Etiket arşivi: Savaş

Tevrat ve Tevrat’ta Geçen On Emir Işığında Filistin-İsrail Sorunu

Tevrat’ta geçen on emir, Yahudilik inancının temelini oluşturan ve Hz. Musa’ya Sina Dağı’nda Tanrı tarafından verildiğine inanılan ahlaki ve dini kurallardır. Tevrat’ta on emir iki yerde zikredilir: Çıkış (20/2-17) ve Tesniye (5/6-21) bölümlerinde. Ancak bu iki metin arasında bazı farklılıklar vardır. Örneğin, sabat gününü neden tutmak gerektiği, komşunun eşini ve malını arzulamama emri ve emirlerin sıralaması gibi konularda farklı ifadeler kullanılmıştır. Bu farklılıkların, taş levhaların kaybolmasının bir sonucu olduğu düşünülmektedir. On emir, Yahudilerin Tanrı ile yaptıkları ahidin bir parçası olarak kabul edilir. Ancak Yahudiler, zaman zaman bu ahdi bozmuş, Tanrı’nın emirlerine karşı gelmiş ve başka tanrılara tapmışlardır. Bu yüzden Tanrı, onları cezalandırmış, sürgüne göndermiş ve düşmanlarına teslim etmiştir. Bu durum aslında İsrail oğulları ve/veya Yahudilerin seçilmiş millet olarak zikredilmelerinin esas sebebinin etnik köken değil dini ve insani tutumlar ile alakalı olduğu sonucunu doğurmaktadır.

On emir, Yahudilik ve Hristiyanlıkta farklı şekillerde yorumlanmış ve uygulanmıştır. Bazı mezhepler, on emri sıralama, sayı veya içerik açısından farklı şekilde gruplandırmıştır. Bazıları, on emrin yanında başka kurallar da eklemiştir.

On emir ile ilgili iki versiyon arasında bazı farklılıklar olmakla beraber genel olarak şunlardır:

1. Tanrı’dan başka tanrıya tapmayacaksın.

2. Tanrı’nın adını boş yere anıp kötüye kullanmayacaksın.

3. Şabat gününü kutsal tutacaksın.

4. Babana ve anana saygı göstereceksin.

5. Öldürmeyeceksin.

6. Zina etmeyeceksin.

7. Çalmayacaksın.

8. Yalan şahitlik etmeyeceksin.

9. Komşunun karısını arzulamayacaksın.

10. Komşunun evini, eşyasını veya başka bir şeyini istemeyeceksin.

Filistin sorununu bu on emir ışığında değerlendirdiğimizde, bugünlerde Filistin ve İsrail’de yaşanan saldırıların 2., 5., ve 10. Maddelerin açık olarak ihlali olduğu görülmektedir. Ancak Tevrat’ın bazı bölümlerinde savaş kutsanırken, bazı bölümlerinde belli şartlara bağlı kılınmakta, bazı bölümlerinde ise tamamen kötü bir eylem olarak gösterilmektedir. Bunların içerisinde en dikkat çekici olanlardan birisi Davud peygambere savaşçı ve kan dökücü olduğu için Allah adına ibadet yeri inşası izni verilmemesidir (1 Chronicles 22:8). Bunun yanısıra oğlu Süleyman’ın barışsever olmasının övülmesi (1 Chronicles 22:9), kan dökmenin bir ülkeyi kirletmek olduğu (Numbers 35:33), kan dökerek beldeler kurmanın kötü bir eylem olduğu ve kan dökülmesinde nefret edilmesi gerektiğinin (Habakkuk 2:12) vurgulanması, İsrail’in güttüğü politikaların Tevrat’ın bu bölümlerine aykırı olduğuna delalet etmektedir.

Ancak Tevrat’ta hikâye edilen, savaş, katliam, kız kaçırma, doğayı tahrip etme, soykırım gibi eylemler (Hakimler, 21:10-14; 21:21-25; Deuteronomy 20:4; 20:14-18), Tevrat’ın adeta bir savaş kitabıymış gibi algılanmasına yol açmaktadır. Tevrat’ta Yahova’nın savaş tanrısı olarak ilan edilmesi (Exodus 15:3) ve Tanrının savaşa doğrudan katıldığının zikredilmesi (Deuteronomy 20:4) ile de savaş ilahi bir eylem haline getirilmiş ve savaşa karşı çıkanlar: “Lanet olsun RAB’bin işini savsaklayana! Kılıcını kan dökmekten alıkoyana lanet olsun! (Jeremiah 48:10)” denilerek açık bir şekilde tehdit edilmesi bu anlayışı destekler niteliktedir.

Bu tür bölümler, Tevrat’ın adeta bir savaş kitabıymış gibi algılanıp şiddetin meşrulaştırılmasının kutsal kanıtları haline getirilmiştir. Bu durum dinlerin ortaya çıkışı ile evren ve insanın tabiatıyla ilgili birçok felsefi tartışmanın da ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bazı yorumcular, Tevrat’ın barış ile ilgili kısımlarının Yahudilerin zayıf dönemlerinde ortaya çıktığını, savaş ve katliamları meşrulaştıran kısımların ise güçlü oldukları dönemde ortaya çıktığını belirtmişlerdir.

Tevrat bir bütünlük içerisinde değerlendirildiğinde temel mantığının barış üzere kurulu olduğu da ileri sürülebilir. Çünkü ileride gelecek olan müjdecinin de barış getireceği (Isaiah 2:9), bir gün silahların tarım aracına dönüşeceği ve toplumların birbirine silah çekmeyeceği (Isaiah 2:4) gibi bölümler temel gayenin savaş değil barış olduğu yorumlarına kaynaklık teşkil etmektedir. Bu bölüm, barışı bir özlem ve nihayî gaye olarak ortaya koymaktadır. Nitekim Tevrat’ta savaşı bir ekonomi ve geçim kaynağı haline getiren peygamberler için: “RAB diyor ki, “Ey halkımı saptıran peygamberler, Sizi doyuranlara esenlik diler, Doyurmayanlara savaş açarsınız (Micah 3:5)” denilerek, bu anlayış tenkit edilmiştir. Yine Tevrat’ta Yakupoğulları ve İsrail oğullarının günahları yüzünden yeryüzüne azap geleceği ifade edilmektedir (Micah 1:5). Bu itibarla da Tevrat’ın bazı bölümlerinde İsrail oğullarına yöneltilen çok keskin eleştirilerin bulunduğunu görmekteyiz. Bu durum Tevrat’ın yazılım tarihi ve yazarları konusunda çok farklı tartışmaların oluşmasına yol açmıştır.

Bu konuda dikkat edilmesi gereken önemli bir husus ise Tevrat’ın iç mesajında peygamberlerin büyük günahlar işleyebilecek insanlar olarak sunulmalarıdır. Tevrat’ta peygamberlerin işlediği günahlar ve cinayetler hem Yahudi hem de Hristiyan geleneğinde önemli bir konudur. Tevrat’ta peygamberlerin, Tanrı’nın emirlerine karşı geldikleri, başka tanrılara taptıkları, yalan söyledikleri, zina ettikleri, hırsızlık yaptıkları, cinayet işledikleri ve büyücülük yaptıkları gibi çeşitli suçlarla itham edildikleri görülmektedir. Bu suçlar, peygamberlerin insanlığa örnek olması gereken yüksek ahlaki vasıflarına aykırıdır. Ancak Tevrat’ta da vurgulandığı üzere peygamberler de işledikleri günahlardan dolayı cezalandırılabilmektedir. Bazı peygamberlerin işledikleri günahlar ve cinayetlerin bazıları şunlardır:

– Hz. Âdem: Tanrı’nın yasakladığı ağacın meyvesini yiyerek isyan ettiği ve Tanrı’ya yalan söylediği için cennetten kovuldu (Tekvin 3:1-24). Hz. Adem’in Allah’ın emrine uymaması günahı Kuran-i Kerim tarafından da doğrulanmıştır.

– Hz. Nuh: Sarhoş olduğu bir sırada çıplak kaldığı ve oğlu Ham’ın kendisine saygısızlık ettiği için lanetlendi (Tekvin 9:20-27).

– Hz. İbrahim: Tanrı’nın kendisine verdiği vaadi beklemeden karısı Sâre’nin cariyesi Hacer ile evlenerek İsmail’i doğurdu (Tekvin 16:1-16). Ayrıca Mısır ve Gerar’da karısını kız kardeşi olarak tanıtarak Firavun ve Abimelek’in onu almasına izin verdi (Tekvin 12:10-20, 20:1-18).

– Hz. Yakup: Kardeşi Esav’ın hakkını gasp etmek için babası İshak’ı kandırdı ve onun bereketini aldı (Tekvin 27:1-40). Ayrıca amcası Lavan’ın kızları Lea ve Rahel ile evlendi ve onların cariyeleri Zilpa ve Bilha ile de ilişkiye girerek on iki oğul sahibi oldu (Tekvin 29:15-30:24).

– Hz. Musa: Mısır’da bir İsrailoğlunu döven bir Mısırlı’yı öldürdü ve cesedini kuma gömdü (Çıkış 2:11-15). Hz. Musa’nın birisi öldürmesi olayına Kuran-i Kerim’de de işaret edilmiştir (Taha 40; Kasas 19). Ayrıca Tanrı’nın kendisine verdiği asayı kayaya vurarak su çıkardı ancak Tanrı’nın emrine karşı geldiği için Kenan topraklarına giremedi (Sayılar 20:1-13).

– Hz. Harun: Hz. Musa’nın yokluğunda İsrailoğullarının isteği üzerine altından bir buzağı heykeli yaptı ve onlara tapmalarına izin verdi (Çıkış 32:1-35). Buna da Kuran-i Kerim’de işaret edilmiştir (Bakara 51).

– Yakup’un oğulları Şimon ve Levi, Şekem’in babası Hamor ile anlaşma yaparlar; ancak sonra anlaşmayı tek taraflı bozarak Şekemlileri toplu katliama uğratırlar (Gen 34, 7-26. Yine tanrının emri ile kadın ve çocuk demeden yağmalamanın meşrulaştırıldığı kısımlar vardır (Hakimler, 21:10-14; 21:21-25; Deuteronomy 20:4; 20:14-18).

– Hz. Davud: Uriya adlı bir askerin karısı olan Batşeba’ya göz koydu ve onunla zina etti. Batşeba hamile kaldığında, Uriya’yı öldürmek için cepheye gönderdi (II. Samuel 11:1-27). Ayrıca Tanrı’nın emrine karşı gelerek İsrailoğullarını saydırdı ve bunun sonucunda Tanrı’nın gazabına uğradı (II. Samuel 24:1-25). Nitekim Hz. Davud çok kan döktüğü için Tanrı adına tapınak yapması yasaklandı (1 Chronicles 22:8).

– Hz. Süleyman: Tanrı’nın kendisine verdiği hikmet ve zenginlikle yetinmeyip yabancı kadınlarla evlendi ve onların tanrılarına taptı (I. Krallar 11:1-13). Ayrıca büyücülük yaptığı ve cinlerle işbirliği yaptığı iddia edilir (Tevrat dışı kaynaklar).

– Hz. Elişa: Kendisine kel kafalı dedikleri için çocuklara lanet okudu ve sonrasında iki ayı çocuklara saldırttı ve kırk iki çocuğun ölümüne sebep oldu (II. Krallar 2:23-25).

Sonuç olarak, Tevrat’ın peygamberler ile ilgili çizdiği bu profile bakıldığında, peygamberlerin büyük günahlar da işleyebilecekleri ve günahları sebebiyle Tanrı tarafından cezalandırılabilecekleri, bundan dolayı da Tevrat’ta geçen dinin özü ile çelişen bölümlerin bu günahlar kapsamında değerlendirilmesi, on emirle çelişen bölümlerin de tahrif olarak yorumlanması gerekmektedir. Aksi takdirde bu günahların din adına meşrulaştırılması ve istismarcılar veya cahiller tarafından zulüm ve haksızlıkların meşrulaştırılması aracı olarak kullanılmalarının yolu açılacaktır. Şu anda Filistin’de de yaşananlar da butür cehalet ve/veya istismarın yeni örnekleridir.

Tevrat’a göre peygamberlerin işlediği günahlar hakkında geniş bilgi için “Tevrat İncil ve Kur’an’da Peygamberlerin 200 Günahı” isimli esere bakılabilir. Ayrıca belirtilen Tevrat bölümleri için benim: “İslamofobi mi Yoksa Hristiyan ve Yahudifobi mi?” isimli çalışmama bakılabilir (https://www.academia.edu/8773204/%C4%B0slamofobi_mi_Yoksa_Hristiyan_ve_Yahudifobi_mi_Islamophobia_or_Christianism_and_Judaism_fobia_ ).

Bosna’da savaş ve aşk

Bosna’da savaş ve aşk

Oğlumun mezuniyeti törenine katılmak için Bosna’ya gittim. Fırsat bu fırsat ortalığı biraz dolaşayım dedim. Doğrusu Bosna’da hiç yabancılık çekmedim. Çünkü hem Türkiye’nin hem de Kıbrıs’ın bir çok ortak özelliğini taşıyordu.

Uçağımız Bosna’ya inerken, gördüğüm manzara sanki daha önce rüyalarımda yaşadığım ve gördüğüm bir manzara idi. Ancak havaalanına girince olumsuz bir duyguya kapılıp, şehrin tarihi ve önemi ile bağdaşmayacak kadar küçük ve hizmet açısından geri kalmış olduğunu düşünmeye başladım. Ancak şehrin içine girince, olumsuz duygularım yavaş yavaş değişmeye başladı.

Şehrin içini gezerken yakın zamanda yaşanmış savaşın acı izleri zihnimi birden Kıbrıs’a doğru yöneltti. Çünkü binalarda hala daha savaşın izlerini görebiliyorduk. Yanık, kurşunlanmış binalar yanı sıra uzaktan snaypırlarla keskin nişancılar tarafından vurulmuş insanların vuruldukları yerleri gösteren kan renginde boyalar geçmişin acı hatıralarını canlı tutuyordu.

Bosna’nın yakın tarihinin en etkili şahsiyeti olan merhum İzzet Begoviç’in kabrini ziyaret ettiğimde gördüğüm manzara, bana Kıbrıs tarihinde yaşanan Murat Ağa, Sandallar ve rahmetli Denktaş’ın mücadelesini çağrıştırdı. Kıbrıs ile Bosna arasındaki benzerliklerle farklılıkları düşünmeye başladım. Evet birçok yönden benzerlikler vardı. İlahiyatçı olmamın etkisi ile özellikle dini motif ve binalara daha dikkatli bakmaya çalıştım.

Şehrin içerisine gelince, Osmanlı’nın tarihi mirası yanında Türkiye’nin etkin gücünü fark ettim. Bosna’nın semalarında yükselen minarelerle birlikte kilise kuleleri de tarihe tanıklık yapıyordu, aynen Kıbrıs’ta olduğu gibi. Bir ilahiyatçı olarak, bu yaşanan acılarda dini inançların etkisini sorgulama ihtiyacı hissettim.

Sokakta yürürken, kimin Boşnak, Kimin Sırp kimin de Hırvat olduğunu benim ayırabilmem oldukça güçtü. Bu yüzden yaşananları yorumlamada zorlandım. Bana anlatılanları dinleyince olaylara farklı bir gözle bakmaya başladım. Çünkü insanlar birlikte dostça yaşarken, ansızın düşmanlık duyguları ile birlerinden kaçmaya hatta birbirlerini öldürmeye başladıklarını öğrendim. Bu durum, bana insanın ne kadar değişken bir varlık olduğunu hatırlattı.

Sonra da görünüşte birbirimize ne kadar benzesek de, içimizdeki inanç, duygu ve düşünce farklılıklarımızın ilişkilerimizde esas belirleyici olduğunu gördüm. İlahiyatçı olarak ben de bana göre doğru olduğuna inandığım bir inanca, kendi kültürümün etkisi altında gelişmiş duygu ve düşüncelere sahiptim. Ancak ben bunu farlılıklarla iletişim kurmada sorun olarak değil paylaşım için fırsat olarak değerlendirdiğim için kendimle bir çelişki yaşamadığım gibi farklı inanç ve kültürlerin temsilcileri ile iletişim kurmada zorlanmıyordum.

Bu duygu ve düşünceler ile Bosna’da dolaşırken her farklılığı anlamaya çalışıyordum. Benim için Bosna’nın kadın ve erkeklerinin düzgün fizikleri, doğal güzelliği yanı sıra dünya tarihindeki etkin yeri de etkileyiciydi. Çünkü nehir boyunca yürürken oğlum Muhammet: “Baba burası 1. Dünya savaşının çıkmasına sebep olan Macar Kralı ve İngiltere veliahdının öldürüldüğü yerdir” demesi, Bosna’nı dünya tarihinin değişiminde ne kadar etkili olduğunu hatırlattı.

Bu cinayetin işlendiği yere yakın bir binanın da dünyadaki en zengin kütüphanesi olduğunu; ancak savaşta yakıldığını öğrenmem ise Bosna’nın önemini kavramam noktasında bende yeni bir çağrışım yaptı.

Savaş esnasında silah taşıma ve halkın tahliyesi için kazılan tüneli gezerken ise Bosna halkının hem azminin hem de zekasının gücünü fark ettim. Azimli ve zeki bu halk, yaşadığı acılarla olgunlaşmış hem yaşamın güzelliklerini görmüş hem de inançları ile yaşama olgunluğuna ulaşmıştır. Öyle anlaşılıyor ki büyük acılar, insanların ruhlarında olgun bir kişilik oluşturmuş.

Bosna’da trafik kurallarına uyma konusunda halk oldukça dikkatli. Hatta bir ara ben yol boş olduğu için yaya geçidinden doğrudan geçtiğimde arkamdaki Boşnakların yeşil ışığın yanmasın beklediğini görünce utandım. İkinci sefer de ise artık ben de Boşnaklar gibi davranacağım dedim ve ışığı beklemeye başladım.

Bu arada birilerinin yeşil ışığı beklemeden geçtiğini görünce, küçük oğlan bu garanti Türk’tür diye espri yaptı. Doğal olarak, Türklere karşı büyük bir saygı olmakla beraber, Kıbrıs’a benzer bir tepkinin var olduğunu da öğrenmiş oldum. Bu ifadeler belki kendimize karşı biraz haksızlık gibi gözükse de, bu düşünceyi var eden bazı etkenlerin varlığı da bir gerçektir.

İki gün boyunca Bosna’nı çok farklı yerlerini gezdikten sonra Ramazan’ın ilk günü teravih namazını kılmak için tarihi Begovic Cami’ine gittik. Hafif bir yağmur olmasına rağmen camii doluydu ve kenarda kalan bir tahta üzerinde namaz kılabildik. Dikkatimi çeken bazı gençlerin yağmur altında secdeye gitmeden, sadece dizlerinin üzerine eğilerek namaz kılmalarıydı. Camii içinde ve dışında kadınların erkeklerle birlikte ayrı yerlerde ancak birbirlerin rahatlıkla görecek şekilde namaz kılmaları da bir başka dikkat çekici durumdu.

Camiilerin bir diğer dikkat çeken yanı ise, hepsinde devlet bayrağı yerine yeşil renk ay yıldızlı bayrakların asılmış olmasıydı. Boşnaklar yeşil ay yıldızlı bayrağı İslam’ın bayrağı olarak görüyor ve bunu düğünlerinde de bir sembol olarak kullanıyorlar. Bu durum, modern hayatın her türlü özelliklerini de yaşatan Boşnakların, geçmiş ile mordernite arasında bizden daha başarılı bir sentez yaptıklarını düşünmeme sebep oldu.

Boşnak kadınlarının dini inanç ve geleneklere bağlı olanlarının bile çok bakımlı olması, kadının tabiatı ile dindarlık arasında doğal bir bağ kurulduğunu göstermektedir. Erkeklerinin de kızları gibi düzgün fizikli ve uzun boylu olmaları özenli giyinmeleri dikkat etmesiniz bile göze çarpan bir başka husustu.

Ziyaretimiz esnasında uğradığımız Mostar Köprüsü ise tarihe ve medeniyete tanıklık yapan adeta Bosna ile özdeşleşmiş bir semboldür. Bu köprü aslında Bosna’nın halkalarını birbirine bağlayan bir köprüdür. Çünkü körünün biryanında Müslüman Boşnaklar, diğer yanında ise Hıristiyan Hırvatlar yaşamaktadır. Bu köprü savaş esnasında Hırvatlar  tarafından yıkılmış daha sonra ise Türkiye’nin de katkıları ile yenine inşa edilmiştir.

Köprüyü gezerken, Bosna geleneğinde erkeğin aşkını ispatlamak için bu köprüden nehre   atladıklarını öğrendim. Buradan akıllı olan atlar mı diye düşünürken, bir kalabalığın mayolu iki kişi etrafında toplanmaya başladığını gördüm. Sonra öğrendim ki, bu gençler bu geleneği ticarete çevirmişler. Halktan para toplayıp geleneği yaşatmak için köprüden suya atlıyorlar. Doğrusu bu fırsatı kaçırmak istemedik ve biz de kalabalığa katıldık ve köprüden atlama sahnesini canlı izledik.

Köprüden atlamayı görünce, acaba aşkını ispatlamak için kaç kişi bunu dener diye düşünmekten kendimi alamadım. Kısacası şunu anladım ki, Bosna’nın hem savaşları hem de aşkları gerçekten zordur.

Gezimiz esnasında uğradığımız bir diğer dikkat çekici yer ise Sarı Saltuk ya da Aperenler Tekkesi (Blagaj) idi. Buranın özelliği ise yalçın bir dağın altında akan Avrupa’nın en büyük ikinci su kaynağının yanında kurulmuş olmasıdır. Bu gizemli doğa harikasının yanında kurulmuş olan tekke, adeta tabiatın gizemi ile birlikte tasavvufi düşüncenin gizemini iç içe sokarak büyüleyici bir hava oluşturmuştur.

Bosna’nın bir diğer büyüleyici yeri ise Vrelo Bosna Parkı’dır. Bu parkın en göze çarpan özelliği ise su ile tabii güzelliklerin insan estetik zekası ile bütünleşerek muhteşem bir güzellik kazanmasıdır. Bu parkın dikkat çeken bir diğer yanı ise ulu ağaçların gölgelediği yaklaşık 3 kilometrelik yürüyüş yoludur. Bu yolda yürüyüp parkın içinde gezmek, tek başına harika bir gün geçirmeniz için yeterlidir.

Böyle bir yazıda Bosna’yı ve hatıralarımı tamamen yazmam mümkün değil; ancak bu tecrübeden sonra bir şey yazmamak da vefasızlık olur hissiyatına kapıldım ve bu yazıyı yazdım.

Irak ve Musul Krizi (Türkiye Gündemi)

Irak ve Musul Krizi (Türkiye Gündemi)

Görüntü

 yaklaşık bir yıldır Ortadoğu siyasetinin yeni silahlı örgütü olarak gündeme gelmeye başladı. 2013’de el-Kaide’ye bağlı olarak Suriye’de Esad karşıtlığı ile adını duyurmaya başlayan örgüt, daha sonra el-Kaide ile bağlantısını kesmiş ve bu kopuşundan sonra özellikle Irak’ta adını duyurmaya başlamıştır. Örgütün lideri olduğu belirtilen Ebu Bekir Bağdadi el-Kaide ya da Ortadoğu’da silahlı mücadele veren örgütler içerisinde ismi öne çıkan birisi değildir. Bu durum örgütün kuruluş ve bağlantıları ile ilgili bilinmezleri arttırmaktadır. Özellikle el-Kaide ile bağlantısı sebebiyle örgüt ve ABD politikaları arasında bağlantı kurulmaya çalışılmaktadır. Ancak el-Kaide’den kopuşu sebebiyle de örgütün siyasi boşluktan doğan bir hareket mi yoksa belli merkezler tarafından ortaya çıkarılan bir misyon hareketi mi olduğu henüz net olarak tespit edilebilmiş değildir.

IŞİD’ın daha önce Suriye rejimine karşı savaşmış olması ve Türkiye’nin de rejim karşıtı politikaları sebebiyle, örgüt ve Türkiye arasında da bağ kurmaya çalışanlar vardır. Hatta örgütün Irak kanadının Suriye tarafından desteklendiği de ileri sürülmektedir. Davutoğlu’nun: “Ne zaman Suriye’nin kuzeyinde muhalefet güçlendi, Irak Şam İslam Devleti o zaman ortaya çıktı ve savaşını da muhalif unsurlara karşı yaptı. Bunlarla rejim arasında perde gerisinde bir ortaklık var” açıklaması bu organik bağın varlığını ortaya koymaktadır. Bilindiği üzere Türk Silahlı Kuvvetleri, bu örgütün sınırlarımıza yakın yerlerdeki faaliyetlerinin artması sebebiyle bir konvoylarını vurmuştu. Ancak örgütün selefi ve sünni nitelikli bir örgüt olarak nitelenmesi, Suriye ile organik bağ kurulmasını zorlaştırmaktadır. Çünkü Suriye rejimi daha çok Şii (Alevi) niteliği ve Sünnilere karşı baskıcı politikaları ile bilinmektedir. Bu açıdan bakıldığında örgütün Suriye ve Irak kanatları arasında bir kopukluk olduğu sonucu çıkar. Çünkü Esad rejiminin kendisi için tehdit olarak gördüğü Suriye ve Irak toprakları üzerinde dine dayalı sünni bir rejim kurma mücadelesi veren bir örgüte destek vermesi makul değildir.

Soruna Irak cephesinden baktığımızda Irak Başbakanı Nuri el-Maliki’nin böyle bir örgüte destek vermesi de pek makul gözükmemektedir. Çünkü Maliki Şii kökenli birisidir ve kendi yönetimi altındaki topraklarda Sünni mezhep ayırımcılığına dayalı bir devlet kurmaya çalışan harekete izin vermesi siyasi misyonu ile çelişmektedir. Belirtildiğine göre Irak Başbakanı Maliki’nin İran ile de ilişkileri iyi olan birisidir. İran-Irak Savaşı esnasında Maliki’ye bağlı milisler Irak toprakları içinde İran Devrim Muhafızlarının gözetiminde gerçekleştirdiği eylemlerin direk liderliğini Maliki yürütmekteydi (Bu bilginin kaynağı Wikipedia’dır). Dolayısıyla Musul’daki gelişmeler Maliki’nin ABD ile Iraklı Şii direnişçiler arasında bir denge politikası kurma misyonu ile de çelişmektedir. Yine de örgütün Maliki yönetimindeki Irak toprakları içerisinde bu kadar etkili olması, hükümetin bir zaafı değil de gizli bir ajandası olarak değerlendirmelere yol açmaktadır.

Olaya Amerikan-Rus rekabeti açısından baktığımızda, Rusya siyasetinin özellikle İran ve dolayısıyla Şia ve alevi hareketleri ile genel olarak bir paralellik içinde yürüdüğünü görürüz. Dolayısıyla hareketin Rusya-ABD rekabeti ile bir bağlantısı olup olmadığı üzerinde de kafa yormaya ihtiyaç vardır. Örgütün internete yansıyan militanlarının ellerindeki silahlara bakıldığında daha çok Rus yapımı kalaşnikof ve kanas silahları taşıdıkları gözükür. Bu ise Rusya ile örgüt arasında direk olmasa da dolaylı bir silah akışı olduğu sonucunu doğurmakta ve bilinmezleri daha da arttırmaktadır. Aldığım bir bilgiye göre Irak’ta silah satışı ve kaçakçılığı çok yüksek düzeydedir. Bu ise silah şirketlerinin, silah satışlarının, ulusal ve uluslararası denetim dışına çıktığına delalet etmektedir.

Olaya Türkiye cephesinden bakıldığında, Musul Elçiliği’ne baskın yapılarak elçilik görevlilerinin rehin alınmasının Türkiye’nin hem iç hem de dış siyasetiyle bağlantılı olarak operasyonun planlandığı görüntüsü vermektedir. Operasyonun İran Cumhurbaşkanının Türkiye ziyaretinin hemen ardından gerçekleşmesi, olayın özellikle Türkiye’nin dış siyaseti ile bağlantılı olduğu izlenimini yaratmıştır. Bu bakış açısına göre operasyonun Türkiye-İran yakınlaşmasından rahatsız olanlar tarafından düzenlenmiş olması gerekir. Çünkü bu operasyonun doğal olarak Türkiye’nin iç ve dış siyasetini etkileyecektir. Çünkü Başbakan Erdoğan’ın adı Cumhurbaşkanlığı ile anılırken, aynı zamanda Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun da adı başbakanlıkla anılmaktadır. Doğal olarak bu operasyonun hem hükümeti hem de Davutoğlu’nu zora sokmak amacıyla yapılmış olması en güçlü ihtimal olarak gözükmektedir. Tabii ki bu operasyon sonrasında Türkiye’nin daha önce olduğu gibi rehineleri sağ salim kurtarmayı başarması halinde, Türkiye’nin bölgedeki saygınlığı artacak ve Erdoğan ile Davutoğlu’nun lehine bir sonuç doğuracaktır.

Bu coğrafyada Türkiye-İran yakınlaşmasından en fazla rahatsız olacak olan ülkelerden birisi de İsrail’dir. Ancak İsrail’in el-Kaide ya da ona benzer selefi inanç ekolünden gelen bir harekete destek vermesi makul gözükmemektedir. Ancak hareketin Sünni olması ve İran’ın politikalarına aykırı bir görüntü sergilemesi, İsrail’in böyle bir harekete tam destek vermese de göz yumması kendi güvenlik siyaseti ile çelişmez.

Ortadoğu’daki karmaşanın esas sebebinin inanç farklılığı değil; inanç farklılığı yaratma üzerinden kurulmuş olan ekonomik çıkar çatışması olduğunu orta düzeyde eğitim sahibi olan herkes bilmektedir. Dolayısıyla bu coğrafyadaki çatışmaların esas sebebi olan petrol ve gaz enerji kaynaklarının yeni bir paradigma ile bir barış projesine dönüştürülmesi mümkündür. Çünkü bu bölge ülkelerinin enerji kaynaklarını keşfederek çıkarıp pazarlaması için teknolojik olarak gelişmiş olan ülkelerin hem teknolojisine hem de pazarına ihtiyacı vardır. Teknolojik olarak gelişmiş ülkelerin ise bu bölgedeki yatırımlarının güvence altına alınıp maliyetlerin azaltılması için bölgenin istikrara kavuşmasına ihtiyacı vardır. Dolayısıyla bu teknolojik ve ekonomik bağımlılığı savaş sebebi olarak değil de bir barış sebebi olarak da değerlendirmek mümkündür. Türkiye’nin de siyasetini bu anlayış üzerinden yeniden kurgulaması durumunda, bölge üzerindeki nüfuzunu daha akılcı ve meşru bir zeminde arttırmasının yolu açılmış olacaktır.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki Ortadoğu hem kültürel hem de ekonomik zenginliklerle dolu bir coğrafya olması sebebiyle fillerin savaş arenasına dönmüştür. Doğal olarak da bölgedeki savaşların ahlaki ve dini bir temeli kalmamıştır. Çünkü bu savaşlarda din ve mezhepler ağırlıklı olarak manipülasyon ya da provokasyon amaçlı olarak kullanılmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti siyaseti bunu dikkate alarak din ya da mezhep temelli olarak kurgulanan çatışmalarda taraf olarak yer almamalıdır. Bunun yerine kendi vatandaşlarının hakkını koruma esasına dayalı insan hakları merkezli bir politika izlemelidir. Çünkü hem Türkiye’nin hem de bu coğrafyanın barış ve güvenliği din ve mezhep ayırımcılığına dayalı politikalar ile gerçekleştirilemez. Dolayısıyla da Ortadoğu’nun tüm aktörleri insan haklarını korumayı esas alan yeni bir paradigma geliştirmelidirler.