlak git gide büyüyerek daha da büyük aile içi huzursuzluklara yol açacaktır.
Aslında Kıbrıs Türk halkının eski aile yapısı ve anlayışı değiştiği için doğal olarak, siyasi ilişkilerinde de ana-yavru ilişkilerine bakış değişmiştir. Bu değişiklik, aile içi saygı ve dayanışmadan çok aile fertlerinin her birinin kendi zevk ve çıkarlarını öne çıkarması yönünde olduğu için yeni ilişki tarzında aile duygusallığından çok çıkarlar öne çıkmaya başlamıştır. Tabii ki, hem yavrunun hem de annenin, bu karışık ortamda aile içi saygı ve dayanışma olmadan, çıkarlarının da korunmasının mümkün olmayacağını fark etmeleri lazımdır.

Aşk, Sevgi ve Cinayet

Aşk, Sevgi ve Cinayet

İnsanlık tarihine baktığımızda, yaşamın temel motivasyon kaynaklarından birisinin aşk, diğerinin ise savaş olduğunu görürüz. Bu yüzden de sinema ve sanatın en fazla ilgi gören temaları savaş ve aşktır. İnsanlar bu duygu hallerine çok fazla ilgi göstermelerine rağmen aşk ve savaşın hayatımızda neden bu kadar önemli bir yet tuttuğu ve hayatımızı nasıl etkilediği üzerinde yeteri kadar düşünmemektedir. Daha önceki bir yazımda savaş konusunu ele aldığım için, bu yazımda daha çok aşk ve sevgi üzerinde duracağım.

Dini metinlere de baktığımızda ilahi aşk ve cihadın inancın en temel unsurlarından kabul edildiğini görürüz. Nadir de olsa bazı felsefeciler ve tasavvufçular aşkın mı yoksa sevginin mi daha üstün olduğunu tartışmışlardır. Sevginin aşktan daha üstün olduğunu savunanlar, aşkın bilinçsiz bir duygu hali olduğunu, sevginin ise içinde bilincin de olduğunu; bu özelliği ile de aşktan daha üstün bir duygu hali olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu görüş özellikle felsefeciler tarafından savunulmuştur. Çünkü felsefecilerin büyük çoğunluğu için düşünce duygudan daha üstündür. Aristo ve Gazali bu görüşte olanlardandır. İbn i Arabi, Mevlana gibi tasavvufçular ise aşkın esas olduğunu ileri sürerek ilahi aşkı inançlarının temeline koymuşlardır. Kuran-i Kerim’e baktığımızda ilahi sevgiden bahsettiğini; ancak ilahi aşktan bahsetmediğini görürüz. Bu, İslam inancında bilinçli bir sevgi halinin esas alındığı; dolayısıyla da felsefecilerin görüşüne daha yakın bir anlayışı desteklediği anlamına gelmektedir.

Aşk insanların sevgiye yükledikleri, bilinçsiz ve aşırı bir değeri ifade eder. Her nedense de insanlar aşırılıklara özel ilgi duymaktadır. Ancak aşırılıkların toplum ve insan hayatına olumlu etkiden çok olumsuz etki yaptığı aşikardır. Nitekim hiçbir aşk uzun sürmemektedir. Çünkü aşkın yarattığı yoğun duygu hali insanı hem ruhen hem de bedenen yorar. Bu yüzden sağlıklı bir aşk halinin varacağı son nokta, bilinçli bir sevgi hali olmalıdır.

Bilinçli bir sevgi haline dönüşmeyen aşklar, insanı ya hasta eder, ya süründürür ya da öldürür. Bu ise insan yaşamında arzulanan ve aşktan beklenilen bir şey değildir. Toplumumuzda da bilinçsizce empoze edilen aşk halleri, özellikle gençlerimizi, insan gerçeğinden uzak bir aşk hayaline sürüklemektedir. Bu hayal hali doğal olarak, gerçek bir aşkı yaşamayı da engellemektedir. Çünkü empoze edilen aşk halleri, ne erkeğin ne de kadının yaratılışına ve gerçeğine uygun değildir. Bu yüzden de aşk diye empoze edilen şeyler, zamanla ihtiraslara hatta cinayetlere dönüşmektedir. Geçen gün bir astsubayın gece kulüplerinde çalışan bir kadını öldürdükten sonra cinayet gerekçesi olarak: “aşıktım, öldürdüm” açıklaması bu çarpık anlayışın bir yansımasıdır. Bu çarpık aşk anlayışı “ya benimsin ya toprağın” söylemiyle toplumun bilinç arkasında da yer etmiştir. Bu tür aşk veya sevgi anlayışları, sevgiliyi, sevenin malı ya da arzularının nesnesi haline getirdiği için, aşktan öte kişinin ihtiras halini ifade eder.

Birçok ülkede yaşanan namus cinayetleri de, bu çarpık aşk ya da sevgi anlayışının yansımalarıdır. Bilinçli bir sevgi hali yaşayan insan için, sevgi, sevgili için güven, saygı ve korumadır. Sevdiğine korku salan ya da zulmeden birisinin aşktan ya da sevgiden bahsetmesi mümkün değildir. Çünkü seven insan, sevdiğine zarar vermez. Eğer bir insan birisini sevdiğini iddia ediyor ve ona zarar veriyorsa, bu insan aslında sevgilisini değil, kendi egosunu sevmektedir. Kendi egosunu sevdiği için de, sevdiği insana kendi zevk ve arzuları için her türlü zararı verebilmektedir. İnsanın sevgilisine acı çektirmesi ya da öldürmesi, aslında insanın sevgiyi de yok etmesi demektir. Çünkü sevgi adına nefreti yaşamak ve yaşatmak, sevgiye yapılacak en büyük haksızlıktır.

Hz. Muhammed’den nakledildiğine göre, arkadaşlarından birisi, kendisine gelip eşinin erkeklerden gelen hiçbir teklifi reddetmediğini şikâyet edince, Hz. Muhammed ona, onu boşaması tavsiyesinde bulunur. Adam bu sefer de, eşini sevdiğini ve onu kaybederse rahatsız olacağını söyleyince, Hz. Muhammed ona, onunla yaşaması tavsiyesinde bulunur (Şafi, Musned, s. 89).

Nitekim Hz. Muhammet’in eşinin kendisini aldattığı söylentileri ortaya atılınca, Hz. Muhammet eşinin, canına kıymamış aksine, onu rencide etmeyecek bir yol izleyerek, konunun soruşturulmasını istemiştir. Daha sonra, eşine atılan iftiranın oraya çıkması ile de eşi ile birlikteliğini devam ettirmiştir. Kuran-i Kerim’de detayları ile anlatılan bu olay (Kuran-i Kerim, Nur 24/11), Müslümanların yanlış ayıp ve ahlak anlayışları sebebiyle, üzerinde yeteri kadar durulamamış; dolayısıyla da namus cinayetlerinin kökeninin dini inançlar olduğu zannedilmiştir. Hâlbuki tam aksine İslam inancı, namus cinayetlerine karşıdır. Dolayısıyla bu tür cinayetlerin din ya da ahlak adına savunulması, hem dine hem de insani değerlere haksızlıktır. Sevgi hayat verirse, sevgiliyi korursa sevgidir. Aşk da ayni şekilde, insanı yüceltir, sevgilinin hak ve hukukuna saygıya dönüşürse aşktır. Aksi takdirde ihtiras ve zulümden öte bir şey değildir.

Yusuf Suiçmez

Yeni Çözüm Süreci

Yeni Çözüm Süreci

TC Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, ilk ziyaretini KKTC’ye yapmış olması hem bir teamülün devamı hem de Türkiye dış siyasetinde Kıbrıs meselesinin birinci sırada yer aldığının bir mesajıdır. Sayın Erdoğan’ın Ercan Havaalanı’nda yaptığı konuşmayı özellikle takip ettim. Konuşmanın en dikkat çekici yanlarından birisi, Kıbrıs sorununun çözümü yönündeki iradenin devam edeceğiydi. Bu bağlamda garantör ülkelere çağrıda bulunarak, Türkiye gibi üzerlerine düşeni yapmalarını istedi. Ayrıca hedeflerinin yeni bir referandum aşamasına gelinmesi olduğunu belirtti. Yeni bir referandum aşamasına gelinebilir mi sorusunun cevabı “evet” olsa da, bunun nasıl olacağı henüz daha açık değildir.

Yeni süreçte üzerinde durulması gereken konulardan birisi de 2004 Referandumu sonrası dönemin BM Genel Sekreteri Annan’ın Birleşmiş Milletlere sunduğu değerlendirme raporunun görüşülüp hayata geçirilmesi için gayret gösterilmesidir. Kıbrıs Türk halkının lehine olan bir içeriğe sahip olan bu rapor Rusya’nın vetosu sebebiyle BM’de görüşülemedi. Dolayısıyla yeni süreçte de Annan Planı’nda olduğu gibi plana “hayır” diyen mükâfatlandırılacaksa ve de Birleşmiş Milletlerin anti demokratik yapısı sebebiyle hazırlanacak olan yeni rapor da görüşülemeyecekse, o zaman yeni bir sürece girmenin hiçbir anlamı yoktur. Eğer Annan Planı’na “taraflardan birisinin plana hayır demesi durumunda, tarafların self determinasyon hakkı doğar” maddesi konulmuş olsaydı, Güney Kıbrıs’ın “hayır” demesinin önü kesilecekti. Dolayısıyla yeni süreçte Sayın Erdoğan’ın belirttiği gibi yeni bir plan tarafların önene konulacaksa, bu maddenin plana mutlaka konulması gerekmektedir. Aksi takdirde, eski süreçten farklı bir sonucun çıkması oldukça zordur.

Şu bir gerçek ki, 20 Temmuz Barış Harekâtı, Kıbrıs’taki Yunan cuntasının Makarios’u devirmek için yaptığı askeri darbe sonrası, bozulan düzeni tesis etmek için garantörlük hakkına dayanılarak yapılmıştır. Bozulan düzen hâlâ daha uluslararası hukuka uygun bir şekilde çözüme kavuşmadığı için de asker dâhil harekâtın tüm unsurları Ada üzerindeki varlığını devam ettirmektedir. Bence taraflar iyi niyetli iseler kapsamlı bir çözüm arayışından önce, yaşanan de-facto barış halini kalıcı bir ateşkes anlaşması ile koruma altına almaları gerekmektedir. Çünkü Kıbrıs’ta savaş fiili olarak durmuş olsa da, savaşın fiili zemini halen devam etmektedir. Bilindiği üzere taraflar ateşkes çağrısına uydular; ancak bir ateşkes anlaşmasına imza atmadılar.

Rum tarafı KKTC’yi yasa dışı devlet ilan etse de Yunan askeri darbesinden sonra 1974 Barış Harekâtı ile ortaya çıkan fiili durum, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasal ve yasal zeminini tümüyle ortadan kaldırdığı için Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ulusal ve uluslararası yasal zemini kalmamıştır. Aslında ortaklık cumhuriyetinin yasal zemini 1963 yılında bozulmuş ve Kıbrıs Cumhuriyeti git gide, Rumların tek taraflı egemen olduğu bir cumhuriyete dönüşmüştür. Çünkü Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’na göre, Kıbrıs Cumhuriyeti iki kurucu cemaatin ortak iradesi ile kurulmuş olan bir cumhuriyettir. Bu özelliği ile de cumhuriyetin imkân ve yetkilerinin iki kurucu cemaat tarafından kullanılması gerekmektedir.

Hâlbuki Güney Rum kesimi Cumhuriyet’in yetkilerini tek başına kullanarak 1960 Cumhuriyeti anayasasına aykırı davranmış ve davranmaktadır. Çünkü 1960 Anayasası’na göre anayasa değişikliği dâhil birçok karar ve atamanın yapılabilmesi için Türk Cemaati’nin de onayı gerekmektedir. Dolayısıyla da Güney Rum yönetiminin aldığı karar ve yaptığı atamaların büyük bir kısmı Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası ve yasalarına aykırıdır. Dolayısıyla da Güney’in KKTC’yi yasadışı ilan edip, kendi uygulamalarını anayasa ve yasalara uygunmuş gibi göstermeleri siyasi taktikten öte bir anlam taşımamaktadır.

Bence Kıbrıs’ta bir anlaşma olacaksa, yaklaşık 50 yıldır Kıbrıs Türk halkının, Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasa ve yasalarından doğan ekonomik pay ve yetkilerini yasadışı olarak kullanmasından dolayı da, Türk tarafına tazminat ödemelidir. Bu arada Avrupa Birliği ile Birleşmiş Milletlerin Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasal ve yasal zemininin esastan bozulmuş olmasına rağmen, Güney yönetimini Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yasal yönetimiymiş gibi görmesini de sorgulamak gerekir. Sayın Erdoğan’ın, vurgu yaptığı yeni süreçte bu gerçeklerin de dikkate alınması gerektiği kanaatindeyim.

Yusuf Suiçmez

Havadis Gazetesi

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/yeni-cozum-sureci/5420

Din İşleri Başkanı ile Başpiskopos

Din İşleri Başkanı ile Başpiskopos

Din İşleri Başkanlığı (Müftülük) görevini yürütürken, Başpiskopos (Baş Papaz) Hrisostomos’un bazı söylemlerini dinin evrensel adalet ruhuna aykırı, bu yüzden de üzücü ve gereksiz açıklamalar olarak görüyordum. Bugün de bu konudaki fikrim hala değişmedi. Ancak bizim siyasetçilerimizin dine ve din adamına bakışlarını gördükten sonra, bizdeki dini yapı ile Güney Kıbrıs’taki dini yapıyı karşılaştırma ihtiyacı hissettim. Bizde Din İşleri Başkanı, Başbakanın önerisi ile Cumhurbaşkanı tarafından atanmakta ve aynı yöntem ile görevden alınabilmektedir.

Bu durum doğal olarak, Din İşleri Başkanı’nın laik devlet anlayışına aykırı olarak siyasi bir kişilik kazanmasına yol açmaktadır. Hâlbuki Din İşleri Başkanı’nın göreve atanması ve görevden alınması, laik devlet anlayışına uygun olarak siyasi mülahaza ve baskılardan korunabileceği bir yöntem ile olmalıydı. Güney Kıbrıs’ta Başpiskopos halk tarafından seçilmekte ve ömrünün sonuna kadar onu bu görevden kimse alamamaktadır. Bundan dolayı da Başpiskopos, siyasetçilerden çekinmeden görüşlerini rahatlıkla açıklayabilmektedir. Bizde ise siyasiler, Din İşleri Başkanının televizyon programlarına çıkıp çıkmamasına bile karışmaktadır. Güney’de kilise, din eğitimi dâhil din ile ilgili tüm işleri yönetirken, bizde Din İşleri Başkanı’nın cami görevlilerinin yerlerini değiştirmesine bile izin verilmemektedir. Güneyde kilise, kiliseye ait vakıf mallarını yönetirken; biz de Din İşleri Başkanı’nın kendi cami avluları ile bütçesini bile yönetemesin müsaade edilmemektedir.

Güneyde kiliselere görevli atanmasında Kilise tam yetkili iken; bizde siyasilerin emir ve talimatı olmadan bu atamalar yapılamaz hale gelmiştir. Bu yüzden de Din İşleri Başkanlığı’nda yapılmış olan istihdamların büyük bir bölümü yasadışıdır ve Din İşleri Başkanlığı bu konuda yetkisini kullanamamaktadır. Güneyde Kilise, kendi görevlilerini denetlerken hiçbir siyasi baskıya maruz kalmaz iken; bizde siyasilere yakın olan ve yüz kızartıcı suçlar işleyen din görevlileri, siyasiler tarafından korunmakta ve daha büyük camilere atanmaları için Din İşleri Başkanı’na baskı yapılabilmektedir. Siyasilerin bu tür baskıları altında bulunan bir Din İşleri Başkanı’nın kendi vicdani kanaatini kullanarak, halka dini doğru öğretmesi mümkün değildir. Hatta bu şartlar altında ahlaki olarak topluma örnek olması da mümkün değildir. Din adına bu kadar çarpıklığın bulunduğu bir ortamda, Din İşler Başkanı’nın KKTC’de İmam Hatip Lisesi açılması ile ilgili açıklamalarının inandırıcı bulunması beklenemez. Çünkü bu talebin gerekçeleri ile birlikte bir proje olarak hazırlandıktan sonra ilgili kurum ve kuruluşların bilgi ve onayına getirilerek tartışmaya açılması gerekirdi. Bu yapılmadığı için de sağlıklı bir tartışma ortamı doğmamıştır.

Tüm bunlar değerlendirildiğinde, eksiklik ve aksaklıklarına rağmen Güney Kıbrıs’taki dini yapının, Kuzey Kıbrıs’taki dini yapıdan daha sağlıklı olduğu söylenebilir. Çünkü güneyde, siyasetçilerin baskısı altında ezilen ve büzülen bir din adamı profili yoktur. Aksine din adamları gerektiğinde hiç çekinmeden, siyasetçilerin ve resmi ideolojinin aksine açıklamalar yapabilmektedirler. Bu durum hem demokrasi hem de din adına daha sağlıklı bir ortam demektir. Çünkü insanların inanç ve düşüncelerini özgürce açıklayabildikleri bir ortamda din ve vicdan hürriyetinden bahsetmek mümkündür. Aslında Hz. Muhammed döneminde “din adamları” diye bir meslek sınıfı yoktu ve dini hizmetler gönüllülük esasına göre halk tarafından yürütülüyordu. Ancak gelişen şartlar, insanlığın ortak sorumluluğunda olan dini ve ahlaki değerlerin belli bir meslek sınıfının sorumluluğundaymış gibi algılanmasına yol açtı.

İslam tarihinde din adamlığının bir mesleğe dönüşmesi, Hz. Ömer döneminde ortaya çıkmıştır. Bu uygulama, din ve devlet politikalarının birbiriyle paralel yürütülmesinin yolunu açarak, dini grup ve cemaatlerin haksız rekabetlerinden doğan ayrışmaları kısmen de olsa engellemiştir. Ancak bu anlayış zamanla dinin, devlet ve milletlerin birbirleri ile ayrıştırmalarının bir aracı haline dönüşmesine yol açmıştır. Bu uygulama dini özgürlükleri koruyan devlet anlayışı yerine, dini kullanan devlet anlayışının gelişmesinin de yolunu açmıştır. Bugün KKTC’de yaşadığımız din konusundaki tartışmaların kaynağında da tarih boyunca din ve siyaset arasında oluşmuş olan bu çarpık ilişki ağı yatmaktadır. KKTC’ye uygun bir din eğitimi ve yönetimi modelinin bulunabilmesi için, öncelikle dini faaliyetlerin tamamen ya da kısmen sivil örgütlere devredilmesi dâhil farklı sistemlerin tartışılabileceği sağlıklı bir tartışma ortamının yaratılmasına ihtiyaç vardır.

Yusuf Suiçmez

Cinsellik Sorunu

Son günlerde kamuoyunda cinsel taciz söylemeleri, siyasetçilerin adı ile anılmaya başladı. Baykal, MHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Didinmez ile eski İstanbul İl Başkanı İhsan Barutçu’nun cinsel içerikli kasetler sebebiyle siyasi hayatlarının değişmesi, İtalya Başbakan’ı Berliskoni’nin cinsel taciz suçlarından başının belaya girmiş olması, şimdi de Uluslararası Para Fonu (IMF) İcra Kurulu’nun, IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn’ın cinsel taciz suçlaması sebebiyle tutuklanması, cinselliğin insan hayatında ne kadar etkili ve önemli olduğunu görmek için yeterlidir.

Ne yazık ki insan hayatında bu kadar etkili olan cinsellik hakkında sağlıklı bir eğitim programı geliştirilememiştir. Kimilerine göre şeytani bir eylem olarak görülen cinsellik kimine göre, hayatın gayesi kimine göre de kutsallığın zirvesi şeklinde algılanmaktadır. Bu üç anlayışta cinselliği gerçek anlamda anlamamız için yeterli değildir. Çünkü her üç görüş de tamamen bu görüşleri ileri sürenlerin duygu ve düşüncelerini yansıtmaktadır. Cinsellik insanlığın varoluş serüveninin ilk ve son durağıdır. Çünkü canlıların var olma ve yok olmaları üreyebilme süreçlerini devam ettirebilmelerin bağlıdır. Tabi ki cinselliği sadece üreme ile de açıklayabilmek mümkün değildir. Çünkü cinsellik, insanın kendine ve paylaşımcı cinse (karşı cinse) nasıl baktığımızı da ortaya koyan önemli bir olgudur.

Bu itibarla da cinsellik bir kişilik meselesidir. Çünkü karşı cinsi sadece cinsel egolarınızı tatmin edeceğiniz bir araç olarak bakarsak, o zaman insana ve insanlığa bakışınızda da, ahlaki bir zaaf ortaya çıkar. Çünkü cinsel saldırganlık ve istismarların arkasında yatan ana etkenlerden bir tanesi bu yanlış bakış açısıdır. Bu tür davranışlarda karşı tarafın bedenine ve ruhuna saygı yoktur. Bu tür ilişkilerin düşünce arka planında sevgi değil üstünlük ve güç gösterisi bulunmaktadır. İslam inancına göre cinselliğin ana gayesi, insanlığın ortak ahlaki değerlerinde buluşarak bunları korumak için hayatı paylaşmaktır. Bu durum Kuran-i Kerim’de açık olarak ifade edilmiştir. Bu anlayışa göre cinsellik tamamen fiziki ve bedensel bir olay değildir. Çünkü cinselliğin temel amaçlarından birisi de aşk ve sevgi temelinde birlikte yaşamayı öğrenmektir.

Bu vesile ile de de aşk, sevgi ve saygıyı canlı tutmanın bir aracıdır. Bu yüzdendir ki Kuran-i Kerim’de kadın ver erkek arasındaki ilişkide sevgi ve rahmetin esas olduğu açık bir şekilde ifade edilmiştir. Bu açıdan bakıldığında cinsellik, bir bakıma insan olmak ve insani sorumluluğu taşımayı öğrenmektir. Cinselliğe bu gözle bakamayanların sağlıklı bir evlilik ve yuva kurmaları mümkün olmadığı gibi insani ilişkilerini de sağlıklı bir şekilde yürütmeleri mümkün değildir. Çünkü hiçbir insan samimi bir dostluk ve içten bir sevgi olmadan sadece bir tatmin aracı olarak kullanılmayı istemez. Bundan dolayıdır ki tacize uğrayan insanlar, cinsel bir ilişki yaşamış olsalar da bu yaşadıklarından dolayı en büyük ıstırap ve sıkıntıları çekmektedirler.

Aynı şekilde fuhşa zorlanan kadınların ya da baskı altında cinselliği yaşamak zorunda kalan eşlerin cinsel bir mutluluk yaşamaları mümkün değildir. Hz. Muhammed bir hadisinde: “Siz nasıl oluyor da kadınları önce dövüp sonra akşam olunca onlarla birlikte aynı yatağı paylaşabiliyorsunuz?” diyerek, cinsellik ve davranış arasında olması gereken uyuma dikkat çekmiştir. Başta zikrettiğimiz örneklerden de anlaşılacağı üzere, cinsellik eğitimi her yaş ve kademe için gereklidir. Ancak bizim toplumumuzda cinsellik hâlâ daha bir tabudur ve bu yüzden pek çok yanlış anlayış ve davranış sorgulanmadan bir kader gibi algılanıp yaşanmaktadır.

Yusuf Suiçmez

Havadis Gazetesi

Güney Kıbrıs Niye “hayır” dedi?

Güney Kıbrıs Niye “hayır” dedi?

Kıbrıs sorunu, Kıbrıs Türk ve Rum halklarının sorunu olmaktan çok bir BM, AB ve garantörler sorunu görüntüsü vermektedir. Çünkü halkların ortak iradesi ve özgür kararları yerine dışarıdan dayatmalarla çözülmeye çalışılmaktadır. Ancak Kıbrıs sorununun, halkların iradesine dayanan demokratik bir yöntem ile çözülmesi önünde de büyük engeller vardır. Bu engellerin başında Güney komşularımızın Annan Planı’na % 75.86 oy ile “hayır” demesi gelmektedir. Biz genelde bizim tarafın “evet” demesini ne anlama geldiğini tartıştık ve “evet” denmesini Türk tarafının çözüm yönündeki iradesi olarak değerlendirdik. Peki, Güneyin “hayır” demesi ne anlama gelmektedir? Bizim “evet” dememizi birleşik Kıbrıs için bir irade olarak değerlendirenlere göre Güneyin “hayır” demesi de birleşik Kıbrıs’a “hayır” anlamına gelmektedir. Bu yoruma göre, demokratik bir yöntemle Birleşik Kıbrıs’a ulaşmak neredeyse imkansızdır.

Güney Kıbrıs halkının Annan Planı’na “hayır” demesini Annan Planı’nın Güney’in çıkarlarını, büyük ölçüde korumadığı şeklinde değerlendirirsek, bu durumda da bizdeki milliyetçilerin “hayır” demesini, Türk tarafının menfaatlerini görememek, ya da birleşik Kıbrıs tezine esastan karşı çıkmak olarak değerlendirmek gerekir. Burada var olan bir başka ihtimal ise Palanın eksik ve yetersiz olmasıdır ki, bence bu sonucun çıkmasında en etkili sebep buydu.

Tarafların “evet” ve “hayır” demelerini siyasi taktik açısından değerlendirirsek, Türk tarafının “evet” demesini uluslararası güçlerin sempatisini kazanma açısından olumlu kabul edebiliriz. Ancak bu sempatinin reel politikada psikolojik üstünlük sağlamaktan öte bir anlamı yoktur. Nitekim Güney Rum yönetimi Annan Planına “evet” diyen bir lideri başa getirerek, bu psikolojik üstünlüğün etkisini kırmaya çalışmıştır. Türk tarafı ise plana “hayır” diyen Sayın Eroğlu’nu başa getirerek, aslında bir açıdan, yaşananlara tepkisini ortaya koymuştur. Ancak bu tepki, Annan Planı temelinde Türk tarafının çözüm yönündeki iradesinin de en azından bir süreliğine askıya alınması anlamına gelmektedir. Çünkü Sayın Eroğlu ve Anastasiadis’in siyasi pozisyonları birleşik Kıbrıs tezi için uygun değildir. Çünkü Güney % 76’ya yakın halkın “hayır” dediği Annan Planı ya da ona yakın bir plana şimdi kalkıp “evet” demesi normal şartlarda mümkün değildir. Annan Planı’na “hayır” demiş olan Eroğlu’nun da bu plan ya da plana yakın bir çözüm önerisine “evet” demesi kendi siyasi çizgisi ile bağdaşmaz. Bu yüzden de, bu siyasi konjonktürde birleşik Kıbrıs tezini savunmak, siyasi manevradan öteye geçemez.

Bu siyasi manevralar sebebiyle olsa gerek ki BM, AB ve Garantörler her iki tarafı da siyasi ve ekonomik baskı altına almak stratejisini geliştirdiler. Bu stratejinin bir yansıması olarak da Güney Kıbrıs Dünyanın en zengin ülkelerinden birisi iken, neredeyse iflas noktasına geldi. Kuzey Kıbrıs da, sosyal haklar ve refah açısından Türkiye’nin ilerisinde iken, Türkiye’nin gerisine düştü. Peki, BM ve AB yetkileri bu sonuçları göremediler mi? Gördülerse göz göre göre neden buna göz yumdular? Eğer bu bir siyasi taktik idiyse, o zaman halkların değil de bu oyunu oynayanların çözümü gerçekten arzulayıp arzulamadıklarını sorgulamak gerekmez mi?

Türkiye’deki Başbakan Davutoğlu’nun yeni kabinesine baktığımızda AB’den sorumlu bakan olan Mevlüt Çavuşoğlu’nun Dış İşleri Bakanlığı’na, AB’de çalışmış deneyimli bir bürokrat olan Volkan Bozkır’ın ise Avrupa Birliği Bakanlığı’na getirilmesi, yeni hükümetin AB sürecine oldukça önem vereceği sinyalini vermektedir. Bu durum doğal olarak Kıbrıs müzakere sürecini de etkileyecektir. Sayın Erdoğan’ın 1 Eylül’deki ziyareti esansında, AB süreci ile ilgili takınacağı tavır, yeni bir sürecin temel parametrelerini de ortaya koyacaktır. Bir önceki süreç için “Aldatıldık” açıklamasını yapan Sayın Erdoğan’ın, bu seferki süreçte daha dikkatli davranması beklenmektedir.

Yusuf Suiçmez

Havadis Gazetesi 31 Ağustos 2014