Etiket arşivi: AKP

Türkiye Yerel Seçim Sonuçları ve Muhtemel Gelişmeler

Türkiye Yerel Seçim Sonuçları ve Muhtemel Gelişmeler

Sonuçları merakla beklenen 2014 Türkiye yerel seçimleri bitti ve yeni bir siyasi döneme girildi. Bu seçimler artık Türkiye’de kriz yaratma siyasetinin tutmadığı mı yoksa Türkiye seçmenlerinin yolsuzluk iddiaları konusunda yeteri kadar duyarlı olmadığı mı tartışılmalarını gündeme getirdi.

Muhalefetin seçim stratejisine bakıldığında dört ana adımdan oluştuğunu görürüz. Bunlardan birincisi Gezi Olaylarına dayanarak iç karmaşa yaratmaktır. Bu konu da oldukça başarılı olundu; ancak istenilen sonuç alınamadı. Stratejinin ikinci ayağı ise ekonomik istikrarı sarsmaktı. Aslında bu adım Gezi olayları ile paralel sürdürüldü ve kısmen başarılı olundu. Üçüncü adımın ise AKP’nin dindar tabanının da vicdanında, yine dindar bir aktör olan cemaat ile bu stratejiye meşruiyet kazandırmak olduğu gözüküyor. Gezi olayları ve Fetullah Gülen siyasi olayları ile yaratılmaya çalışılan siyasi dalgalar öyle gözüküyor ki Başbakan Erdoğan’ın karizmatik liderliği ile ekonomideki başarısının duvarlarına çarparak geri döndü. Ekonomik istikrarı sarsma konusunda, muhalefetin stratejisi kısmen başarılı olarak döviz, faiz ve enflasyonda belli bir yükseliş sağlandı. Ancak seçim sonuçları tüm bur stratejilerin başarısızlığa uğramasına neden oldu. Eğer muhalefet bu stratejisinde başarılı olsaydı, Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler bitene kadar bu strateji ile siyasete devam edecekti. Yine Ankara ve İstanbul da CHP ve MHP’nin AKP’ye karşı işbirliği yapmış olduğu gözükmektedir. Bu da AKP’yi bu merkezlerde başarısızlığa uğratıp, düşüşünü devam ettirme stratejisinin bir parçasıydı ve dördüncü adımı oluşturmaktaydı.

Başbakan Erdoğan ise muhalefetin yolsuzluk stratejisine karşı olarak ekonomik gelişmeleri delil gösterip, yolsuzluğun olduğu bir ülkede bu tür ekonomik gelişmelerin olamayacağı söylemini geliştirdi. Gezi Olayları stratejisi ve cemaatin saldırılarına karşı da milli güvenlik ve egemenlik argümanlarını geliştirdi. Seçim sonuçları, Türkiye seçmeninin yolsuzluk iddialarını yeteri kadar inandırıcı bulmadığını; dolayısıyla AKP iktidarına değil de muhalefete güven sorunu yaşadığının mesajını verdi. Bu durum bazı usulsüzlük ya da yolsuzlukların yapılmadığı anlamına gelmemekle birlikte, bu iddialarının reel ekonominin yansımalarından daha güçlü olmadığını; muhalefetin yolsuzluk ya da usulsüzlük yapıldığı iddialarının doğru bir yönü olsa bile bunun AKP’nin sistematik ve bir bütün olarak bunlara bulaştığı şeklinde algılanmadığını göstermektedir.

Bu seçimlerin ardından Cumhurbaşkanlığı, ardında da genel seçimlerin yapılacak olması siyasi dalgalanmanın bir süre daha devam etmesini gerekli kılmaktadır. Çünkü muhalefetin bu süreçte yeni bir argümanla seçmenin karşısına çıkıp, seçmeni ikna etmesi oldukça zor gözükmektedir. Ancak yolsuzluk argümanı ile de çok daha ileri gidemeyeceği açıktır. Dolayısıyla Türkiye’de artık bir iktidar değil muhalefet sorunu yaşanacaktır. Özellikle yıllarca birbiri ile en acımasız siyasi mücadeleyi yürütmüş olan CHP ve MHP’nin İstanbul ve Ankara’da işbirliği yapmış olması, bu partilere ideolojik bağlarla bağlı olan tabanlarında büyük bir hayal kırıklığı yaratmış ve siyasi temel dinamiklerini sarsmıştır.

Yerel seçimlerin ardından para piyasalarındaki olumlu gelişmeler, seçmenin verdiği kararın ne kadar isabetli olduğunu kanıtlamaktadır. Hemen seçimin ardından TL’nin değer kazanması borsa değerlerinin büyük bir yükseliş göstermesi bu isabetli kararın ilk meyveleri olmuştur. Yakın zamanda doğal olarak faizlerde tekrar bir düşmenin olması kaçınılmaz gözükmektedir. Erdoğan’ın Merkez bankasına çağrısı bunun sinyalini vermiştir. Bu olumlu gelişmeler doğal olarak Erdoğan’ın rakipsiz bir şekilde cumhurbaşkanlığına gitmesinin yolunu açmıştır. Muhalefetin ortak cumhurbaşkanı düşüncesi bu süreçte bir fayda vermeyecektir. Aksine bu tür bir söylemin sürdürülmesi ideolojik temelli argümanlar üzerine kurulu olan CHP ve MHP siyasi tabanlarının daha da fazla kopmalara yol açabilir. Bu durum iktidar açısından olumlu olmakla birlikte demokrasinin sağlıklı yürümesi açısından bazı riskler de taşımaktadır.

Öyle gözüküyor ki, Türkiye’de mevcut muhalefetin demokrasinin sağlıklı yürümesi için üzerine düşen misyonu gerçekleştirmesi oldukça güç gözükmektedir. Bu ise iktidarın daha keyfi davranabilme olasılığını güçlendirmektedir. Şu anda Türkiye siyasetinin kilit isminin Başbakan Erdoğan olduğu aşikârdır. Dolayısıyla Sayın Erdoğan’ın tercihleri muhalefetin de geleceğini belirleyici olacaktır. Yerel seçimlerde sağlanan % 45’in üzerindeki başarı Erdoğan için Cumhurbaşkanlığının kapılarını sonuna kadar açmıştır. AKP’nin tüzüğünde bir değişikliğe gidilmediği takdirde Erdoğan için siyaset dışı kalmak ile Cumhurbaşkanlığına geçmek arasında bir tercih yapmak zorunda kalacaktır. Erdoğan’ın açıklamalarına baktığımızda, Cumhurbaşkanlığını tercih edeceği yönündeki sinyaller daha güçlü olarak gözükmektedir. Bence Türkiye halkı yerel seçimler esnasında hem şahsı hem ailesi ve yakınları doğrudan hedef alınmasına rağmen halktan aldığı bu destek, halkın Cumhurbaşkanlığı seçimleri tercihi için de bir sinyaldir. Zaten muhalefet de bu seçimlerden sonraki adımın Cumhurbaşkanlığı olduğunu bildiği için, bu adımı engelleme adına elindeki kozları sonuna kadar kullanmıştır. Ancak bu aşamadan sonra Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına geçmesi, muhalefet açısından daha da faydalı olabilir.

Sayın Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına geçmesi durumunda AKP’nin yeni bir sürece girmesi ve buna bağlı olarak da muhalefetin yeniden yapılanması mümkün olacaktır. Bu süreçte AKP’nin kendi muhalefetini yaratması da mümkündür. Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına geçmesi durumunda, yerini kimin doldurabileceği yavaş yavaş AKP içinde de daha sesli olarak tartışılmaya yakında başlayacaktır. Erdoğan’ın yerel seçim sürecinde sesi kesildiğinde Konya Mitingine kendi yerine Dışişleri Bakanı Ahmet Davudoğlu’nu göndermiş olması ve Konya’da AKP’nin çok yüksek bir başarı sağlaması, Erdoğan’ın halefinin Davudoğlu olacağı sinyali gibi değerlendirilebilir. Davudoğlu tercihi, iç ve dış siyasi projelerin gerçekleştirilmesi için doğru bir tercih olarak gözükebilir; ancak parti içi dengeler açısından doğru bir tercih olup olmadığı zaman içerisinde görülecektir. Ayrıca komşularla sıfır sorun siyasetinden Suriye ile neredeyse çatışma durumuna gelinmesi, dış siyasetteki başarısı konusunu da tartışılır hale getirdi. Tabii ki, Erdoğan sonrası için kulislerde adı dolaşanlardan birisi de Numan Kurtulmuş’tur. Kurtulmuş’un dezavantajı ise dışarıdan gelip sonradan AKP’ye katılmış olmasıdır. Tabii ki süreç içerisinde yeni isimlerin de ortaya çıkması muhtemeldir. Bu sebeple Erdoğan ve Gül’ün yakın zamanda cumhurbaşkanlığı için yapacakları görüşmeler, hem Erdoğan’ın halefi hem de Sayın Gül’ün siyasi geleceği konusunu aydınlığa kavuşturacaktır.

Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına geçmesi durumunda yerine bırakacağı kişinin parti içi dengeleri koruyamaması durumunda AKP’de de KKTC’de Eroğlu-UBP ilişkilerinde yaşanan türden olayların yaşanması mümkündür. Öyle gözüküyor ki, Sayın Erdoğan’ın gelişi kadar gidişi de Türkiye siyasetinde çok güçlü etkiler yaratacaktır. Ancak demokrasilerde, şahısların geçici, halkın demokratik bilinci ve kendine olan güveninin varlığının ve kaderinin esas belirleyicisi olduğunu unutmamak gerekir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/turkiye-yerel-secim-sonuclari-ve-muhtemel-gelismeler/4224

Yusuf Suiçmez

Twitter ve YouTube yasağı

Twitter ve YouTube yasağı

Son günlerde Türkiye’de tartışılan önemli bir konu sosyal medyanın iki önemli sitesi olan Twitter ve YouTube’nin yayınının engellenmesidir. Hükümetin bu tavrını eleştirenler, Başbakan ve partisinin sahip olduğu dindar kimlik sebebiyle, dini inançtan kaynaklanan bir yasakçılığa gidiş olarak değerlendirmektedir. Bu eleştiriyi daha da ileri götürüp, hükümetin tavrını toplumu dünyadan habersiz hale getirip daha kolay yönetmek arzusu olarak değerlendirip, İran ve Suudi Arabistan’a benzetmesi yapanlar da bulunmaktadır. Ancak internet üzerinde yaptığım araştırmada Youtube ve Twitter’i yasaklayan ülkeler arasında Suudi Arabistan zikredilmemektedir.

Bu tür yasaklar koymak ya da yasak koyma tehdidinde bulunan ülkeler: Çin, Mısır, Suriye, Hindistan, İran, Güney Kore, İngiltere ve Fransa’dır. Ancak İngiltere Başbakanı, İngiltere’deki ayaklanmalar esnasında Twitter’i yasaklama tehdidi yapmasına rağmen, olaylar sakinleşince bunu uygulamaya koymamıştır. Dikkat edilirse, yasak koyan ülkeler ya sosyalist ya da Müslüman ülkelerdir. Bu durum, Twitter gibi sosyal medya araçlarının Amerikan dış politikaları ile bağlantılı olarak değerlendirilmesine yol açmaktadır. Ancak bu araçların herkes tarafından kullanılabilir olması, bu tür bir eleştiriyi geçersiz kılmaktadır. Ayrıca sosyal medyaya konan yasakların çok kısa zamanda delindiği bilinmektedir. Nitekim yasaklanan sosyal medya sitelerine hotspot shield gibi bazı yardımcı programlarla erişilebildiği bilinmektedir.

YouTube yasak ya da kısıtlama getiren ülkelere baktığımızda Twitter’dan çok daha fazla olduğu görülür. Bu ülkeler arasında Rusya, Almanya, Ermenistan, Brezilya ve Amerika Birleşik Devletleri de bulunmaktadır. Ancak bu kısıtlama ve yasaklamalar genel bir nitelik kazanmamıştır. Kısıtlamaya sebep olan ve mahkeme kararıyla suç olduğu tespit edilen videolar kaldırılınca yasaklar ve kısıtlamalar da kaldırılmıştır.

Fransa’da özellikle Yahudi düşmanlığı içeren yayınlar yapılması üzerine açılan dava sonrası, Twitter’a belli bir sınırlama getirilmiştir. Nitekim Twitter, Fransa mahkemesinin kararı doğrultusunda bu yayınları silmiştir. Ancak Twitter’in Fransa’da temsilciliğinin bulunmaması ve bazı hukuki boşluklar sebebiyle sorun devam etmektedir. Türkiye’deki durum da buna benzemektedir. Hükümet, Twitter’in Fransa örneğinde olduğu gibi Türkiye mahkemelerinin verdiği kararlar doğrultusunda adım atılmamasını çifte standart olarak değerlendirmektedir. Bu durum hükümeti kısmen haklı çıkarmakla birlikte, genel bir yasak için yeterli bir neden değildir. Çünkü sosyal medya aracılığı ile mağdur edilen insanların haklarını savunurken, bunları kullanan milyonlarca suçsuz insanın iletişim ve haberleşme haklarını da göz önünde bulundurarak mücadelenin sürdürülmesi gerekirdi. Nitekim İngiltere’de 2011 de çıkan iç karışıklık esnasında Başbakan David Cameron da Twitter’i kapatma tehdidinde bulunmuş; ancak bunu uygulamaya koymamıştı.

Arap Baharı olarak nitelenen süreçte ise Tunus, Kamerun ve Nijerya güvenlik gerekçesi ile sosyal medyaya sınırlamalar getirmiştir. Mısır’daki askeri darbenin de sosyal medya üzerinden planlandığı bilinmektedir. Dolayısıyla Türkiye’deki yasak ilk olmadığı gibi sosyal medyaya yasaklar getirilmesi sadece AKP ile özdeşleştirilemez. Nitekim 2009’da CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun da Facebook’un kapatılması için dava açtığı medyada yer almıştı. Kendisinden bunu yalanlayan herhangi bir beyanı da en azında ben duymadım. Bu durum, yasakçılığın siyasetimizin genel bir ruh halini ifade ettiğini göstermektedir. Her gelen iktidarın kendi siyasi çıkarına ve ideolojisine göre yasaklar getirmesi ve halkı siyasetin öznesi değil nesnesi konumuna sokması bunun açık bir kanıtıdır. Bu sebeple konuyu sadece Twitter, Facebook ya da YouTube yasağı olarak değil; bir zihniyet ve siyaset biçimi olarak da değerlendirmek gerekir.

Şu da bir gerçek ki, tüm siyasi partiler sosyal medyayı bir propaganda aracı olarak kullanmaktadır. Dolayısıyla, yasak getirmek yerine etkin bir karşı savuma kurulması daha doğru bir adım olurdu. Hükümet kanadı engellemeye gerekçe olarak milli güvenliği göstermektedir. Milli güvenlik konusu hepimizi güvenliğini ilgilendirdiği için göz ardı edilebilecek bir şey değildir. Ancak ne adına olursa olsun insanların bilgi edinme ve haberleşme hakkını engelleyen yasakların hem ulusal hem de uluslararası farklı güvenlik risklerini yarattığın unutmamak gerek. Bu yüzden kişi hak ve hürriyetlerini sınırlayan yasaklar normal bir devlet ya da kişiliğin izlerini taşımaz. Ancak özgürlüğün de sorumsuzca kullanımı kabul edilebilir değildir. Bu yüzden genel yasaklar yerine, suçlu ile suçsuzu ayıran nitelikli yasakların konulması gerekir ki birisinin hakkını koruyalım derken başkasının hakkını elinden almayalım.

Kanaatimce Türkiye Cumhuriyeti yetkililerinin, suiistimallerle mücadele ederken kapalı toplum arzusu veya görüntüsü vermemek için kamu yararı ve adalet ilkesini dikkate alarak, halkı yeterli ölçüde bilgilendirerek hareket etmeleri gerekir. Bunun için de bilişim suçlarını düzenleyen kanunda birey ve kamu yararını koruyacak şekilde düzenlemeler yapılmalıdır. Bu kanun düzenlemesi yapılırken özgürlüklerin korunması esas alınmalı, suçun istisnai ve bireysel oluşuna dikkat edilmelidir. Sonuçta sosyal medya aracılığı ile işlenen suçlara müdahale televizyon ve gazete aracılığıyla işlenen suçlara müdahaleden daha kolaydır. Ayrıca sosyal medyadaki haberleri kamuoyuna daha etkili şekilde sunan, yazılı ve görsel yayın araçlarıdır. Ayrıca sosyal medyadaki iddialara insanların aynı şekilde anında cevap verme şansı varken; televizyon veya gazeteler aracılığı ile işlenen suçlara aynı şekilde anında cevap verme imkânı bulunmamaktadır. Nitekim ben de Din İşleri Başkanlığı görevinden alındıktan sonra gazetelerde yer alan iftiralara karşı açtığım dava üç yıl sürmüş ve gazetenin iç sayfalarının birinde yayımlanan küçük bir özür ve düzeltme yazısı ile yetinmek zorunda bırakıldım. Şüphesiz sosyal medya olmasaydı, kişilik haklarımı savunmam daha da zor olacaktı.

Aynı şekilde sosyal medyanın uluslararası boyutu da dikkate alınarak, uluslararası hukukun da geliştirilmesi için girişimde bulunulmalıdır. Uluslararası alanda, hem devlet hem de devlet dışı oyuncular istihbarat, mali hırsızlık gibi konularda siber suçlarla ve diğer sınır ötesi suçlarla ilgili sürekli yeni düzenlemeler yapmaktadır. Uluslararası sınırları aşan ve en azından bir devletin haklı çıkarlarını ilgilendiren saldırılar siber savaş olarak değerlendirilebilmektedir. Dolayısıyla, Türkiye kendi güvenliğine karşı olan saldırılara karşı hem diplomatik hem de uluslararası hukuki mücadelesini sürdürmelidir. Ancak ne olursa olsun siyasi kaygı ya da beklentiler içerisine girilip yasakçılıktan medet umulmamalıdır. Hele ki din adına yasakçılık asla savunulmamalıdır. Çünkü Allah, Şeytan’a bile işlediği suçların karşılığını görmek şartıyla var olma hakkıyla birlikte fikir ve teşebbüs hürriyetini de vermiştir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/twitter-ve-youtube-yasagi/4153

Yusuf Suiçmez

Türkiye Siyasi Gündemi ve Takvimi

Türkiye Siyasi Gündemi ve Takvimi

30 Mart’ta gerçekleşecek olan Türkiye yerel seçimlerine çok az bir zaman kaldı. Bu seçim Türkiye’nin iç ve dış dinamiklerinin nasıl şekilleneceğinin de sinyalini verecektir. Çünkü yerel seçimlerden sonra, Cumhuriyet tarihinde ilk defa halkın seçeceği Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunun 10 Ağustos, ikinci turunun ise 24 Ağustos’ta yapılacağı açıklandı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin hemen ardından ise 2015 genel seçimlerinin ise 14 Haziran 2015 Pazar günü yapılması bekleniyor. Doğal olarak bir yıl boyunca Türkiye gündemini ağırlıklı olarak seçimlere yönelik siyasi propagandalar meşgul edecektir.

Yerel Seçimlerin en önemli merkezlerine baktığımızda, her zaman olduğu gibi yine İstanbul, Ankara ve İzmir’in öne çıktığını görmekteyiz. AKP’nin İstanbul’daki adayı Kadir Topbaş gerçekten başarılı bir başkan olarak kabul edilmektedir. Karşısına çıkan en güçlü aday olarak ise Baykal’a karşı CHP başkanlığı seçimini kaybeden Mustafa Sarıgül gözükmektedir. Sarıgül Baykal’a rakip olduktan sonra partiden ihraç edildi ve partiye tekrar dönmek için verdiği hukuki mücadeleyi de kaybetmişti. Kılıçtaroğlu’nun uzun bir süreden sonra Sarıgül’ü CHP’ye kabul etmesini, AKP’nin yükselişine karşı bir birliktelik olarak yorumlayanlar yanında, Kılıçtaroğlu sonrası için bir alternatif olarak da değerlendirenler var. Bu yüzden İstanbul seçimleri Sarıgül’ün siyasi geleceği kadar CHP’nin de siyasi geleceğini etkileme potansiyeline sahiptir. Nitekim Erdoğan da İstanbul Belediye Başkanlığı’ndan AKP başkanlığına geçmişti.

Ankara da ise CHP, AKP’nin artık adı Ankara ile özdeşleşmiş olan adayı Melihe Gökçek’e karşı yine Melih Gökçek’in de içinden geldiği sağ cenahtan gelen bir aday olan Mansur Yavaş’ı çıkarması, Ankara seçimlerini daha da ilginç bir hale getirdi. Çünkü Mansur Yavaş 29 Mart 2009 tarihinde yapılan yerel seçimlerde Milliyetçi Hareket Partisi’nden Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı adayı oldu ve seçimi üçüncü sırada bitirdi. Bu durum, doğal olarak sağdan bazı oyların CHP’ye kaymasına yol açabilir; ancak bazı tepki oylarının da başka partilere kaymasına yol açabilir. Öyle gözüküyor ki, Ankara seçiminde MHP adayı ve tabanının tavrı oldukça belirleyici olacak.

AKP, CHP’nin kalelerinden olan İzmir’de ise partinin en ağır toplarından biri olan Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım’ı aday gösterdi. Binali’nin İzmir’de kaybetmesi, AKP’yi fazla etkilemez; daha çok Binali’nin siyasi geleceğini etkiler. Ancak kazanması durumunda ise bu CHP için bir şok etkisi yapar. Bu özelliği sebebiyle de İzmir’deki seçimin sonucu ayrı bir merak konusudur.

2009’da yapılan yerel seçimlerde AKP %38.39 oyla birinci; CHP %23,08 ile ikinci ve MHP %15,97 ile üçüncü sırada gelmişti. Başbakan Erdoğan bu seçimlerden de birinci çıkacağından emin olduğu için, birinci çıkmaması durumunda istifa edeceğini söylemektedir. Aslında AKP’nin yerel ve genel seçimlerdeki başarısını karşılaştırdığımızda, genel seçimlerde çok daha başarılı olduğunu görmekteyiz. Dolayısıyla AKP’nin bu seçimlerde alacağı oy oranı, genel seçimler için belirleyici olmasa da, genel seçimler için siyasi bir malzeme olacağı açıktır.

Bu seçimin siyasi argümanlarına baktığımızda, ağırlıklı olarak yolsuzluk iddiaları ve cemaat-hükümet çatışmaları etrafında döndüğünü görmekteyiz. Fetullah Gülen Cemati’nin CHP’ye destek veren tavrının, seçimleri nasıl etkileyeceği de merak edilen bir başka konudur. Cemaatin, CHP’ye destek vermesinin arkasında yatan gerçek sebepler ve CHP’nin güç kazanması durumunda, cemaatin ileri gelenlerinin CHP ile nasıl bir ilişki içerisine girecekleri, İnanç yönünden çok yakın oldukları AKP ve Erdoğan’a karşı bu kadar katı bir tutum sergileyen cemaatin, CHP ile ihtilafa düşülmesi durumunda nasıl bir tavır sergileyecekleri de ayrı merak konularıdır.

Cemaat ve muhalefetin yoğun eleştirileri karşısında, Erdoğan özellikle dış güçler eksenli bir karşıt politika geliştirmiştir. Öyle gözüküyor ki, bu politikada oldukça başarılı olmuştur. Fetullah Gülen’ın Amerika’da olması, bu politikanın başarılı olmasında etkili olmuştur. Çünkü Türkiye halkı, özgürlüğüne düşkün bir halktır. Bu yüzden de Türkiye’nin içişlerine karşı yapılan dış müdahaleler savunmacı bir tarın gelişmesin yol açmaktadır. Nitekim meydanlardaki hava da bu duygu halinin hakim olduğu izlenimi vermektedir. Fetullah Gülen’in, Türkiye’ye dönmemesi ve canlı yayın yerine kaset ya da yazılarla görüşlerini açıklaması, hareketin dış güdümlü olduğu izlenimini yaratmıştır. Bu durum Şia tarihindeki sefirler dönemini andırmaktadır. Bu dönemde de kayıp olan imamla görüştüğünü iddia eden kişiler, uzun bir süre Şia halkını gaip imam adına yönetmiş ve yönlendirmişlerdi.

Bu seçimlerden, AKP’nin 2009 seçimlerindekinden daha başarılı çıkması durumunda, bunun Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerin de havasını değiştireceği şüphesizdir. Bu durumda hem muhalefet hem de Cemaat birlikte kaybetmiş olacaklar. Bir arkadaşım, AKP’nin oylarının düşmesi durumunda, hükümeti zorlamak için muhalefetin daha keskin bir tavır sergileyip iç istikrarsızlığı daha da bozmaya çalışacakları endişesini; bir başka arkadaşım ise AKP’nin oylarını yükseltmesi durumunda Erdoğan’ın tek adam politikalarının daha da belirgin hale geleceği endişesini belirtti. Bu durum, demokrasimizin henüz daha toplum yararını koruyacak bir yapıya kavuşmadığının göstergesidir. Demokrasi ve hukuk devleti bilincinin gelişmediği ülkelerde, seçimler halk için daha iyi olandan çok daha fazla kazanmak isteyenlerin ihtiras yarışına dönüşür. Türkiye’de yaşanan seçim süreci, böyle bir demokrasi anlayışının hakim olduğunu çağrıştırmaktadır.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/turkiye-siyasi-gundemi-ve-takvimi/4006

Yusuf Suiçmez