Etiket arşivi: Kıbrıslı

Irkçı Nefret Söylemleri

Irkçı Nefret Söylemleri

Son günlerde Irkçılık temelli nefret söylemleri kamuoyunu meşgul etmeye başladı. Birileri KKTC’de yıllarca kalarak vatandaşlık müracaatı hakkı kazanmış olanlara, vatandaşlık verilmemesini insanlık dışı söylemlerle meşrulaştırmaya çalışırken, birileri de sanki KKTC yetkililerinin isteyen herkesi vatandaşlık vermek gibi bir zorunluluğu varmış gibi söylemler geliştiriyor.

Bu tür yazıları yazan ve bu tür fikirleri savunanlara, vatandaşlık hakkı kazanacak kadar insanları ülkede tutup sonra, bu insanlara siz şalvarlısınız, halifecisiniz, irticacısınız, örülüsünüz deyip vatandaşlık talebi haklarını engellemenin ahlaki ve insanı bir açıklaması var mıdır diye sormak lazım. Herkse vatandaş olmalı diyenlere de suç işlemiş olanlara da mı bu hak verilmelidir diye sormak lazım. Nitekim bu ülkede hak ettiği halde vatandaş yapılmayan birçok kişi olduğu gibi, kirli ilişkiler sebebiyle vatandaş yapılan birçok kişi de bulunmaktadır.

Bu ülkede vatandaş olabilmek için yasaya göre 5 yıl olmasına rağmen en az 10 sene fiili olarak çalışılması talep edilmektedir. İnsanların 10 yıl boyunca emeklerinden istifade etmek sonra da kalkıp siz şalvarlı, halifeci, irticacı, örtülüsünüz deyip vatandaş olamazsınız demek açık bir emek sömürüsüdür. Bu tür bir anlayışa öncelikle bu ülkenin solcuları karşı çıkmalıdır. Bu ülkedeki şehitlikleri gezerseniz, çoğunun aşağılanan kültür ve inançtan geldikleri görülür.

Sonra her insan istediği gibi giyinme ve inanma hakkına sahiptir. Bu tür yazıları yazanlar dönüp dede ve nenelerinin inanç ve giyimlerine bakarlarsa farklı olmadıklarını göreceklerdir. Kötülük giyim ya da inançla alakalı değil; aksine kötülük giyim ve inancın kötüye kullanılmasıyla alakalıdır. Nasıl ki dini bir tercihi başkalarına baskı ve hakaret için kullanmak insanlık suçu ise ayni şekilde insanları inanç ve giyimleri sebebiyle aşağılamak da insanlık suçudur.

Ayrıca KKTC vatandaşlığının uluslararası herhangi bir geçerliliği yoktur. Vatandaşlık isteyenler büyük oranda, çalışma izninden kurtulmak için bunu istiyorlar. Ayrıca son yıllarda Türkiye’den KKTC’ye çalışmaya gelenlerin sayısı ve profili iyice değişti. Çünkü artık KKTC’de çalışmak cazip bir şey değildir. Aksine KKTC’den mezun birçok genç artık Türkiye’ye gidip çalışmayı tercih ediyor. KKTC vatandaşlığını isteyenlerin büyük bir kısmı ise bir antlaşma olması durumunda AB vatandaşlığı almak için bunu istiyorlar. Aslında bunun da bir faydası yoktur. Çünkü Annan Planı’na göre ülke içinde 10 yıl kalmış olan herkes vatandaş olmasa da bu hakkı kazanıyordu.

Medyadaki tartışmalara bakıldığında, yeşilliklerin tahribatı dahil tüm ülkedeki yanlışların vatandaş olamayan bu insanlara yüklendiği görülür. Dağları ve yeşili ençok tahrip edenlerin işçiler değil patronlarının bu ülkedeki herkes biliyor. İşçilerin ne yeşili tahrip edecek zamanları ne de buna ihtiyaçları varır. Anlaşılan bu işçiler bazıları tarafından sadece emeklerinin sömürülmesi için değil, aynı zamanda onları sömürenlerin günahlarını da örtmek için de kullanılıyor. Böyle bir anlayış için söylenebilecek tek söz “Allah akıl ve insaf” versin sözüdür.

 

Türkiyeliler Partisi

Türkiyeliler Partisi

Bazı çevreler Yeni Doğuş Hareketi’nin kurulması ile birlikte, Türkiyeliler olarak nitelenen KKTC vatandaşlarının siyasallaşacağı söylemleri tekrar gündeme getirilmeye başlandı. Demokrasinin geçerli olduğu her ülkede temel insan hak ve hürriyetleri ile ülke hukukuna bağlı kalarak siyaset yapma hakkı vardır. Birlikte olduğumuz bazı arkadaşlarımız, mevcut siyasi partiler içerisinde siyaset yapmanın mümkün olmadığını; dolayısıyla Türkiyelilerin parti başkanlığı dâhil, en üst düzeyde temsil edilebileceği bir siyasi oluşumun gerektiğini dillendirmektedirler.

Böyle bir siyasi oluşuma neden ihtiyaç duyulduğu ve böyle bir oluşumun sosyal ve siyasi yapımızı nasıl etkileyebileceği sorunlarının cevaplanması gerekmektedir. İnsanlığın ortak onur ve hissiyatını hiçe sayan bazı çevrelerin kendini Kıbrıslı olarak niteleyen insanları dışlayıcı eylem ve söylemlerde bulunduğu; aynı şekilde kendini Türkiyeli olarak niteleyen insanları da rencide eden söylem ve eylemlerde bulunulduğu, konuya ilgi duyan herkes tarafından bilinmektedir. Ayrıca bazı partilerin Kıbrıslılık gibi tamamen lokal milliyetçiliğe dayalı bir siyaset izlediği, bu partilerin ötekileştirmeye dayalı söylem ve eylemlerinin Türkiyeliliğe dayalı bir siyasi anlayışın ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Bu tür ötekileştirici söylem ve eylemlere tepki olarak KKTC vatandaşı olan Türkiyelilerin faklı dönemlerde siyasallaşma çabaları içerisine girdiği; çeşitli dönemlerde farklı partiler kurdukları; ancak sürekli ve istikrarlı bir politika geliştiremedikleri için başarılı olamadıkları bilinmektedir.

Ben burada bu girişimlerin neden başarısız olduğuna değinmeyeceğim, sadece bu oluşumlara neden ihtiyaç duyulduğu ve yeni bir parti kurma girişiminin gerekli olup olmadığını açıklamaya çalışacağım. Annan Planı, bazı olumsuzlukları ile birlikte Türkiyeliler olarak bilinen insanlarımızın Annan Planı için oy kullanma haklarının tescili ve böylece uluslararası kamuoyunda kabulleri açısından önemli bir adım olmuştur. Bilindiği üzere Papatopullos Türkiyelilerin oy kullanmasına karşı çıkmış; ancak Annan’ın ısrarı üzerine bu insanların siyasi kimliklerinin kabul edilerek oy kullanmaları sağlanmıştır. Bu süreçte, listeye girip giremeyecekleri, kaç kişinin kalacağı ve mülkiyet hakları ile ilgili konulara açıklık getirilmeyerek sürekli bir belirsizlik içerisinde bırakıldılar. Bu belirsizlikler hem Ada üzerindeki varlıkları hem de KKTC vatandaşları olarak statüleri ile ilgili endişelerinin büyümesine; dolayısıyla da kendilerini farklı hissetmelerine yol açtı.

Kendilerini farklı hissetmeleri doğal olarak farklı bir siyasi yapılanmaya gitmeleri hususundaki duygu ve düşüncelerini de güçlendirmiş; ancak çeşitli etkenlere bağlı olarak bu duygu ve düşüncelerini kurumsallaştırmayı başaramadılar. Eğer bunu başarabilmiş olsalardı, kendileri ile ilgili gizli kapaklı görüşmelere müdahil olarak Kıbrıslılık söylemine dayalı olan ötekileştirme politikalarına karşı dengeleyici bir rol üstlenebileceklerdi. Ancak Türkiyelilik temelinde bir siyasallaşmanın, dengeli bir şekilde yönetilememesi durumunda mikro milliyetçiliğe dayalı ayrışmanın büyüyebilmesi riskini taşımaktadır. Bu risk, toplumuzda hala mevcut olup, gözlerimizi bu gerçeğe kapatmanın çözüm olamayacağını fark etmemiz lazım. Ancak bu ülkeyi Türkiyelerin istila ettiği söylemelerini ağızlarından düşürmeyenlerin, KKTC meclisine ve iktidar partisi ile ana muhalefet partilerinin MYK’larına bakmalarını tavsiye ederim. Sonuç olarak şunu söyleyebilirim ki, insanların bilgi ve becerileriyle ülkelerine verebilecekleri hizmet yerine, onların etnik ya da yöresel kimliklerine bakarak seçim yapanlar bu ülkeye ve insanlarına en büyük zararı verenlerdir.

Bu ülkede yaşayan ve kendini Kıbrıslı ya da Türkiyeli olarak niteleyenlerin herhangi bir ayrıcalık isteme hakları olmadığı gibi, beraber yaşayabilmeleri için Türkiyelileşmek ya da Kıbrıslılaşmak gibi bir mecburiyetleri de yoktur. Çünkü bir siyasetçiden beklenen, ülke insanına ayırım yapmaksızın hizmet verebilecek bilgi ve beceriye sahip olmasıdır. Ancak gelişmemiş toplumlarda, seçmenler alacakları hizmete değil adayların etnik, milli ya da dini mensubiyetlerine bakarlar. Bu tür ayırımcılığa dayalı tercihler sonuç olarak, devletin hizmet kalitesini düşürmekte, insanlara kin ve nefret duyguları aşılayarak sınıflar arası çatışmayı körüklemektedir. Dolayısıyla bizim ihtiyaç duyduğumuz şey, partizanlık dahil her türlü etnik ya da yöresel ayırımcılıktan uzak; toplumun tüm kesimlerine hizmeti esas alan kuşatıcı siyasettir. Toplumların mevcut siyasi partilerden tatmin olmadıkları, kararsızların oranının yüksek oranlara ulaştığı zamanlarda toplumun bu tür yeni oluşumlara en fazla ihtiyaç duyduğu zamanlardır. Ancak bunun da başarılabilmesi, toplumun demokrasiyi algılama ve uygulayabilme gücüne bağlıdır. Esas mesele de toplumumuzun demokrasi kültürünün bu düzeye erişip erişmediğidir.

Yusuf