Etiket arşivi: Osmanlıca

Osmanlıca ve Osmanlıcılık

Osmanlıca ve Osmanlıcılık

Türkiye siyasi gündeminin güncel tartışma konularından birisi de Osmanlıca ve Osmanlıcılıktır. Tartışmalara bakıldığında doğrular ile yanlışların iç içe girdiği görülür. Üniversitelerde 10 seneden fazla Osmanlı Türkçesi dersini vermiş birisi olarak, bu konuda bir şeyler yazmam gerektiğini düşündüm. Öncelikle Osmanlıcanın bir dil mi yoksa bir dilin farklı bir alfabe ile yazılışı mı olduğu konusunu açıklığa kavuşturmak lazım. “Osmanlı Türkçesi” tabirini kullananlara göre Osmanlıca bir dil değil bir dilin farklı bir siyasi sistemdeki kullanılışıdır. Bu anlayışta olanlara göre “Osmanlıca” tabirinin kullanılması hatalıdır. Çünkü medeniyetler ya koparak ya da eklemlenerek oluşurlar. Koparak oluşan medeniyetler, reaksiyonel olduğu için koptuğu medeniyetle bağlarını kopararak tersten bir yapılanmaya girer. Osmanlı’dan kopan Yunanistan, Bulgaristan ve diğer Arap devletleri büyük oranda reaksiyonel bir süreç izledikleri için Osmanlı ile aralarındaki bağı sömüren ve sömürülen mantığı üzerinden anlatmaya çalışırlar.

Türkiye Cumhuriyeti ise Bulgaristan, Yunanistan ya da diğer Arap ülkeleri gibi Osmanlı devleti çatısı altında yer alan farklı milletlerin kurduğu devletler gibi değildir. Aksine Osmanlının kurucu unsuru olan güçlerin, sistemin çökmesinden sonra şartlara göre sistemin yeniden inşasını başaran halkların kurduğu bir devlettir. Bu halkların öncülüğünü ise Osmanlının kuruluşuna öncülük yapan Türkler yapmıştır. Bu yüzden de Türkiye Cumhuriyeti kurucu unsurları esas itibari ile Osmanlının da kurucu unsurları sayılırlar. Bundan dolayı da Mustafa Kemal her ne kadar Cumhuriyete ait bir şahsiyet olsa da, geçmiş varlığı ile Osmanlı’ya ait olan bir Osmanlı paşasıdır. Osmanlı dönemi alfabesi de Cumhuriyetin kuruluş alfabesidir.

Osmanlı dönemi alfabesi yerine “Osmanlıca” tabirini kullananlara göre Osmanlıca ayrı bir dildir. Bu kullanım, medeniyetlerin eklemlenerek oluştuğu görüşünü kabul etmeyenlerin ileri sürüdüğü bir görüştür. Türkiye Cumhuriyetini Osmanlı devletinin bir antitezi gibi görenler, büyük oranda bu anlayışı benimsemiş olanlardır. Bundan dolayı da Erdoğan ve Davutoğlu’nun “Osmanlıca” tabirini kullanmaları savundukları anlayışa uygun düşmemektedir. Türkiye’de yaşanan tartışmalar da büyük oranda Türkiye Cumhuriyeti ile Osmanlıyı, bir başka ifade ile Osmanlı dönemi alfabesi ile Cumhuriyet dönemi alfabesini birbirinin antitezi olarak görenlerin yarattığı bir tartışmadır.

Diller ve alfabeler iletişim amaçlı olduğu kadar politik üstünlük kurmak amaçlı olarak da kullanılırlar. Özellikle devlet kavramının gelişmesi ile birlikte diller ve alfabeler, iletişim aracı olmaktan çok politik üstünlük kurmak aracı olarak ele alınmaya başlanmıştır. Bu durum alfabelerin oluşması dahil dillerin kurgusal temel mantığını ifade eden gramerlerinin oluşmasını dahi etkilemiştir. Dolayısıyla Cumhuriyet dönemi alfabesi ve de dil kurgusu oluşturulurken, hem iletişim ve kültürün korunması hem de Arap milliyetçiliğine karşı olan tepkinin ortaya konulması isteği de etkili olmuştur.

Türkçenin sadeleştirilmesi gerekçesi ile toplumun uzun süren sosyal ve siyasi ilişkileri ile kullanmaya başladığı birçok kelimenin, geç dönemlerde tespit edilmiş bazı dil kurallarından hareketle türetilmiş yeni kelimeler ile değiştirilmesi gayretleri de ağırlıklı olarak siyasi gayretlerdir. Bu gayretlerin hedefi, Türk kültürünü Batı normlarında yeniden inşa etme arzusudur. Tabii burada ihmal edilen, Batının kendi kültür reformunda bu yola aynı katılıkta başvurmamış olmasıdır. Batı kültürünün oluşumunda doğu kültürünün de etkili olduğundan şüphe yoktur. O kadar ki, Batı kültürünün en etkin şahsiyeti olan Hz. İsa doğuludur. Aynı şekilde Avrupa ismi de mitolojik kaynaklara göre doğulu sayılan bir kadının ismidir. Ancak Batı medeniyeti, değişen şartları dikkate alarak kendini yenilerken tarihi kökenlerini silecek bir strateji izlememiştir. Batıda hala daha, Latinceye verilen önem bunun açık bir göstergesidir. Bu arada şunu da söylemeliyim, ben doğu ve batı diye bir ayırıma karşıyım. Bu yazımda bunları kullanmam, sadece bu ayırım yapıldığı içindir.

Özellikle Arapçaya ait bazı harflerin ve dilbilgisi kurallarının terk edilmesi Türkiye Cumhuriyetinin siyasi kurgusunda, Arap milliyetçiliğine karşı olan tepkinin neticesinde olmuştu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son dönemde gündeme getirdiği Osmanlıcanın okullarda öğretilmesi arzusu, Batının Latinceye verdiği değer şeklinde bir anlayışı mı yoksa Cumhuriyetin harf devrimine karşı bir reaksiyon mu olduğu net olarak ifade edilmediği için kafalarda bir takım soru işaretlerinin oluşmasına yol açtı. Bu belirsizlik konu üzerinden siyasi çatışma politikaları üretmek isteyenlere de malzeme vermiş oldu. Ben şahsen Sayın Erdoğan ve Davutoğlu’nun konuşmalarını dinlediğimde, günümüz Arapça ve Farsçasında kullanılan harflere dönüşü istemedikleri; ancak hem Türk kültürü hem de Dünya tarihinde önemli etkileri olmuş bir kültürün daha yaygın olarak okunup anlaşılmasını istediklerini anladım.

Erdoğan ve Davutoğlu’nun Osmanlı Türkçesi alfabesinin öğretilmesini savundukları konuşmalarında yaptıkları geçmiş bir kültürün unutulmaması vurgusu, ayni şekilde günümüz Latin alfabesi ile yazılmış eserler için de geçerlidir. Çünkü yeni bir harf devrimi yapmak demek; yeni olanın da anlaşılamamasına zemin hazırlamak demektir. Sayısal oranlarını bilmemekle beraber Latin asıllı alfabe ile yazılan eserler, yapılan tezler ve çalışmalar belki de Osmanlı döneminde kullanılan alfabe ile yazılanlardan daha fazladır. Dolayısıyla yeni bir harf devrimi, eskisinde olduğu gibi yeni bir kültürel bilinmezlik yaratarak aynı hataya düşmektir.

Bence bu konuda yapılması gereken, Osmanlı dönemi alfabesi ile yazılı eserleri orijinal harfleri ile okumak isteyenlere bu imkanın verilmesinin yolları üzerinde düşünmektir. Ayrıca Cumhuriyet döneminde Osmanlı dönemi alfabesinin öğretilmediğini ileri sürmek doğru değildir. Çünkü bu ders, edebiyat, tarih ve Türkçe öğretmenliği bölümlerinde öğretilmektedir. Burada tartışılması gereken yapılan öğretimin yeterli olup olmadığıdır. Ayrıca Osmanlı Türkçesi ile Osmanlı Türkçesi hat sanatını birbirine karıştırmamak gerekir. Okullarda verilen Osmanlı Türkçesi dersleri, Osmanlı hat sanatı ile yazılmış mezar taşlarını ya da eski binalar üzerindeki kitabeleri okuyup anlamak için yeterli değildir. Benim Osmanlı Türkçesi öğretmenliğim sırasında Edebiyat Fakültesi dördüncü sınıf öğrencilerine verdiğimiz seçmeli paleografya dersi ile öğrencilere bu tür hat sanatı ile yazılmış yazıları okuma becerisi kazandırmaya çalışıyorduk. Osmanlı döneminde de bu tür yazıları herkes değil, özel öğrenim görmüş kişiler okuyup yazabiliyordu.

Benim şahsi kanaatim, bu konunun siyasi rekabet mantığı ile değil; kültür ve medeniyetin korunması mantığı ile ortak bir proje olarak ele alınıp tartışılmasının daha doğru olacağı yönündedir. Şu anda yeryüzünde konuşulan binlerce dil bulunmaktadır. Bu dillerin bazılarının kendilerine ait alfabesi de bulunmamaktadır. Türkçe de kendisine ait alfabesi olmayan dillerden birisidir. Bu yüzden de farklı tarihlerde farklı milletlerin kullandığı alfabeleri kendi dilimize uyarlayarak kullandık. Dolayısıyla Osmanlı döneminde kullanılan alfabeyi Türk milliyetçiliği adına Arap harfi diye niteleyip dışlamak; ayni şekilde eski Roma’ya dayanan Cumhuriyet döneminde kabul gören Latin alfabesini de dışlamayı gerektirir. Dolayısıyla da her iki alfabe de tamamen bizim kültürümüze ait değil; ayni şekilde tamamen de kültürümüzden ayrı değildir. Her iki alfabeyi iyi bilenler, her ikisinin de birbirinden üstün ve eksik yanları olduğunu bilirler.

Toplumların kendi tarihi gelişim süreçlerine bağlı olarak oluşturdukları en önemli kültürel mirası dil ile onu taşıyan alfabedir. Ancak çağımızda iç içe girmiş olan ilişkiler, artan iletişim ihtiyacı ve gelişmiş iletişim araçları, dillerin hem toplumların hem de insanlığın ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kalmalarına yol açmaktadır. Osmanlı dönemi alfabesi, belli bir dönemde üstün bir aklı ve medeniyeti ifade ediyor olsa dahi, değişen şartlarda doğan kültür ve iletişim ihtiyacını karşılayamadığı için etkisini büyük oranda kaybetmiştir. Şu anda kullandığımız Latin harfleri de, aslında Türk kültür tarihi içerisinde oluşmuş olan ses, kelime, duygu ve düşünce zenginliğini karşılamakta yetersiz kalmaktadır.

Bir dilin bir toplumun sadece kültürünü değil de insanlık medeniyetini ifade edebilmesi için, doğanın tüm seslerini karşılayacak kadar zengin bir alfabeye, tüm maddi ve manevi varlıkları karşılayabilecek kelime zenginliğine, tüm varlıkların hareket ve ilişkilerini anlatabilecek bir mantık kurgusuna sahip olması gerekir. Evrensel bir dil oluşturulabilmesi için bunlar olmaz ise olmazlardandır. Bu tür bir dil var etme girişimleri sonucu ortaya çıkan dillerden birisi Esperanto dilidir. Ancak bu girişim belirttiğim kriterlere sahip olmadığı için yeteri kadar ilgi görmemiştir. Evrensel bir dil var edebilmek ayrıca çok farklı medeniyetlerin tecrübelerinden de istifade etmeyi gerekli kılar. Bundan dolayı da var olan tüm diller insanlık medeniyeti kesintiye uğramaz ise evrensel ortak dilin alt yapısını oluşturan diller olacaktır. İlişkilerin ve iletişim araçlarının gelişmesi doğal olarak bu ihtiyacı daha da arttıracaktır. Çağımızda dillerin ihtiyaç duyduğu bir başka özellik ise bilgisayar ve internet teknolojileri ile uyumlu bir yapıya sahip olmalarıdır. Dolayısıyla Osmanlı dönemi alfabesi ile Cumhuriyetin ikinci dönemi alfabesini tartışırken, hem kültürün bir bütün olarak anlaşılmasını hem de insanlık medeniyetinin geleceğinin inşasını dikkate almak gerekir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/osmanlica-ve-osmanlicilik/6263

yusuf