Yusuf Suiçmez tarafından yazılmış tüm yazılar

Doç. Dr. Yusuf Suiçmez 1968 yılında Sürmene/Trabzon’da doğdu. 1975 yılında ailesi ile birlikte Kuzey Kıbrıs’a göç etti. İlk, Orta ve Lise öğrenimini Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde tamamladı. 1995 Yılında Medine İslam Üniversitesi’nde lisans eğitimini; 1998 yılında ise Karadeniz Teknik Üniversitesi Rize İlahiyat Fakültesi’nde ise Yüksek Lisansını tamamladı ve bu arada aynı üniversitenin Sosyal Bilimler kadrosunda araştırma görevlisi olarak çalıştı. 2005 yılında ise Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde doktorasını tamamladı. 2017 yılında ise doçent oldu. 2003-2005 yılları arasında Doğu Akdeniz Üniversitesi Türkçe Eğitimi Bölümü’nde; 2005-2007 yılları arasında aynı üniversitenin Genel Eğitim Bölümü’nde; 2000-2011 yılları arasında ise Yakındoğu Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 2009-2011 yılları arasında ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Din İşleri Başkanlığı görevini yürüttü. 2011 yılında açılan Yakın Doğu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin Kurucu Genel Koordinatörlüğünü yaptı ve 2014 yılına kadar aynı Fakültenin Dekanlığına vekalet etti. Halen aynı fakültede öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Doç. Dr. Yusuf Suiçmez ayrıca 2017 yılında Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Adalet Yüksek Okulu’nda önlisans, 2022 yılında ise Yakın Doğu Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde lisan öğrenimini tamamladı ve ikinci doktorasını Kamu Hukuku alanından yapmaktadır. Birçok uluslararası ve ulusal yayını olan Doç. Dr. Yusuf Suiçmez, çok iyi düzeyde Arapça ve İngilizce, orta düzeyde Rumca ve Farsça bilmektedir. Milli sporcu da olan Doç. Dr. Yusuf Suiçmez evli ve iki çocuk babasıdır.

Mezar ve Cenaze Kültürümüz

Mezar ve Cenaze Kültürümüz

Toplumların kültürel değerleri sürekli değişime uğrar. Bu değişim bazen olumlu bazen de olumsuz yönde olabilir. Kültürümüzde oluşan değişimlerden birisi de mezar kültürümüzdür. Günümüzde gösterişli mezarlar yapmak adeta zorunlu bir hal aldı. Bir polis müdürünün vefatı sonrası cenaze namazı kılınmadan gömülmesi ile ilgili vasiyeti, bu konular üzerinde daha fazla düşünmemizi zorunlu hale getirdi.

Öncelikli şunu belirtmem gerekir ki, Müslüman olan herkesin İslam inanç ve örflerine göre gömülmesi gerekir. Dolayısıyla da bir kişi Müslüman ise böyle bir vasiyet vermiş olsa bile bu vasiyeti geçerli değildir. Çünkü insanların ölüm stresine girdikleri anda verdikleri kararlar, insanların gerçek düşünce ve hissiyatını temsil etmezler. Kaldı ki kişi bu vasiyetini ölüm stresine girmeden aklı başında iken yazmış ise, o zaman da böyle davranışının meşru bir gerekçesi olup olmadığının soruşturulması gerekir. Vasiyet yazan kişinin bunu meşru kılacak gerekçesi yoksa vasiyeti geçerli olmaz ve cenazesi kılınarak defnedilir. Ancak bu vasiyeti veren kişi Müslüman olmadığını açık ve bilinçli bir şekilde söylüyorsa o zaman bu kişinin İslam inanç ve adetlerine göre gömülmesi doğru değildir. Bu durumda vasiyetine uygun şekilde davranılıp davranılmayacağı ise ilmi ayrı bir tartışma konusudur.

Benim şahsi kanaatime göre bu tür davranışların arkasında, dini konulardaki bilgi eksikliği yatmaktadır. Kuzey Kıbrıs’ta uzun süreden beri dini bilgiyi üretecek ve topluma aktaracak herhangi bir kurumun bulunmamış olması, din adına birçok yanlış inanç ve geleneğin de yaygınlaşmasına yol açmıştır. Bunun en açık etkilerini mezar ve cenazelerdeki uygulamalarımızda görmekteyiz. Bizim inanç ve örfümüze göre cenazelerde ağlamak, mezarları gösterişli hale getirmek doğru değildir. Çünkü ölülerin ihtiyacı mermerden binalar ve gözyaşı değil; gönülden yapılan dualardır. Binalara ihtiyacı olanlar yaşayanlardır. Onun için mezar taşlarına yapılan harcamalar israfdır. Halkımız bunları iyi niyetle yapsa da, mezarlara yapılan bu harcamalar ölüye yapılan ölü yatırımlardır.

Bu mezar geleneğini değiştirip, İslam inancına uygun mütevazi mezarlar yapmaz isek ileride yaşayanlar için bile yatacak yer bulabilmek sorun olacaktır. Lefkoşa mezarlığı bunun en açık örneği ve göstergesidir. Dini inancımıza göre mezarlara yapılan bu harcamaların, okul, çeşme gibi sosyal amaçlı hizmetlere yapılması daha doğru ve sevaptır. Bu yanlışların yapılmasında halkın bilgisizliği kadar hocalarımızın da bilgisizlik ve ihmalleri söz konusudur. Çünkü bazı hocalar cenazeleri, ebedi yaşama uğurlamak için yapılan sembolik bir ibadetten çıkarıp, bir ticaret, gösteriş ve propaganda aracına dönüştürdüler. Hâlbuki cenaze namazlarının sessiz dua ve kısa süreli yapılması bizim inanç ve geleneğimizin bir gereğidir. Cenaze namazı sembolik olarak insana olan saygı ile birlikte ebedi yaşam olan inancı sembolize eder. Dolayısıyla da, cenaze namazında ölü ile birlikte onu yeni bir yaşam yolculuğuna uğurlamak için gelenlere sıkıntı verecek hertürlü davranıştan uzak durmak gerekir. Tabii ki sağlıklı bir dini bilgi ve davranış için de sağlıklı bir bilgi üretimi ve aktarımına ihtiyaç vardır. İmam hatip ve ilahiyat eğitimi ihtiyacı buradan kaynaklanmaktadır.

Yusuf Suiçmez

Uçan halı, yolsuzluk, Din

Uçan Halılar

Farklı camilerden toplanmış olan maddi ve manevi değeri çok yüksek olan ve o dönemin rakamları ile 540 Trilyon değer biçilen 13 tarihi halı Saray Otel’in bodrum katındaki uygunsuz bir odada muhafaza edilmekteydi. Din İşleri Başkanlığı görevinden alındıktan sonra Saray Otel özelleştirilmiş; ancak bu halıların akıbeti ile ilgili tatmin edici herhangi bir açıklama yapılmamıştır. Son edindiğim bilgiye göre bu halıların bir kısmı Lefkoşa’da açılan yeni bir müzede sergilenmektedir. Bu halılar çok yüksek meblağlar ödenerek 18.08.2003 yılında restorasyon için Türkiye’ye gönderilmiş sonra da geri iade edilmiştir. Bu halılarla ilgili ilk soruşturma Din İşleri Başkan Vekili Ahmet Cemal İlktaç tarafında 26.01.2004 tarihinde başlatılmıştır. Ancak soruşturma tamamlanmadan Din İşleri Başkanlığı binasında yangın çıkmış ve bu yangında birçok tarihi belge ve eser ortadan kaybolmuştur. Kaybolan önemli tarihi eserlerden birisi Yavuz Sultan Selim dönemine ait olan el yazması Kuran-i Kerim idi. Daha önce ise yine Yavuz Sultan Selim dönemine ait olan ve Selimiye (Ayasofya) Camisinde muhafaza edilen tarihi kılıç kaybolmuştu.

Başkanlık görevim esnasında yangın sonrası Turunçlu camisi yanındaki eski okul binasına atılmış olan torbalarca evrakı aylarca çalışarak tekrar düzene koymuştuk. Bu odaya atılmış olan evraklardan Vakıflara ait olanları tutanak ile vakıflara teslim ettik. Bu evraklar arasında çıkan Kıbrıs adası üzerindeki tüm vakıf mallarını gösteren çok büyük bir haritayı ise alıp Din İşleri Başkanlığı binasına götürdük. Ancak Vakıflar Genel Müdürlüğü bir yazı ile bizden bu haritayı istedi ve onlara teslim ettik. Şu anda bu haritanın ne olduğunu bilmiyorum umarım yeni Genel Müdür ya da Din İşleri Başkanı bu konuda bir açıklama yapar. Ayrıca benden sonra Din İşleri Başkan vekili olarak atanan Mehmet Yeltekin ve daha sonra Başkan olarak atanan Talip Atalay’ın bu halılar, harita ve diğer kayıp tarihi eserler konusundaki görüşlerini şahsen merak ediyorum ve halkımızın da merak ettiğini düşünüyorum.

O dönemin parası ile 540 Trilyonluk değer biçilen 13 halı için Eski Eserler Dairesi Müdürü Tuncer Bağışkan’ın hazırlamış olduğu 5 Şubat 2004 tarihli rapor, İlkay Feridun’un hazırlamış olduğu 18 Şubat 2004 tarihli rapor ve 12 Şubat 2004 tarihli Abdurrezzak Yücel’in raporundan anlaşılacağı üzere, bu halıların dördünün hiçbir tarihi kıymeti yoktur. Dolayısıyla bunlar ya seneler önce ya değiştirilmiş ya da sahte halılar antik halıymış gibi gösterilerek rakamlar şişirilmiştir. Nitekim, bu dört halı dahil mevzubahis 13 halının restorasyon öncesi takdir edilen maddi değerleri 270,000,000,000 TL; restorasyon sonrası değerleri ise % 100 arttığından 540,000,000,000 TL olarak belirlenmiştir. Bu halıların restorasyona gönderilmesi için Kıbrıs Sigorta Şirketi’nin teklif ettiği sigorta bedeli ise 9,000.000.000 TL’dir. Halıların restorasyon için nakil masrafları ise 4637 Dolardır. Ayrıca bu halılar, 2007 yılında sergi için gönderilirken ise yine 2,000,000 Yeni Türk Lirası para harcandığı ifade edilmektedir. Ekonomik kriz içinde olan KKTC’de bu kadar yüksek rakamların nasıl ödendiği ya da nereden ödendiği hala daha bir netlik kazanmamıştır.

İlgili halıların Din İşleri Başkanlığı görevini yürütürken koruma altına alınması için dönemin Başbakanı Sayın Derviş Eroğlu’na 06.10.09 (Sayı: DIP/BB/459/10/09) tarihli resmi bir yazı ile talepte bulundum. Bu yazıma cevap alamayınca, 16.02.2010 (DİB/BB/067/10/09) tarihli ikinci bir resmi yazı ile aynı talebi tekrarladım. Ancak her iki yazıma da Başbakanlık tarafından hiçbir cevap verilmemiştir. 29.07.2009 tarihinde ise Devlet Denetleme Kurulu’nu, Din İşleri Başkanlığı’nı denetlemesi için resmi yazı ile davet ettim (Sayı: DİP/BB/304/07/09); ancak denetlemek için gelmediler. Aksine görevden alındıktan sonra dönemin Yönetim Kurulu Başkanı Tekin Köse’nin basına yansıyan ve şahsımı itham altında bırakan açıklamaları ile karşılaştım. Bu sebeple Lefkoşa Kaza Mahkemesi’nde bu ithamlara karşı bir zem ve kadih davası açtım; ancak davayı açan avukatımın yapmış olduğu hata ve yargının ağır işlemesi sebebiyle dava tam üç yıl sürdü. Bu dava görüşülürken, tuttuğum beş avukattan birini ben azlettim diğer dördü ise davanın en kritik aşamalarında davadan çekilerek beni davayı şahsen yürütmek zorunda bıraktılar.

Tuttuğum beş avukatın da davadan çekilmesi sebebiyle kendi avukatlığımı yapmak zorunda kaldığım bu davada, davalı taraflarla üç yıl sonra benden yazılı özür dilemeyi kabul etmeleri şartıyla davayı sonlandırma konusunda anlaştık. Birçok garipliğin yaşandığı bu davayı özür yazısı yayımlandıktan sonra uzlaşıya uygun olarak 6 Aralık 2013’de sonlandırdık. İlgili gazete ve tarafların yayımladıkları düzeltme ve özür yazısı aynen şöyledir:

06/09/2009 tarihinde gazetemizde “Uçan Halılar” manşeti ile 1. Sayfadan yayınlanan haberde, ilgili dönemde görevden alınan Din İşleri Dairesi Başkanı Sn. Yusuf Suiçmez’in açıklamaları ve konuya ilişkin değerlendirmelerinin yer aldığı ve dönemin Vakıflar İdaresi Yönetim Kurulu Başkanının da açıklamalarına yer verildiği mezkur haber içeriği, Sn. Yusuf Suiçmez’in bu haberden dolayı bilhassa Sn. Yusuf Suiçmez’in yürütmekte olduğu görevinde ihmal ya da suistimal ettiği şeklinde anlaşılabilecek bir hassasiyetin oluşmasından ötürü kendisini mağdur hissetmesi nedeniyle, haberden dolayı oluşmuş veya oluşabilecek yanlış anlaşılmalar bağlamında kendisinden özür dilediğimizi, ancak konu haberin kamuoyunu yakından ilgilendiren bir konu olduğunu ve bu bağlamda konuya muhatap idarenin görüşlerinin de bu haberde birebir aktarıldığı gibi, evrensel gazetecilik ilkeleri ile kamuoyunun haber alma hürriyeti çerçevesinde konu haberin yayınlanmış olduğunu Sn. Yusuf Suiçmez ve tüm kamuoyu ile paylaşmak istediğimizi işbu düzeltme ve özür metni ile okuyucularımız ve kamuoyunun bilgisine getiririz.” (Star Kıbrıs Gazetesi, sayfa 3, Haber tarihi 03.12.2013)

Üç yıl süren zaman ve para açısından bana büyük kayıplar yaşatan bu hukuki mücadelenin sonunda, kazanabildiğim sadece manevi bir tatmin olmuştur. Bu süreç bana bu ülkede insan onur ve şerefinin ne kadar değersiz kabul edildiğini gösterdi. Özellikle yasal boşluklar sebebiyle, çamur at tutmaz ise izi kalır siyasetinin bu ülkede sistemleştirildiği, bu yüzden de sürekli olarak yalan ve karalama politikalarına dayalı bir anlayış geliştirildiğini yaşayarak öğretti. Şimdi artık sıra Savcılık ve Sayıştay’ın bu halılarla ilgili olarak yapmış olduğum yazılı suç duyurusunu sonlandırmasına kaldı. Umarım bu sefer yargı üzerine düşeni yaparak bu ülkenin maddi ve manevi kaynaklarının tüketilmesine “dur” der.

 

Uçan halı, yolsuzluk, Din

Yusuf Suiçmez

Tuz Kokarsa

Tuz Kokarsa

Bir
toplumun moral değerleri onun en güçlü hazineleridir. Moral değerlerini kaybeden toplumlar ortak duygu ve düşünce alanlarını da kaybederler. İnsanlığın en güçlü ve ortak moral değeri ise adalet duygusudur. Çünkü adalet duygusu insanlığın ortak onur ve şerefini temsil eder. Adaletin kaybolduğu toplumlarda, kişinin onur ve şerefinden bahsetmek mümkün değildir.

Adalet insanlığın en yüksek değeri olduğu için Hz. Muhammed adaletli Hristiyan bir kral olan Neçaşi ölünce şöyle dedi: “Bugün salih bir adam vefat etti. Kalkınız. Kardeşiniz Asheme (Necaşi)’nin üzerine (gıyaben) cenaze namazı kılınız.” Hz. Muhammed adalete olan saygısı nedeni ile bu kişinin cenaze namazını kılmış ona “kardeşiniz” diye hitap etmiştir. Çünkü duygu kardeşliği fiziki kardeşlikten daha yücedir. Bu yüzdendir ki Yüce Allah bir topluluğa olan kin ya da nefretiniz sizi adaletten alı koymasın (Maide 8) uyarısında bulunarak, insanlar arasında adalet ile hükmetmeyi ve de adaletin tecellisi için anne, baba veya akraba dahi olsa doğruluktan sapmamayı (Nisa 135) ilahi bir emre dönüştürmüştür (Nisa 58). Çünkü adalet, varlıkların varlığından değil; Allah’ın varlığından vücut bulur. Bu yüzden de
adaletin eksik kalan taraflarının nihai değerlendirmesi Allah’a aittir. (Devamını okumak için bağlantıyı tıklayınız)

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/tuz-kokarsa/2996

Yusuf Suiçmez

Elektrik Zamları ve Özelleştirme

Elektrik Zamları ve Özelleştirme

Son günlerin en önemli gündem maddelerinden birisi Elektrik Kurumu’nun özelleştirilmesi diğeri ise Kıbrıs Sorununun çözümüdür. Geçen haftaki yazımda Kıbrıs sorunu ile ilgili muhtemel gelişmelere değindim. Bir okurum yazının altına aynen şu notu düştü: “Karl Marks der ki: Kıbrıs sorunu afyondur, zamlara bakın.” Arkadaş bu notuyla, benim de bu afyon siyasetine alet olduğumu ima etmiş oldu. Aslında aklımdan böyle bir şey hiç geçmedi; ancak konjonktür böyle bir düşüncenin doğmasına müsait olduğu için bu yazımda zamları konu edinmeye karar verdim.

Bu okurumun notu doğal olarak zamlar ile Kıbrıs sorunu arasında bir bağ olup olmadığını sorgulamama da sebep oldu. Anlaşılan birilerine göre Kıbrıs sorununun gündeme getirilmesinin amacı, halkın gündemini saptırıp elektrik zamlarına olan tepkisini kırmaktır. Bir başka bakış açısında göre ise bu zamların amacı, Kıbrıs Türk halkını bezdirip önlerine getirilen plana fazla kafa yormadan, planın kabulünü sağlamaktır. Özellikle AKP’nin Annan Planı sonrası izlediği Kıbrıs politikası, Kıbrıs Türk halkını bir bezdirme politikası olarak değerlendirilmektedir. Tuhaf olan, AKP döneminde Türkiye’nin Kıbrıs’a yaptığı mali yardımların miktarının kat kat artmasına rağmen sosyal refahın geriye gitmesi ve aynı zamanda buna tuz biber olan zamların artmasıdır. İlk üniversite öğrenimi İşlet ve Ekonomi olan birisi olarak benim aklıma ve bilgime göre, bu ancak yüksek düzeyde yolsuzluk ya da kötü planlama ile açıklanabilir. Üçüncü bir ihtimal ise iç kaynak ve gelirlerin Türkiye’nin desteğinin sağladığı artıştan daha fazla azalmış olmasıdır. Bu üçüncü ihtimal ile ilgili sağlıklı bir şey söylemem için… (Devamını okumak için bağlantıyı tıklayın)

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/elektrik-borclari-ve-ozellestirme/2925

Yusuf Suiçmez

KKTC’nin Geleceği

KKTC’nin Geleceği

Kuzey
Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 30. Yıl dönümünü yine alışılmış söylemlerle kutladık. Ama gerçeklere baktığımızda KKTC’nin uluslararası tanınmamışlığın yanında, kendi halkı tarafından da kabullenilmemiş bir yapısı olduğu gözükmektedir. KKTC devleti kimliğini taşımamıza rağmen hiçbirimizin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetliyiz demememiz bunun açık bir göstergesidir. Bu durum, bu devletin kimlik olarak onu var eden halklar tarafından bile kabul edilmediğini göstermektedir. Kısacası KKTC yerli Kıbrıslısı ve göçmenlerinin ortak kimliğine hala daha dönüşememiştir. Bu durumda ya Türkiyelilik kimliğimizin öne çıktığı ve (Devamını okumak için bağlantıyı tıklayın)

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/kktc-nin-gelecegi/2857

Yusuf Suiçmez (Havadis)

Kılık kıyafet adamlığı ve siyaseti

Kılık kıyafet adamlığı ve siyaseti

Her nedense bazı insan ve siyasetçiler başkalarının ne giyip giymedikleri, kiminle birlikte kalıp kalmadıklarıyla oldukça fazla ilgileniyor. Başörtüsü ve öğrenci yurtları ile ilgili tartışmalar bunun yeni örneklerini oluşturmaktadır. AKP, attığı son adımla, Türkiye siyasetinin en önemli argümanlardan birisi olan başörtüsü sorununu büyük ölçüde çözmüş gözükmektedir. Bu açılım, yıllardır dışlanmışlığın yarattığı psikolojik baskının altında ezilen kızlarımızın, kimlik ve inançları ile mecliste temsil edilme haklarını elde etmelerini sağladı. Ancak sorunun bütünüyle çözülmesini sağlamamıştır. Umarım asker ve polis gibi bazı kurumlardaki yasaklar da zamanla aşılır ve kılık kıyafet üzerinden yapılan siyasi polemiklerinden tamamen kurtuluruz. (Devamını okumak için bağlantıyı tıklayın)

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/kilik-kiyafet-adamligi-ve-siyaseti/2781

Yusuf Suiçmez

Din İstismarı (II)

Din İstismarı (II)

Rivayet edildiğine göre, insanlar Allah’ın adını tamamen kendi kötülüklerini meşrulaştırmak için kullanmaya başlayınca, kıyamet kopmuş ve yeni bir insanlık nesli yaratılmıştır. Bu rivayete göre biz, ilk insanlık nesli değiliz ve son da olmayacağız. Geçen yazımızda genel olarak din istismarına değinmiştik. Bu yazımızda ise daha özel bir din istismarı alanı olan uluslararası ilişkilerde din istismarına değineceğiz. Geçmişte ve günümüzde de, devletlerarasındaki sorunların kaynağında dini ayrılıklar gösterilmiştir. Kıbrıs sorunu dâhil, Irak, Filistin, Keşmir ve daha birçok yerdeki çatışmalar dini temelde çatışmalarmış gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Aslında bu tür sorunların arkasında yatan gerçek sebep, uluslararası güçlerin çıkar çatışmalarıdır. Hiçbir din, sırf başkası farklı inanıyor, konuşuyor ya da giyiniyor diye onun çanı ve malını gasp etmeyi meşru görmez ve göremez. Çünkü bu tür eylem ve söylemeler, adaletli ve merhametli Allah inancına aykırıdır. Bu yüzden Kuran-i Kerim’de, eğer bir mücadele verilecekse, bu verilen mücadelenin, din dil ayırımı yapmadan sadece ve sadece insanlara zulmedenlere karşı olması gerektiği açık olarak ifade edilmiştir (Şura 42/42). Dolayısıyla zulüm ve haksızlığa karşı verilen mücadelenin dışında kalan tüm, terör ve de din adına yürütülen mücadeleler, din istismarı kapsamına girerler. Katolik Kilisesi’nin, Hitler’e destek vermesi, Kızılderililerin katledilmesini meşru görmesi, Amerikan Başkanı Bush’un Irak’ın işgalini dini bir zemine çekmeye çalışması, dini kullanan terör örgütlerinin insanlıkla ve hiçbir dini inançla bağdaşmayan masum insanlara karşı düzenledikleri saldırıların hepsi, kötülüğü örtmek için Allah’ın adını istismar etmekten başka bir şey değildir.

Bu tür din istismarları, bazı aydınların dini bir savaş ve terör aracı olarak algılamalarına ve dine karşı haksız önyargılarla saldırmalarına yol açmıştır. Ancak burada sorgulanması gereken en önemli konu, insanların dinden uzaklaşmalarının barış ortamının korunmasına daha çok katkı sağlayıp sağlamayacağıdır. Uluslararası terör örgütleri ile menfaat kavgası yürüten devletlerin yarattığı bu vahşetlerin, arkasında yatan ana sebep dindarlık mı yoksa din istismarı mıdır? Din adına yapılan zulüm ve haksızlıklar ile dinsizlik adına yapılmış olan zulüm ve haksızlıkları karşılaştırdığımızda hangisi daha ağır basar? Kıbrıs’taki, Irak’taki, İran’daki ve birçok yerdeki ibadet yerlerine yapılan saldırıların arkasında, dini inançlar mı; yoksa dini inançları istismar eden uluslararası güçler ve onların yandaşları mı var? Avrupa’da Hz. Muhammet ve İslam dini ile ilgili yapılan spekülatif haberler, dindarlık adına mı yoksa, din üzerinden düşmanlık yaratmak için mi yapılıyor? Bizdeki Avrupa karşıtlığının arkasında dindarlık mı, yoksa siyasi çıkarlar mı var? Devletlerin dine yaptıkları yatırımların arkaplanında insanların inançlarını korumak mı yoksa insanların inançlarını kullanmak mı var? Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletlerin, Kıbrıs konusundaki taraflı tutumlarının arkasında, tarihi Hristiyanlık dürtüleri mi yoksa sadece Türk tarafının hataları mı var?

Bu tür soruları daha da çoğaltmak mümkündür; ancak bu sorulara verilecek cevaplar, sosyal ve politik şartlara göre değişecektir. Buna bağlı olarak, dinlerle ilgili yapılan yorumların, kısmen toplumsal ve siyasal koşulları ifade ettiğini söyleyebiliriz. Dolayısıyla da, bu yorumların hiçbirinin dini gerçekliği bütünüyle temsil ettiği söylenemez. Ancak bir gerçek var ki, o da dinin hiçbir şekilde herhangi bir ahlaksızlık ve haksızlığı hoş görmeyeceğidir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, insanları, farklı bir dili konuşuyor ya da Allah’ı farklı bir şekilde anlayıp ibadet ediyorlar diye, düşman kabul etmek dinin özü olan hak, adalet ve hoşgörü ile bağdaşmaz. Bu yüzdendir ki Yüce Allah, Kuran-i Kerim’de, insanların dil ve renklerinin farklı yaratılmasının amacının kavga etmeleri değil; aksine kültürel zenginlik ve kültürler arası alışveriş olduğunu ifade etmektedir (Hucurat 49/13). Ayrıca bugün tüm devletlerin çok dilli ve dinli olmaları sebebiyle, din üzerinden yürütülen işgal ve düşmanlık politikaları iç karmaşalara da yol açtığından, riskli ve maliyetli politikalar haline gelmiştir. Dini bu tür istismarlardan korumak için, dini siyasi bir araç olarak değil; bir insan hakkı ve kültürel mirasın koruyucusu olarak algılamak lazım.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, uluslararası çıkar gruplarının yürütmekte olduğu din istismarı politikalarından korunabilmek için, farklı kültürlerle diyalog kurarak, kültürel paylaşıma açık olmak lazım. İnsanların birbirinden uzaklaşması, insanlıklarından da uzaklaşmaları anlamına gelir ki, bu insanın Allah’tan da uzaklaşmasına da yol açar. İnsanlar, ahlaki değerlerle birbirlerine yaklaştıkları ölçüde Allah’a yaklaşırlar. Kuran-i Kerim’in bize öğrettiği yaratılış gayesine uygun düşen davranış budur. İnsanları birbirinden uzaklaşması, sadece onları çatıştırarak menfaat sağlamak isteyen, kendini tanrı zanneden zavallılar ile din istismarcılarının işine yarar.

Bu tür uluslararası din istismarları ve sömürülerinden korunmanın yolu, Birleşmiş Milletlerin, Dünya Parlamentosu sistemine doğru evrimleşerek insanların inanç özgürlüğünü koruyucu ve uluslararası din istismarlarını engelleyici politikalar geliştirmesiyle mümkündür. Bu düşünce bugün için bir ütopya olarak gözükse de, yaşadığımız ve de yaşayacağımız açı tecrübelerimiz bizi zorunlu olarak Dünya Parlamentosu sistemi üzerinde düşünmeye ve onu gerçekleştirmeye sürükleyecektir. (Yusuf Suiçmez, Havadis)