Elektrik Zamları ve Özelleştirme

Elektrik Zamları ve Özelleştirme

Son günlerin en önemli gündem maddelerinden birisi Elektrik Kurumu’nun özelleştirilmesi diğeri ise Kıbrıs Sorununun çözümüdür. Geçen haftaki yazımda Kıbrıs sorunu ile ilgili muhtemel gelişmelere değindim. Bir okurum yazının altına aynen şu notu düştü: “Karl Marks der ki: Kıbrıs sorunu afyondur, zamlara bakın.” Arkadaş bu notuyla, benim de bu afyon siyasetine alet olduğumu ima etmiş oldu. Aslında aklımdan böyle bir şey hiç geçmedi; ancak konjonktür böyle bir düşüncenin doğmasına müsait olduğu için bu yazımda zamları konu edinmeye karar verdim.

Bu okurumun notu doğal olarak zamlar ile Kıbrıs sorunu arasında bir bağ olup olmadığını sorgulamama da sebep oldu. Anlaşılan birilerine göre Kıbrıs sorununun gündeme getirilmesinin amacı, halkın gündemini saptırıp elektrik zamlarına olan tepkisini kırmaktır. Bir başka bakış açısında göre ise bu zamların amacı, Kıbrıs Türk halkını bezdirip önlerine getirilen plana fazla kafa yormadan, planın kabulünü sağlamaktır. Özellikle AKP’nin Annan Planı sonrası izlediği Kıbrıs politikası, Kıbrıs Türk halkını bir bezdirme politikası olarak değerlendirilmektedir. Tuhaf olan, AKP döneminde Türkiye’nin Kıbrıs’a yaptığı mali yardımların miktarının kat kat artmasına rağmen sosyal refahın geriye gitmesi ve aynı zamanda buna tuz biber olan zamların artmasıdır. İlk üniversite öğrenimi İşlet ve Ekonomi olan birisi olarak benim aklıma ve bilgime göre, bu ancak yüksek düzeyde yolsuzluk ya da kötü planlama ile açıklanabilir. Üçüncü bir ihtimal ise iç kaynak ve gelirlerin Türkiye’nin desteğinin sağladığı artıştan daha fazla azalmış olmasıdır. Bu üçüncü ihtimal ile ilgili sağlıklı bir şey söylemem için… (Devamını okumak için bağlantıyı tıklayın)

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/elektrik-borclari-ve-ozellestirme/2925

Yusuf Suiçmez

KKTC’nin Geleceği

KKTC’nin Geleceği

Kuzey
Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 30. Yıl dönümünü yine alışılmış söylemlerle kutladık. Ama gerçeklere baktığımızda KKTC’nin uluslararası tanınmamışlığın yanında, kendi halkı tarafından da kabullenilmemiş bir yapısı olduğu gözükmektedir. KKTC devleti kimliğini taşımamıza rağmen hiçbirimizin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetliyiz demememiz bunun açık bir göstergesidir. Bu durum, bu devletin kimlik olarak onu var eden halklar tarafından bile kabul edilmediğini göstermektedir. Kısacası KKTC yerli Kıbrıslısı ve göçmenlerinin ortak kimliğine hala daha dönüşememiştir. Bu durumda ya Türkiyelilik kimliğimizin öne çıktığı ve (Devamını okumak için bağlantıyı tıklayın)

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/kktc-nin-gelecegi/2857

Yusuf Suiçmez (Havadis)

Kılık kıyafet adamlığı ve siyaseti

Kılık kıyafet adamlığı ve siyaseti

Her nedense bazı insan ve siyasetçiler başkalarının ne giyip giymedikleri, kiminle birlikte kalıp kalmadıklarıyla oldukça fazla ilgileniyor. Başörtüsü ve öğrenci yurtları ile ilgili tartışmalar bunun yeni örneklerini oluşturmaktadır. AKP, attığı son adımla, Türkiye siyasetinin en önemli argümanlardan birisi olan başörtüsü sorununu büyük ölçüde çözmüş gözükmektedir. Bu açılım, yıllardır dışlanmışlığın yarattığı psikolojik baskının altında ezilen kızlarımızın, kimlik ve inançları ile mecliste temsil edilme haklarını elde etmelerini sağladı. Ancak sorunun bütünüyle çözülmesini sağlamamıştır. Umarım asker ve polis gibi bazı kurumlardaki yasaklar da zamanla aşılır ve kılık kıyafet üzerinden yapılan siyasi polemiklerinden tamamen kurtuluruz. (Devamını okumak için bağlantıyı tıklayın)

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/kilik-kiyafet-adamligi-ve-siyaseti/2781

Yusuf Suiçmez

Din İstismarı (II)

Din İstismarı (II)

Rivayet edildiğine göre, insanlar Allah’ın adını tamamen kendi kötülüklerini meşrulaştırmak için kullanmaya başlayınca, kıyamet kopmuş ve yeni bir insanlık nesli yaratılmıştır. Bu rivayete göre biz, ilk insanlık nesli değiliz ve son da olmayacağız. Geçen yazımızda genel olarak din istismarına değinmiştik. Bu yazımızda ise daha özel bir din istismarı alanı olan uluslararası ilişkilerde din istismarına değineceğiz. Geçmişte ve günümüzde de, devletlerarasındaki sorunların kaynağında dini ayrılıklar gösterilmiştir. Kıbrıs sorunu dâhil, Irak, Filistin, Keşmir ve daha birçok yerdeki çatışmalar dini temelde çatışmalarmış gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Aslında bu tür sorunların arkasında yatan gerçek sebep, uluslararası güçlerin çıkar çatışmalarıdır. Hiçbir din, sırf başkası farklı inanıyor, konuşuyor ya da giyiniyor diye onun çanı ve malını gasp etmeyi meşru görmez ve göremez. Çünkü bu tür eylem ve söylemeler, adaletli ve merhametli Allah inancına aykırıdır. Bu yüzden Kuran-i Kerim’de, eğer bir mücadele verilecekse, bu verilen mücadelenin, din dil ayırımı yapmadan sadece ve sadece insanlara zulmedenlere karşı olması gerektiği açık olarak ifade edilmiştir (Şura 42/42). Dolayısıyla zulüm ve haksızlığa karşı verilen mücadelenin dışında kalan tüm, terör ve de din adına yürütülen mücadeleler, din istismarı kapsamına girerler. Katolik Kilisesi’nin, Hitler’e destek vermesi, Kızılderililerin katledilmesini meşru görmesi, Amerikan Başkanı Bush’un Irak’ın işgalini dini bir zemine çekmeye çalışması, dini kullanan terör örgütlerinin insanlıkla ve hiçbir dini inançla bağdaşmayan masum insanlara karşı düzenledikleri saldırıların hepsi, kötülüğü örtmek için Allah’ın adını istismar etmekten başka bir şey değildir.

Bu tür din istismarları, bazı aydınların dini bir savaş ve terör aracı olarak algılamalarına ve dine karşı haksız önyargılarla saldırmalarına yol açmıştır. Ancak burada sorgulanması gereken en önemli konu, insanların dinden uzaklaşmalarının barış ortamının korunmasına daha çok katkı sağlayıp sağlamayacağıdır. Uluslararası terör örgütleri ile menfaat kavgası yürüten devletlerin yarattığı bu vahşetlerin, arkasında yatan ana sebep dindarlık mı yoksa din istismarı mıdır? Din adına yapılan zulüm ve haksızlıklar ile dinsizlik adına yapılmış olan zulüm ve haksızlıkları karşılaştırdığımızda hangisi daha ağır basar? Kıbrıs’taki, Irak’taki, İran’daki ve birçok yerdeki ibadet yerlerine yapılan saldırıların arkasında, dini inançlar mı; yoksa dini inançları istismar eden uluslararası güçler ve onların yandaşları mı var? Avrupa’da Hz. Muhammet ve İslam dini ile ilgili yapılan spekülatif haberler, dindarlık adına mı yoksa, din üzerinden düşmanlık yaratmak için mi yapılıyor? Bizdeki Avrupa karşıtlığının arkasında dindarlık mı, yoksa siyasi çıkarlar mı var? Devletlerin dine yaptıkları yatırımların arkaplanında insanların inançlarını korumak mı yoksa insanların inançlarını kullanmak mı var? Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletlerin, Kıbrıs konusundaki taraflı tutumlarının arkasında, tarihi Hristiyanlık dürtüleri mi yoksa sadece Türk tarafının hataları mı var?

Bu tür soruları daha da çoğaltmak mümkündür; ancak bu sorulara verilecek cevaplar, sosyal ve politik şartlara göre değişecektir. Buna bağlı olarak, dinlerle ilgili yapılan yorumların, kısmen toplumsal ve siyasal koşulları ifade ettiğini söyleyebiliriz. Dolayısıyla da, bu yorumların hiçbirinin dini gerçekliği bütünüyle temsil ettiği söylenemez. Ancak bir gerçek var ki, o da dinin hiçbir şekilde herhangi bir ahlaksızlık ve haksızlığı hoş görmeyeceğidir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, insanları, farklı bir dili konuşuyor ya da Allah’ı farklı bir şekilde anlayıp ibadet ediyorlar diye, düşman kabul etmek dinin özü olan hak, adalet ve hoşgörü ile bağdaşmaz. Bu yüzdendir ki Yüce Allah, Kuran-i Kerim’de, insanların dil ve renklerinin farklı yaratılmasının amacının kavga etmeleri değil; aksine kültürel zenginlik ve kültürler arası alışveriş olduğunu ifade etmektedir (Hucurat 49/13). Ayrıca bugün tüm devletlerin çok dilli ve dinli olmaları sebebiyle, din üzerinden yürütülen işgal ve düşmanlık politikaları iç karmaşalara da yol açtığından, riskli ve maliyetli politikalar haline gelmiştir. Dini bu tür istismarlardan korumak için, dini siyasi bir araç olarak değil; bir insan hakkı ve kültürel mirasın koruyucusu olarak algılamak lazım.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, uluslararası çıkar gruplarının yürütmekte olduğu din istismarı politikalarından korunabilmek için, farklı kültürlerle diyalog kurarak, kültürel paylaşıma açık olmak lazım. İnsanların birbirinden uzaklaşması, insanlıklarından da uzaklaşmaları anlamına gelir ki, bu insanın Allah’tan da uzaklaşmasına da yol açar. İnsanlar, ahlaki değerlerle birbirlerine yaklaştıkları ölçüde Allah’a yaklaşırlar. Kuran-i Kerim’in bize öğrettiği yaratılış gayesine uygun düşen davranış budur. İnsanları birbirinden uzaklaşması, sadece onları çatıştırarak menfaat sağlamak isteyen, kendini tanrı zanneden zavallılar ile din istismarcılarının işine yarar.

Bu tür uluslararası din istismarları ve sömürülerinden korunmanın yolu, Birleşmiş Milletlerin, Dünya Parlamentosu sistemine doğru evrimleşerek insanların inanç özgürlüğünü koruyucu ve uluslararası din istismarlarını engelleyici politikalar geliştirmesiyle mümkündür. Bu düşünce bugün için bir ütopya olarak gözükse de, yaşadığımız ve de yaşayacağımız açı tecrübelerimiz bizi zorunlu olarak Dünya Parlamentosu sistemi üzerinde düşünmeye ve onu gerçekleştirmeye sürükleyecektir. (Yusuf Suiçmez, Havadis)

Din İstismarı (I)

Din İstismarı (I)

İstismar, bir şeyi kendi gayesine aykırı olarak özel menfaat etme amacıyla kullanmayı ifade eder. Din istismarı, gerek siyasi arenada, gerekse sosyal yaşamımızda sık sık tartışma konusu olmaktadır. Bu konu Kuran’da da yer almıştır. Tevbe süresinin 34. ayetinde bazı din adamlarının, insanların mallarını haksız yollarla yedikleri belirtilerek, bu tür istismarlara dikkat çekilmiştir. Bu ayetten anlaşılacağı üzere, insanın emeği ve alın terinin korunmadığı, din kisvesi altında yürütülen ve haksız çıkar sağlayan her türlü ilişki din istismarı anlamına gelir. Çalışmadığı halde, dindar insanlardan topladığı paralarla zenginleşen ve de kendilerine tabi olanlara mütevazı ve alçakgönüllü olmayı emrederken, kendileri lüks ve gösteriş içinde yaşayan din adamları bunu bilerek yapmaları durumunda, din istismarcıları kapsamına; bilmeyerek yapmaları durumunda ise Kuran’da cahiller olarak nitelenenler kapsamına girerler. Çünkü Kasas Süresi’nin 5. ayetinde, dinin gayelerinden birisinin, ezilenlerin haklarını korumak olduğu açıkça ifade edilerek, bu gayeye aykırı davranışların istismar kapsamına gireceğine işaret edilmiştir.

Din istismarı kapsamına giren bir başka eylem de, inananlar üzerinde hâkimiyet kurabilmek için din adına yapılan içtihat ve yorumları akıl ve bilimin denetimi dışına taşıyarak tartışılmaz bir otorite haline getirmektir. Zira Yunus süresinin 20. ayeti, aklını kullanamayan toplumların azaba uğradıkları belirtiliyor. Hz. Peygamber de bir hadisinde, insanların ibadetten çok akıllarının üstünlüğü ile değerlendirildiklerini ifade etmesi, insanın aklını kullanmasını önemine işaret etmektedir. Dolayısıyla insanların akıllarını kullanmalarını engelleyerek düşünme ve sorgulamaktan alı koymak, dinin ana gayesine aykırı bit tavır olduğundan, bilerek yapılması durumunda din istismarı; bilmeden yapılması durumunda ise cahillik kapsamına girer.

Din istismarı kapsamına giren bir başka eylem ise, insanlığın ortak insani değerlerini tahrip ederek, insanlar arasında din, mezhep ya da etnik düşmanlıklara yol açmaktır. Zira dinin ana gayesi, varlıklar arasındaki ilişkileri düzenleyen ahlaki yasaları korumak ve geliştirmektir. Hz. Peygamberin bir hadiste belirttiği gibi, evrenin dengesini koruyan ana prensip adalettir. Yeryüzündeki tüm haksızlıkların temelinde, ayırımcılığa dayalı adaletsizlikler yatmaktadır. Bu yüzden, bilinçli olarak adalet prensibine aykırı yapılan her türlü dini yorum, kul (insan) haklarının ihlali olacağından din istismarı kapsamına girer.

Allah inancı temelinde bir düşünceye sahip olunmadığı halde, şahsi menfaat elde etmek için dindar görünmek de din istismarı kapsamına girer. Yine, siyasi amaçlar için din karşıtı veya taraftarı görünmek de din istismarı kapsamına girer. Zira bu davranışın temelinde de, dini kullanarak ya da din karşıtlığı yaparak menfaat elde etme arzusu yatmaktadır.

Dininin istismar şekillerinden birisi de, evlenecek çiftler arasında sevginin olmadığı bilindiği halde, dini otoriteyi kullanarak birilerini sevgisiz evliliğe zorlamaktır. Çünkü Kuran, Rum süresinin 21 ayetinde erkek ve kadın beraberliğinin temelini karşılıklı sevgi ve merhametin oluşturduğunu açıkça belirtmektedir. Dolayısıyla dini otoriteyi kullanarak, dinin temeli olan sevgiyi tahrip ederek, sadece evliliği bir tarafın ihtiraslarının giderildiği bir eyleme dönüştürmek, din istismarı kapsamına girer. Bundan dolayı Bakara süresinin 229. ayetinde eşlere, iyilikle geçinme ya da güzellikle boşanma tavsiye edilmektedir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, gerek dindarlar tarafından olunsun gerekse din karşıtları tarafından olunsun, iyi niyetten yoksun olarak, gayri meşru bir menfaat elde etmek için dinin lehine ya da aleyhine yapılan her türlü eylem ve söylem din istismarı kapsamına girer. Bu tür eylem ve söylemler bilinçli olarak yapılmıyorsa; cahillik olarak değerlendirilirler. (Yusuf Suiçmez, Havadis)

Akıl, Din ve Eleştiri

Akıl, Din ve Eleştiri

İnsanı diğer canlılardan farklı kılan, sahip olduğu düşünme yeteneğidir. İslam geleneğinde insanı şerefli ve sorumlu kılan bu özelliğidir. Aklın en temel özelliği ise eleştiri yeteneğidir. Bu yeteneğini kaybeden insan ve toplumların gelişmesi imkânsızdır. Allah: “Allah, aklını kullanamayanları cezalandırır” ayeti ile bu gerçeğe işaret etmiştir. İslam geleneğinde akli eleştirinin kabulü, hakikati bulma niyetiyle yapılmasına bağlanmıştır. Çünkü akıl, insanın duygularının etkisi altında hareket eder.

Duygu dünyası iyi niyetten beslenmeyen insanlar için akıl, sadece kişinin egosu doğrultusunda hareket ettiği için, bencilliğe ve haksızlığa hizmet eder hale gelebilir. Bundan dolayı duygu dünyası bozuk olan insanların, düşünce dünyasının doğru olması mümkün değildir. Dolayısıyla insan düşüncesinde sağlıklı bir gelişmenin sağlanabilmesi için, insanın düşünce dünyası gelişirken, insani duygularında geliştirebileceği bir sosyalleşme sürecine girmesi gerekir. Aksi takdirde, aklın yapıcı yönünü kaybolarak yıkıcı yönü öne çıkmaya başlar.

Medeniyet ve insan hakları gibi kavramların, çağdaş siyasi sistemlerin kuruluş felsefelerinde var olmasına rağmen, savaş, zulüm ve haksızlıkların insanlığın zorunlu kaderiymiş kabul görmüş olması, bilimsel akıl ile duygusal akıl arasındaki bu dengenin korunamamasından kaynaklanmaktadır. Bu denge modern düşüncede, insanın duygu alanının ihmal edilmesi; din alanında ise akli eleştirinin ihmal edilmesi şeklinde tezahür etmektedir. İnsanlık için doğru olan yol, her iki alanında birbirini tamamlayarak gelişmesidir. Bunun sağlanabilmesi için, modernizmin kaynağı olan seküler aklın dine, dinî aklın da seküler akla yaptığı eleştirilerin dikkate alınması gerekir. Çünkü bu eleştiriler ileri safhalarda, insanlık için asgari müşterek olarak kabul edilebilecek ortak akıl ve ahlakın oluşumunu sağlayacaktır. Bu akıl ve ahlakın oluşabilmesi için her iki aklın da, ön yargılardan kurtularak birbirini anlama sürecine girmeleri gerekmektedir. Bu süreçte, gerek modern seküler akıl, gerekse dinî akıl birbirlerine yönelttikleri eleştirileri anlamsız ve düşmanca değerlendirme yerine, kendilerindeki eksiklik ya da yanlışlığın giderilebilmesi için bir fırsat olarak değerlendirmeleri gerekir. Ancak bu anlayışın gelişmesi ile birlikte yaşama kültürü gelişebilir. Dolayısıyla ne dinin moderniteye yönelttiği eleştirilerin bütünü, insanlığın ortak kazanımları olan demokrasi, laiklik ve cumhuriyete karşıdır; ne de laiklik, demokrasi ve cumhuriyet adına dine yöneltilen eleştirilerin bütünü dine karşıdır. Sağlıklı bir eleştiri ortamında, bu farklı fikirler daha doğru ve huzurlu bir yaşam alanının oluşmasına katkı sağlayabilirler. Çünkü ister dini olsun, ister seküler olsun, denetim dışı kalan tüm otoriteler insan hak ve hukukuna saygı merkezinden uzaklaşarak, istismara açık hale gelebilirler. Dolayısıyla bazen birbirine zıt olarak görülen şeyler; aslında sistemin bütününü oluşturan denge unsurları olarak işlev görürler. Ancak bu zıtlıkların dengede tutulabilmesi için farklılıkları koordine eden ortak akılcılığın geliştirilmesi gerekir. Zira akıl, farklılıkların kaynağı olduğu kadar, farklılıkların koordinasyonunu da sağlayan merkezdir. Bazı toplumlar, bazen din adına, bazen de devletin ideolojisi adına bireysel düşünceyi sınırlayarak, aklın eleştiri alanını kısıtladıklarından, bireyin gelişme sürecine katılmasını engellerler. Bu tür toplumlarda gelişmenin temeli olan düşünce alanı oluşmadığından, gelişme de olamamaktadır.

Bazı toplumlar ise bireysel düşünceyi sınırlamamasına rağmen, ortak akıl alanını yaratamadıkları için toplumsal gelişme sürecine girememektedirler. Bu tür toplumlar aklın düşünce yeteneğini kullanamadıklarından dolayı değil; ortak akıl yaratamadıkları için toplumsal gelişme sürecine dahil olamamaktadırlar. Çünkü bu tür toplumlarda fikir hürriyeti olmasına rağmen, fikir hürriyetine saygı ve ortak akıl yaratma becerisi bulunmamaktadır. Bireyler ve toplumlar, eleştirinin aşağılama ya da düşmanlık olmadığını; aksine bir yol gösterme olduğunu fark ederek, fikir hürriyetini ortak akla dönüştürüp karşılıklı anlayışı geliştirebilirlerse, sosyalleşme ve gelişme sağlayabilirler. (Yusuf Suiçmez, Havadis)

Semavi Dinlere Göre Hayatın Amacı ve Dindarlık

Semavi Dinlere Göre Hayatın Amacı ve Dindarlık

Müslümanlık, Hristiyanlık ve Yahudilik gibi semavi dinlerin öğretilerine baktığımızda, hepsinin de esas gayelerinin insanın mutluluğunu sağlamak olduğunu görürüz. Felsefenin de temel konularından birisi olan bu konuyu, bu yazımızda sadece semavi dinler açısından ele alacağız. Semavi dinlere göre, insanın dünya serüveni “Adem ve Havva’nın cennetten kovulması” hikayesi ile başlar. Mevlana’nın, Mesnevi’nin başında anlattığı ayrılık da, aslında insanın özünden, mutluluğun zirvesini ifade eden cennet ortamından ayrılışını anlatır. Kutsal kitapların ortak konusu olan bu hikâyeye göre Âdem ve Havva cennette sorunsuz ve mutlu olarak yaşıyorlardı. Allah onları cennete koyarken: “Şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz” diyerek, cennette güven huzur içerisinde yaşamanın bazı yasaklara tabi olduğu konusunda uyardı. Bu hikâyenin devamında şeytanın onları aldatarak, bu yasakları çiğnemelerine vesile olduğu, bunun bir neticesi olarak da insanoğlunun cennetten çıkarılarak, dünyaya gönderildiği anlatılır. Birçok din âlimi, bu hikâyedeki yasak ağacın ne olduğunu tartışıp durdular. Hâlbuki bu hikâyenin, birlikte yaşamanın beraberinde sorumluluk sınırını belirten yasakları ve huzurlu bir yaşam için uyulması zorunlu ilkeleri anlattığı şeklinde anlaşılsaydı, çok daha gerçekçi ve faydalı olunacaktı. Dolayısıyla, bu hikâyeden çıkarılacak olan ana ders: Toplum yaşamında, birlikte yaşamanın getirdiği karşılıklı sorumluluk gereği bazı kural ve yasakların zorunlu olduğudur. Kuralsız ve yasaksız bir hayat, karşılıklı sorumluluğun olmadığı anarşist bir hayat demektir. Bilindiği üzere, anarşist bir ortamda haklıyı, akıl ve vicdanın ortak sesi olan hukuk değil; güç belirler. Haklıyı gücün belirlediği bir ortamda ise huzur ve güvenden bahsetmek mümkün değildir. Çünkü güç, genelde içinde korkuyu da taşır ve güce dayalı yönetimler korkuya dayalı yönetimlerdir. İnsanların güçlüye boyun eğmelerinin altında yatan ana sebep, gücün içinde saklı olan bu korku psikolojisidir. İnsanların genellikle kendilerine en yüksek güveni verenin değil; korkuyu salanın emri altına girmelerinin arkasında yatan ana sebep gücün yarattığı bu korku psikolojisidir. Bugünkü dünya düzenini ve de din anlayışını değerlendirdiğimizde, güvene değil; ağırlıklı olarak güce ve korkuya dayalı bir din ve dünya anlayışının hâkim olduğunu görürüz. Bun durumdan kurtulabilmek için, insan hak ve hürriyetlerini esas alan güvene dayalı yeni bir dünya ve din anlayışı geliştirmemiz gerekir. Bunun için de dini metinleri bu anlayış doğrultusunda anlamamız ve yorumlamamız lazımdır.

Bu anlayış doğrultusunda Âdem ve Havva hikâyesini değerlendirdiğimizde, bu hikâyedeki meyvenin, birlikte yaşamanın ilkelerini, Âdem’in bu meyveyi yemesi ise birlikte yaşamanın zorunlu kıldığı ilkeleri çiğnenmesini ifade ettiğini söyleyebiliriz. Âdem ve Havva’nın cennetten çıkarılması ise, insanın huzur ortamından uzaklaşmasını anlatır. Dolayısıyla bütün dinlerin ortak hedefi, insanın bu huzur ortamına tekrar dönüşünü sağlayacak olan ahlaki olgunluğu gerçekleştirmek için çalışmak olmalıdır. Bu olgunluğa erişmeden, cennete girebilmek hayal olur. Çünkü cennetin düşünce ve ruhaniyetine erişmeden, cennete girebilmek mümkün değildir. Cennet yaşamına erişebilmek için insanın düşünce ve duygularının o ortama uyum sağlayabilecek olgunluğa erişmesi gerekir.

Kuran-i Kerim’de zikredilen cennetten kovulma olayının devamında, Hz. Âdem’in, Allah’a tövbe ederek tekrar geri dönmeye çalışması, insanın cennete, yani huzur ve mutluluğa dönüş arzusunu ifade eder. Çünkü insanın esas anavatanı Cennettir ve bu Dünya’ya gönderilme amacı: Ruhundaki sapmayı düzelterek, tekrar esas anavatanı olan cennette yaşayabileceği olgunluğa erişmesini sağlamaktır. Buradan anlaşılan şudur ki: İnsanın cennet hayatına yeniden dönebilmesi için duygu ve düşünce dünyasında, onun tekrar cennet ortamında yaşayabilmesini sağlayacak bir dönüşümü başarması gerekir. Aslında dua ve ibadetin esas amacı da bu dönüşümü sağlanmaktır. Çünkü dua ve ibadet, Allah’ın kendisi için bizden istediği şeyler değil; aksine insanların bu dönüşümü sağlayabilmeleri için ilahi rahmetin yol göstericiliğidir. Bu yüzdendir ki bazı tasavvuf âlimleri, insanın kemale ermesi durumunda, ibadetlerin zorunluluğunun ortadan kalktığını ileri sürmüşlerdir. Bu anlayışın temel mantığı, “vasıta gayeye ulaşana kadar gereklidir” şeklinde özetlenmiştir. Bu anlayışa göre din, insanın kendisini anlama ve yeniden inşa etmesinin bir vasıtasıdır. Bu inşa hareketi, insanın, tüm insanı vasıflarını olgunlaştırarak cennette yaşayabileceği bir duygu ve düşünce düzeyine erişene kadar devam eder. Ancak burada var olan sorunlardan birisi, insanın kemale erdikten sonra tekrar düşüşe geçişinin mümkün olup olmadığıdır. Bazı âlimler yükseliş ve düşüş süreçlerinin sürekli olduğunu; dolayısıyla insanın Allah’a yönelme ile ibadetten vazgeçmemesi gerektiğini belirtirler. Hz. Muhammed’in ve diğer peygamberlerin yaşamlarına bakıldığında, uygulamalarının bunu destekler nitelikte olduğu görülür.

Kuran’daki cennet tasavvuruna baktığımızda, cennetin tam bir huzur, güven ve özgürlük ortamı olarak tasvir edildiğini görürüz. Bundan çıkan sonuç: Özgürlük, huzur ve güvenin, dindarlığın ana ruhu olduğudur. Bundan dolayıdır ki cennet ortamındaki huzur, güven ve özgürlük ortamının sağlayıcısı, asker polis ya da başka güçler değil; insanın içerisindeki imandır. Bu yüzdendir ki iman kelimesinin türetildiği kelimenin kökü olan “emn” kelimesi “güven” demektir. Dolayısıyla güvenilirlik, hem medeni bir toplum olmanın hem de dindar olmanın olmazsa olmazıdır. (Havadis Gazetesi köşe yazısı)