Yusuf Suiçmez tarafından yazılmış tüm yazılar

Doç. Dr. Yusuf Suiçmez 1968 yılında Sürmene/Trabzon’da doğdu. 1975 yılında ailesi ile birlikte Kuzey Kıbrıs’a göç etti. İlk, Orta ve Lise öğrenimini Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde tamamladı. 1995 Yılında Medine İslam Üniversitesi’nde lisans eğitimini; 1998 yılında ise Karadeniz Teknik Üniversitesi Rize İlahiyat Fakültesi’nde ise Yüksek Lisansını tamamladı ve bu arada aynı üniversitenin Sosyal Bilimler kadrosunda araştırma görevlisi olarak çalıştı. 2005 yılında ise Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde doktorasını tamamladı. 2017 yılında ise doçent oldu. 2003-2005 yılları arasında Doğu Akdeniz Üniversitesi Türkçe Eğitimi Bölümü’nde; 2005-2007 yılları arasında aynı üniversitenin Genel Eğitim Bölümü’nde; 2000-2011 yılları arasında ise Yakındoğu Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 2009-2011 yılları arasında ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Din İşleri Başkanlığı görevini yürüttü. 2011 yılında açılan Yakın Doğu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin Kurucu Genel Koordinatörlüğünü yaptı ve 2014 yılına kadar aynı Fakültenin Dekanlığına vekalet etti. Halen aynı fakültede öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Doç. Dr. Yusuf Suiçmez ayrıca 2017 yılında Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Adalet Yüksek Okulu’nda önlisans, 2022 yılında ise Yakın Doğu Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde lisan öğrenimini tamamladı ve ikinci doktorasını Kamu Hukuku alanından yapmaktadır. Birçok uluslararası ve ulusal yayını olan Doç. Dr. Yusuf Suiçmez, çok iyi düzeyde Arapça ve İngilizce, orta düzeyde Rumca ve Farsça bilmektedir. Milli sporcu da olan Doç. Dr. Yusuf Suiçmez evli ve iki çocuk babasıdır.

Din İstismarı (I)

Din İstismarı (I)

İstismar, bir şeyi kendi gayesine aykırı olarak özel menfaat etme amacıyla kullanmayı ifade eder. Din istismarı, gerek siyasi arenada, gerekse sosyal yaşamımızda sık sık tartışma konusu olmaktadır. Bu konu Kuran’da da yer almıştır. Tevbe süresinin 34. ayetinde bazı din adamlarının, insanların mallarını haksız yollarla yedikleri belirtilerek, bu tür istismarlara dikkat çekilmiştir. Bu ayetten anlaşılacağı üzere, insanın emeği ve alın terinin korunmadığı, din kisvesi altında yürütülen ve haksız çıkar sağlayan her türlü ilişki din istismarı anlamına gelir. Çalışmadığı halde, dindar insanlardan topladığı paralarla zenginleşen ve de kendilerine tabi olanlara mütevazı ve alçakgönüllü olmayı emrederken, kendileri lüks ve gösteriş içinde yaşayan din adamları bunu bilerek yapmaları durumunda, din istismarcıları kapsamına; bilmeyerek yapmaları durumunda ise Kuran’da cahiller olarak nitelenenler kapsamına girerler. Çünkü Kasas Süresi’nin 5. ayetinde, dinin gayelerinden birisinin, ezilenlerin haklarını korumak olduğu açıkça ifade edilerek, bu gayeye aykırı davranışların istismar kapsamına gireceğine işaret edilmiştir.

Din istismarı kapsamına giren bir başka eylem de, inananlar üzerinde hâkimiyet kurabilmek için din adına yapılan içtihat ve yorumları akıl ve bilimin denetimi dışına taşıyarak tartışılmaz bir otorite haline getirmektir. Zira Yunus süresinin 20. ayeti, aklını kullanamayan toplumların azaba uğradıkları belirtiliyor. Hz. Peygamber de bir hadisinde, insanların ibadetten çok akıllarının üstünlüğü ile değerlendirildiklerini ifade etmesi, insanın aklını kullanmasını önemine işaret etmektedir. Dolayısıyla insanların akıllarını kullanmalarını engelleyerek düşünme ve sorgulamaktan alı koymak, dinin ana gayesine aykırı bit tavır olduğundan, bilerek yapılması durumunda din istismarı; bilmeden yapılması durumunda ise cahillik kapsamına girer.

Din istismarı kapsamına giren bir başka eylem ise, insanlığın ortak insani değerlerini tahrip ederek, insanlar arasında din, mezhep ya da etnik düşmanlıklara yol açmaktır. Zira dinin ana gayesi, varlıklar arasındaki ilişkileri düzenleyen ahlaki yasaları korumak ve geliştirmektir. Hz. Peygamberin bir hadiste belirttiği gibi, evrenin dengesini koruyan ana prensip adalettir. Yeryüzündeki tüm haksızlıkların temelinde, ayırımcılığa dayalı adaletsizlikler yatmaktadır. Bu yüzden, bilinçli olarak adalet prensibine aykırı yapılan her türlü dini yorum, kul (insan) haklarının ihlali olacağından din istismarı kapsamına girer.

Allah inancı temelinde bir düşünceye sahip olunmadığı halde, şahsi menfaat elde etmek için dindar görünmek de din istismarı kapsamına girer. Yine, siyasi amaçlar için din karşıtı veya taraftarı görünmek de din istismarı kapsamına girer. Zira bu davranışın temelinde de, dini kullanarak ya da din karşıtlığı yaparak menfaat elde etme arzusu yatmaktadır.

Dininin istismar şekillerinden birisi de, evlenecek çiftler arasında sevginin olmadığı bilindiği halde, dini otoriteyi kullanarak birilerini sevgisiz evliliğe zorlamaktır. Çünkü Kuran, Rum süresinin 21 ayetinde erkek ve kadın beraberliğinin temelini karşılıklı sevgi ve merhametin oluşturduğunu açıkça belirtmektedir. Dolayısıyla dini otoriteyi kullanarak, dinin temeli olan sevgiyi tahrip ederek, sadece evliliği bir tarafın ihtiraslarının giderildiği bir eyleme dönüştürmek, din istismarı kapsamına girer. Bundan dolayı Bakara süresinin 229. ayetinde eşlere, iyilikle geçinme ya da güzellikle boşanma tavsiye edilmektedir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, gerek dindarlar tarafından olunsun gerekse din karşıtları tarafından olunsun, iyi niyetten yoksun olarak, gayri meşru bir menfaat elde etmek için dinin lehine ya da aleyhine yapılan her türlü eylem ve söylem din istismarı kapsamına girer. Bu tür eylem ve söylemler bilinçli olarak yapılmıyorsa; cahillik olarak değerlendirilirler. (Yusuf Suiçmez, Havadis)

Akıl, Din ve Eleştiri

Akıl, Din ve Eleştiri

İnsanı diğer canlılardan farklı kılan, sahip olduğu düşünme yeteneğidir. İslam geleneğinde insanı şerefli ve sorumlu kılan bu özelliğidir. Aklın en temel özelliği ise eleştiri yeteneğidir. Bu yeteneğini kaybeden insan ve toplumların gelişmesi imkânsızdır. Allah: “Allah, aklını kullanamayanları cezalandırır” ayeti ile bu gerçeğe işaret etmiştir. İslam geleneğinde akli eleştirinin kabulü, hakikati bulma niyetiyle yapılmasına bağlanmıştır. Çünkü akıl, insanın duygularının etkisi altında hareket eder.

Duygu dünyası iyi niyetten beslenmeyen insanlar için akıl, sadece kişinin egosu doğrultusunda hareket ettiği için, bencilliğe ve haksızlığa hizmet eder hale gelebilir. Bundan dolayı duygu dünyası bozuk olan insanların, düşünce dünyasının doğru olması mümkün değildir. Dolayısıyla insan düşüncesinde sağlıklı bir gelişmenin sağlanabilmesi için, insanın düşünce dünyası gelişirken, insani duygularında geliştirebileceği bir sosyalleşme sürecine girmesi gerekir. Aksi takdirde, aklın yapıcı yönünü kaybolarak yıkıcı yönü öne çıkmaya başlar.

Medeniyet ve insan hakları gibi kavramların, çağdaş siyasi sistemlerin kuruluş felsefelerinde var olmasına rağmen, savaş, zulüm ve haksızlıkların insanlığın zorunlu kaderiymiş kabul görmüş olması, bilimsel akıl ile duygusal akıl arasındaki bu dengenin korunamamasından kaynaklanmaktadır. Bu denge modern düşüncede, insanın duygu alanının ihmal edilmesi; din alanında ise akli eleştirinin ihmal edilmesi şeklinde tezahür etmektedir. İnsanlık için doğru olan yol, her iki alanında birbirini tamamlayarak gelişmesidir. Bunun sağlanabilmesi için, modernizmin kaynağı olan seküler aklın dine, dinî aklın da seküler akla yaptığı eleştirilerin dikkate alınması gerekir. Çünkü bu eleştiriler ileri safhalarda, insanlık için asgari müşterek olarak kabul edilebilecek ortak akıl ve ahlakın oluşumunu sağlayacaktır. Bu akıl ve ahlakın oluşabilmesi için her iki aklın da, ön yargılardan kurtularak birbirini anlama sürecine girmeleri gerekmektedir. Bu süreçte, gerek modern seküler akıl, gerekse dinî akıl birbirlerine yönelttikleri eleştirileri anlamsız ve düşmanca değerlendirme yerine, kendilerindeki eksiklik ya da yanlışlığın giderilebilmesi için bir fırsat olarak değerlendirmeleri gerekir. Ancak bu anlayışın gelişmesi ile birlikte yaşama kültürü gelişebilir. Dolayısıyla ne dinin moderniteye yönelttiği eleştirilerin bütünü, insanlığın ortak kazanımları olan demokrasi, laiklik ve cumhuriyete karşıdır; ne de laiklik, demokrasi ve cumhuriyet adına dine yöneltilen eleştirilerin bütünü dine karşıdır. Sağlıklı bir eleştiri ortamında, bu farklı fikirler daha doğru ve huzurlu bir yaşam alanının oluşmasına katkı sağlayabilirler. Çünkü ister dini olsun, ister seküler olsun, denetim dışı kalan tüm otoriteler insan hak ve hukukuna saygı merkezinden uzaklaşarak, istismara açık hale gelebilirler. Dolayısıyla bazen birbirine zıt olarak görülen şeyler; aslında sistemin bütününü oluşturan denge unsurları olarak işlev görürler. Ancak bu zıtlıkların dengede tutulabilmesi için farklılıkları koordine eden ortak akılcılığın geliştirilmesi gerekir. Zira akıl, farklılıkların kaynağı olduğu kadar, farklılıkların koordinasyonunu da sağlayan merkezdir. Bazı toplumlar, bazen din adına, bazen de devletin ideolojisi adına bireysel düşünceyi sınırlayarak, aklın eleştiri alanını kısıtladıklarından, bireyin gelişme sürecine katılmasını engellerler. Bu tür toplumlarda gelişmenin temeli olan düşünce alanı oluşmadığından, gelişme de olamamaktadır.

Bazı toplumlar ise bireysel düşünceyi sınırlamamasına rağmen, ortak akıl alanını yaratamadıkları için toplumsal gelişme sürecine girememektedirler. Bu tür toplumlar aklın düşünce yeteneğini kullanamadıklarından dolayı değil; ortak akıl yaratamadıkları için toplumsal gelişme sürecine dahil olamamaktadırlar. Çünkü bu tür toplumlarda fikir hürriyeti olmasına rağmen, fikir hürriyetine saygı ve ortak akıl yaratma becerisi bulunmamaktadır. Bireyler ve toplumlar, eleştirinin aşağılama ya da düşmanlık olmadığını; aksine bir yol gösterme olduğunu fark ederek, fikir hürriyetini ortak akla dönüştürüp karşılıklı anlayışı geliştirebilirlerse, sosyalleşme ve gelişme sağlayabilirler. (Yusuf Suiçmez, Havadis)

Semavi Dinlere Göre Hayatın Amacı ve Dindarlık

Semavi Dinlere Göre Hayatın Amacı ve Dindarlık

Müslümanlık, Hristiyanlık ve Yahudilik gibi semavi dinlerin öğretilerine baktığımızda, hepsinin de esas gayelerinin insanın mutluluğunu sağlamak olduğunu görürüz. Felsefenin de temel konularından birisi olan bu konuyu, bu yazımızda sadece semavi dinler açısından ele alacağız. Semavi dinlere göre, insanın dünya serüveni “Adem ve Havva’nın cennetten kovulması” hikayesi ile başlar. Mevlana’nın, Mesnevi’nin başında anlattığı ayrılık da, aslında insanın özünden, mutluluğun zirvesini ifade eden cennet ortamından ayrılışını anlatır. Kutsal kitapların ortak konusu olan bu hikâyeye göre Âdem ve Havva cennette sorunsuz ve mutlu olarak yaşıyorlardı. Allah onları cennete koyarken: “Şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz” diyerek, cennette güven huzur içerisinde yaşamanın bazı yasaklara tabi olduğu konusunda uyardı. Bu hikâyenin devamında şeytanın onları aldatarak, bu yasakları çiğnemelerine vesile olduğu, bunun bir neticesi olarak da insanoğlunun cennetten çıkarılarak, dünyaya gönderildiği anlatılır. Birçok din âlimi, bu hikâyedeki yasak ağacın ne olduğunu tartışıp durdular. Hâlbuki bu hikâyenin, birlikte yaşamanın beraberinde sorumluluk sınırını belirten yasakları ve huzurlu bir yaşam için uyulması zorunlu ilkeleri anlattığı şeklinde anlaşılsaydı, çok daha gerçekçi ve faydalı olunacaktı. Dolayısıyla, bu hikâyeden çıkarılacak olan ana ders: Toplum yaşamında, birlikte yaşamanın getirdiği karşılıklı sorumluluk gereği bazı kural ve yasakların zorunlu olduğudur. Kuralsız ve yasaksız bir hayat, karşılıklı sorumluluğun olmadığı anarşist bir hayat demektir. Bilindiği üzere, anarşist bir ortamda haklıyı, akıl ve vicdanın ortak sesi olan hukuk değil; güç belirler. Haklıyı gücün belirlediği bir ortamda ise huzur ve güvenden bahsetmek mümkün değildir. Çünkü güç, genelde içinde korkuyu da taşır ve güce dayalı yönetimler korkuya dayalı yönetimlerdir. İnsanların güçlüye boyun eğmelerinin altında yatan ana sebep, gücün içinde saklı olan bu korku psikolojisidir. İnsanların genellikle kendilerine en yüksek güveni verenin değil; korkuyu salanın emri altına girmelerinin arkasında yatan ana sebep gücün yarattığı bu korku psikolojisidir. Bugünkü dünya düzenini ve de din anlayışını değerlendirdiğimizde, güvene değil; ağırlıklı olarak güce ve korkuya dayalı bir din ve dünya anlayışının hâkim olduğunu görürüz. Bun durumdan kurtulabilmek için, insan hak ve hürriyetlerini esas alan güvene dayalı yeni bir dünya ve din anlayışı geliştirmemiz gerekir. Bunun için de dini metinleri bu anlayış doğrultusunda anlamamız ve yorumlamamız lazımdır.

Bu anlayış doğrultusunda Âdem ve Havva hikâyesini değerlendirdiğimizde, bu hikâyedeki meyvenin, birlikte yaşamanın ilkelerini, Âdem’in bu meyveyi yemesi ise birlikte yaşamanın zorunlu kıldığı ilkeleri çiğnenmesini ifade ettiğini söyleyebiliriz. Âdem ve Havva’nın cennetten çıkarılması ise, insanın huzur ortamından uzaklaşmasını anlatır. Dolayısıyla bütün dinlerin ortak hedefi, insanın bu huzur ortamına tekrar dönüşünü sağlayacak olan ahlaki olgunluğu gerçekleştirmek için çalışmak olmalıdır. Bu olgunluğa erişmeden, cennete girebilmek hayal olur. Çünkü cennetin düşünce ve ruhaniyetine erişmeden, cennete girebilmek mümkün değildir. Cennet yaşamına erişebilmek için insanın düşünce ve duygularının o ortama uyum sağlayabilecek olgunluğa erişmesi gerekir.

Kuran-i Kerim’de zikredilen cennetten kovulma olayının devamında, Hz. Âdem’in, Allah’a tövbe ederek tekrar geri dönmeye çalışması, insanın cennete, yani huzur ve mutluluğa dönüş arzusunu ifade eder. Çünkü insanın esas anavatanı Cennettir ve bu Dünya’ya gönderilme amacı: Ruhundaki sapmayı düzelterek, tekrar esas anavatanı olan cennette yaşayabileceği olgunluğa erişmesini sağlamaktır. Buradan anlaşılan şudur ki: İnsanın cennet hayatına yeniden dönebilmesi için duygu ve düşünce dünyasında, onun tekrar cennet ortamında yaşayabilmesini sağlayacak bir dönüşümü başarması gerekir. Aslında dua ve ibadetin esas amacı da bu dönüşümü sağlanmaktır. Çünkü dua ve ibadet, Allah’ın kendisi için bizden istediği şeyler değil; aksine insanların bu dönüşümü sağlayabilmeleri için ilahi rahmetin yol göstericiliğidir. Bu yüzdendir ki bazı tasavvuf âlimleri, insanın kemale ermesi durumunda, ibadetlerin zorunluluğunun ortadan kalktığını ileri sürmüşlerdir. Bu anlayışın temel mantığı, “vasıta gayeye ulaşana kadar gereklidir” şeklinde özetlenmiştir. Bu anlayışa göre din, insanın kendisini anlama ve yeniden inşa etmesinin bir vasıtasıdır. Bu inşa hareketi, insanın, tüm insanı vasıflarını olgunlaştırarak cennette yaşayabileceği bir duygu ve düşünce düzeyine erişene kadar devam eder. Ancak burada var olan sorunlardan birisi, insanın kemale erdikten sonra tekrar düşüşe geçişinin mümkün olup olmadığıdır. Bazı âlimler yükseliş ve düşüş süreçlerinin sürekli olduğunu; dolayısıyla insanın Allah’a yönelme ile ibadetten vazgeçmemesi gerektiğini belirtirler. Hz. Muhammed’in ve diğer peygamberlerin yaşamlarına bakıldığında, uygulamalarının bunu destekler nitelikte olduğu görülür.

Kuran’daki cennet tasavvuruna baktığımızda, cennetin tam bir huzur, güven ve özgürlük ortamı olarak tasvir edildiğini görürüz. Bundan çıkan sonuç: Özgürlük, huzur ve güvenin, dindarlığın ana ruhu olduğudur. Bundan dolayıdır ki cennet ortamındaki huzur, güven ve özgürlük ortamının sağlayıcısı, asker polis ya da başka güçler değil; insanın içerisindeki imandır. Bu yüzdendir ki iman kelimesinin türetildiği kelimenin kökü olan “emn” kelimesi “güven” demektir. Dolayısıyla güvenilirlik, hem medeni bir toplum olmanın hem de dindar olmanın olmazsa olmazıdır. (Havadis Gazetesi köşe yazısı)

Din Adamı olmak ne demektir?

Din Adamı olmak ne demektir?.

Din Adamı Olmak

Dilimize yerleşmiş olan hem siyasi hem de sosyal yaşamımızda önemli bir yer tutan kavramlardan birisi de “Din Adamı” kavramıdır. Aslında ne Kuran-i Kerim’de ne de Hz. Muhamed’in sünnetinde din adamı diye bir kavram bulunmamaktadır. Bu kavram devlet sistemi içerisinde özellikle laiklik anlayışının gelişmesine paralel olarak bir meslek üyesini ifade eden kavram olarak kullanılmaya başlanmıştır. Ülkemizde din adamı deyince imam, müftü ya da dini kurumların başında yer alan başkanlar anlaşılmaktadır. Bunların görevlerine gelince farklı siyasi sistemlere göre değişmektedir. Bizim sistemimize göre din adamı bir devlet memurudur ve siyasi bir amaca hizmet etmek için görev yapmaktadır. Çünkü devlet, yani siyasi iktidar dini tamamen tekeline almıştır. Bundan dolayı da atamalar ve yükseltmeler hukuka göre değil, siyasi arzulara göre yapılabilmektedir.

Bu yüzden de her gelen iktidar, siyasi amaçları için kullanabileceği bir başkan atamanın peşine koşmaktadır. Bu durum laiklik ilkesi ile bağdaşmamaktadır. Bu yüzden Çin, Rusya ve birçok Avrupa ülkesinde dini kurum ve gruplara idari ve mali özerklik verilmiş böylece her inanç sahibi kendi duygu ve düşünce yapısına uygun olan grup ya da inanca katılarak, inanç ihtiyacını giderebilmektedir. Bu inanç guruplarının yaptıkları bağışları ise başka bir gurup üyesi ya da bu inanca karşı olanlar tarafından gasp edilememektedir.

Bizde ise dinin siyasi bir makam olarak algılanması sebebiyle her gelen iktidar, dine karşı oldukları halde, dini kurum ve kuruluşları kendi siyasi amaçları için kullanabilmektedir. Camii arazilerinin gece kulüplerine, vakıf mallarının kumarhane ve otellere peşkeş çekilebilmesinin esas sebebi budur. Aslında bu uygulama o inanç sahiplerini alaya almak demektir. Din adamı olarak kabul ettiğimiz kişilerin bu durumlarda sessiz ya da çaresiz kalmalarının esas sebebi de, bu sisteme uyum sağlamalarıdır. Bir dostum anlatmıştı, siyasetçinin biri Diyanet İşleri Başkanı atamak için çok dindar birisini seçmiş; ama müsteşarı “aman efendim ne yapıyorsun, bu adamı atarsanız yarın bize şu olmaz, bu olmaz diye itiraz eder” demiş ve bunun üzerine atamadan vazgeçmiştir. Daha sonra ise siyasiler ile çıkar ortaklığı yapabilecek birini atayarak bu anlayış ve düzenin devamı sağlanmıştır.

Osmanlı döneminde Yavuz Sultan Selim’e gelinceye kadar, en üst düzey dini makam olan Şeyhülislamlık makamının bir bilirkişi ve danışmanlık statüsünde olduğu ifade edilmektedir. Yavuz Sultan Selim’in 400 kişinin idam kararına, Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi’nin itiraz etmesi ve idamları engellenmesi, Osmanlı döneminde ki din ve siyaset arasındaki ilişkilerde kırılma noktalarının birisini oluşturmaktadır. Daha sonraları ise bu makam giderek siyasallaştırılmış ve siyasi iradenin arzularını meşrulaştırıcı bir konuma getirilmiştir. Bu yüzden de birçok şeyhülislam, sudan bahaneler ile görevden alınmış hatta idam edilmiştir. Osmanlı döneminin ilk başlarındaki Şeyhülislamların görevlerinin genellikle tabii ölüm sebebiyle bitmesi, geç dönemlerde ise ağırlıklı olarak görevden alınmalarla bitmesi bunun açık bir göstergesidir.

Türkiye Cumhuriyet tarihine baktığımızda, aynı şekilde Diyanet İşleri Başkanlığının siyasi bir makam olarak algılandığı, bu yüzden de atamasının siyasiler tarafında yapıldığını görmekteyiz. Bu yapı sebebiyle de Diyanet İşleri Başkanı’nın yaptığı tasarruflar siyasi olarak algılanmaktadır. Yakın zamanda Gezi Parkı olayları sebebiyle bir imamın yerinin değiştirilmesi sebebiyle medyada yaşanan tartışmaları büyük bir çoğunluğumuz duymuştur. Bu tartışmaların ortaya çıkmasında, din ve siyaset arasındaki yakın ilişkinin etkili olduğunu herkes bilmektedir.

Kıbrıs’taki durumda bundan farklı değildir. İngiliz döneminde vakıf mallarının yağmalanmasına karşı çıkan Müftü görevde alınmış, bu makamın etkisinin zayıflatılması için de müftülük kaldırılarak fetva eminliğine dönüştürülmüştü. Daha sonraları vakıfların yönetimi tekrar Türklere iade edilince yine vakıf mallarının yönetimi sebebiyle Dr. Küçük ve Müftü Mehmet Dana Efendi arasında bir sürtüşme yaşanmış ve müftünün şoförünü görevden alarak, onu yaya bırakmıştı.

Dana sonraları Kıbrıs Müftüsü olarak atanan Sayın Dr. Rifat Yücelten’in de görevden alınma şekline baktığımızda, kadın iç çamaşırı hırsızlığı gibi aşağılayıcı bir ithamla görevden alındığını görürüz. Kendisi ile yaptığım görüşmede, bu iftiranın kendi adının da Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde geçmesinden dolayı atıldığını söylemişti. Daha sonra Müftü vekili olarak atanan Sayın Ahmet Cemal da, trilyonluk değer biçilen kayıp tarihi halıların soruşturulmasını istemiş, bu isteğinden kısa bir süre geçtikten sonra Din İşleri Başkanlığı binasında yankın çıkmış ve Yavuz Sultan Selim’e ait olan tarihi Kuran-i Kerim ile birçok tarihi belge ortadan kaybolmuştur. Kısa bir süre sonra da Sayın Ahmet Cemal emekliye ayrıldı ya da sevk edildi. Din ve siyaset ilişkisinin ölçüsüzlüğünün yarattığı sorunlar Sayın Ahmet Yönlüer’in Müftülüğü döneminde net olarak ortaya çıktı.

Din İşleri Başkanlığına atandığımda Sayın Talat ve Ferdi Sabit Soyer bütün bu tarihi tecrübelerin aksine, bende kurumu siyaset bulaştırmamak dışında hiç talepleri olmadığını söylemişlerdir. Onun için, onların döneminde rahat bir başkanlık görevi icra ettim. Buna rağmen siyasi bir makam tarafından önerilmek ve atanmanı vicdani rahatsızlığını hissetmiştim. Daha sonra iktidarın değişmesi ile Yönetim Kurulu üyeleri ve siyasiler hukuk ve ahlak ile bağdaşmayan birçok siyasi talepte bulundular ama hiç birini uygulamadım. Görevim esnasında varlığını öğrendiğim 540 trilyon değer biçilen ve akıl almaz paraların harcandığı 13 tarihi halının soruşturulmasını istedim ve bunu için iki kere başbakanlığa yazı yazdım. Ne yazık ki başbakanlık cevap vermek zahmetine bile bulunmadı. Sonra ise ben görevden alınınca, yaptıkları tüm usulsüzlükleri adeta benden intikam alırcasına bana yüklemeye kalktılar. Ne yazık ki sistem eskiden beri böyle kurulduğu için, her zaman din adamları bu yapının kurbanı olmaya mahkûmdurlar.

Aslında din adamı olmak, insani ve ahlaki değerleri savunmak demektir. Ancak bu çarpık yapının içinde din adamı olmak siyasilerin maskarası ve günah keçisi olmak anlamına gelmektedir. Din adamlarının bu çarpık yapıdan kurtulup, bazı siyasetçilerin ihtiraslarına değil de topluma hizmet edebilmeleri için kooperatif ve federasyonlarda olduğu gibi, başkanlarını kendileri seçmeleri ve mali ve idari özerkliğe kavuşmaları lazımdır. Mevcut yapı devam ettiği müddetçe, din adamları siyasi yozlaşma ve kirliliği örtmek için görev icra eden piyonlar görüntüsünden kurtulamayacaklardır ve böylece git gide halk nazarında saygınlıklarını kaybedeceklerdir. Onların saygınlıklarını kaybetmesi ise hem temsil ettikleri inancın yozlaşması hem de insanların hayır olsun diye vakfettikleri malların gasp edilmesini kolaylaştıracaktır. Zaten sistem de bu amaca uygun olarak dizayn edilmiş gözükmektedir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/din-adami-olmak/2709

Yusuf Suiçmez

Din Adamı olmak ne demektir?

Din Adamı olmak ne demektir?

Dilimize yerleşmiş olan hem siyasi hem de sosyal yaşamımızda önemli bir yer tutan kavramlardan birisi de “Din Adamı” kavramıdır. Aslında ne Kuran-i Kerim’de ne de Hz. Muhamed’in sünnetinde din adamı diye bir kavram bulunmamaktadır. Bu kavram devlet sistemi içerisinde özellikle laiklik anlayışının gelişmesine paralel olarak bir meslek üyesini ifade eden kavram olarak kullanılmaya başlanmıştır. Ülkemizde din adamı deyince imam, müftü ya da dini kurumların başında yer alan başkanlar anlaşılmaktadır. Bunların görevlerine gelince farklı siyasi sistemlere göre değişmektedir. Bizim sistemimize göre din adamı bir devlet memurudur ve siyasi bir amaca hizmet etmek için görev yapmaktadır. Çünkü devlet, yani siyasi iktidar dini tamamen tekeline almıştır. Bundan dolayı da atamalar ve yükseltmeler hukuka göre değil, siyasi arzulara göre yapılabilmektedir.

Bu yüzden de her gelen iktidar, siyasi amaçları için kullanabileceği bir başkan atamanın peşine koşmaktadır. Bu durum laiklik ilkesi ile bağdaşmamaktadır. Bu yüzden Çin, Rusya ve birçok Avrupa ülkesinde dini kurum ve gruplara idari ve mali özerklik verilmiş böylece her inanç sahibi kendi duygu ve düşünce yapısına uygun olan grup ya da inanca katılarak, inanç ihtiyacını giderebilmektedir. Bu inanç guruplarının yaptıkları bağışlar ise başka bir gurup üyesi ya da bu inanca karşı olanlar tarafından gasp edilememektedir. (Devamını okumak için bağlantıyı tıklayın)

Başörtüsü ile Mini Etek

Başörtüsü ile Mini Etek

Kadınların kişisel bir tercih olarak başlarını örtmeleri ya da mini etek giymeler erkek siyasi ve bürokratları oldukça fazla meşgul ediyor. Her nedense bu sorunun doğrudan muhatabı olan kadınlar bu tartışmalara yok denecek kadar az katılıyorlar. Hâlbuki bu sorunun çözümü, sorunun esas muhatabı olan kadınlara bırakılmalıydı. Dolayısıyla da bu yazıyı da benim değil bir kadının yazması gerekirdi. Ancak erkek egemen bir toplum olmamız sebebiyle, bu işleri de tartışmak ve çözüme kavuşturmak, bu sorunun esas yaratıcıları olan biz erkeklere kalmıştır.

Bu konu insan hak ve hürriyetleri açısından ele alındığında, insan hak ve hürriyetlerine saygılı olan herkes, her kadının kendi giyimi ile ilgili karar verme hakkına sahip olduğunu kabul eder. Bu hak, birisinin inancına ters düştüğü ya da göz zevkine uymadığı için gasp edilemez. Daha açık bir ifade ile birisinin inançlarına ters düşüyor diye mini etek giyen bir bayanın kendi bedeni üzerindeki tasarruf hakkı engellenemeyeceği gibi, inancı gereği başını örten bir kadının da bu hakkı engellenemez. Bu anlayıştan hareketle KKTC Anayasasının 23. maddesi bu hak ve hürriyetleri koruma altına almıştır.

Bu meseleyi ahlaki açıdan ele alırsak, birisinin karısının ya da kızının kılık ve kıyafetine karışmak terbiye sınırlarını aşmak, bir başka ifade ile haddini bilmemektir. Bunun ötesinde, insanın kendi karısı ile kızının kılık ve kıyafetine karışması bile çağımızda bireysel hak ve hürriyetlere müdahale olduğu için kabul edilebilir bir davranış değildir. Çünkü her insan bir bireydir ve kendi tercihleri ile kimlik ve kişiliğini oluşturma hakkına sahiptir.

Meseleyi kültürel açıdan ele alırsak, hem örtünmenin hem de açıklığın insanlık kültür tarihinin bir parçası olduğunu görürüz. Bu durum, geçmişte böyle olduğu gibi bugün de böyledir. Dolayısıyla açık bir kıyafet tercihi her ne kadar kültürümüzün bir parçası ise kapalı bir kıyafeti tercihi de kültürümüzün bir parçasıdır. Bunun en açık kanıtı aynı aile içindeki fertlerin bile açık ya da kapalı giyinme konusundaki tercihlerinin farklı olmasıdır.

Meseleyi siyasi açıdan ele aldığımızda siyasi parti ve temsilcilerinin, o ülkenin tüm vatandaşlarından oy almayı hedeflemesi ve hukuk devletinin gereği olarak hiçbir vatandaşın hak ve hürriyetini kısıtlayıcı bir siyaset izlememesi gerekir. Çünkü ayırımcılık ve dayatmalara yönelik siyasetler, devleti, hukuk devleti olmaktan çıkararak ideoloji ve sınıf devletine dönüştürür. Bu ise devletin varlık sebebi olan birlikte yaşamayı sağlama misyonunu zayıflatarak kaos ortamının oluşmasına yol açar. Bunun bir neticesi olarak da devlet, özgürlüklerin korunduğu bir mekanizma olmaktan çıkarak; dayatmaları meşrulaştıran bir mekanizmaya dönüşür. Böyle bir devlet anlayışında değişen tek şey, devlet baskısının meşrulaştırılması için kullanılan araçlar olur. Bu araçlar dindar iktidarlar döneminde dini inançlar, din karşıtı iktidarlar döneminde ise irtica ya da buna benzer söylemler olur.

Bu konu kamu yararı açısında ele alındığında da, böyle bir ayırımcılığın yapılmasının kamu yararına olmadığı açık olarak görülmektedir. Çünkü kamu yararı demek, toplumsal ortak payda ve faydayı korumak demektir. Dolayısıyla bir sınıf ya da zümreye din ya da din karşıtlığı adına ayrıcalık sağlamak, kamu yararını korumak değil; aksine kamu yararını ortadan kaldırarak yerine zümre veya sınıf yararını koymak demektir. Böyle bir çelişkinin oluşmaması için, tercihini kapalı ya da açık kıyafetten yana kullanan bayanların, farklı tercihlerini temel bir insan hak ve hürriyeti olarak kabul ederek, her türlü baskıcı anlayışa karşı ortak bir tavır geliştirmeleri gerekmektedir. Aksi taktide, erkeklerin bunlar üzerinden siyaset yürütmeleri, kadınların ise bunun bir sonucu olarak her gelen iktidar veya otoritenin keyfine göre kılık ve kıyafet değiştirmeleri kaçınılmaz olacaktır.

Kadın Ticareti ve Kadın Hakları

Kadın Ticareti ve Kadın Hakları

8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlamalarına bakınca, neyi kutladığımızı doğrusu anlayamadım. Hatta kadına karşı işlenen suçların oranlarına bakınca, bu tür kutlamaların kadına karşı işlenen suçlara karşı duyarlılığı arttırıp arttırmadığı konusunda bile şüpheye düştüm. Nitekim kadına karşı işlenen suçlar o kadar arttı ki, Türkiye Cumhuriyeti bunu kontrol edebilmek için yasal bazı düzenlemeler yapmak zorunda kaldı. Peki, KKTC’de kadınların durumu çok mu daha iyi de bu konuda kutlamaların ötesinde hiçbir adım atılmamaktadır?

Bu ülkede kadın ticareti yasak olmasına rağmen gece kulüplerinde kadın ticareti yapıldığını, hatta bu kadınların özel eşyası olan pasaportlarına bile el konulduğunu herkes bilmektedir. Buna bağlı olarak da ortaya çıkan seks turizmi adı altında kayıt dışı oluşan ekonominin rakamları ise henüz daha belli değildir. Yapılan bir akademik araştırmaya göre KKTC’de kayıt dışı olarak fuhuş yapanların sayısı, kayıt altında olanların iki katı kadardır. Kadınların bu sektöre girişlerinin birçok sebebi zikredilmekle birlikte, bunların başında ekonomik özgürlüklerini kazanamamaları gelmektedir.

Yapılan bir araştırmaya göre, bu sektörde çalışan kadınların büyük bir bölümü ayrılmak istemelerine rağmen sosyal ve ekonomik sebeplerden dolayı bunu başaramamaktadır. Bundan dolayı da, birçok ülkede kadınları seks kölesi olmaktan kurtarmak için çeşitli yasal düzenlemeler yapılarak, bunu engellemek için sivil örgütler kurulmuştur. Ancak kadın ticareti ve buna bağlı olan pornografi ve diğer yan ticari sektörler o kadar büyük bir sermaye gücü yarattı ki, sivil örgütlerle birlikte devletin yasaları da bunları engellemede yetersiz kalmaya başladı. Bu konu ulusal bir sorun olmaktan çıkarak Birleşmiş Milletler’in bile gündemini meşgul edecek bir düzeye vardı. Çünkü yapılan araştırmalara göre uluslararası insan kaçakçılığının önemli bir kısmını kadın ticareti oluşturmaktadır.

Ülke siyasetçilerinin bu konuya yaklaşımlarını: Ekonomik temelde yaklaşım ve insan hakkı temelinde yaklaşım olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Kadın ticaretini bir insan hakkı veya kadın hakkı ihlali olarak değerlendiren ülkelerin başında Amerika Birleşik Devletleri gelmektedir. Yapılan araştırmalarda bu yasağa rağmen ABD’de, azımsanmayacak oranda katın ticaretinin yapıldığını ortaya çıkmıştır. KKTC’de de kadın ticareti yasak olmasına rağmen, daha çok ekonomik gerekçeler gösterilerek buna bilerek göz yumulmaktadır. Singabur siyaseti ise kadın ticaretini insan hakları temelinde değil; tamamen ekonomik temelde değerlendirdiği için serbest bırakmıştır. Belçika siyaseti ise kadının kendi kendini satması ile başkasının onu satması arasında fark gözeterek, başkalarının aracı olmadan kadınların pazarlamasını meşrulaştırmıştır. İngiltere ve Hollanda’da da buna benzer bir uygulama bulunmaktadır. Belçika, İngiltere ve Hollanda’nın böyle bir uygulamayı tercih etmeleri, kadın ticaretinin örgütlü ve organize olarak yapılmasını engellemek olmalıdır. Iran ise kadınların kendi rızaları ile başka erkeklerle geçici nikâh yapmasını (muta nikâhı) meşrulaştırarak, bu sorunu çözmeye çalışmıştır.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutlarken, sadece 8 Mart 1857 tarihinde ABD’nin New York kentinde daha iyi çalışma koşulu talebiyle greve başlayan çoğu kadın olan işçilerin fabrikaya kilitlenmeleri sonucu öldürülmelerini değil; ayrıca yarattığımız çarpık düzenlerin içerisinde ruhu ve bedeni ile sömürülen tüm kadınları ve insanları düşünmeliyiz.

(Havadis Gazetesi Köşe Yazısı)

Üçüncü Dünya Savaşı ve Korku Dünyası

Üçüncü Dünya Savaşı ve Korku Dünyası

Uluslararası güçlerle birlikte, ulusal güçlerin de baskı ve korkutmaya dayalı bir yönetim anlayışını tercih etmiş olması, insanlar için sürekli bir tehdit ortamının oluşmasına sebep olmaktadır. Bu tehdit ortamı savaş ekonomisini güçlendirip, sivil ekonominin zayıflatmasına yol açmaktadır. Son zamanlarda yaşanan ulusal ve uluslararası ölçekteki ekonomik ve siyasi krizlerin arka planında, bu tür savaş ekonomisi stratejileri yatmaktadır. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un: “<I>Suriye’de demokratik geçişe izin vermeyen Rusya ve Çin bedel ödemeli</I>” sözleri bu durumun uluslararası düzeydeki yeni bir tezahürüdür. Suriye’nin kendi insanına karşı olan tavrını onaylamak mümkün olmamakla birlikte, bu durumun tek suçlusunun Suriye olduğunu da ileri sürmek mümkün değildir. Bence bu ve bunun gibi birçok sorunun esas kaynağı, Birleşmiş Milletlerin değişen şartlara göre barış misyonunu icra edebilecek bir yapıya sahip olmamasıdır.

Yaşanan iki dünya savaşı sonrasında ortaya çıkmış olan BM’nin bu yapısı, birçok örnekte görüldüğü üzere globalleşen uluslararası sorunlara çözüm bulabilmekte oldukça yetersiz kalmaktadır. İkinci dünya savaşının müttefik ve galipleri olan ABD, Rusya, Çin, Fransa ve İngiltere’nin beş daimi üyesi olduğu ve her iki yılda bir 10 geçici üyenin seçildiği bir yapının dünya ölçeğine yayılan ulusal ve uluslararası sorunlara çözüm üretebilmesi mümkün değildir. Nitekim Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan da bu sorunun farkında olduğu için 29 Haziran 1999’da Oxford’daki Sheldonian Theatre’da yaptığı bir konuşmada uluslararası tehditlerin önüne geçebilmek için Birleşmiş Milletlerin yapısının değişmesi gerektiğine vurgu yaptı. Hilary Clinton’un Rusya ve Çin ile ilgili bu son açıklaması bu ihtiyacı daha da fazla su yüzüne çıkardı.

Birleşmiş Milletler ’in en önemli misyonlarından birisi, dünya barışını korumaktır. Ancak takdir edilir ki, dünya barışının kaderinin ağırlıklı olarak sadece beş daimi üyenin inisiyatifine bırakılması barışın tabiatına uygun değildir. Birleşmiş Milletlerin bu yapısı, Suriye krizinde de görüldüğü üzere Birleşmiş Milletlerin en etkin üyesi olan ABD’nin de işini zorlaştırmaktadır. Dolayısıyla Birleşmiş Milletlerin yapısının değişen şartlara göre misyonunu icra edebilecek şekilde değişimine ABD’nin öncülük yapması gerekmektedir. Çünkü BM’nin bu beş daimi üyesinin içerisine gireceği bir çatışma ortamı doğal olarak tüm üyeleri etkisi altına alarak, sorunun global bir çatışmaya dönüşmesine yol açacaktır. Böyle bir durumda ise, bunu dengeleyebilecek güç mekanizmaları yetersiz kalacağından, belki de üçün dünya savaşının yolu açılmış olacaktır. Tabiatın manevi yasaları (sünnetullah) dikkate alınmaz ise bu kaçınılmaz bir son olabilir. Gelişen savaş teknolojisi dikkate alındığında, üçüncü dünya savaşının dünyanın sonunu da getirmesi muhtemeldir. Çıkacak olan bir üçüncü dünya savaşının, uğruna ölmeyi göze aldığımız tüm maddi ve manevi değerleri de yok edeceğini unutmamalıyız.

Globalleşen dünyanın yarattığı sorunların, insanlığı tehdit aşamasından insanlığı yok etme aşamasına geçmemesi için BM’nin üzerine düşen barışı koruma misyonunu devam ettirebilecek bir değişime girmesi zorunludur. Bunun başarılabilmesi için de birliğin en güçlü ve önde gelen üyesi ABD’ye en büyük sorumluluk düşmektedir. Aksi takdirde ileride ABD’nin de daha yüksek riskler ile karşılaşıp daha yüksek bedeller ödemesi kaçınılmaz hale gelebilir. Tabii ki BM’nin yapısının değiştirilmesi çabaları da bir çatışmanın yaşanmasına ve bunun bir dünya savaşına dönüşmesine yol açabilir. Çünkü uluslararası sorunların büyük bir bölümü BM üyesi ülkelerin güç ve hakimiyet mücadelesinden kaynaklanmaktadır. Bir mutabakat sağlanmadan bu güç dengelerini değiştirmeye çalışmak, uluslararası çatışma zeminini daha da fazla tetikleyebilir. Bundan sakınmak için de tüm dünya devletleri ve halklarının dünya barışının korunması için üzerlerine düşen sorumluluğu iyi niyet temelinde yerine getirmeleri gerekir. Birleşmiş Milletlerin yapısının değişimi sürecinin ulaşabileceği son nokta, Dünya Parlamentosu ve Anayasası’nın oluşturulması olacaktır. Avrupa Birliği sistemi, yenidünya sisteminin küçük bir örneği olarak düşünülebilir. Ancak insanlığın bu yüksek bilince ulaşması için çok daha yüksek bedeller ödemesi gerekebilir.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşları olarak, BM’nin bu yetersiz yapısının bedelini yaklaşık 50 yıldır süren Kıbrıs sorunu sebebiyle ödüyoruz. Dolayısıyla da biz, ABD’nin Rusya ve Çin’e bedel ödetilmesi tehdidini çok daha rahat anlayabiliriz. Nitekim Annan Planı sonrası hazırlanan ve Kıbrıs Türk halkı üzerindeki ambargoların kalkmasını öneren rapor Rusya tarafından veto edildiği için yürürlüğe giremedi ve biz Rusya’nın bu vetosu sebebiyle bedel ödemeye devam ettik. Ayrıca Rusya ve Çin’e ödetilecek bedelin faturasının bir kısmının da Türkiye ve bize kesileceğini de gözden kaçırmamamız gerekir. Zaten bir uçağımızın düşürülmesi ve iki pilotumuzun şehit edilmesi ile bize kesilen bedelin bir kısmını ödemeye başladık bile. Daha fazla bedel ödemememiz için, bireyler olarak bizler de sorumluluğumuzu yerine getirerek, ister etnik, ister dini ister de ideolojik olsun her türlü radikal söylem ve eylemlere karşı diyalog ve sivil inisiyatifi öne çıkaran bir anlayışla hareket etmeye özen göstermeliyiz. Aksi takdirde daha yüksek bedeller ödemeye mahkum olacağımız, gören göz, işitienkulak ve hisseden kalp sahipleri için aşikardır.

(Havadis Gazetesi Köşe Yazısı)