Etiket arşivi: Din ve siyaset

Müftüyü Halk Seçsin

Müftüyü Halk Seçsin

Havadis’in geçen Pazar günkü Poli ekinde Din İşleri ile ilgili önemli meseleler tartışıldı. Ardından Din İşleri Başkanı, bir diğer unvanı ile Kıbrıs Müftüsü Talip Atalay’ın Ak Parti’den Mersin milletvekilliği aday adayı olması gündeme oturdu. Bu yüzden, her iki gelişmeyi birlikte değerlendirmenin faydalı olacağı kanaatiyle bu yazımda her iki gelişmeyi konu edinmeyi gerekli gördüm.

Poli’nin Ali Dayıoğlu ile yaptığı röportajda, özellikle Din İşleri Başkanlığı’nın sadece Sünni Hanefilere hizmet ettiği ileri sürüldü. Röportajda değinilen bir başka konu ise Din İşleri’nin cami yaptığı ancak cem evi yapmadığıdır. Aslında cem evi yapımının yasaklanması Cumhuriyetin kuruluşu yıllarında çıkarılan Tekke ve Zaviyelerin kapatılması kanununa dayanır. Osmanlı döneminde millet sistemine dayalı bir devlet anlayışı olduğu için, tüm farklı dini inançlara, mezhepler ve tarikatlara Osmanlı’nın hukuk sistemi içerisinde belli müsamaha tanınmıştı. Bu müsamaha sınırları içerisinde Mevlevi, Bektaşi ve diğer tasavvuf kurumlarına ait tekke ve zaviyelerde sema ve müzikal ibadetler icra edilebiliyordu. Hatta Lefkoşa Mevlevi Teknesi’nde bu gelenek yasak geldikten sonra da uzun süre devam etmiştir. Bu anlayış sebebiyle de, bu yerlerin ibadethane olarak kabul edilip edilmemesi şeklinde bir tartışma da yoktu. Bu tartışmalar Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan ulus devlet anlayışının eseridir.

Din İşleri Yasası (29/93 sayılı), camii dışındaki ibadet yerlerini yapmak ya da yaptırmak yetkisini Din İşleri’ne vermemiştir. Osmanlı döneminde her din ve tarikat faaliyetlerini büyük oranda kendi mali imkanları ile kurdukları vakıflar aracılığı ile yürütüyorlardı. Cumhuriyete geçişle bu kurumlar kapatıldı ve mülklerine de el konuldu. Yaklaşık 100 yıl sonra bazı azınlıklara ait vakıflar iade edilmeye başlandı. Ancak Türkiye’de yapılan bu düzenleme sadece azınlık vakıflarını kapsadı. Siyasi irade Müslüman vakıfları sahiplerine iadeyi uygun görmemiştir. Nitekim bugün resmi olarak cem evi statüsünde olmasa da, bu inanç sahipleri dernek çatısı altında aynı faaliyetleri sürdürmektedir. Kapatılan diğer tarikatların durumu da farklı değildir. Dolayısıyla, tekke ve zaviyelerin kapatılması, bunlara ait olan vakıf ve mülkiyetlerin ellerinden çıkmasını sağlamış olsa da faaliyetlerini sonlandıramamıştır. Bu durum, yasakların çözüm getirmediğini de kanıtlamaktadır. Ancak, dini inançlar üzerinden yürütülen ahlak dışı politikaların yarattığı korkular, doğal olarak dini inançlara karşı önyargıların oluşmasını sağladı.

Diyanet İşler Başkanı ile bir sohbetimizde, Türkiye’de Diyanet, Kıbrıs’ta da Din İşleri Başkanlığı’nın devlet katkısı almasını tartışmıştık. Bu tartışmada sadece İstanbul’daki Müslüman vakıfların Diyanet’e devredilmesi durumunda, Diyanet’in gelirlerinin devletin vereceği katkıdan daha fazla olacağı sonucu çıktı. Kıbrıs’ta da durum farklı değildir. Müslüman vakıfların gelirleri siyasiler ve bazı çıkar çevreleri tarafından talan edilmese, Din İşleri Başkanlığı’nın devlet katkısına ihtiyacı olmazdı. İngiliz idaresinin belli dönemlerinde, Vakıflar ve Müftülük makamına zarar verilmiş olsa da daha sonra Müftüyü halkın seçmesine izin vererek, Müftülük makamının tekrar itibar kazanması sağlanmıştı. Ancak Müftülük tarihinde halkın seçtiği tek Müftü olan Mehmet Dāna Efendi, seçildikten sonra yoğun bir baskı altına alınarak sindirilmeye çalışıldı. Bunun en güçlü sebebi, vakıf mallarını yağmalamak isteyenlerin Müftüyü önlerinde engel olarak görmeleriydi. Benim Din İşleri Başkanlığı görevinden Kadir Gecesi alınmamda da aynı anlayışın hakim olduğu kanaatindeyim. Çünkü Kıbrıs Türk halkının maddi ve manevi mirası olan kayıp antik halılar, tarihi eserler (Yavuz Sultan Selim’e ait kılıç ve elyazması Kuran-i Kerim ve bazı yazmalar), konularında yetkililere resmi yazılar yazmıştım. Tabii bu yazılara cevap vereceklerine apar topar beni görevden aldılar. Yerime Talip Atalay atandığında tüm bu bilgileri kendisine verdim ve bunların takipçisi olması için resmi bir yazı da yazdım. Ancak edindiğim bilgiye göre, bu konuda hiçbir adım atılmadı. Ayrıca kendisinden, açtığım hukuk davalarında haklarımı aramak için talep ettiğim bilgi ve belgeleri yasal zorunluluk olmasına rağmen vermediği için hakkında Başbakanlığa suç duyurusu yaptım. Talip Atalay’ın neden böyle davrandığını kendisinin açıklaması lazım. Mademki siyasete atılacak, o zaman kendisini seçecek olanların, kendisini her yönüyle tanıması gerekir.

Poli’nin konu edindiği bir diğer husus ise diğer dini inançların neden Din İşleri Başkanlığı’nda temsil edilmediğidir. Bunun olabilmesi için öncelikle yasanın değiştirilmesi lazım. Bence, Din İşleri Başkanlığı tüm diğer dinlerin de temsil edilebileceği şekilde yeniden yapılandırılabilir. Tabii diğer dini grupların Din İşleri Başkanlığı çatısı altına girmek isteyip istemediklerinin araştırılmasına ihtiyaç var. Bazı dini grupların bunu kabul etmeyeceğini geçmiş tecrübelerimden biliyorum. Ancak, Din İşleri Başkanlığı’nın çatısı altında tüm dini grupların temsil edildiği bir komisyonun oluşturulması mümkündür. Bu komisyon, ülke içinde din ile bağlantılı çıkan sorunların çözümü için ortak akıl oluşturma misyonunu taşımalıdır. Bu misyon zamanla uluslararası bir işlev de kazanabilir. Yalnız bazı dini guruplar büyük ölçüde mutlak doğru iddiasında bulunmaları sebebiyle, ortak akıl oluşturma potansiyelleri oldukça zayıftır, yine de denemekte fayda vardır.

Poli’nin dikkat çektiği bir başka husus ise din ve laiklik arasındaki çarpık ilişkidir. Bu çarpık ilişki Din İşleri Başkanı Talip Atalay’ın, görevinden istifa etmeden Ak Parti’nin Mersin milletvekilliği aday adaylığına başvurmasında bir kez daha ortaya çıktı. KKTC Anayasası Laiklik ilkesini esas alması sebebiyle din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı düzenlemesi gerekmektedir. Ancak uygulamalar ve de yasal düzenlemeler, dini iktidarın siyasi misyonunu yürütmek için kullandığı bir araca dönüştürdü. Bu misyona uygun olarak da Din İşleri Başkanı, Başbakanın önerisi ve Cumhurbaşkanı’nın ataması ile göreve başlayabilmektedir. Bu yasal düzenleme sebebiyle her gelen iktidar kendi siyasi görüşüne uygun başkan atamaya çalışmış, siyasi isteklerine uymayan başkanı bazen iftira atarak bazen de kılıf uydurarak görevden almışlardır. Eski Müftülerden olan Rıfat Yücelten’e atılan aşağılayıcı iftira bunun eski örneklerinden birisidir. Benim CTP iktidarında atanmam ve UBP iktidara geldiğinde iftira atılarak görevden alınmam da bunun bir başka örneğidir. Bu iftiradan kurtulmak için açtığım davadan, dört avukatın çekilmesi ve davayı şahsen yürütmek zorunda kalışım bu tür iftira siyasetlerinin sistemleştiğinin bir kanıtıdır. Şimdi ise Talip Atalay’ın AKP’den milletvekilliği için aday adayı olması sebebiyle görevden alınması gündemde. Hatırlanacağı üzere Sayın Atalay’ın başkanlığa atanması da din ve siyaset arasındaki çarpık ilişkileri gündeme getirmişti.

Atalay’ın görevinden istifa etmeden siyasete adım atması, öncelikle KKTC Anayasa’sının laiklik ilkesine aykırıdır. Çünkü Talip hoca hala daha Din İşleri Başkanlığı ve Kıbrıs Müftülüğü unvanlarını taşımaktadır. Bu unvanları taşırken siyasi bir adım atılması Anayasa’nın laiklik ilkesine aykırıdır. Ayrıca Din İşleri Yasası’nda Din İşleri Başkanı’nın görev sorumlulukları içerisinde Din İşleri Başkanlığı’nı siyasi faaliyetlerin dışında tutmak hükmü vardır. Bu adımın siyasi bir faaliyet olarak değerlendirilmesi durumunda, bunu yasaya aykırı olacağı açıktır. İlgili yasa maddesi aynen şöyledir: (29/93-2)

“(C)     İslam dinini,  Atatürk devrimi ve ilkeleri ışığında, taassup, gerici,

                         istismarcı ve siyasi faaliyetler dışında tutmak

Dolayısıyla, mevcut Anayasa ve Din İşleri Yasası’na göre Talip Atalay’ın görevinden istifa etmeden siyasi bir adım atması, yasal ve etik açından sakıncalar içermektedir. Atalay’ın istifa etmemesi, adaylığının kesinleşmemesi durumunda kendine bir iş garantisi olarak Din İşleri Başkanlığı’nı tuttuğu şeklinde yorumlara yol açtı. Tabii farklı bir ihtimal de hakkında çıkan Fethullah cemaatine yakınlık iddialarına karşı bir korunma olarak aday adayı olduğudur. İkinci ihtimalin doğruluğunun kabul edilmesi, Atalay’ın saf değiştirdiği anlamına gelecektir. Bu durumda ise cemaatin hedefi haline gelmesi kaçınılmaz olacaktır. Yok siyasete atılması tamamen kişisel bir tercih ise o zaman da adaylığı kabul edilmez ise tekrar göreve geri gelmesi oldukça sıkıntılı olacaktır. Ayrıca Talip Atalay, Din İşleri Başkanlığı görevini yürütürken geldiği Dicle Üniversitesi’ndeki kadrosunu iptal etmediği için Profesörlük kadrosuna atanmışdı. Din İşleri Yasası’na göre, dışardan yapılan atamalarda, atanan kişinin ikinci iş yapması yasal açıdan sorun değildir (Madde 8/2). Ancak Türkiye yasalarına göre aday adayı olması durumunda üniversite kadrosundan da ayrılması gerekir. Edindiğim bilgiye göre, üniversite kadrosundan ayrılmıştır. Öyle gözüküyor ki, Atalay’ın siyasi tercihinde başarılı olamaması durumunda, işsiz kalması riski var ve bu riskten korunmak için emniyet sibobu olarak yedeğinde Din İşleri Başkanlığı’nı tutmaktadır. Bu ise etik bir davranış değildir; ancak Din İşleri Başkanı’nın etik davranışı kadar, siyasilerin de etik davranışının sorgulanmasına ihtiyaç var. Çünkü bu durumun ortaya çıkmasından birinci derecede siyasiler sorumludur. Çünkü hem atamayı yapan hem de yasaları hazırlayanlar siyasilerdir.

Tüm bu sıkıntılar, doğru dürüst bir laiklik anlayışını geliştirilememiş olmamızdan kaynaklanmaktadır. Çünkü bizdeki laiklik anlayışı dini siyasetten uzaklaştırıp, tamamen siyasetin kontrolüne sokmayı hedefleyen bir laiklik anlayışıdır. Bir başka ifade ile bizdeki laikliğe göre din siyasete karışmaz; ancak siyaset dinin her şeyine karışabilir. Bu çarpıklıktan kurtulmak için dinin siyasete, siyasetin de dine doğrudan müdahale edemediği bir yapılanmaya gitmek gerek. Bu konuda Osmanlı’dan kalan kültürel miras ile çağdaş demokratik tecrübeden birlikte yararlanılmalıdır. Dolayısıyla yeni yapılanma, Osmanlının vakıf geleneği ile demokrasinin esası olan toplumun iradesine dayanan seçim esasları üzerine kurulmalıdır. Kısacası Müftüyü, ya Güney Kıbrıs’ta Başpiskoposun seçiminde olduğu gibi halk seçmeli ya da din görevlileri kendi başkanlarını seçmelidir. Ayrıca mali özerkliğini kazanması için de vakıf gelirlerinin KKTC Anayasası’nın 13. Maddesi ve Din İşleri Yasası’nın 12/1 maddelerinin hükümleri gereği, dini hizmetler için kullanılması sağlanmalıdır. Tüm bunlar yapılırken, din istismarını engelleyici, hukuk devletinin gerektirdiği hukuk denetiminin de sağlanması gerekmektedir. Tüm bu sorunların çözümü ise hukuk devleti ilkesinin gereği olarak yapılacak Yeni Anayasa ve yasal düzenlemeler ile mümkündür.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/muftuyu-halk-secsin/6869

yusuf

Din ve Siyaset II

Resim

Son dönemlerde kilise açılışları ve dini törenler kamuoyunda bayağı gündeme gelmeye başladı. Bu gelişme din ve siyaset ilişkisi üzerinde yeniden düşünmemizi gerekli kılmaktadır. Bazı çevreler bu gelişmeleri bir normalleşme ve dini özgürlüklerin gelişmesi olarak değerlendirirken, bazıları da bunu din üzerinden yürütülen bir siyaset olarak değerlendirmektedir. Şüphesiz ki her iki tarafın da görüşlerini destekleyecek hem örnekler hem de güçlü argümanlar bulunmaktadır.

Kıbrıs adası tarih boyunca birçok farklı inanç ve kültüre ev sahipliği yapmıştır. Bu inanç ve kültürlerin bıraktığı tarihi mirasa sahip çıkmak hem milli hem de insani bir sorumluluktur. Tabii ki tarihi mirasa sahip çıkılırken din ve kültür üzerinden yürütülen emperyalist çatışmacı politikalardan da korunmayı sağlayacak tedbirlerin alınması gerekmektedir.

Dikkat edilirse KKTC’de gerçekleşen kilise ayinlerine binlerce kişi ile birlikte en üste düzey yönetici, bürokrat ve siyasetçi de katılmaktadır. Hâlbuki Müslüman Kıbrıs Türk halkının Güney’de gerçekleştirdiği ayinlere ayni ilgi gösterilmemektedir. Bunun son örneği Tahta Kale Camii’nin açılışına katılan beş ya da on kişidir. Tabii ki bu durumu sadece ilgisizlikle açıklamak mümkün değildir.

Siyasi atama ile gelen Din İşleri Başkanlarının siyasi baskı altında kalmaları ve de görevlerini gerektiği özenle yapamamaları mümkündür. KKTC’de görev yapan müftü ve Din İşleri Başkanları’nın göreve atanma ve alınma süreçleri incelendiğinde, Din İşleri Başkanlarının görev yapmalarını ne kadar zor olduğu daha açık şekilde görülür.

Nitekim Din İşleri Başkanlığı görevinden alındıktan sonra Yüksek İdare Mahkemesi’nde açtığım davadan çıkan kararda, Din İşleri Başkanı’nı atayan Cumhurbaşkanının hiçbir gerekçe göstermeden, Başbakanın önerisi ile görevine son verebileceğinin açıkça belirtildiğini görürüz. Görevine son verilen Din İşleri Başkanı’nın ise hiçbir ekonomik ve sosyal güvencesi bulunmamaktadır. Bu durum, Din İşleri Başkanlarının siyasi baskı altında kalmalarını sağlayarak, kurumsal misyonlarını icra etmelerini zorlaştırmaktadır.

Din İşleri Başkanı olarak atandığımda, ikinci iş yasağına girmemek için Üniversite’deki kadromu iptal ettirmiştim. İlginç olan durum Cumhurbaşkanı ve Başbakanın bilgisi ve izni ile arada gidip ders vermemi UBP’li yeni Yönetim Kurulunun sözleşmemin feshinin gerekçeleri arasına koymasıydı. Daha ilginç olan ise ayni yönetim kurulunun, benim yerime atanan Talip Atalay’ın üniversitedeki kadrosunu koruyarak Din İşleri Başkanı olarak atanmasına ses çıkarmamasıydı. Nitekim Talip Atalay, üniversitedeki kadrosu da korunduğu için KKTC’deki görev yılları da saydırılarak profesörlüğe yükseltildi Kendisine bana verilmeyen maaş artışı ve kira gibi bir takım ek haklar da verildi. Bu durum, Din İşleri Başkanlığı’nın laik bir devlet kurumu değil siyasi bir devlet kurumu olarak görüldüğü sonucunu doğurmaktadır.

Bu sorunu Din İşleri Başkanı Talip Atalay’la paylaştığımda daha önce bunları yazmış olmam sebebiyle beni eleştirdi. Kendisini savunmak amacıyla da görevine son verirlerse ortalıkta işsiz kalabilmesi riski olduğu için tedbirli davranması gerektiğini söyledi. Evet bu konuda haklıydı; çünkü bu riski ben de yaşadım. Nitekim bu ülkede birçok insanın işine siyasi nedenlerle son verilmiş bu insanlar mağdur edilmiştir. Zihinlerde kalan yakın örneklerinden birisi Türk Hava Yolları çalışanlarıdır. Dolayısıyla böyle bir baskı altında görev yapan Din İşleri Başkanı’nın, Selimiye Camii’nden çalınan tarihi kılıç, kayıp trilyonluk tarihi halılarla, zarara uğratılan vakıf malları ve Güneyde kalan camilerle ilgilenip bunları çalan ya da zarara uğratanlardan hesap sorulması için girişim yapabilmesi oldukça güçtür.

Din İşleri Başkanlığı’nda çalışan personele, göreve alındıklarında imzalatılan belgede sadece “hiçbir gerekçe göstermeksizin görevinize son verilebilir” cümlesinin bulunması, din görevlileri üzerinde de siyasi bir baskı kurulabilmesine yol açmaktadır. Dolayısıyla hem din görevlilerinin hem de Din İşleri Başkanı’nın görevine hiçbir yargı süreci ve kararı olmadan tamamen siyasi bir kararla son verilebilmektedir. Bu ise hem hukuk devleti anlayışına hem de insan haklarına aykırıdır. Böyle bir yapı içerisinde hem başkanın hem de din görevlilerinin ahlaki ve insani görevlerini sağlıklı bir şekilde yerine getirmeleri oldukça güçtür. Bu sorunun çözümü için ivedilikle anayasal ve yasal düzenlemelere ihtiyaç vardır.

Tüm bu sorunlarla birlikte KKTC’nin en zengin kurumu olan Vakıflar ve Din İşleri Dairesi Başkanlığı’nın elektrik borçlarını ödeyememesi, camii arazileri üzerinde gece kulüplerinin kurulması, vakıf otellerinin kumarhane işletmeciliği yapması, camii etraflarının içki ve bar işletmelerine devredilmesi gibi sorunlar varken yeni camilerin yapılması ya da açılmasını, dinin ve kültürün korunması ile açıklamaya çalışmak inandırıcı olmamaktadır.

Tabii ki camii ve kiliseleri yapmak ya da açmak kadar önemli olan bu inançlara sahip olan insanların, bu yerlerde ibadet edebilmelerini sağlamaktır. Bununla birlikte yapılması gereken bir başka önemli şey ise ibadet hürriyeti sağlanırken, bu hürriyetin haksız ve istismarcı politikalara alet edilmesini engelleyici tedbirler almaktır. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, camii ve kilise gibi ibadet yerlerinden daha değerli olan bu binaları inşa eden insanların inançlarıdır. Dolayısıyla din ve dini mabetleri ele alırken esas amacın insan haklarının korunması ve mutluluğunun sağlanması olduğunu unutmamak gerekir. Aksi takdirde insanlığımız, inanç ve kültürümüzü yaşatmak için kendi ellerimizle inşa ettiğimiz mabetlerin altında kalarak ezilir ve yok olur.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/din-ve-siyaset-ii/4760

Yusuf Suiçmez