Etiket arşivi: dindarlık

Dinlerin ve Dindarlığın Geleceği

Dinlerin ve Dindarlığın Geleceği

Yakın zamana kadar, bilimsel gelişmelere bağlı olarak dinlerin zayıflayacağı; buna bağlı olarak da seküler (laik) anlayışın güç kazanarak gelişeceği düşünülüyordu. Ancak son dönemlerdeki gelişmeler, hem ulusal hem de uluslararası ilişkilerde din ve mezheplerin etkisinin artması ile bu anlayışın yeniden gözden geçirilmesine yol açtı. Dine olan ilgi bilimin ve bilimsel düşüncenin zayıflaması olarak değerlendirilemez. O halde bu gelişmenin sebebinin ne olduğu üzerinde kafa yormak lazım. Öyle gözüküyor ki, deney ve keşiflere dayalı pozitif ve sosyal bilimler henüz daha insandaki dini eğilimler dahil inançla ilgili soru ve sorunlara yeterli ölçüde cevap bulamamıştır. Bilim alanındaki hızlı gelişmeler, böyle bir umut yaratmış olsa da, geçen zaman dinlerin gereksizliği ve yetersizliğini ortaya koyamamıştır. Bu ise dinlere olan ilginin tekrar yükselmesin yol açtı. Nitekim birçok uluslararası kuruluş, politikacı ve bilim adamı, dini inançların insanlığın geleceğini nasıl etkileyeceği üzerinde fikir yürütmeye çalışmaktadır. Bu konuda olumlu düşünenler, dinlerin de evrimleşerek insanlığın ortak ahlaki paydalarının oluşmasına katkı sağlayacağı görüşündedirler. Bunun tam tersine dinlerin yükselişinin medeniyetler çatışmasını körükleyerek ortak insani değerleri zayıflatacağı görüşü de ileri sürülmektedir.

Dinlere olan ilgi genelde iki temel sebebe indirgenmektedir. Bunlardan birisi insanın yaratılışında bulunan ve yaratılıştan kaynaklanan yaratanına yönelme arzusudur. Bu yöneliş her varlığın onu var eden kaynağa yönelme arzusu olarak ortaya çıkmaktadır. Yaradan’a yaratılıştan bağlılık: Derelerin göl, deniz ve okyanuslara akışı ve de çocuğun anne ve babasına, ağacın toprağa, meyvenin ağacına yaprağın da dalına bağlılığı ve özlemi gibidir. Bundan dolayıdır ki ilahiyatçılar tarafından din, fıtri bir eğilim olarak tanımlanmaktadır. Dinlere olan eğilimin ikinci sebebi olarak ise insandaki iktidar ve egemenlik duygusu gösterilmektedir. Dini bu bakış açısı ile ele alanlar, insandaki dini eğilimi yaratılıştan kaynaklanan yaratıcıya yönelme olarak değil; insandaki güç ve egemenlik duygusunun yarattığı araçsal bir eğilim olarak görürler. Günümüz ilahiyat sahasındaki çalışmalarda her iki eğilimin de izlerini görebilmekteyiz.

Dinin egemenlik ve güç eksenli araçsal yorumu zamanla kapitalist din ve dindarlık anlayışının gelişmesine yol açtı. Buna bağlı olarak da dinlerin yükselişinin en temel dinamiklerinden birisi de, kapitalizmin zamanla dinin gücünü keşfederek dini de kapitalizmin bir parçası haline getirmesi olarak kabul edilmektedir. Kapitalist dindarlığın gelişmesine paralel olarak devlet ve din arasındaki ide bağlantısı yeniden kurulmaya başlandı. Ancak bu devlet idesi ile din idesinin yeni kurgusunda din fıtri bir eğilim olmaktan çıkarılmış güç ve egemenliğin aracına dönüştürülmüştür. Bu itibarla da din, devlet politikalarını belirleyen değil meşrulaştıran bir mekanizma olarak algılanmaya başlandı. Bu anlayışa göre dinin kendine ait ontolojik bir varlığı yoktur. Bu anlayışa göre dinin varlığı amaçsal değil; gücü temsil eden devlet idesinin amacını gerçekleştirmeye yarayan araçsal bir varlıktır.

Kapitalist dindarlık devlet ve din idesi (manevi varlığı) arasında böyle bir bağ kurarken, bazı birey ve gruplar da bu gelişmeye uygun olarak din üzerinden kendi amaçlarını gerçekleştirecek cemaat ve tarikatlar oluşturmaya başladılar. Bunun bir sonucu olarak çeşitli bölgelerdeki birçok tarikat şeyh ya da dini otoritelerin oluşturdukları kurumsal dindar yapılar ile devletin kurumsal yapıları arasında zaman zaman çıkar ilişkilerine dayalı dostluklar, zaman zaman da çıkar çatışmasın dayanan sorunlar yaşanmaktadır. Kurumsal dindarlığın yarattığı bu yapı birey hak ve hürriyetlerinin gelişmesine engel olduğu gibi hukuk devleti anlayışının da gelişmesine engel olmaktadır. Çünkü bu tür yapılar zaman zaman devlet içinde cemaat ve tarikat mensuplarına atanma ve yükselmelerde haksız avantajlar sağlayarak hukuk devleti anlayışının zayıflamasına yol açmaktadır. Bu ise devlet içerisinde devlet olma durumunu var etmektedir. Ortadoğu ve Dünyanın birçok yerinde din ve devlet arasındaki çatışmalarda bu tür din ve devlet anlayışlarının büyük etkisi vardır.

Kurumsal dindarlığın resmi bir şeklini de devlet sistemleri içerisinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, Papalık, devlet kilisesi, sinagog ya da geçmişten gelen inançları temsil eden ve devlet yapıları ile bütünleşen farklı dini kurumlar temsil etmektedir. İster sivil ister resmi olsun kurumsal dindarlığı temsil eden bu yapıların zamanla otoriter bir güce dönüşmesi ve çatışmalara yol açması; ya da çatışmalarda meşrulaştırıcı bir rol üstlenmesi doğal olarak dini kurumların yönetim ve denetim sorununu gündeme getirmektedir.

Bu sorunun çözümü için genelde iki farklı yol önerilmektedir. Bunlardan bir tanesi dinlerin toplum hayatından uzaklaştırılmasını esas alan seküler devlet ve birey anlayışının geliştirilmesidir. Türkiye’de yükselen Cumhuriyet ideolojisinin temel mantığı bu strateji üzerine kurulu olmakla birlikte Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devletin kurucu unsuru olarak görülmesi sebebiyle bireysel sekülerleştirme kısmen başarıya ulaşmış ancak kurumsal sekülerleşme aynı ölçüde başarılamamıştır. Bunun en temel sebeplerinden birisi Türkiye halklarının bireysel kimliklerinden öte kurumsal kimlikleri ile kendilerini ifade etme ihtiyacı hissetmeleridir. Bu ihtiyacın doğmasında Cumhuriyet fikrinin yeni bir kolektif bilinç yaratma mantığı üzerine kurulmuş olması da etkili olmuştur. Böyle bir sistemde doğal olarak bireyin bireysel kimliği değil bireyin ait olduğu resmi ya da gayri resmi kurumsal kimliği öne çıkmaktadır. Bireyin ihmal edilerek, bağlı olduğu grup ve cemaatin öne çıkması bu anlayışın ürünüdür.

Bu açıdan bakıldığında, Türkiye Cumhuriyetinin siyasi geleceği bireysel kimliklerin öne çıktığı ve ortak hukukun toplumsal uzlaşı alanı olarak görüldüğü hukuk devleti anlayışı ile kurumsal kimliklerin siyaseti domine ettiği ve kurumsal güçlerin değişmesine bağlı olarak dayatmaların değiştiği bir yöne doğru evrilecektir. Türkiye’nin bu tercihinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin de dini ve siyasi yapılanmasını etkileyeceği şüphesizdir. Biz KKTC vatandaşları olarak kurumsal sekülerleşmeyi Türkiye’den daha rahat gerçekleştirebiliriz. Bunun olabilmesi için Din İşleri Başkanlığı’nın devlet kurumu olmaktan çıkarılarak mali ve idari özerkliği olan bir kuruma dönüştürülmesi gerekir.

Dünya ölçeğinde dinlerin geleceği de devlet politikalarının, dini kurumlara kurumsal özerklik verip vermemelerine bağlı olarak değişecektir. Devletlerin dinsel ve mezhepsel geçmişlerine dayalı politikalar izlemeleri doğal olarak dinlerin devletlerarasındaki ilişkilerde daha etkili olmasını sağlamaktadır. Avrupa’nın ağır basan Katolik ve Protestan yapısı, Rusya’nın ağır basan Ortodoks yapısı ve Amerika’nın Evangelist Hristiyan yapısı Hindistan’ın Brahmanizmi, Çin’in Budizmi ve Ortadoğu’da Yahudiliğin hem iç hem de dış siyasette etkili olduğu bilinmektedir. Bu etkileşimin bölgesel ve uluslararası çatışmaların sebebi mi yoksa meşrulaştırıcı aracı mı olacağı, din ve devlet arasındaki ilişkilerin düzenlenmesine bağlı olarak değişecektir.

Dinin ulusal ve uluslararası siyasi hedeflerin sebebi ya da meşrulaştırma aracı olarak kullanılmasına karşı olanlar dinleri evrensel ortak ahlaki değerler doğrultusunda yorumlamaya çalışmaktadır. Bu anlayışı savunan Müslüman ilim adamları, tüm dini inançların ortak paydası olarak kabul edilen mekasid-ü şerianın (dinin temel amaçlarının), tüm dini yorumlarda esas alınmasını savunmaktadır. Bir kısım ilim ehli ise ortak değerler olarak 10 emrin esas alınmasını önermektedir.

Henüz daha din ve devlet ilişkileri algı dünyamızda fıtri ve evrensel bir anlayış düzeyine ulaşmadığı için, ilahiyatçıların ileri sürdüğü fıtri ve evrensel din algısı yeteri kadar ilgi görmemektedir. Aynı şekilde bunların dışında yeni din arayışları da dinlerin ve dindarlığın geleceğinin şekillendirilmesinde etkili olmaya çalışmaktadır. Sonuç olarak dini algıların yeni süreçte, ortak paydalara doğru yönelerek evrensel ahlaki ilkelerin gelişmesine katkı sağlama ile bölgesel ve uluslararası çatışmaların sebep ya da meşrulaştırma aracı olması yönünde gelişmelere açıktır. Dinin ve dindarlığın evrensel ortak ahlaki ilkeler doğrultusunda gelişmesi durumunda, dinin bölgesel veya uluslararası çatışmaların sebep ya da meşrulaştırıcı aracı olması ihtimalleri zayıflayacaktır. Kurumsal dindarlık ve buna bağlı çatışmalar azaldığı ölçüde de evrensel ahlaki ilkelere dayalı bireysel ve kurumsal dindarlık algısı gelişecektir. Aksi bir gelişmenin olması halinde ise din adına, yaşanan haksız çatışmalar ve bunların sonucu olarak ortaya çıkan acıların tekrar tekrar yaşanması kaçınılmaz olacaktır.

Makul Dindarlık ve Atatürkçülük

Makul Dindarlık ve Atatürkçülük

Türkiye Cumhuriyeti ve KKTC siyasetinin önemli sorunlarından birisi makul bir dindarlık ve Atatürkçülük anlayışını geliştirememiş olmasıdır. Bu yüzden birileri dindarlığı bir baskı aracına dönüştürmeye çalışırken, birileri de Atatürkçülüğü bir baskı aracına dönüştürmeye çalışmaktadır. Bu çatışma süreci ya bir tarafın pes etmesi ya da ya da her iki tarafın uzlaştığı makul bir zeminde buluşana kadar devam edecektir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında din ve Atatürkçülük diye bir sorun yok idi. Çünkü Gazi Mustafa Kemal, o dönemde milli bir kahramandı. Sonradan ideolojik bir şahsiyet ve sembole dönüştürülmüştür. Hatta İnönü’nün ilk iktidar dönemlerinde Mustafa Kemal’in milli bir kahraman olarak kabul edilmesine karşı bir hareket dahi oluşmuştu; ancak Gazi’nin halkın gönlünde edindiği yer bunu engellemişti.

Cumhuriyet’in kuruluşu aşamasında din de toplumun ortak değerlerindendi. Bu yüzden Mustafa Kemal Atatürk, toplumun dini hassasiyetini dikkate alarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurdu ve Kuran-i Kerim’in tefsirini Elmalılı M. Hamdi Yazır’a hazırlattı. Ayrıca İslam dininin önemli hadis kaynaklarından olan Sahih-i Buhari’yi de günümüz Türkçesine çevirttirdi.

Gazi Mustafa Kemal’in daha sonraları milli bir kahraman olmaktan çıkarılıp siyasi bir figüre dönüştürülmeye çalışılması, doğal olarak Gazi’yi toplumun ortak bir değeri olmaktan çıkarmaya başladı. Cumhuriyet ile özdeşleşen Atatürk zamanla, Cumhuriyetçi Halk Partisi ile özdeşleşmeye başlayınca Cumhuriyetçi Halk Partisi’nin politikaları ile de Atatürk ile özdeşleştirilmeye başlandı. Özellikle çok partili sisteme geçişle birlikte bu durum bir sorun olmaya başladı.

CHP’nin belli dönemlerde dine ve dindarlığa karşı izlediği baskıcı politikalar, zamanla dinin de siyasi bir argüman haline gelmesine yol açtı. Bunun bir sonucu olarak bazı partiler zamanla toplumun dini hassasiyetlerini dikkate alan politikalar geliştirmeye başladılar. Bu durum dindarlık ve Atatürkçülüğün Cumhuriyetin kuruluşundaki makul zeminini tahrip etmeye başladı. Bunun en acı sonuçlarından birisi, Adnan Menderes ve arkadaşlarının idamı oldu.

Atatürkçülük zamanla, irticaya karşı bir savunma mekanizması olarak kullanılmaya çalışıldığı gibi farklı ideolojilere karşı da bir antitez olarak da kullanılmaya başlandı. İlginç olan durum Atatürk’ün sola karşı olduğu iddia edilirken Atatürk’ün partisi olarak kabul edilen CHP’nin sol bir parti olarak siyaset sahnesinde yer almasıdır. Bu yüzdendir ki Türkiye’de gerçekleşen darbe girişimlerinin temel mantığı hala daha çözülebilmiş değildir. Bu yüzden darbelerden zarar gören tarafları dinlediğimiz de hem sağ, hem sol hem de dindar kesimlerin bundan şikâyetçi olduklarını görürüz.

Doğal olarak tüm darbe girişimlerini Atatürkçülük ve dindarlık arasındaki makul zeminin kaybedilmesine bağlamak doğru gözükmemektedir. Yaşanan çatışmalar ve istikrarsızlık doğal olarak toplumun bir kesiminde Cumhuriyetin kuruluşunda Milli bir kahraman olan Gazi Mustafa Kemal’e karşı tepki gösterilmesine yol açtı. Bu ise Atatürkçüler ile toplumun farklı kesimleri arasında gerilim hattının daha da keskinleşmesine sebep oldu. Daha sonraları kuruluna Refah Partisi ve benzer partilerin dine ve dindarlara karşı yapılan baskıları gündeme getirmeleri ile birlikte Atatürkçüler ile dindarlar arasındaki gerilimin artmasına, Atatürkçülük ve irtica söylemlerinin siyasi arenaya daha fazla taşınmasına yol açtı. Bugün Türkiye’de ve KKTC’de yaşanan din ve Atatürkçülük tartışmalarının temelinde, toplumun ortak değerlerinden olan din ve Atatürk’ün siyasi ve ideolojik gruplara ait değerlere dönüştürülmesidir.

Şu bir gerçek ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihini Gazi Mustafa Kemal’den ve dini değerlerden soyutlamak mümkün değildir. O halde yapılacak olan tek şey herkesin üzerinde uzlaşabileceği ortak noktaları tespit etmektir. Bu ortak noktalar şüphesiz ki insan hak ve hürriyetlerine saygı ile birlikte toplumun değerlerine de saygıyı içermelidir. Bunun başarılabilmesi için de hem dindarlığın hem de Atatürkçülüğün bir parti ya da siyasi akımın tekeli olmaktan çıkarılıp cumhuriyetin başında olduğu gibi Cumhuriyetin ortak değerleri olarak algılanmasını sağlamak gerekir. Bu da insan hak ve hürriyetlerinin hukukun teminatı altına alındığı hukuk devleti mantığının, devletin esasına dönüştürülmesi ile mümkündür. İnsan hak ve hürriyetlerinin teminat altına alındığı bir devlet anlayışında, hem din, hem Atatürk hem de bu değerlere sahip olan halk huzur bulabilir. Bu başarılamadığı müddetçe değişecek olan sadece baskı araçları; dolayısıyla da zalimler ile mazlumlar olacaktır.

Dinsizler ve Dindarlar

Dinsizler ve Dindarlar

Günümüzde, dindarlık ve dinsizlik kavramları, bireylerin inanç ya da inançsızlık hallerini ifade etmekten çok, siyasi ve ideolojik tercihlerini ifade eder hale gelmiştir. Din adına yaşanan tartışmaların makul bir düzeyde yürütülememesinin esas sebebi de budur. Çünkü siyaset makul olanı değil, aktüel değeri olanı esas alır. Bundan dolayıdır ki, siyasetçiler bazen dindarlığın bazen de din karşıtlığının savunuculuğunu yapabilmektedir. Bu çelişkiyi görenler ise bunu gerekçe göstererek dine ve dini olan her şeye karşı çıkmaktadır.

Bunların iddia ettiğine göre, din ve inançların olmaması durumunda siyasetin istismar alanı da ortadan kalkacağından, savaşlar da bitecektir. Ancak bu iddiayı tarihi gerçekler doğrulamamaktadır. Bolşeviklerin ve Fransız idealistlerinin kendi kafalarında oluşturdukları yüksek idealler için giriştikleri katliamlar, Alman faşizminin arka planında yatan ırka dayalı kutsalların yol açtığı düşmanlıklar din olmadan da düşmanlık ve savaşların var olacağını göstermektedir. Ayrıca günümüzde kapitalizm ve komünizm arasındaki rekabetin yarattığı çatışmanın, dinleri araçsallaştırarak milli politikaların ayrılmaz bir parçası haline getirdiğini unutmamak lazım. Bu yüzden yaşadığımız çağdaki dindarlık taraftarlığı ile karşıtlığının en önemli sebeplerinden birisi de kapitalizm ve sosyalizm arasındaki rekabet oluşturmaktadır.

Amerika’nın, ağırlıklı olarak Avrupa’dan göç eden dindarlar tarafından kurulmuş olan bir sisteme sahip olması, doğal olarak Rusya’nın din politikalarını etkilemiştir ve etkilemeye devam etmektedir. İran ile Rusya arasındaki siyasi işbirliği ile ABD ve İsrail arasındaki siyasi işbirliğini bu bağlamda da değerlendirmek lazımdır. Normal şartlarda Rusya’nın İran’a hiçbir şekilde destek vermemesi gerekir. Ancak İran’ın ABD politikalarına karşı olan duruşu, Rusya ile İran arasındaki ilişkilerin seyrini değiştirmektedir. Dolayısıyla da çağımızdaki dindarlık ve dindarlık karşıtlığı gibi söylemelerin, tarihsel olduğu kadar siyasi temellerinin de olduğunu görmek gerekir.

ABD’de etkili olan Evangelist Hristiyanlar, Yahudilere karşı tarihi kökenleri Roma dönemine dayanan tarihi bir düşmanlık taşırlar. Ancak değişen dünya şartları, siyasi işbirliklerini öne çıkardığı için bu tarihi düşmanlık geriye itilerek, stratejik işbirlikleri öne çıkarılmaktadır. Uluslararası arenada zaman zaman gündeme gele din eksenli provokatif söylem ve eylemlerin arka planında da bu tür siyasi ve stratejik işbirliği ilişkileri yatmaktadır.

Günlük hayatımızda yer alan dindarlık ve dinsizlik tartışmalarının da salt doğruyu bulma adına yapıldığını söylemek oldukça güçtür. Çünkü insanlık idealleri adına dine karşı çıkanların büyük bir bölümü de din karşıtlığını siyasi ve ekonomik bir ranta dönüştürdüler. Bu yüzdendir ki, KKTC’de Müslümanlığı potansiyel tehdit olarak göstermeye çalışanların büyük bir çoğunluğu, Müslümanlara ait vakıf mallarını usulsüz ve ahlaksız bir şekilde yağmalayabilmektedir. Her nedense, Rumların mallarının iade edilmemesini ahlaksızlık ve işgal olarak değerlendirenler de, insanların hayır olsun diye vakfettikleri malların yağmalanmasına ses çıkarmamakta; aksine bunu teşvik etmektedirler. Bu durum ahlakın dahi politikleştiğini göstermektedir.

Bazıları, İslam dininin zamanının geçtiği ve ondan kurtulmak için ona ait olan her şeyin yağmalanması gerektiğini düşünebilirler. Bu anlayışa göre Yahudilik ve Hristiyanlık çok daha eski şeriatlara sahip olduğu için, onların mallarını yağmalamak daha da serbest olmalıdır. Bu tür söylemler haksız kazanç için düşmanlık politikası üretmekten öte bir anlam taşımamaktadır. Çünkü dindarlık da dinsizlik de sonuç itibari ile bireyler için birer yaşam biçimi tercihidir ve herkesin kendi yaşamı ile ilgili karar verme hakkı ile birlikte, ürettiği maddi ve manevi değerleri koruma ve kullanma hakkı vardır. Dolayısıyla devlet otoritesini kullananların bu otoriteyi ister inanç olsun ister inançsızlık olsun, hiçbir gerekçe ile baskıya ve haksız kazanç sağlamaya yönelik bir eyleme dönüştürmemeleri gerekir. Aksi takdirde, dinsizlik de bir yaşam algısı ve tarzı olmaktan çıkarak politik bir söyleme dönüşür. Bu durumda dinsizlik ve siyasi dindarlık arasında hiçbir fark kalmamış olur.

Kuran-i Kerim’e baktığımızda, ilahi iradenin inanç ve inançsızlık arasındaki tercihe müdahale etmediğini görürüz. Bir ayet-i kerimede: “Eğer Allah dileseydi, yeryüzündeki herkes iman ederdi” denilmektedir. Demek ki, inanç ve inançsızlık ilahi iradenin zorlaması ile değil bireysel tercihlerle ortaya çıkmaktadır ve herkesin kendi tercihine göre yaşama hakkına saygı duyulmalıdır.

Yusuf Suiçmez