Etiket arşivi: Kıbrıs Sorunu

KKTC Cumhurbaşkanlığı Seçimi

(Sayın Tatar ile Erhürman’ın Siyasi Söylem ve Eylemlerinin Analizi)

1. Giriş

1.1. KKTC Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinin Analizine Genel Bakış

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC), uluslararası alanda tanınmamış küçük bir devlet olmasına rağmen, Cumhurbaşkanlığı seçimleri, ülkenin iç siyasal dinamiklerinden çok, Kıbrıs Sorunu’nun uluslararası hukuki ve jeopolitik yansımaları üzerinden küresel gündeme oturmaktadır. Bu durum, seçilen Cumhurbaşkanının iç icraat makamından ziyade, Kıbrıs Türk halkının uluslararası arenadaki temsilcisi ve müzakere makamı olarak algılanmasından kaynaklanmaktadır.

1.2. Yazının Kapsamı ve Yapısal Zorunluluklar

Bu yazı seçimlerin iki güçlü adayı olan Sayın Ersin Tatar ve Sayın Tufan Erhürman’ın vizyonlarını, Kıbrıs Sorunu’ndaki temel paradigma çatışması (İki Devletli Çözüme karşılık Federasyon) üzerinden detaylı bir analizini hedeflemektedir. Bu seçim, yaşanan siyasi mücadelenin sadece bir liderlik yarışı olmadığını; aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni Doğu Akdeniz doktrini ile uluslararası camianın (BM ve AB) geleneksel çözüm arayışları arasındaki derin hukuki, tarihi ve jeopolitik gerilimin bir yansıması olduğunu göstermektedir.

2. KKTC Seçimlerinin Dış Politika Odaklı Yapısı

KKTC seçimlerinin, adayların iç sorunların çözümü için yapacakları icraatlardan ziyade Kıbrıs Sorunu ve dış politika ekseninde ilerlemesi, ülkenin kendine özgü hukuki statüsünden kaynaklanan yapısal bir zorunluluktur. Birleşmiş Milletler nezdinde tanınmamış bir siyasi varlıkta, Cumhurbaşkanlığı makamının birincil işlevi, devleti uluslararası alanda temsil etmek ve Kıbrıs Sorunu’nu çözüme ulaştırma çabalarına liderlik etmektir.

2.1. Dış Politikanın İç Siyaseti Ele Geçirmesi

Bu durum, dış politikanın iç siyaseti domine etmesine neden olmuştur. Adaylar, toplumun günlük yaşamını doğrudan etkileyen eğitim, sağlık, ekonomi veya yargı gibi yönetişim sorunlarını geri planda bırakarak, dış politika konularına ağırlık vermelerinden de anlaşılmaktadır. Seçimler böylece, içerdeki yönetimsel eksikliklerden dikkati dağıtan, Türkiye’nin yeni Kıbrıs politikasının KKTC halkı nezdinde ne kadar kabul gördüğünün test edildiği bir nevi dış politika plebisiti niteliği olarak değerlendirilme olasılığı taşısa da seçmen katında makro dış politikaların fazla etki olmayacağı kanaatindeyim.

2.2. Meşruiyet Krizi ve Türkiye Bağlantısı

İç sorunların bu denli göz ardı edilmesi, uzun vadede halkın siyasi sisteme olan güvenini azaltma riski taşımaktadır. Ancak dış politika odaklılık, özellikle Sayın Tatar’ın savunduğu yeni paradigma, Türkiye Cumhuriyeti’nin güçlü ve kurumsal desteğiyle stratejik bir meşruiyet sağlamaktadır. Bu bağlamda seçim, yerel siyasetin özerkliği üzerinde güçlü bir dış etkinin varlığını teyit ederken, KKTC liderinin manevra alanının Ankara’nın stratejik kararlarıyla ne kadar sıkı bir ilişki içerisinde olduğunu göstermektedir. Bunu Sayın Talat ve Akıncı dönemlerinde de açık şekilde gördük.

3. Tatar ve Erhürman’ın Seçim Söylemleri: İç Sorunlardan Uzak, Kıbrıs Sorununa Odaklı Olması Sorunu

Seçimin iki güçlü adayı olan Ersin Tatar ve Tufan Erhürman’ın siyasi söylemleri, toplumsal sorunlar yerine tamamen federasyon ile iki devletlilik tartışmaları üzerine inşa edilmiştir. Sayın Tatar, Türkiye’nin güçlü desteğiyle ortaya konan yeni paradigmaya (iki egemen devlete dayalı çözüm) odaklanırken, Sayın Erhürman, 1977-1979 Doruk Anlaşmaları’na dayanan ve uluslararası camianın hâlâ benimsediği çerçeveye (iki bölgeli, iki toplumlu federasyon) odaklanmıştır.

Adayların iç sorunları geri plana atması, seçimi sadece iki farklı çözüm vizyonunun oylanması (bir referandum) gibi yansıtmaktadır. Ancak derinlemesine bir analiz, seçmenlerin büyük çoğunluğunun karmaşık dış politika tartışmalarından ziyade, iç dinamiklere ve kişisel ilişkilere bağlı olarak oy kullanacağı yönündeki kanaati ortaya koymaktadır. Bu durum, adayların dış politika söylemlerini sertleştirerek kendi ideolojik tabanlarını konsolide etme çabalarının, genel seçmeni mobilize etmekte yetersiz kalabileceğini göstermektedir.

4. Federasyon Tartışmaları ve Türkiye’nin Tutumu

Kıbrıs Sorunu’nun çözüm arayışlarında yarım asrı aşkın süredir temel referans noktası olan federasyon modeli, yeni süreçte Türkiye Cumhuriyeti tarafından açık bir dille reddedilmiştir. Türkiye’nin bu kesin reddi, mevcut Cumhurbaşkanlığı seçiminin en önemli ve ana belirleyici meselesi haline gelmiştir.

4.1. Ankara’nın Veto Gücü ve KKTC Liderinin Dış Politika Alanı

Türkiye’nin federasyon tezini reddetmesi, 1968’den 2017 Crans Montana sürecine kadar yürütülen müzakerelerin başarısızlıklarının hukuki ve stratejik bir sonucudur. Bu bağlamda, Sayın Erhürman’ın siyasi söylemlerinde federasyonu savunması, kaçınılmaz olarak Türkiye’nin resmi siyasi çizgisi ile bir uyumsuzluk görüntüsü oluşturmaktadır.

Bu uyumsuzluk, KKTC Cumhurbaşkanının dış politika vizyonunun Türkiye’nin ulusal dış politikasıyla çelişmesi durumunda, seçilmiş liderin uluslararası müzakere masasında hareket alanının dramatik bir şekilde kısıtlanacağını netleştirmektedir. Türkiye’nin stratejik desteğine bağımlı bir dış politika ortamında, Erhürman’ın seçilmesi durumunda dahi federasyon tezini ilerletme kabiliyetinin teorik olmaktan öteye geçmesinin zor olduğu bir gerçektir.

5. Crans Montana Süreci ve Yeni Paradigma: İki Devletli Çözüm

Federal çözüm modeli, yani iki toplumlu, iki bölgeli federasyon temelli müzakereler, 1968’den 2017’ye kadar devam etmesine rağmen, Kıbrıs Türk halkının güvenliğini ve haklarını garanti altına alamadığı gerekçesiyle başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

5.1. Federalizmin Yapısal İmkansızlığı

Federal çözüm arayışlarının son ve en kritik dönüm noktası, 2017’deki Crans Montana süreci olmuştur. Bu sürecin başarısızlığı, federalizmin, adadaki siyasi, hukuki ve güvenlik koşulları altında yapısal bir imkânsızlık olarak değerlendirilmesine yol açmıştır. Crans Montana’nın çöküşü, sadece bir müzakere başarısızlığı değil, sürecin kendisinin asimetrik yapısından kaynaklandığı iddiasını güçlendirmiştir. Özellikle Annan Planı’na Türk tarafının “evet”, Rum Yönetimi’nin ise yüksek oranda “hayır” demesi, bu asimetrinin derinleşmesinde önemli bir etken olmuştur.

5.2. Paradigma Değişiminin Dayanağı: Eşit Egemenlik

Bu siyasi tıkanıklık, Türkiye Cumhuriyeti’ni ve KKTC siyasetini yeni bir siyasi paradigma geliştirmeye itmiştir. Bunun sonucu olarak, federasyon modeli yerine, iki egemen devlete dayalı yeni çözüm vizyonu, Türkiye’nin güçlü desteğiyle ilk kez resmi olarak 2021 yılında Cenevre’de düzenlenen 5+1 BM gayri resmi toplantısında Birleşmiş Milletler’e sunulmuştur.  

Yeni paradigmanın temel dayanağı, Rum tarafının tanınmış devlet statüsünü kullanarak federasyonu reddetme ve Türk tarafına karşı veto gücünü kullanma imkanını ortadan kaldırmaktır. Türk tarafı, resmi müzakerelere başlanabilmesi için BM Güvenlik Konseyi’nin, Kıbrıs Türk ve Rum taraflarının eşit uluslararası statüsünü tanıyan bir karar almasını beklemektedir. Bu, müzakerelerin artık birleşme (federasyon) değil, eşit egemen iki devletin işbirliği (yeni vizyon) modeli üzerine şekilleneceği anlamına gelmektedir.

6. BM ve AB’nin Yaklaşımı: Federatif Çözüm Israrı

Birleşmiş Milletler (BM) ve Avrupa Birliği (AB), Kıbrıs sorununa yönelik geleneksel yaklaşımlarını sürdürerek genellikle federatif çözümden yana tavır almış, Türkiye ve KKTC’nin iki devletli çözüm önerisine mesafeli yaklaşmıştır. Uluslararası aktörlerin bu ısrarı, BM Güvenlik Konseyi kararlarının sürekliliği ve AB’nin Kıbrıs’ı (Güney Kıbrıs Yönetimi’ni) tek bir üye devlet olarak görme zorunluluğundan kaynaklanmaktadır. Bu durum Kıbrıs Sorunu’nun çözümünde farklı alternatifleri dışladığı için bir çözüm olmaktan çok bizatihi sorunun kaynağı olmasına yol açmıştır.

6.1. Uluslararası Hukuki Paradoksun Derinleşmesi

BM ve AB’nin federatif çözüm önerisi sunması, aslında Türkiye’nin siyasi tezini, yani Kıbrıs Cumhuriyeti’nin fiilen işlevsiz hale geldiğini teyit etmektedir. Zira 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti, iki kurucu halk esasına dayanan bir devlet yapısına sahipti, iki kurucu devlet esasına dayanan bir federasyon değildi.

Uluslararası aktörler, fiilen işlemeyen ve tek taraflı Rum yönetimine dönüşen 1960 yapısını kurtarmaya çalışmak yerine, yeni bir ortaklık yapısına (federatif olsa dahi) ihtiyaç duyulduğunu örtülü olarak kabul etmektedir. Türkiye, bu durumu, mevcut de facto durumu (işlevsizlik) destekleyen ve adada yeni bir egemenlik yapısının kurulması gerekliliğini savunan bir argüman olarak kullanmaktadır. Bu, uluslararası hukukun, adadaki siyasi gerçeklik karşısında bir paradoks yaşadığını göstermektedir.

7. Türkiye’nin İki Devletli Çözüm Tezi ve Jeopolitik Gerekçeler

Türkiye’nin iki devletli çözüm tezi, basit bir müzakere taktiği olmanın ötesinde, hukuki eşitlik, stratejik güvenlik ve enerji çıkarlarını birleştiren hayati bir ulusal doktrin olarak algılanmaktadır.

7.1. Hukuki ve Siyasi Gerekçeler

Yeni tezin hukuki hedefi, Kıbrıs Türk halkının egemenlik hakkının uluslararası alanda tanınmasıdır. Türk tarafı, Rumların tanınmış devlet statüsünü kullanarak federasyonu reddetme ve veto gücünü uygulama asimetrisini gidermeyi amaçlamaktadır. Asimetrinin giderilmesiyle, müzakereler eşit egemenlik temelinde işbirliği modeli üzerine şekillenecektir. Sayın Ersin Tatar’ın siyasi söyleminin bu yönde evrilmesinde, KKTC halkının bu yeni siyasete güçlü bir destek vermesi de etkili olmuştur.

7.2. Stratejik ve Jeopolitik Gerekçeler

İki devletli çözüm, Doğu Akdeniz’deki jeopolitik gelişmeler nedeniyle Türkiye için hayati bir zorunluluk olarak değerlendirilmektedir.  

  • Mavi Vatan Bağlantısı: KKTC’nin stratejik değeri sadece 3.800 kilometrekareyi aşkın kara toprağından kaynaklanmamaktadır; Mavi Vatan’da bu alanın belki altı katı kadar deniz yetki alanının söz konusu olması da kritiktir. KKTC’nin egemenliğinin korunması, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarını koruması için bir ön koşuldur.
  • Güvenlik Doktrini ve Dışlama Stratejileri: Güney Kıbrıs Helen yönetiminin, Yunanistan ve bazı Batılı aktörlerle işbirliği içinde Türkiye’yi bölgeden dışlamaya yönelik stratejileri, Kıbrıs meselesini Türkiye’nin dış güvenlik anlayışının önemli bir parçası haline getirmiştir. Türkiye, bu tehditlere karşı koymak için garantörlüğünün ve KKTC’nin egemenliğinin güçlendirilmesi ihtiyacını pekiştirmiştir.  

Türkiye’nin İki Devletli Çözüm Tezinin Temel Dayanakları

BoyutGerekçe ve AmaçStratejik Çıkarım
Hukuki/SiyasiRumların veto gücünü kırmak, asimetriyi gidermek. Kıbrıs Türk halkının egemenlik hakkının tanınması.Müzakere sürecinin eşit egemenlik temelinde yeniden yapılandırılması.
Jeopolitik/StratejikDoğu Akdeniz’deki enerji ve güvenlik çıkarlarının korunması. Türkiye’yi bölgeden dışlama stratejilerine karşı koyma.Mavi Vatan doktrini çerçevesinde deniz yetki alanlarının güvence altına alınması ve Türkiye’nin garantörlüğünün güçlendirilmesi.
İç MeşruiyetBaşarısız müzakerelere yapısal yanıt. KKTC halkının yeni siyasete güçlü desteği.Türkiye’nin dış politikada bağımsızlık vurgusunun güçlenmesi ve AB baskılarına karşı dengeleyici strateji.

7.3. Stratejik Derinlik ve Egemenlik Kalkanı

Türkiye için iki devletli çözüm tezi, Kıbrıs’ın iç siyasi geleceğinden öte, Doğu Akdeniz’deki bölgesel güç dengesi ve enerji rekabetine verilmiş bir yanıt olarak görülmelidir. Eğer KKTC’nin egemenliği zayıflarsa (örneğin güvenliği Türkiye’den bağımsız bir federal yapıya devredilirse), Türkiye, Mavi Vatan’daki hayati deniz yetki alanlarından feragat etme veya bu alanları savunma yeteneğini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Dolayısıyla iki devletli çözüm, Türkiye’nin garantörlüğünü pekiştiren ve ulusal güvenlik çıkarlarını koruyan bir stratejik kalkan olarak görülmektedir. Ancak çözümsüzlüğün de benzer riskler taşıdığı gözardı edilmemelidir.

8. Erhürman’ın Federal Çözüm Vizyonu

Seçimin güçlü diğer adayı Sayın Tufan Erhürman’ın savunduğu federal çözüm vizyonu, basit bir toprak veya güç paylaşımı düzenlemesinden öte, siyasi eşitlik temelinde uluslararası meşruiyetin yeniden tesisi için gerekli görülmektedir.

Erhürman’ın vizyonu, uluslararası toplumla uyumlu kalarak (BM ve AB çerçevesi içinde) Kıbrıs Türklerinin haklarını güvence altına alma çabasıdır. Bu yapının, 1977-1979 Doruk Anlaşmaları ile kaydedilen iki bölgeli, iki toplumlu çerçeve anlaşmalarını kalıcı bir yapıya dönüştürmeyi amaçladığı ileri sürülmektedir.

8.1. Federalizmin Meşruiyet Aracı Olarak Kullanılması

Erhürman için federasyon, uluslararası meşruiyetin anahtarı konumundadır. İki devletli çözüm, KKTC’nin uluslararası tanınmama sorununun devam etmesi riskini taşırken, federasyon, uluslararası kabul gören bir ortaklık yapısı içinde Türk tarafına siyasi eşitlik kazandırma potansiyelini barındırır. Ancak bu tez, Crans Montana’da netleşen güvenlik, garantörlük ve egemenlik paylaşımı gibi yapısal sorunları nasıl aşacağına dair uluslararası camiayı tatmin edici net bir mekanizma sunmakta zorlanmaktadır.

9. Tarihi Arka Plan: Kıbrıs Türk Federe Devleti ve Federal Yapı Tartışmaları

Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin (KTFD) kuruluşu, federal yapı tartışmalarının tarihi arka planını oluşturmaktadır. 13 Şubat 1975’te kurulan KTFD, ileride oluşacak ortaklık düzeninin arkaplanı olarak tasarlanmıştı. Bu adım, 1974 Barış Harekâtı sonrasında Kıbrıs Türklerinin kendi kendilerini yönetme iradesini göstermiş ve müzakerelere hazırlık için geçici bir hukuki zemin oluşturmuştur.

Bu tarihi arkaplan, federal yapının basit bir idari düzenleme değil, coğrafi temelli ortaklık fikrinin (Merhum Bülent Ecevit’in 1972’de işaret ettiği “Türk tezi”) nihai hukuki tezahürü olarak algılanmasına neden olmuştur. Dünya genelindeki başarılı federal yapılar, bu sistemin başarısı için referans olarak gösterilmektedir. Ancak her toplumun siyasi, kültürel ve ekonomik şartlarının bu tür ortaklıkların başarısındaki rolü yadsınamaz.

9.1. Tarihsel Sürekliliğin Çelişkisi

Tarihsel olarak Türk tezi federal bir ortaklığa hazırlık olarak ortaya çıkmıştır (KTFD). Oysa Türkiye’nin güncel tezi (iki devletli çözüm), bu tarihsel sürecin sona erdiğini ve Rum tarafının uzlaşmazlığı nedeniyle yeni bir başlangıç gerektiğini savunmaktadır. Bu durum, güncel politikanın (Tatar’ın vizyonu) tarihsel süreklilikle (Erhürman’ın vizyonu) çatıştığı anlamına gelmektedir. Bu ideolojik ve tarihsel çatışma, seçmen nezdinde kimlik ve güvenoyu açısından önemli bir ikilem yaratmaktadır.

10. İki Devletli Yapının Anlamı ve Konfederalizm Seçeneği

Sayın Ersin Tatar’ın savunduğu iki devletlilik düşüncesinin terminolojik netliğe kavuşturulması kritiktir. İki egemen devlete dayalı siyasi yapının, adayı iki ayrı devlet olarak bölen tamamen bağımsız iki komşu devleti mi, yoksa eşit egemenliğe sahip iki devletin oluşturduğu konfederal veya federal bir üst yapıyı mı ifade ettiği sorusu, çözüm modelinin hukuki içeriği açısından kilit rol oynamaktadır. Çünkü bağımsız iki devlet ile eşit egemenliğe dayalı iki devletli çözüm anlayışları aynı şeyler değildir.

10.1. Egemenlik Tanımının Kilit Rolü

Kıbrıs Sorunu’nun düğümü, egemenliğin doğasında yatmaktadır. Rum tarafının tek bir egemenliği eşit olarak paylaşmayı sürekli reddetmesi karşısında, Türk tarafı (Türkiye’nin desteğiyle) egemen eşitlikte ısrarcıdır. Türk tarafının siyasi eşitliğini ve haklarını kalıcı olarak güvence altına alınabilmesi için iki bölgeli eşit egemenliğe dayalı yeni bir yapının kurulmasına ihtiyaç vardır. Bu siyasi paradigma, 1974 Barış Harekâtı ile sağlanan barışın kalıcılığını temin etmeyi ve adadaki huzuru korumayı amaçlamaktadır.

Eğer Tatar’ın vizyonu tamamen bağımsız iki devlete odaklanıyorsa, uluslararası hukukun tanınmamış bir devleti tanıması oldukça güçlü siyasi dinamikler; hatta uluslararası siyasi paradigmada ciddi değişimlerin oluşmasına bağlıdır. Eğer iki devletli çözüm modeli konfederal bir yapıyı da içeriyorsa, bu federasyonun güvenlik risklerini azaltan bir orta yol olabilir.

Kıbrıs Çözüm Modelleri: Egemenlik ve Hukuki Statü

Çözüm ModeliUluslararası Hukuki KişilikEgemenliğin YapısıGüvenlik Riski (Türk Tarafı İçin)
Federasyon (Geleneksel)Tek Uluslararası Kişilik (Paylaşılmış)Egemenlik paylaşılır, ancak tek bir üst yapıya aittir.Güvenlik ve egemenlik paylaşımında Rum tarafının veto gücü riski yüksektir.
Bağımsız İki Devletİki Ayrı Uluslararası Kişilik (Hedef)Tam EgemenlikTanınmama ve uluslararası izolasyon riskinin sürmesi.
KonfederasyonKurucu Devletler Kişiliğini KorurKurucu Devletler Egemen Kalır; üst yapı sınırlı yetkiye sahiptir.Egemenlik garantisi yüksektir; ayrılma hakkı saklı kalabilir.

 11. Konfederal Yapının Kıbrıs İçin Olası Avantajları

Konfederalizm, siyasi tartışmalarda fazla konu edilmemesine rağmen, Kıbrıs sorununun çözümü için önemli bir potansiyele sahiptir. Konfederalizm, federalizmin güvenlik ve egemenlik paylaşımı alanındaki yapısal başarısızlıkları ile iki bağımsız devlet anlayışının yarattığı uluslararası tanınmama risklerinin çözümü için minimum yapısal gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır.

11.1. De Facto Durumun Yasallaşması

Konfederal yapı, uluslararası hukuki kişiliklerini muhafaza eden iki veya daha fazla egemen devletin bir araya gelmesiyle oluşur. Egemen devletler, sadece savunma, dış ilişkiler veya ekonomik düzenlemeler gibi belirli ve sınırlı yetkileri ortak bir üst yapıya devretmeyi kabul ederler. Konfederal yapının nihai yasal sahipleri kurucu devletlerdir ve bu devletler genellikle birlikten ayrılma hakkını saklı tutarlar.

Kıbrıs bağlamında konfederal çözüm, mevcut de facto durumu yasal hâle getirebilecek üçüncü bir yoldur: Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile Kıbrıs Helen Cumhuriyeti olmak üzere iki ayrı, uluslararası alanda eşit derecede egemen devletin, sınırlı alanlarda işbirliği yapmak üzere ortak bir yapı kurması. Bu yol, Kıbrıs’ın tarihi, siyasi ve kültürel şartlarına en uygun çözüm yolu olarak gözükmektedir.

11.2. Neden Siyasi İhmal Ediliyor?

Konfederalizm, iki tarafın da mutlak egemenlik taleplerini koruyarak pratik işbirliğini sağlayabilecek en esnek model olmasına rağmen, siyasi tartışmalarda ihmal edilmesinin temel nedeni, hem Rum tarafının bunu “ayrılığın yasallaşması” olarak görmesi hem de Türk tarafının mevcut doktrininde (tam bağımsızlık ve tanınma) netlik arayışına girmesidir. Ancak konfederalizm, Sayın Tatar’ın savunduğu “eşit egemenliğe dayalı iki devletli siyasi yapıyı” hukuki olarak en iyi karşılayan seçeneklerden biridir ve müzakere edilebilirliği artırabilir. Türkiye’nin konfederal bir çözümü müzakere edip etmeyeceği, cevap bekleyen ayrı bir soru olarak durmaktadır.

12. Seçmen Davranışları: Dış Politika mı, İç Dinamikler mi?

Adayların seçim söylemlerinin dış politikaya odaklanmasına karşın, halkın genelinin oy verme davranışları büyük ölçüde iç dinamikler ve kişisel ilişkilere bağlıdır. Kıbrıs sorununun uluslararası durumu hakkındaki tartışmalar, daha ziyade entelektüel düzeyde kalmakta ve seçmenlerin büyük çoğunluğunun günlük yaşamını etkileyen ekonomik ve sosyal faktörler, seçim motivasyonunu belirlemektedir.

12.1. Ankara’nın İç Siyasete Müdahale Algısı

Seçimi belirleyecek önemli bir iç dinamik, Türkiye Cumhuriyeti siyasi aktörlerinin KKTC iç siyasetine yaptıkları müdahalelere yönelik halkın tepkisidir. UBP iktidarı sürecinde Sayın Erdoğan’ın beklenen desteği alamaması ve bazı AK Partili siyasilerin halkı rahatsız edici müdahaleleri, seçmen nezdinde “egemenliğin” iç siyasette zedelenmesi olarak algılanmıştır.

Bu durum, dış politikada Türkiye ile uyumu savunan Tatar’ın aleyhine, iç dinamiklere ve yerel özerkliğe vurgu yapan Erhürman’ın lehine bir tepki oyu yaratma potansiyeli taşımaktadır. Bu analitik gözlem, Türkiye’nin stratejik hedefi ile uyguladığı taktiksel siyasi müdahale yöntemlerinin yerel kamuoyunda ters etki yaratma riskini açıkça göstermektedir.

13. Türkiye’nin Seçime Etkisi ve Erdoğan’ın Açıklamaları

AK Parti siyasi aktörlerinin seçime müdahalesi ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın bu seçime yönelik açıklamaları, bu seçimde de KKTC iç kamuoyunda en fazla tartışılan konulardan biri olmuştur.

Erdoğan’ın açıklamaları, KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’a sağlanan desteğin bireysel veya tesadüfi olmaktan ziyade, yeni bir ulusal doktrin etrafında inşa edilmiş, kurumsal, stratejik ve açık nitelikte olduğu şeklinde yorumlanmaktadır. Bu, Türkiye’nin stratejik hedefinin, Kıbrıs’ta kendi ulusal doktrinine (İki Devletli Çözüm) tam uyumlu bir liderin göreve gelmesini arzulama olarak değerlendirilmektedir.

13.1. Kurumsal Çizgi ve Liderlik Farkı

Erdoğan’ın Katar ve ABD dönüşü açıklamaları arasında çelişki olduğu yorumları yapılsa da iki yorumda da öne çıkan nokta, Türkiye’nin iki devletli çözüm politikasının değişmeyeceği ve federasyon modelinin yeni süreçte siyasi bir alternatif olmadığıdır. Bu, Türkiye’nin Kıbrıs politikasının bir parti politikası değil, bir devlet politikası haline geldiğini simgelemektedir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamalarının sonunda Kıbrıs Türk halkının iradesine vurgu yapması, siyasi anlamda kazanan adayın öneminden çok halkın iradesine saygıyı ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin iki devletli çözüm konusundaki kararlılığını ifade etmektedir. Bu durum, Erhürman’ın kazanması durumunda bile, Türkiye’nin dış politika çizgisini değiştiremeyeceği, sadece müzakere tonunun veya içerdeki işbirliğinin dinamiklerinin farklılaşabileceği anlamına gelmektedir.

14. Seçim Sonuçlarının Olası Yansımaları

Yakın zamanda federal bir çözüm veya KKTC’nin uluslararası tanınması gibi bir durumun ortaya çıkması pek olası gözükmemektedir. Bu nedenle, seçim sonuçlarının dış politikada anlık bir paradigma değişimi yaratması beklenmemektedir; ancak liderlik tercihinin iç ve dış siyasi dengeler üzerindeki uzun vadeli etkileri olacaktır.

14.1. Tatar’ın Kazanması Durumu

Sayın Tatar’ın kazanması durumunda, iç ve dış siyasette, özellikle dış politika vizyonunda, büyük bir değişim beklenmemektedir. Türkiye ile dış politika uyumu sağlandığı için stratejik rahatlık olacak, ancak Tatar için en büyük sorun, UBP Hükümeti’nin başarısız icraatları ve Türkiye’nin iç siyasete müdahalesi algısı nedeniyle iç siyasi dengelerle alakalı sorunlar olacaktır. Buna bağlı olarak iç politikada huzursuzluk ve yönetişim krizleri potansiyeli artabilir. Bunun da Ak Parti ve Erdoğan’a olumsuz yansımaları olabilir.

14.2. Erhürman’ın Kazanması Durumu”

Sayın Erhürman’ın kazanması durumunda, dış siyasette (Akıncı ve Talat dönemlerinde de görüldüğü üzere) önemli bir değişiklik olmayacak, ancak iç dinamiklerde ciddi değişimler olacaktır. İç siyasette reform ve yerel özerklik vurgusu artacaktır. Erhürman için en ciddi sorun ise dış siyasi dengelerle ilgili olacaktır; zira seçilmiş bir lider olarak Türkiye’nin reddettiği federasyon tezini savunma zorunluluğu, Ankara ile sürtüşme riskini ve müzakere inisiyatifinin zayıflamasını ortaya çıkarma riski taşımaktadır. Bundan dolayı da Talat ve Akıncı döneminde olduğu gibi dış politikada bazı söylem farklılıkları dışında ciddi bir değişim beklenmemektedir.

14.3. Yönetişim ve Dış Politika Çatışması

KKTC’nin gelecekteki istikrarı, dış politika vizyonu ile iç yönetişim kalitesi arasındaki hassas dengeye bağlıdır. Eğer seçilen lider, Türkiye ile uyum siyaseti adına iç meşruiyetini kaybederse (Tatar’ın riski), uzun vadeli stratejik kararların uygulanabilirliği tehlikeye girer. Ayrıca bu durum geçmiş seçimlerde de görüldüğü üzere Ak Parti ve Erdoğan aleyhine de sonuçlar doğurabilir. Diğer yandan, eğer lider iç meşruiyet kazanırken Türkiye ile dış politikada çatışırsa (Erhürman’ın riski), uluslararası alanda hareket alanı daralır ve çözüm süreci daha da zor hale gelebilir.

Diğer dikkat çeken dinamikler ise şunlardır: Erhürman’ın, Erdoğan’ın ziyareti esnasında Meclis toplantısına katılmaması siyasi bir hata olarak değerlendirilmiş ve Tatar’ın lehine bir durum olarak görülmüştür. Ayrıca, başörtülü yaşam tarzını tercih eden ailelerin inanç ve iradesine saygı gösterilmesi ile ilgili siyasi karar ve tartışmaların da seçmen tercihlerinde etkili olması beklenmektedir; bu, iç toplumsal hassasiyetlerin politik sonuçlarını yansıtmaktadır. Her iki adayla ilgili olumsuzlukların bağımsız adayların oy oranlarında yükselmeye sebep olacağı da tahmin edilmektedir.

15. Sonuç ve Öneriler

15.1. Analizin Sentezi

KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimleri, Kuzey Kıbrıs’ın uluslararası kilitlenmişliğinin ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki artan jeopolitik zorunluluklarının bir yansıması olarak, iç dinamiklerin önüne geçmiştir. Adayların söylemleri temelde federasyon (uluslararası meşruiyet arayışı) ile iki devletli çözüm (egemen eşitlik ve stratejik güvenlik gereksinimi) arasındaki derin paradigma çatışmasını temsil etmektedir. Türkiye, 2017 Crans Montana sürecinin başarısızlığı sonrası, Kıbrıs Sorunu’nu asimetrik müzakere sürecinden kurtarma ve Mavi Vatan çıkarlarını güvence altına alma hedefiyle iki devletli çözüm tezini kurumsal bir devlet politikası haline getirmiştir.

15.2. Geleceğe Yönelik Stratejik Çıkarımlar

Kısa vadede, uluslararası aktörlerin (BM/AB) federasyon ısrarı ile Türkiye’nin iki devletli çözüm kararlılığı arasında köklü bir uzlaşma beklenmemektedir. Seçim sonuçları ne olursa olsun, yakın zamanda federal bir çözüm veya KKTC’nin tam tanınması olası gözükmemektedir. Bu bağlamda, KKTC liderinin içerdeki meşruiyeti, uzun vadeli stratejik kararların uygulanabilirliği açısından hayati önem taşımaktadır. Türkiye ve KKTC siyasetinin, halkın iradesine yönelik müdahale algısını gidererek, yerel yönetişim sorunlarına odaklanması gerekmektedir.

15.3. Politika Önerisi

Konfederalizm, Kıbrıs’ın tarihi, siyasi ve kültürel şartlarına en uygun çözüm yolu olarak analiz edilmektedir. Konfederal yapı, Kıbrıs Türk halkının egemenliğini koruyarak Türkiye’nin güvenlik garantilerini sürdürme ve aynı zamanda uluslararası hukukta karşılığı olan, ayrılma hakkını saklı tutan bir ortaklık formu sunma potansiyeline sahiptir. Türkiye’nin ve KKTC siyasetinin, iki devletli çözüm tezinin hukuki ve güvenlik gereksinimlerini karşılayan, uluslararası toplumla müzakere edilebilirliği artırabilecek bir ara formül olarak Konfederalizm seçeneğini daha ciddi bir stratejik tartışma konusu haline getirmesi gerektiği kanaatindeyim. Bu çözüm modeli, mevcut de facto durumu yasallaştırarak statükonun yarattığı belirsizliği giderebilecek pragmatik bir yol sunma potansiyeline sahiptir. Umarım ki yeni siyasi süreçte bu model daha çok tartışılır ve alternatif çözüm olarak gündeme gelir.

Müzakerelerin Kopuş Süreci

Müzakerelerin Kopuş Süreci

Başbakan Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olarak seçilmesinin ardından Anastasiadis’in Yunanistan Dışişleri Bakanı aracılığı ile kutlama mektubu göndermesi, iyi niyet göstergesi olarak yorumlanmış ve çözüm süreci için olumlu bir adım olarak görülmüştü. Ancak geçen kısa zaman içinde beklenilenin aksine Türkiye, Güney’in Kıbrıs Cumhuriyeti gerçeklerine aykırı politikaları sebebiyle, kriz bölgesine savaş gemisi göndererek tepkisini en ağır şekilde göstermiştir. Bu tepki Türkiye’nin bölgedeki gelişmeleri takip ettiği ve bir oldubittiye izin vermeyeceğinin açık bir sinyaliydi. Öyle gözüküyor ki, Türkiye’nin bu kararlı tutumu, Güney Rum kesiminde müzakerelerin askıya alınması şeklinde karşılık gördü. Peki, bu gelişmeler Kıbrıs sorununun çözüm aranırken, yeni bir çatışma ortamına doğru sürüklenme sürecinin başladığı anlamına mı gelmektedir? Bu sorunun cevabı için henüz erken ama taraflardan birisinin makul olmayı kaybetmesi durumunda, Kıbrıs sorununun çok daha karmaşık bir seyir izlemesi de muhtemeldir.

Güney Rum kesimi, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni savunurken, savunduğu cumhuriyetin ortak cumhuriyet olduğunu ve bu ortaklıktan doğan tüm haklarda Kıbrıs Türk halkının da hakkı olduğunu dikkate almadan hareket ettiği için bu noktaya gelinmiştir. Güney kesimi, bu ortaklığın bittiği iddiasında ise o zaman Kıbrıs Türk tarafının kendi iradesi ile hareket etme hakkına saygı göstermelidir. Çünkü Güney yönetimi siyasileri, Türk tarafını ve Türkiye’yi sıkıştırmak istediklerinde ortaklık Cumhuriyeti olan Kıbrıs Cumhuriyeti’ne dayanmakta; ortaklığın getirdiği ortak menfaat ve hakların kullanılmasına gelindiğinde ise Kıbrıs Cumhuriyeti hiç yokmuş gibi hareket etmektedir.

Aksine Güney Rum kesimi KKTC halkının Kıbrıs Cumhuriyeti ortağı olduğunu unutarak, Türkiye ile siyasi sorun yaşayan İsrail ve Mısır ile enerji konularını görüşmek için masaya oturarak, çıkacak olan gazın bir kısmının Mısır’a satılması için bir gaz dolum ve dağıtım planı üzerinde görüşmeye başlamıştır. Tabii Güney tarafının bu yanlış adımlarında, içine düştüğü büyük ekonomik krizin de etkisi vardır. Ancak Güney yönetimi bu krizden çıkmak için yasal ortakları olan KKTC halkıyla işbirliğine gitmek yerine dışarıdan başka ortaklar arama yoluna saparak büyük bir hata daha yapmıştır.

Bence bu aşamadan sonra Kıbrıs Türk halkı ve Güney Rum halkının kendi gelecekleri ile ilgili karar verme hakları, BM ve AB tarafından tanınmalıdır. Güney Kıbrıs halkı, tek başına hareket etmek ya da Yunanistan ile birleşmek istiyorsa, bu hak onlara verilmelidir. Ancak bu seçeneklerden birisinin tercih edilmesi durumunda Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tamamen ortadan kalkacağını da bilmek gerekir. Ayni şekilde KKTC halkına da, İngiltere’de İskoçya’nın bağımsızlığı için yapılan referandumda olduğu gibi, bağımsız bir devlet olma ya da Türkiye ile birleşme konusunda da karar verme hakkı tanınmalıdır.

Kıbrıs sorunu çözüm umudu ile çözümsüzlük krizleri arasında daha önce de birçok gelgitler yaşamış ve nitekim bir çatışma sonrası bu duruma gelinmiştir. Yeni süreçte özellikle Kıbrıs deniz sahası içerisinde yeni enerji kaynaklarının bulunması, enerji piyasası aktörlerinin ülke siyasileri aracılığıyla halklar üzerine yeni baskı stratejileri geliştirmelerine yol açtı. Bu stratejinin bir gereği olarak her iki taraf halkı da hem siyasi hem de ekonomik baskı altına alındı ve bu günlere gelindi.

Tabii bu arada enerji devlerinin pastayı paylaşamaması durumunda, Kıbrıs sorununun daha büyük bir krize gebe olduğunu konu ile yakından alakalı herkes biliyor. Dış güçlerle bağlantılı enerji kaynaklarının paylaşımı yanında iç siyasetin de bu paylaşımdaki rolü, Kıbrıs sorunun hem güney hem de kuzeydeki siyasetin dizayn edilmesinde oldukça etkili bir rol oynadığı da bilinmektedir. Bu yüzden de iç siyasi dengelerin değişimi doğal olarak dış siyasi aktörlerin planlarını da etkileyeceği için iç ve dış gelişmeleri birlikte değerlendirmek gerekir. Bu perspektiften bakıldığında, son gelişmelerin yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle alakalı olduğu da anlaşılmaktadır. Bu krizin Cumhurbaşkanlığı seçimlerine muhtemel etkilerini ise ileriki bir yazımda ele alacağım.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/muzakerelerin-kopus-sureci/5685

Yusuf Suiçmez

ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’in Kıbrıs Ziyaretinin İzleri ve Etkileri

ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’in Kıbrıs Ziyaretinin İzleri ve Etkileri

Şüphesiz ki ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’in ziyareti Kıbrıs’ın artan stratejik öneminin bir göstergesidir. Yine şüphesiz ki bu ziyaretin temel amacı ABD’nin stratejik çıkarlarını korumaktır. Özellikle Rusya’nın son yıllarda Ortadoğu ve Avrupa üzerindeki etkisini arttırma gayretleri, ABD’nin Kıbrıs’a olan ilgisini arttırmıştır. Çünkü Avrupa’nın Rusya’ya enerjide bağımlılığının yarattığı siyasi bağımlılık, Ukrayna krizi ile beraber daha fazla su yüzüne çıktı. Çünkü AB’nin ihtiyacı olan gazın sağlandığı üç ana boru hattı da Ukrayna’nın içinden geçmektedir. Bunun ile birlikte Ukrayna’nın AB sınırlarına yakın yerlerde keşfedilen yeni yüksek gaz yatakları, Ukrayna’nın ekonomik ve stratejik önemini daha da arttırdı ve Rusya ile AB’yi karşı karşıya getirdi.

Bu gelişmelere bağlı olarak Kıbrıs sorununun çözümü tekrar önem kazanmaya başladı. Çünkü AB’nin enerjideki Rusya’ya bağımlılığının giderilmesi ya da azaltılması; ancak Kıbrıs deniz sahasında çıkan yüksek orandaki gaz rezervlerinin aktif kullanımı ile mümkündür. Çünkü AB’nin enerjide Rusya’ya daha da bağımlı hale gelmesi demek, zamanla Rusya’nın AB üzerindeki siyasi etkisinin daha da artması demektir. Bu ise BM’deki iç dengeleri de bozabilecek bir gelişme demektir. Çünkü BM’nin beş daimi üyesinden ikisi AB üyesi olan İngiltere ve Fransa’dır. Bu iki ülkenin Rusya’ya hem enerji hem de siyasette daha fazla bağımlı hale gelmesi demek, siyasi olarak Rusya’nın BM’deki etkisinin daha fazla artması demektir. Bu ise BM’deki ABD üstünlüğünü ortadan kaldıracak bir gelişme demektir. Çin’in de ABD ile olan ilişkilerindeki sorunlar dikkate alındığında, ABD’nin Avrupa üzerindeki etkisini kaybetmesinin dünya üzerindeki etkisini de kaybetmesine yol açabileceği görülür. Bu yüzden de ABD’nin her halükarda AB üzerindeki etkisini korumaya devam etmesi gerekmektedir.

Kanaatimce ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’in ziyaretini bu bağlamda da değerlendirmek gerekir. Çünkü bu ziyaret Güney Kıbrıs siyaseti üzerindeki Rusya etkisini zayıflatacaktır. Bilindiği üzere bir önceki Güney Kıbrıs lideri Hristofyas Rusya’ya yakın birisiydi. Annan Planı’na “hayır” denmesi ve sonrasında da Rusya’nın BM’de Annan’ın raporunun görüşülmesini engellemesi, bu yakınlığın bir sonucuydu. Dolayısıyla Güney Kıbrıs lideri Anastasiadis’in sağ bloktan gelmesi ve AB ve ABD’nin politikalarına uygun davranması doğal olarak Rusya’nın Kıbrıs üzerindeki politik etkisini azaltmış ve çözüm yönündeki politikalara yeni bir ivme kazandırmıştır.

Joe Biden’in ziyaretinden hemen sonra 28, 29 Mayıs’ta Rusya Dışişleri Bakanı Yardımcısı Aleksey Meshkov’un da Kıbrıs’a gelecek olması, Rusya’nın Kıbrıs politikalarında etkili olma çabasının devam edeceğini göstermektedir. Süreç dikkatli yönetilmez ise çözüm umutlarının bir tıkanma noktasına vararak Ukrayna’da olduğu gibi Kıbrıs sorununun da daha sıkıntılı bir bölge sorununa dönüşmesi mümkündür.

Türkiye siyasi yetkililerinin açıklamalarına bakıldığında, ziyareti olumlu değerlendirdikleri görülür. Bu ise Türkiye’nin Kıbrıs politikasının her hâlükârda çözüme yönelik olduğu şeklinde yorumlanmaktadır. Bu durum Türkiye’nin Kıbrıs sorunu ile ilgilenen ABD, AB ve Rusya gibi büyük aktörlerin psikolojik baskısı altında kalması mı yoksa daha derin bir siyaset mi izlendiği sorularını akla getirmektedir. Devlet sırrı diye bir kavram varken bu sorunun cevabını vermek imkânsızdır. Dolayısıyla mevcut şartlarda bu sorular cevapsız kalmaya mahkûmdur.

Meseleye Güney Kıbrıs kanadından baktığımızda, uluslararası baskı sonucunda neredeyse iflasın eşiğine gelindiğini; dolayısıyla bu şartlarda çok fazla bir pazarlık payları olmadığını söyleyebiliriz. Bu yüzden de uluslararası güçlerin çizdiği rotadan fazla sapma göstermeleri pek mümkün gözükmemektedir. Zaten Güney Kıbrıslıların bulunan gazı tek başına çıkarabilecekleri teknolojileri ve imkanları yoktur. Bu yüzden de pastadan alabilecekleri payı arttırmaya çalışmaktan öte bir şey yapmaları mümkün gözükmemektedir. Tabii Güney Kıbrıs’ın siyasi aktörleri bu pastadan pay almaya çalışırken eski ortakları olan Rusya ve yeni Ortakları olan AB ve ABD arasındaki rekabetten nasıl zarar görmeden çıkabileceklerini de düşünmeleri lazım.

Olaya Kuzey Kıbrıs penceresinden bakınca sanki biraz daha vahim bir durum varmış gibi gözükmektedir. Çünkü KKTC halkı Annan Planı’na “evet” demiş olmasına rağmen verilen sözler tutulmamış; aksine üzerindeki siyasi baskı artmaya devam etmiştir. Türkiye ile olan ilişkilerinde de düzelme yerine, zorluklarla karşılaşan KKTC vatandaşları zorunlu olarak çözüme yeni bir umut gibi bakmak zorunda bırakılmıştır.

Biden’in ziyareti esnasında Cumhurbaşkanlığı’ndaki ofiste bayrakların bulunmaması adeta tek çözüm yolu adanın tekrar birleşmesi şeklinde bir algının oluşmasına yol açtı. Bu tavır Türk milliyetçileri tarafından KKTC’den vazgeçilmesi gibi yorumlanırken Güney milliyetçileri tarafından ise Biden’in Kuzey’e geçişi, Kuzey’in bölünmüş statüsünün BM kararlarına aykırı olarak kabul edilmesi olarak değerlendirilmiştir. Yani burada bir denge politikası izlenmiş gibi gözüküyor. Tabii burada anormal olan Türk bayrağının da sorun olarak görülmesidir. Çünkü Türk Bayrağı, Garantör devletin bayrağı olduğu için, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin de resmi bayraklarındandır. Dolayısıyla siyasilerimizin en azından bu konuda ısrar etmeleri gerekirdi. Cumhurbaşkanı Eroğlu’nun siyasi çizgisine baktığımızda, siyasi söylemlerini ağırlıklı olarak devletin ve bayrağın koruması üzerine kurduğunu görürüz. Doğal olarak bu uygulama, kendisine yıllarca destek veren bazı yazarlar tarafından da açık şekilde eleştirilmesine yol açmıştır.

İkinci Cumhurbaşkanı Talat’ın açıklamalarına baktığımızda ise ziyareti adil ancak eşitlikçi olamayan bir ziyaret olarak değerlendirmediğini görürüz. Biden’in geçmişteki tutumlarına bakıldığında genelde Yunanistan ve Rum lobilerine yakın durmuş olması bu açıklamayı destekler niteliktedir. Nitekim 1974 sonrası Türkiye’ye uygulanan silah ambargolarında Biden’in oldukça etkin rol oynadığı bilinmektedir. Buna rağmen bazı Rum yazarlar, Türkiye-ABD ilişkilerinin tarihi seyrine bakarak bu ziyaretin davetinin Güney Kıbrıs tarafından yapılmış olmasına rağmen uzun vadede Türkiye’nin menfaatlerine yarayacağını ileri sürdükleri görülür. Bu düşüncelerini de çıkarılacak olan gazın Türkiye üzerinden AB’ye aktarılacak olmasına dayandırmaktadırlar. Gazın Türkiye üzerinden AB’ye aktarılması doğal olarak Türkiye’nin stratejik değerini daha da arttıracaktır.

Olaya Biden’in gözüyle bakarsak, ilk aşamada başarılı bir ziyaret olarak gözükmektedir. Ancak istenilen sonuçların alınması için henüz daha şartların oluşmadığı açıktır. Biden’in tek devlet olarak Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanıdıkları açıklaması ile Kıbrıs Sorununun çözümünün halklara bağlı olduğu açıklamaları birbiri ile çelişir gibi gözükmektedir. Çünkü tanınmış olan Kıbrıs Cumhuriyeti devletini oluşturan halkların büyük çoğunluğunun Kıbrıs Cumhuriyeti’nin siyasi ve hukuki yapısının aynen devamından yana olmadıkları bilinmektedir. Doğal olarak yapılacak bir anlaşmada Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tüzel kişiliği dışında anayasal ve yasal tüm zemini değişecektir. Ayrıca ne ABD’nin ne de diğer devletlerin Kıbrıs sorununun çözümünü halklara bırakmayacakları açıktır. Eğer bu sorun halklara bırakılacaksa o zaman tek seçenekli çözümler değil, KKTC’nin tanınması, anavatanlarla birleşmek gibi seçeneklerin de halkların önüne getirilmesi gerekir. Bu yapılmayacağına göre, Kıbrıs Sorununun çözümünün halklara kaldığını söylemek politik bir söylemden öte anlam taşımamaktadır.

Olaya AB kanadından bakıldığında, çözüme en fazla ihtiyacı olanın AB olduğu görülür. Çünkü AB’nin Kıbrıs’ın kurucu unsuru olan Türk halkının iradesini dikkate almadan, Kıbrıs’ı tek taraflı olarak AB’ye alması ayıbından ve de Rusya’nın baskısından kurtulması için bu sorunu mutlaka çözmesi gerekmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yine kendi hukukunu çiğneyerek Türkiye’ye verdiği yüksek miktardaki tazminat cezası da bu ihtiyacın zorladığı başka bir yanlış karardır. Tabii ki bu yanlış kararın çıkmasında siyasilerimizin zamanında gerekli adımları atmamasının da önemli bir rolü vardır.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, Kıbrıs sorununun adil ve kalıcı çözümü siyasi baskılarla değil; halkların geleceklerinin işbirliğine bağlı olduğunu fark etmeleri ve siyasi çözümün de bu esasa göre aranması ile mümkündür. Ancak her iki halkın da sorunun sadece kendilerini ilgilendirmediği, sorunun çözümüne bu coğrafyadaki diğer siyasi aktör ve halkların da ihtiyacı olduğunu fark ederek hareket etmeleri gerekir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/abd-baskan-yardimcisi-joe-biden-in-kibris-ziyaretinin-izleri-ve-etkileri/4651

Yusuf Suiçmez