Yusuf Suiçmez tarafından yazılmış tüm yazılar

Doç. Dr. Yusuf Suiçmez 1968 yılında Sürmene/Trabzon’da doğdu. 1975 yılında ailesi ile birlikte Kuzey Kıbrıs’a göç etti. İlk, Orta ve Lise öğrenimini Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde tamamladı. 1995 Yılında Medine İslam Üniversitesi’nde lisans eğitimini; 1998 yılında ise Karadeniz Teknik Üniversitesi Rize İlahiyat Fakültesi’nde ise Yüksek Lisansını tamamladı ve bu arada aynı üniversitenin Sosyal Bilimler kadrosunda araştırma görevlisi olarak çalıştı. 2005 yılında ise Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde doktorasını tamamladı. 2017 yılında ise doçent oldu. 2003-2005 yılları arasında Doğu Akdeniz Üniversitesi Türkçe Eğitimi Bölümü’nde; 2005-2007 yılları arasında aynı üniversitenin Genel Eğitim Bölümü’nde; 2000-2011 yılları arasında ise Yakındoğu Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 2009-2011 yılları arasında ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Din İşleri Başkanlığı görevini yürüttü. 2011 yılında açılan Yakın Doğu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin Kurucu Genel Koordinatörlüğünü yaptı ve 2014 yılına kadar aynı Fakültenin Dekanlığına vekalet etti. Halen aynı fakültede öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Doç. Dr. Yusuf Suiçmez ayrıca 2017 yılında Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Adalet Yüksek Okulu’nda önlisans, 2022 yılında ise Yakın Doğu Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde lisan öğrenimini tamamladı ve ikinci doktorasını Kamu Hukuku alanından yapmaktadır. Birçok uluslararası ve ulusal yayını olan Doç. Dr. Yusuf Suiçmez, çok iyi düzeyde Arapça ve İngilizce, orta düzeyde Rumca ve Farsça bilmektedir. Milli sporcu da olan Doç. Dr. Yusuf Suiçmez evli ve iki çocuk babasıdır.

Tevrat ve Tevrat’ta Geçen On Emir Işığında Filistin-İsrail Sorunu

Tevrat’ta geçen on emir, Yahudilik inancının temelini oluşturan ve Hz. Musa’ya Sina Dağı’nda Tanrı tarafından verildiğine inanılan ahlaki ve dini kurallardır. Tevrat’ta on emir iki yerde zikredilir: Çıkış (20/2-17) ve Tesniye (5/6-21) bölümlerinde. Ancak bu iki metin arasında bazı farklılıklar vardır. Örneğin, sabat gününü neden tutmak gerektiği, komşunun eşini ve malını arzulamama emri ve emirlerin sıralaması gibi konularda farklı ifadeler kullanılmıştır. Bu farklılıkların, taş levhaların kaybolmasının bir sonucu olduğu düşünülmektedir. On emir, Yahudilerin Tanrı ile yaptıkları ahidin bir parçası olarak kabul edilir. Ancak Yahudiler, zaman zaman bu ahdi bozmuş, Tanrı’nın emirlerine karşı gelmiş ve başka tanrılara tapmışlardır. Bu yüzden Tanrı, onları cezalandırmış, sürgüne göndermiş ve düşmanlarına teslim etmiştir. Bu durum aslında İsrail oğulları ve/veya Yahudilerin seçilmiş millet olarak zikredilmelerinin esas sebebinin etnik köken değil dini ve insani tutumlar ile alakalı olduğu sonucunu doğurmaktadır.

On emir, Yahudilik ve Hristiyanlıkta farklı şekillerde yorumlanmış ve uygulanmıştır. Bazı mezhepler, on emri sıralama, sayı veya içerik açısından farklı şekilde gruplandırmıştır. Bazıları, on emrin yanında başka kurallar da eklemiştir.

On emir ile ilgili iki versiyon arasında bazı farklılıklar olmakla beraber genel olarak şunlardır:

1. Tanrı’dan başka tanrıya tapmayacaksın.

2. Tanrı’nın adını boş yere anıp kötüye kullanmayacaksın.

3. Şabat gününü kutsal tutacaksın.

4. Babana ve anana saygı göstereceksin.

5. Öldürmeyeceksin.

6. Zina etmeyeceksin.

7. Çalmayacaksın.

8. Yalan şahitlik etmeyeceksin.

9. Komşunun karısını arzulamayacaksın.

10. Komşunun evini, eşyasını veya başka bir şeyini istemeyeceksin.

Filistin sorununu bu on emir ışığında değerlendirdiğimizde, bugünlerde Filistin ve İsrail’de yaşanan saldırıların 2., 5., ve 10. Maddelerin açık olarak ihlali olduğu görülmektedir. Ancak Tevrat’ın bazı bölümlerinde savaş kutsanırken, bazı bölümlerinde belli şartlara bağlı kılınmakta, bazı bölümlerinde ise tamamen kötü bir eylem olarak gösterilmektedir. Bunların içerisinde en dikkat çekici olanlardan birisi Davud peygambere savaşçı ve kan dökücü olduğu için Allah adına ibadet yeri inşası izni verilmemesidir (1 Chronicles 22:8). Bunun yanısıra oğlu Süleyman’ın barışsever olmasının övülmesi (1 Chronicles 22:9), kan dökmenin bir ülkeyi kirletmek olduğu (Numbers 35:33), kan dökerek beldeler kurmanın kötü bir eylem olduğu ve kan dökülmesinde nefret edilmesi gerektiğinin (Habakkuk 2:12) vurgulanması, İsrail’in güttüğü politikaların Tevrat’ın bu bölümlerine aykırı olduğuna delalet etmektedir.

Ancak Tevrat’ta hikâye edilen, savaş, katliam, kız kaçırma, doğayı tahrip etme, soykırım gibi eylemler (Hakimler, 21:10-14; 21:21-25; Deuteronomy 20:4; 20:14-18), Tevrat’ın adeta bir savaş kitabıymış gibi algılanmasına yol açmaktadır. Tevrat’ta Yahova’nın savaş tanrısı olarak ilan edilmesi (Exodus 15:3) ve Tanrının savaşa doğrudan katıldığının zikredilmesi (Deuteronomy 20:4) ile de savaş ilahi bir eylem haline getirilmiş ve savaşa karşı çıkanlar: “Lanet olsun RAB’bin işini savsaklayana! Kılıcını kan dökmekten alıkoyana lanet olsun! (Jeremiah 48:10)” denilerek açık bir şekilde tehdit edilmesi bu anlayışı destekler niteliktedir.

Bu tür bölümler, Tevrat’ın adeta bir savaş kitabıymış gibi algılanıp şiddetin meşrulaştırılmasının kutsal kanıtları haline getirilmiştir. Bu durum dinlerin ortaya çıkışı ile evren ve insanın tabiatıyla ilgili birçok felsefi tartışmanın da ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bazı yorumcular, Tevrat’ın barış ile ilgili kısımlarının Yahudilerin zayıf dönemlerinde ortaya çıktığını, savaş ve katliamları meşrulaştıran kısımların ise güçlü oldukları dönemde ortaya çıktığını belirtmişlerdir.

Tevrat bir bütünlük içerisinde değerlendirildiğinde temel mantığının barış üzere kurulu olduğu da ileri sürülebilir. Çünkü ileride gelecek olan müjdecinin de barış getireceği (Isaiah 2:9), bir gün silahların tarım aracına dönüşeceği ve toplumların birbirine silah çekmeyeceği (Isaiah 2:4) gibi bölümler temel gayenin savaş değil barış olduğu yorumlarına kaynaklık teşkil etmektedir. Bu bölüm, barışı bir özlem ve nihayî gaye olarak ortaya koymaktadır. Nitekim Tevrat’ta savaşı bir ekonomi ve geçim kaynağı haline getiren peygamberler için: “RAB diyor ki, “Ey halkımı saptıran peygamberler, Sizi doyuranlara esenlik diler, Doyurmayanlara savaş açarsınız (Micah 3:5)” denilerek, bu anlayış tenkit edilmiştir. Yine Tevrat’ta Yakupoğulları ve İsrail oğullarının günahları yüzünden yeryüzüne azap geleceği ifade edilmektedir (Micah 1:5). Bu itibarla da Tevrat’ın bazı bölümlerinde İsrail oğullarına yöneltilen çok keskin eleştirilerin bulunduğunu görmekteyiz. Bu durum Tevrat’ın yazılım tarihi ve yazarları konusunda çok farklı tartışmaların oluşmasına yol açmıştır.

Bu konuda dikkat edilmesi gereken önemli bir husus ise Tevrat’ın iç mesajında peygamberlerin büyük günahlar işleyebilecek insanlar olarak sunulmalarıdır. Tevrat’ta peygamberlerin işlediği günahlar ve cinayetler hem Yahudi hem de Hristiyan geleneğinde önemli bir konudur. Tevrat’ta peygamberlerin, Tanrı’nın emirlerine karşı geldikleri, başka tanrılara taptıkları, yalan söyledikleri, zina ettikleri, hırsızlık yaptıkları, cinayet işledikleri ve büyücülük yaptıkları gibi çeşitli suçlarla itham edildikleri görülmektedir. Bu suçlar, peygamberlerin insanlığa örnek olması gereken yüksek ahlaki vasıflarına aykırıdır. Ancak Tevrat’ta da vurgulandığı üzere peygamberler de işledikleri günahlardan dolayı cezalandırılabilmektedir. Bazı peygamberlerin işledikleri günahlar ve cinayetlerin bazıları şunlardır:

– Hz. Âdem: Tanrı’nın yasakladığı ağacın meyvesini yiyerek isyan ettiği ve Tanrı’ya yalan söylediği için cennetten kovuldu (Tekvin 3:1-24). Hz. Adem’in Allah’ın emrine uymaması günahı Kuran-i Kerim tarafından da doğrulanmıştır.

– Hz. Nuh: Sarhoş olduğu bir sırada çıplak kaldığı ve oğlu Ham’ın kendisine saygısızlık ettiği için lanetlendi (Tekvin 9:20-27).

– Hz. İbrahim: Tanrı’nın kendisine verdiği vaadi beklemeden karısı Sâre’nin cariyesi Hacer ile evlenerek İsmail’i doğurdu (Tekvin 16:1-16). Ayrıca Mısır ve Gerar’da karısını kız kardeşi olarak tanıtarak Firavun ve Abimelek’in onu almasına izin verdi (Tekvin 12:10-20, 20:1-18).

– Hz. Yakup: Kardeşi Esav’ın hakkını gasp etmek için babası İshak’ı kandırdı ve onun bereketini aldı (Tekvin 27:1-40). Ayrıca amcası Lavan’ın kızları Lea ve Rahel ile evlendi ve onların cariyeleri Zilpa ve Bilha ile de ilişkiye girerek on iki oğul sahibi oldu (Tekvin 29:15-30:24).

– Hz. Musa: Mısır’da bir İsrailoğlunu döven bir Mısırlı’yı öldürdü ve cesedini kuma gömdü (Çıkış 2:11-15). Hz. Musa’nın birisi öldürmesi olayına Kuran-i Kerim’de de işaret edilmiştir (Taha 40; Kasas 19). Ayrıca Tanrı’nın kendisine verdiği asayı kayaya vurarak su çıkardı ancak Tanrı’nın emrine karşı geldiği için Kenan topraklarına giremedi (Sayılar 20:1-13).

– Hz. Harun: Hz. Musa’nın yokluğunda İsrailoğullarının isteği üzerine altından bir buzağı heykeli yaptı ve onlara tapmalarına izin verdi (Çıkış 32:1-35). Buna da Kuran-i Kerim’de işaret edilmiştir (Bakara 51).

– Yakup’un oğulları Şimon ve Levi, Şekem’in babası Hamor ile anlaşma yaparlar; ancak sonra anlaşmayı tek taraflı bozarak Şekemlileri toplu katliama uğratırlar (Gen 34, 7-26. Yine tanrının emri ile kadın ve çocuk demeden yağmalamanın meşrulaştırıldığı kısımlar vardır (Hakimler, 21:10-14; 21:21-25; Deuteronomy 20:4; 20:14-18).

– Hz. Davud: Uriya adlı bir askerin karısı olan Batşeba’ya göz koydu ve onunla zina etti. Batşeba hamile kaldığında, Uriya’yı öldürmek için cepheye gönderdi (II. Samuel 11:1-27). Ayrıca Tanrı’nın emrine karşı gelerek İsrailoğullarını saydırdı ve bunun sonucunda Tanrı’nın gazabına uğradı (II. Samuel 24:1-25). Nitekim Hz. Davud çok kan döktüğü için Tanrı adına tapınak yapması yasaklandı (1 Chronicles 22:8).

– Hz. Süleyman: Tanrı’nın kendisine verdiği hikmet ve zenginlikle yetinmeyip yabancı kadınlarla evlendi ve onların tanrılarına taptı (I. Krallar 11:1-13). Ayrıca büyücülük yaptığı ve cinlerle işbirliği yaptığı iddia edilir (Tevrat dışı kaynaklar).

– Hz. Elişa: Kendisine kel kafalı dedikleri için çocuklara lanet okudu ve sonrasında iki ayı çocuklara saldırttı ve kırk iki çocuğun ölümüne sebep oldu (II. Krallar 2:23-25).

Sonuç olarak, Tevrat’ın peygamberler ile ilgili çizdiği bu profile bakıldığında, peygamberlerin büyük günahlar da işleyebilecekleri ve günahları sebebiyle Tanrı tarafından cezalandırılabilecekleri, bundan dolayı da Tevrat’ta geçen dinin özü ile çelişen bölümlerin bu günahlar kapsamında değerlendirilmesi, on emirle çelişen bölümlerin de tahrif olarak yorumlanması gerekmektedir. Aksi takdirde bu günahların din adına meşrulaştırılması ve istismarcılar veya cahiller tarafından zulüm ve haksızlıkların meşrulaştırılması aracı olarak kullanılmalarının yolu açılacaktır. Şu anda Filistin’de de yaşananlar da butür cehalet ve/veya istismarın yeni örnekleridir.

Tevrat’a göre peygamberlerin işlediği günahlar hakkında geniş bilgi için “Tevrat İncil ve Kur’an’da Peygamberlerin 200 Günahı” isimli esere bakılabilir. Ayrıca belirtilen Tevrat bölümleri için benim: “İslamofobi mi Yoksa Hristiyan ve Yahudifobi mi?” isimli çalışmama bakılabilir (https://www.academia.edu/8773204/%C4%B0slamofobi_mi_Yoksa_Hristiyan_ve_Yahudifobi_mi_Islamophobia_or_Christianism_and_Judaism_fobia_ ).

The PROMISED LAND as the RELIGIOUS BACKROUND of the PALESTINIAN QUESTION (الأرض الموعود)

The belief in the Promised Land is a belief that is mostly known in our geography in connection with Judaism. However, this belief exists not only in Judaism, but also in Christianity, Hinduism and Buddhist faiths, albeit in different forms. In addition, although this belief has a religious nature, its political and cultural effects are much greater.

In Hinduism, there is a belief in the holy land similar to the Jewish faith. In Hinduism, belief in the holy land is often associated with Hindu nationalism. According to this belief, the historical and cultural boundaries of India encompass the region where Hinduism was born and spread. This region is sometimes referred to as Akhand Bharat (Undivided India) or Bharatvarsha. The boundaries of this region are not precisely defined, but it is generally accepted that it stretches from the east of Afghanistan to the west of Myanmar, from the south of Tibet to the north of Sri Lanka. The origin of this belief is based on legends in Hindu mythology and sacred texts. In Hinduism, as in Judaism, Ram Rajya (Rama’s Kingdom), where Rama, one of the nine avatars of the god Vishnu, reigns, describes the ideal state. The borders of this state are the same as the Kingdom of Kosala, which was ruled by Rama’s father, King Dasharatha. The Kingdom of Kosala forms part of the Indian state of Uttar Pradesh today.

In Hinduism, there is also a reference to Mount Kailash, a sacred mountain guarded by the Goddess Bharati (the national personification of India) and inhabited by the God Shiva. Mount Kailash is located in the present-day Tibet Autonomous Region of China. Hindu nationalists claim that Mount Kailash is also part of India. These beliefs have had and are making significant impacts on the formation of India’s political identity and paradigm. When we consider that Zionism, which developed within the Judaic faith, is also associated with the name of a mountain, it becomes possible to talk about a religious and political symbolism.

Some Buddhist schools, on the other hand, believe in the Pure Land, a spiritual realm where it is very easy to become enlightened. The most famous of these sites was created by a buddha named Amitabha. This belief is partly similar to our belief in the Kaaba and Mecca. Amitabha lived in ancient times as a bodhisattva named Dharmakara. In Buddhist thought, a bodhisattva is a person who is dedicated to helping all sentient beings achieve Buddhahood. The Sanskrit word Bodhisattva is made up of the words “enlightenment (‘bodhi’) and truth (‘sattva’)”. It is believed that those who are reborn in this area will be freed from suffering. However, this area is considered open to anyone who wants to be enlightened, and no ethnic conditions are put forward. Although there are many different branches of Buddhism, we have not found any information about a promised land belief on an ethnic basis.

The belief in the promised land is based on Abram (Prophet Abraham) in the Torah. Although it is not clear exactly when Prophet Abraham lived, it is estimated that he lived around 2000 BC. In the Torah, it is stated that the promised land was given to the descendants of Prophet Abraham. Although there is no clear date for the transformation of the Torah into a written text, when we consider that it was written between 1500-400 BC, it is understood that it was written about five hundred years after the death of Prophet Abraham. Considering the change in the alphabet and writing styles, it is exceedingly difficult to talk about the originality of these texts. When we look at the writing process and linguistic characteristics of the Torah, it is possible to see the traces of periodical political and cultural factors. At the time when the Torah was written, the concept of god was used in two different senses. One of them is the creator, and the other is the one who holds power and authority. Those who hold power and authority are the kings who have power in general, and in the process of writing the Torah, the concept of god was mostly used for god kings. In this respect, the belief in the promised land must have been formed as a result of the writers of the Torah rewriting the historical events with a religious fiction while writing down the events of that period. In fact, this situation can be considered as a deviation from the belief in the abstract creator, which was the belief of Prophet Abraham. Looking at the events from a religious point of view, it should not have been difficult to make such a formulation, since it is thought that all events are somehow connected with the divine will. However, while writing down these events, the distinction between divine will and divine consent was not taken into account. As a result of this, there was a problem of relativity to God regardless of the rightness or injustice of events. The Promised Land and all similar beliefs are the result of such misperceptions, apart from political abuse. In fact, as pointed out in the Qur’an, Prophet Abraham is the symbolic figure of reaching the abstract belief in God from the concrete belief in God by thinking about the universe. However, the abstract belief in God is an inherent perception in Islamic thought. Therefore, it is incompatible with the general teaching of Islam to claim that the abstract belief in God began with the Prophet Abraham.

The belief in the Promised Land is also an important subject of Christian theology. Although the subject of the Promised Land is found in the Bible, a very different approach has been put forward regarding the descendants and heirs of the Prophet Abraham. According to this approach, the heirs of Abraham are those who are subject to Jesus, as stated in Galatians 3:29. The relevant part reads: “If you belong to Christ, you are a descendant of Abraham, and according to the promise you are an heir.”

According to the majority of Muslim thinkers, the heirs of Prophet Abraham are Ismail, the son of Prophet Abraham, who is believed to be the descendant of the Arabs. With this connection, they consider themselves the heirs of Prophet Abraham. Considering the belief that Hagar, the wife of Prophet Abraham, was a Turk, it can be said that Turks are also the heirs of Prophet Abraham.

There is also no consensus on the boundaries of Prophet Abraham’s inheritance as a land. Because, according to the Torah, God made different covenants with the descendants of Abraham at different times. According to one view, there is also India in these lands. The Torah-promised land we have includes an area stretching from the Nile River in Egypt to the Euphrates River in Turkie (Genesis 15:18). It seems that the belief in the promised land has changed according to historical and political conditions.

As a matter of fact, Mormons, one of the Christian religious groups, tried to show the American lands as the promised land in order to legitimize the occupation of America. According to the Mormons, the promised land is the American continent. Mormons believe that the second coming of Jesus will take place in America and that it is a holy place chosen by God. According to Mormon belief, a man named Lehi, a descendant of Abraham, left Jerusalem in 600 BC and immigrated to America. Although the Qur’an emphasizes the promised land, no information is given about its borders, and it is stated that this promise is not based on an ethnic justification, but on a state of faith, and therefore the heirs of the earth are righteous people (Anbiya 105). In addition, it is not possible to assert an ethnic superiority in the Islamic faith. When we consider that the essence of all these beliefs is Islam, and that the essence of Islam is the guiding laws that Allah has placed on the nature of man and the universe with His creation, it is clear that such a belief or interpretation cannot be defended within Islamic thought. In the light of all these explanations, when we look at the general principles of justice and morality in the Torah, the Bible or the Qur’an, it is not possible to interpret the belief in the promised land in a way that legitimizes policies that legitimize unjust occupations. When such a claim is evaluated in the light of today’s principles of international law, it is clear that it contradicts the rules of international law. In addition, such beliefs and policies related to these beliefs have made humanity pay a very heavy price, as seen in the past and today, and have led to the destruction of the general moral principles of religion. As a result, it is not possible to resolve the Palestinian-Israeli conflict based on interpretations contrary to the general nature of all religions and humanity. This problem needs to be solved in the light of the general moral rules of religions and the generally accepted jus cogens rules of international law.

Filistin Sorununun Dinsel Arkaplanı olarak Vadedilmiş Topraklar (Promised Land, الأرض الموعود)

Vadedilmiş toprak inancı bizim coğrafyamızda daha çok Yahudilik ile bağlantılı olarak bilinen bir inançtır. Ancak bu inanç sadece Yahudilikte değil, aynı zamanda, Hristiyanlık, Hint ve Budist inançlarında da farklı şekillerde de olsa vardır. Ayrıca bu inanç dini bir nitelik taşısa da politik ve kültürel etkileri çok daha fazladır.

Hinduizm’de de Yahudi inancına benzer bir kutsal toprak inancı bulunmaktadır. Hint inançlarında kutsal topraklar inancı genellikle Hindu milliyetçiliği ile ilişkilendirilir. Bu inanca göre, Hindistan’ın tarihi ve kültürel sınırları, Hinduizm’in doğduğu ve yayıldığı bölgeyi kapsamaktadır. Bu bölge, bazen Akhand Bharat (Bölünmemiş Hindistan) veya Bharatvarsha olarak adlandırılır. Bu bölgenin sınırları kesin olarak belirlenmemiştir, ancak genellikle Afganistan’ın doğusundan Myanmar’ın batısına, Tibet’in güneyinden Sri Lanka’nın kuzeyine kadar uzandığı kabul edilir. Bu inancın kökeni, Hindu mitolojisinde ve kutsal metinlerinde geçen efsanelere dayanmaktadır. Yahudilikte olduğu gibi Hinduizm’de de Tanrı Vishnu’nun dokuz avatarından biri olan Rama’nın hüküm sürdüğü Ram Rajya (Rama’nın Krallığı) ideal devleti anlatır. Bu devletin sınırları, Rama’nın babası Kral Dasharatha’nın yönettiği Kosala Krallığı ile aynıdır. Kosala Krallığı ise günümüzde Hindistan’ın Uttar Pradesh eyaletinin bir bölümünü oluşturmaktadır.

Hinduizm’de ayrıca, Tanrıça Bharati’nin (Hindistan’ın ulusal kişileştirmesi) koruduğu ve Tanrı Shiva’nın yaşadığı kutsal bir dağ olan Kailash Dağı’na da atıf yapılır. Kailash Dağı, günümüzde Çin’in Tibet Özerk Bölgesi’nde bulunmaktadır. Hindu milliyetçileri, Kailash Dağı’nın da Hindistan’ın bir parçası olduğunu iddia etmektedirler. Bu inançlar Hindistan’ın siyasi kimlik ve paradigmasını oluşmasında önemli etkiler yapmış ve yapmaktadır. Yahudilik inancı içinde gelişmiş olan siyonizmin de bir dağ adı ile bağlantılı olduğunu dikkate aldığımızda dini ve siyasi bir sembolizmden bahsedilmesi de mümkün hale gelmektedir.

Bazı Budist okulları ise aydınlanmanın çok kolay olduğu bir ruhsal alan olan Saf Toprak’a inanır. Bu alanlardan en meşhuru Amitabha adlı bir buda tarafından varedilmiştir. Bu inanç Kısmen bizdeki Kabe ve Mekke inancına benzemektedir. Amitabha, çok eski zamanlarda Dharmakara adlı bir bodhisattva olarak yaşamıştır. Bodhisattva, Budist düşüncede kendini tüm duyarlı canlıların Budalığa ulaşmasına yardımcı olmaya adamış kişidir. Sanskritçe Bodhisattva kelimesi “aydınlanma (‘bodhi’) ve gerçek (‘sattva’)” kelimelerinden oluşmuştur. Bu alanda yeniden doğanların acı çekmekten kurtulacağına inanılır. Ancak bu alan aydınlanmak isteyen herkese açık kabul edilmekte, etnik bir şart ileri sürülmemektedir. Budizm’in çok farklı kolları olsa da etnik temelde vadedilmiş bir toprak inancına dair bilgiye ulaşmadık.

Vadedilmiş toprak inancı Tevrat’ta ise Avram (Hz. İbrahim)’e dayandırılmaktadır. Hz. İbrahim’in tam olarak ne zaman yaşadığı net olmamakla beraber M.Ö. 2000 yıllarında yaşadığı tahmin edilmektedir. Tevrat’ta vadedilmiş toprakların Hz. İbrahim’in soyuna verildiği ifade edilmektedir. Tevrat’ın yazılı metne dönüşmesi konusunda net bir tarih söylenemezse de M.Ö 1500-400 yılları arasından yazıya geçirildiğini dikkate aldığımızda, Hz. İbrahim’in ölümünden sonra yaklaşık beşyüz sene sonra yazıldığı anlaşılmaktadır. Alfabe ve yazı stillerinin değişimini de dikkate aldığımızda, bu metinlerin en azından orijinalliğinden bahsetmek oldukça güçtür. Tevrat’ın yazılış sürecine ve dil özelliklerine bakıldığında dönemsel siyasi ve kültürel etkenlerin izlerini görmek mümkündür. Tevrat’ın yazıldığı dönemde tanrı kavramı iki farklı anlamda kullanılmaktaydı. Bunlardan bir tanesi yaratıcı, diğeri ise güç ve otoriteyi elinde bulundurandır. Güç ve otoriteyi elinde bulunduran ise genel de iktidar sahibi olan krallardır ve Tevrat’ın yazılım sürecinde tanrı kavramı daha çok tanrı krallar için kullanılmıştır. Bu itibar ile vadedilmiş topraklar inancı o dönemin olaylarının yazıya geçirilirken Tevrat yazarlarının tarihsel olayları dini bir kurgu ile yeniden yazmaları sonucu oluşmuş olmalıdır. Aslında bu durum Hz. İbrahim’in inancı olan soyut yaratıcı inancından bir sapma olarak değerlendirilebilir. Dini bir bakış açısı ile olaylara bakıldığında zaten tüm olayların tanrısal irade ile bir şekilde bağlantılı olduğu düşünüldüğünden böyle bir formülasyonun yapılması zor olmamış olmalıdır. Ancak bu olaylar yazıya geçirilirken ilahi irade ile ilahi rıza arasındaki ayırıma dikkat edilmemiştir. Bunun bir sonucu olarak da olayların haklılık ve haksızlığına bakılmadan Allah’a izafesi sorunu yaşanmıştır. Vadedilmiş toprak ve benzeri tüm inançlar siyasi istismar dışında butür yanlış algıların eseridir. Esasen Hz. İbrahim Kuran-i Kerim’de işaret edildiği üzere evren üzerinde düşünerek somut tanrı inancından soyut Allah inancına ulaşmanın sembolik şahsiyetidir. Ancak soyut Allah inancı İslam düşüncesi içerisinde fıtri bir algıdır. Dolayısıyla soyut Allah inancının Hz. İbrahim ile başladığını ileri sürmek genel İslam öğretisi ile bağdaşmaz.

Vadedilmiş topraklar inancı Hristiyan ilahiyatının da önemli bir konusunu oluşturmaktadır. Vadedilmiş toprakları konusu İncil’de bulunmasına rağmen, Hz. İbrahim’in soyu ve mirasçıları konusunda çok farklı bir yaklaşım ortaya konmuştur. Bu yaklaşıma göre Hz. İbrahim’in mirasçıları (Galatians 3:29)’da belirtildiği gibi Hz. İsa’ya tabi olanlardır. İlgili kısım şöyledir: “Eğer Mesih’e aitseniz, İbrahim’in soyundansınız, vaade göre de mirasçısınız.”

Müslüman düşünürlerin çoğunluğuna göre ise Hz. İbrahim’in mirasçıları, Arapların soyunun geldiğine inanılan Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’dir. Bu bağlantı ile kendilerini Hz. İbrahim’in mirasçıları saymaktadırlar. Hz. İbrahim’in eşi Hacer’in Türk olduğu inancına bakıldığında da Türklerin de Hz. İbrahim’in mirasçıları olduğu söylenebilmektedir.

Hz. İbrahim’in toprak olarak mirasının sınırları konusunda da bir uzlaşı bulunmamaktadır. Çünkü Tevrat’a göre Allah farklı dönemlerde İbrahim soyundan gelenlerle farklı antlaşmalar yapmıştır. Bir görüşe göre bu topraklar içerisinde Hindistan da vardır. Elimizdeki Tevrat’ta vadedilmiş topraklar Mısır’daki Nil Nehri’nden Türkiye’deki Fırat Nehrine kadar uzanan bir bölgeyi içermektedir (Genesis 15:18). Öyle anlaşılıyor ki vadedilmiş topraklar inancı tarihi ve siyasi şartlara göre değişime uğramıştır.

Nitekim Hristiyan dini gruplardan olan Mormonlar Amerika’nın işgalini meşrulaştırmak için de Amerika topraklarını vadedilmiş topraklar olarak göstermeye çalışmışlardır. Mormonlara göre vadedilmiş topraklar, Amerika kıtasıdır. Mormonlar, İsa’nın ikinci gelişinin Amerika’da olacağına ve buranın Tanrı’nın seçtiği kutsal bir yer olduğuna inanırlar. Mormon inancına göre, İbrahim’in soyundan gelen Lehi adlı bir adam, M.Ö. 600 yılında Kudüs’ten ayrılarak Amerika’ya göç etmiştir.

Kuran-i Kerim’de vadedilmiş topraklara vurgu yapılmış olmasına rağmen sınırları ile ilgili hiçbir bilgi verilmez ve bu vaadin etnik bir gerekçeye değil imani bir hale bağlı olduğu bundan dolayı da yeryüzünün mirasçılarının salih insanlar olduğu belirtilir (Enbiya 105). Ayrıca İslam inancında etnik bir üstünlük ileri sürülmesi de mümkün değildir. Tüm bu inançların özünün İslam olduğu, İslam’ın da aslının Allah’ın insanı yaratmasıyla birlikte fıtratına ve evrene koyduğu yönlendirici yasalar olduğunu dikkate aldığımızda da bu tür bir inanç ya da yorumun İslam düşüncesi içerisinde savunulamayacağı da açıktır. Tüm bu açıklamalar ışığında Tevrat, İncil veya Kuran-i Kerim’deki genel adalet ve ahlak ilkelerine bakıldığında vadedilmiş toprak inancının haksız işgalleri meşrulaştırıcı politikalara meşruiyet kazandıracak şekilde yorumlanması mümkün değildir. Günümüz devletler hukuku ilkeleri ışığında da böyle bir iddia değerlendirildiğinde, bunun uluslararası hukuk kurallarıyla çeliştiği açıktır. Ayrıca butür inanç ve bu inançlara bağlı politikalar geçmişte ve bugünlerde de görüldüğü üzere insanlığa çok ağır bedeller ödetmiş, dinin genel ahlaki ilkelerinin tahribine yolaçmıştır. Sonuç olarak da Filistin-İsrail sorununun bütür dinlerin ve insanlığın genel fıtratına aykırı yorumlara dayalı olarak çözümlenmesi mümkün değildir. Bu sorunun dinlerin genel ahlak kuralları ve de uluslararası hukukun genel kabul gören jus cogens kuralları ışığında çözülmesi gerekmektedir.

Pile Krizi ve BM Genel Sekreteri’nin Açıklamalarının Uluslararası Hukuk Açısından Yorumu

KKTC hükümetinin Pile halkının ihtiyaçları doğrultusunda yapmaya çalıştığı yol genişletme çalışmalarına BM askerlerinin müdahalesi yeni bir krize sebep oldu. BM Genel Sekreteri Türk tarafının girişimlerini uluslararası hukuka aykırı bulduğunu beyan etti. Esasen böyle bir açıklama uluslararası hukuk açısından tarafsızlık ilkesini ihlal eden bir açıklamadır. Çünkü Pile bölgesindeki durum gerçekten de uluslararası hukuk ve siyaseti içeren karmaşık ve hassas bir konudur. Kıbrıs’taki BM ara bölgesi, BM Barış Gücü (UNFICYP) tarafından kontrol edilen, 1964 yılında kurulan ve 16 Ağustos 1974’teki ateşkesin ardından, BM’nin kontrolünde kalan Ada’nın %4’ünden fazla toprağı kapsayan tampon bir bölgedir. Tampon bölge Yeşil Hat olarak da bilinir, çünkü başlangıçta 1964’te bir İngiliz subayı tarafından yeşil kalemle bir harita üzerinde işaretlenmiştir.

Tampon bölgenin hukuki statüsü uluslararası hukukta açıkça tanımlanmamıştır. Bir tanıma göre, tampon bölgeler, iki rakip devleti veya varlığı birbirinden ayıran ve taraflardan biri veya her ikisi tarafından kısmen veya tamamen egemenlik kaybına maruz kalan coğrafi alanlardır. Rum yönetiminin 2004’te AB’ye tek yanlı kabul edilmesinin ardından AB, “Protokol 10” diye bilinen bir karar alarak KKTC toprakları ve BM denetimindeki bölgeyi AB toprağı, ancak müfredatın dışında kabul etmesi de Kıbrıs Türk halkının iradesini devre dışı bırakan ve KKTC’nin bağımsızlığını ihlal eden bir karar olması sebebiyle, Uluslararası hukuk açısından sorunlu bir karardır.

BM tampon bölgesinde yol yapımının uluslararası hukuka aykırı olup olmadığına dair net veya kesin bir hukuki düzenleme ise yoktur. Doğal olarak tampon bölgenin hukuki statüsü, uluslararası hukukun nasıl yorumlandığına ve uygulandığına ve tampon bölgenin statüsünü ve rolünü nasıl görüldüğüne ve değerlendirdiğine bağlı olarak değişebilmektedir.

Kıbrıs Türk tarafının Türkler ile Rumların birlikte yaşadıkları Pile bölgesinde vatandaşlarınının ihtiyacını dikkate alarak bir yol inşa etme girişimi, çeşitli gerekçelerle uluslararası hukukun ihlali olarak görülebilir. Ancak bu konuda ileride açıklayacağımız üzere ileri sürülen tüm argümanlar, tartışmaya açık olduğu için BM Genel Sekreteri’nin bu şekilde kesin bir açıklama yapması tarafsızlığı konusunda şüphe uyandırıcıdır. Her ne kadar tampon bölgede veya yakınında karşılıklı rıza dışında hiçbir değişiklik yapılmamasını öngören 1974 tarihli ateşkes anlaşmasının, Güvenlik Konseyi tarafından tampon bölgeyi denetlemek ve kontrol etmekle görevlendirilen UNFICYP’in yetkisinin ihlali edildiği veya tüm ada üzerinde yargı yetkisi olduğunu iddia eden Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün ihlali ve de her iki tarafın da birbirleriyle ve UNFICYP ile işbirliği yapmasını gerektiren iyi niyet ve barış içinde bir arada yaşama ilkesinin ihlal edildiği uluslara arası hukuk içerisinde ileri sürülebilirse de, bu iddiaları geçersiz kılan karşı iddialar da uluslararası hukuk içerisinde ileri sürülebilirdir. Bundan dolayıdır ki BM Genel Sekreteri’nin beyanları uluslararası hukukun tek taraflı yorumu görüntüsü verdiği için BM’nin uluslararası hukukun gereği olan tarafsızlık ilkesine aykırıdır.

Çünkü bu iddialara Kıbrıs Türk tarafı tarafından yine uluslararası hukuk içerisinde farklı gerekçelerle itiraz edilebilir. Mesela BM Barış Güçü (UNFICYP)’in benzer olaylarda Rum tarafına karşı aynı tutumu sergilememekle tarafsızlığını bozduğu; dolayısıyla bu tutumunun uluslararası hukuk ve BM Barış Gücü’nün  yetki ve sorumluluk çerçevesine uymadığı ileri sürülebilirdir. Ayrıca BM’nin federal bir çözümü öngörme kararı ve Annan Planı’nda ileri sürülen çözüm önerileri, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün statüsünü değiştiğini kanıtı olarak ileri sürülebilir. Ayrıca Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenlik yetkisi Kıbrıs Anayasası’na göre Helen ve Türk halklarının ortak iradesini temsil ettiği için Rum tarafının tek taraflı eylem ve söylemleri Kıbrıs Cumhuriyeti’nin temsil edemez. Ayrıca bu yol genişletme çalışması, bölgede yaşayan halkın yaşam koşullarını ve altyapılarını iyileştirmeye yönelik olduğu için, güvenlik riski yaratmamakta bu özelliği sebebiyle Barış Antlaşması’nda da vurgulanan makul girişim kapsamında yorumlanabilir. Çünkü BM’nin güvenlik riski yaratmayan halkların yaşam standartlarını yükseltme ve kolaylaştırmaya yönelik girişimleri engellemesi insan hakları ihlali kapsamına gireceği için BM’nin kuruluş antlaşmasına ve misyonuna aykırı olduğu ölçüde uluslararası hukuka da aykırıdır.

Sonuç olarak, 1963 çatışmaları gerekçe gösterilerek 1964’de Kıbrıs’a getirilen BM Barış Gücü askerleri barışı korumada başarısız olmuşlar ve bu başarısızlığın bir sonucu olarak 1974 Barış Harekatı’nın yapılması zorunlu hale gelmiştir. Annan Planı sonrasında da BM’nin tutumumun tarafsız olmadığı, bu itibarla uluslararası hukuka ve BM’nin kuruluş antlaşmasına aykırı olduğu da açıktır. BM’nin Kapalı Maraş ile ilgili tutumu da bu bölgedeki tüm yatırımların yokolmasına, Dünya’nın en gözde yerlerinden birisi olan Maraş’ın atıl ve harabe bir şehre dönüşmesine neden olmuştur. BM’nin bu kararı Maraş Bölgesi’nde hak sahibi olan insanlar ile kurum ve kuruluşların  menfaatlerine ve de Kıbrıs sorununun çözümüne katkı sağlamadığı için de uluslararası hukuka ve BM’nin kuruluş amaçların hizmet etmemektedir..

Tüm bu gerçekler ışığında BM Genel Sekreteri’nin açıklamalarına bakıldığında uluslararası hukukun gerektirdiği tarafsızlık ilkesine aykırı olduğu; ayrıca BM Barış Gücü’nün de Türk ve Rum halklarının menfaatlerine olan yol genişletme eylemine, açık bir güvenlik riski olmadığı halde karşı çıkmasının da insan haklarına ve de BM Barış Gücü’nün misyonuna uygun olmadığı görülmektedir.

Faiz Politikalarının Yarattığı Ekonomik Dengesizlik

Faiz Politikalarının Yarattığı Ekonomik Dengesizlik

Gelişmemiş ülkelerde faizsiz bir ekonomik sistemin kurulabilmesi imkansız görülmektedir. Faize dayalı ilişkiler genelde yasa dışı olarak tefecilik şeklinde, yasal olarak ise bankacılık şeklinde ortaya çıkmaktadır. İddia edildiğine göre Dünya’da bankacılık sektörü dışında tefecilik şeklinde gelişen çok büyük bir piyasa vardır. Aslında bu iki sektör birbirini beslemektedir. Çünkü bankalara borçlanan; ancak borçlarını ödeyemediği için kredi yasağına giren birçok kişi çare olarak tefecilere başvurarak borçlarından kurtulmaya çalışmaktadır.

Bu durum insanları banka borçlarından biraz kurtarsa da sonrasında tefecilerin eline düşürmektedir. Tabii ki tefecilik yasal olmadığı için tefeciler de kendilerini garantiye almak için kendilerine özgü tedbirler geliştirdiler. Bu tedbirler halk arasında tefecilik mafyası şeklinde tanımlanmaktadır.

Tüm bu olumsuzlukların ana sebebi çarpık bir bankacılık sektörünün oluşmasından kaynaklanmaktadır. Dikkat edilirse ülkelerin gelişmişlik düzeyleri bankacılık sistemlerinin gelişmişlik düzeyleriyle bağlantılıdır. Gelişmiş ülkelerde faizler % 1 ile %3 arasındadır. Borçlanma ve kredi faiz oranları arasındaki fark ise oldukça düşüktür. Aslında bankalar için önemli olan borçlanma ile kredi faizleri arasındaki faktır. Bir banka % 2 faiz ile kredi veriyor ise % 1 faiz ile de mevduat kabul ediyorsa, kar oranı % 1’dir. Aynı banka % 14 faiz ile kredi veriyor % 13 faiz ile de mevduat kabul ediyorsa yine kar oranı % 1’dir. Doğal olarak faizlerin düşürülmesi bankaların kar oranını düşürmez. Ancak döviz kurları üzerinden faizler düşünüldüğünde, TL cinsinden faiz oranı ile döviz cinsinden faiz oranları değişebiliyor. Bu yüzden faizler düşürülürken buna paralel olarak döviz kurlarının da düşürülmesi gerekmektedir. Çünkü döviz kuru yükseldiğinde düşük faiz uygulayan; ancak parası yüksek değer taşıyan ülkelerin faiz oranları yükselmektedir. Mesela 1 Dolar 10 TL olduğunda, 2 dolar faiz veren bir bankanın TL cinsinden faiz oranı 20 TL olur. Bu durumda iç piyasada faize yatırım yapan yatırımcılar paralarını Dolar cinsinde faiz uygulayan dışarıdaki bankalara kaydırmaktadır. Bu sorundan kurtulabilmek için döviz ve faiz oranlarını birlikte ele almak gerekmektedir.

Danimarka ve İsviçre gibi bazı ülkelerde ise bankalar eksi faiz politikası izlemektedir. Bu tür faiz politikası izleyen ülkeler genelde üretim hacmi yüksek ülkelerdir. Bu tür bir politika izlemelerinin ana sebebi ise paranın bankalarda kalması yerine yatırım ve üretime kanalize edilmesini sağlamaktır.

Peki faizlerin yüksek olmasının bankalara bir getirisi var mıdır? Bence yoktur aksine zararı vardır. Çünkü yüksek faiz ile bankanın kredi vermesi ve mevduat kabul etmesi bankalar için daha yüksek bir risk oluşturmaktadır. Çünkü yüksek faiz ile verilen kredilerin tahsili daha zordur. Ülkemizdeki yatırımcıların genel kar ortalaması % 3 civarında olduğunu düşündüğümüzde, bu kadar yüksek faiz ile borçlanan yatırımcıların kendilerini yüksek bir risk altına soktukları açıktır. % 8 civarında bir faiz ile borçlanan yatırımcının bankaya bu borcunu ödeyebilmesi için yaptığı yatırımdan en az % 15’ye yakın kar etmesi lazım. Bu durum yatırımcıyı zora soktuğu gibi enflasyonu da yükseltmektedir. Doğal olarak yüksek faiz demek yüksek ekonomik risk demektir.

Ayrıca yüksek faizler maliyeti yükselttiği için yüksek faizle borçlanan yatırımcıların daha düşük faiz ile borçlanan ülke yatırımcılarıyla rekabet edebilmeleri de mümkün değildir. Bu ise reel sektörün başarısızlığına ve dış piyasada rekabet gücünün azalmasına sebep olmaktadır. Bu sorundan kurtulmak için bankaların geri dönüşümü daha kolay olan, denetimi yüksek düşük faiz oranlarıyla kredi vermeleri gerekir. Faizlerin yüksek olmasının bir sebebi de devletin aldığı stopaj ve bsiv vergileridir. Devletin bu tür vergilerle faizi yükseltmesi doğal olarak reel sektörü olumsuz etkilemektedir.

Faizlerin yüksek olması, yatırımcıyı üretime yatırım yapmak yerine paralarını bankalarda tutmaya teşvik etmektedir. Bu ise yatırım ve üretimin önündeki en büyük engeldir. Yatırım ve üretimin düşmesi aynı zamanda işsizliği de arttırmaktadır. Devlet faizleri düşürüp, üretimi teşvik eden ve kazancı vergilendirse işsizlikle beraber maliyeti de düşürecektir.

Faizlerin yüksek olması bankalara olan borçların tahsil edilmesini de zorlaştırdığı için davaların artmasına ve yüksek faizle birlikte ayrı bir ekonomik yük getirmektedir. Bu sorunun aşılabilmesi için banka faizlerinin gelişmiş ülkelerin faiz oranlarına çekilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde yüksek faizler halkın sadece sömürülmesini değil uzun vadede ülke ekonomisini de daha büyük bir çıkmaza sürüklenmesine yol açacaktır. Şüphesiz ekonomik, sosyal, siyasi ve hukuki alt yapısı oluşmamış sistemlerde düşük faiz politikalarının da bazı riskleri bulunmaktadır. Özellikle ekonomisi zayıf ve istikrarsız ülkelerin dışarıdan borçlanma faizlerinin yüksek olması bu ülkelerin gelir dağılımını olumsuz etkilemekte zayıf olan ülke kaynaklarının faiz borçlarına ayrılmasına yolaçmaktadır. Ekonomisi güçlü ülkelerin düşük faizler, zayıf ülkelerin yüksek faizler borçlandırılması uluslararası gelir dağılımındaki dengesizliğin esas sebebidir.

Mesleki Bilgi ve Birikim İle Birlikte Genel Ahlaki Değerlere ve Meslek Ahlakına BAĞLI Akademisyen

Akademisyenlik farklı bilim dallarında uzmanlaşmayı esas alan bir meslek alanıdır. Bu özelliği itibari ile Dünyadaki sosyal, siyasi ve bilimsel alandaki gelişmelerde büyük oranda etkili olanlar akademisyenlerdir. Akademisyenliğin nasıl olması gerektiği sorusuna cevap verebilmek için ise akademisyenliğin amacına ve bu amacın gerçekleştirilebilmesi için izlenecek yol ve yönteme bakmak gerek. İyi bir akademisyen alanındaki gelişmeleri takip ederek, bu gelişmelere olumlu yönde katkı yapabilen akademisyendir. Bu katkının olumlu olabilmesi için genel ahlaki değerlerle beraber meslek ahlakının gerektirdiği değerlere de bağlı kalınmalıdır. Bu yüzden akademisyenliği genel ahlak ile meslek ahlakından bağımsız düşünmek mümkün değildir.

Adalet, dürüstlük, sevgi ve saygı gibi genel ahlaki değerlere bağlılık hisstemeyen akademisyenin insanlığa karşı vicdani sorumluluk duygusu da olmaz. Bu duygu ve sorumluluktan yoksun olarak yapılan akademik öğretim ve bilimsel çalışmalar ise büyük oranda insanlık için faydadan çok zararlara sebep olur. Akademisyenler sistemlerin kurucuları ve sistem içerisinde uzmalaşanların yetişriricileri oldukları için tüm çalışmalarında genel ahlak kurallarının yanısıra meslek ahlakına da bağlı hareket etmeleri gerekir. Aksi takdirde hem sistemte hem de sistemin yürütülmesinde sorunlar yaşanması kaçınılmaz hale gelir.

Meslek ahlakına sahip olunması ise mesleki liyakata sahip olunması demektir. Liyakat, kişinin mesleki bilgi ve birikiminin yanında meslek ahlakının gerektirdiği etik değerlere de sahip olunmasını ifade eder. Bu değerler görev sorumluluğu olarak da ifade edilen değerlerdir. Meslek alanının değişmesine göre bu değerler bazı değişiklikler göstermektedir. Doktor, hakim, avukat, öğretmen sporcu veya farklı bir meslek sahip olmak bu mesleklerin doğası gereği bazı farklı mesleki sorumlulukları gerekli kılmaktadır. Meslek ünvanına sahip olmakla mesleki liyakata sahip olmak arasındaki fark burada ortaya çıkar. Meslek sahibi olmak insana bir statü kazandırsa da mesleki liyakat olmadan icra edilen meslekler, mesleğin gerektirdiği hizmeti vermek yerine kişisel egoların ve çıkarların bu statü altında gizlenmesi gibi bir davranış biçimi ortaya çıkarır.

Farklı meslek alanlarında yetişen akademi mezunları, akademisyenlerin eğitim ve öğretim sürecinden geçtikten sonra mesleğe atılmaktadırlar. Bundan dolayı da her akademisyen genel ve meslek ahlakı gereği öğrencilerin dürüstlük ve adalet duygularını sarsacak tutum ve davranışlardan uzak durmalı, öğrencilerin zihinsel ve duygusal gelişimlerini olumsuz etkilememelidir. Mesela bir yargıç, akademik unvan sahibi olmasa da akademi mezunu olduğu için genel ahlak ve meslek ahlakına daha da fazla bağlılık hissederek mesleğini icra etmelidir. Mesleğini icra ederken ideolojik, dinsel ya da etnik sebepler gibi genel ahlakın da gereği olan adalet ilkesini ihlal edecek tutum ve davranışlara girişmemelidir. Bir doktor da akademik sıfata sahip olmanın gerektirdiği profesyonellikten uzaklaşarak hastanın durumundan istifade etmeye çalışmamalıdır. Aynı şekilde siyasete yön veren akademik çalışmalarda genel ahlaki değerler yanında toplumun hukukunu korumayı esas alan kamuyararının ya da temel insan hak ve hürriyetlerinin ihlalini meşrulaştıracak olumsuz etkiler oluşmaması için dikkat edilmelidir.

İnsanlığın ve milletlerin yaşadığı sorunların büyük bir kısmı bilimsel gelişmişlik ile akademik ahlak ve genel ahlak arasındaki bağın kopmasından kaynaklanmaktadır. Mesleki gelişim sürecinde genel ve mesleki ahlaki değerlere bağlılık yönünden de kendini geliştiremeyen akademisyenler edindikleri mesleki bilgiyi insanlığın faydasına değil, şahsi veya grup çıkarları doğrultusunda kullandıkları için insanlık adına faydadan çok zararlara sebep olabilmektedirler. Bu yüzden de iyi bir akademisyen, mesleki bilgi ve becerilere sahip olmanın yanında genel ahlaki değerlerle birlikte meslek ahlakının gerektirdiği değerlere de bağlı kalmaldır. Çünkü bilim ile genel ahlaki değerler arasındaki bağ koptuğu ölcüde bilim insanlığın lehine değil aleyhine sonuçlar doğurmaya başlar. Bu konuda sorumlu olanların başında akademisyenlerin olduğu malumdur. Elbette akademisyenler, baskı altında kalmadan bilimsel etik ve genel ahlak kuranllarına bağlı kalabilemeleri için ekonomik ve siyasi güvecelere sahip olmalıdırlar. Böyle bir sitemin oluşmasına da öncülük edecek olanlar yine akademisyenlerin kendileridir.

Günümüzde akademisyenler büyük ölçüde sistemlerin kurucuları olmalarına rağmen halen kendi rektör ve dekanlarını seçememektedir. Bu durum akademisyenlere güven sorununu gündeme getirmekle beraber bilimsel özerkliği de zedelemektedir. Özellikle geçmiş dönemlerde bazı akademisyenlerin aşırı siyasallaşmaları sebebiyle üniversiteleri siyasal ve ideolojik kaleler gibi algılamalarına ve akademisyenliğin gerektirdiği genel ahlaki değerler yanında meslek ahlakından kopmalarına sebep olmuştur. Bu yüzden iyi bir akademisyen, genel ahlaki değerlerler birlikte meslek ahlakı ve demokratik değerlere de bağlı akademisyendir.

İnsan tabiatı ile ilgili felsefi düşüncelerin eğitim ve öğretim politikalarına yansıması

Eğitim ve öğretim genel olarak ahlak ve meslek eğitimi olmak üzere iki alanda gerçekleşir. Meslek eğitimi dahaçok bireysel yetenekler ve de güncel ihtiyaçlarla alakalı iken ahlak eğitimi meslek eğitimini de kapsayacak kadar geniş bir alana sahiptir. Meslek eğitiminde başarı kişinin seçtiği meslek ile ruhsal ve fiziksel uyumu ile bağlantılı iken ahlak eğitimi ise doğa ile ve diğer varlıklarla olan ilişkilerdeki başarı ile bağlantılıdır.

Biz bu yazımızda özellikle devlet idesine dayalı olarak yapılan eğitim planlamalarının felsefi arkaplanına, bir başka ifade ile eğitim planlamalarının temel mantığına değinmeye çalışacağız.

Eğitim politikaları insanın kendisini ve hemcinsleri olan ile ilişkilerini algılama ve kurgulama biçimine bağlıdır. Eğitim planlamaların temel mantığı ise insanın doğası ile ilgili tartışmalara dayanır. İnsan doğası (tabii hali), tüm ‘normal’ insanlarda ortak olduğu Kabul edilen düşünme, hissetme ve hareket etme biçimleri de dahil olmak üzere bir dizi mantıksal özellikleri ifade eden bir kavramdır. Burada, insanın doğası ile ilgili farklı felsefi düşüncelerin eğitim ve öğretim politikalarına olan etkilerine değineceğiz.

Tabii ya da doğal hal, insanlığın saf durumunu tanımlayan bir terimdir. Bu terim toplumsal etkenler devreye girmeden önce insanların doğal durumuyla ilgili felsefi iddialara atıfta bulunur, böylece insan doğasının “doğal özünü” açıklamaya çalışır. Daha geniş anlamda, doğal durum, toplumsal koşulların etkili hale gelmesinden önceki tabii haldir. Toplumsal koşullar etkili hale geldikçe, eğitim ve insan doğası arasındaki ilişki gündeme gelmekte ve doğal olarak insan tabiatı ile eğitim ve öğretim politikalarının felsefi ilişkisi tartışılmaya başlanmaktadır.

Farklı Felsefi Düşüncelere Göre İnsan Doğası ve Eğitim Politikalarına Yansıması

İnsan doğası kavramı hakkında akademisyenler arasında ortak bir anlayış yoktur, bu yüzden insanın tabii hali ile ilgili farklı yaklaşımlara dayanan farklı eğitim felsefeleri vardır. Bir anlamda tek bir eğitim felsefesi yoktur; sadece birçok farklı şekilde sınıflandırılabilen eğitim felsefeleri vardır. Bu konuda tüm filozoflar tarafından sorulacak olan temel soru, insanın tabiatının hangi değerler üzerine kurulu olduğu ve bunun eğitim planlamalarını nasıl etkilediği sorusudur. Bu soruya cevap olarak üç farklı yaklaşımın ortaya çıktığı gözükmektedir. Bu üç yaklaşım şunlardır:

  1. İnsanlar doğuştan iyi ve güzel olana meyilli doğarlar
  2. İnsanlar savaşa ve kötülüğe meyilli doğarlar
  3. İnsan doğasında sabit değerler yoktur, insan davranışları tamamen doğal çevre şartları tarafından belirlenir

İnsanın doğuştan iyiliğe ve güzel olana meyilli doğduğunu ileri süren İbn Sina, John Locke ve Farabi gibi düşünürler, insanın doğuştan iyi ve doğru olan bilme kabiliyeti ile doğduğunu ileri sürerler. Bunlara göre eğitim ve öğretimin amacı insanın tabiatını dışarıdan gelen kötü etkilere karşı korumayı amaçlamalıdır. Özde öğrenciler iyi kabul edildiği için bu anlayışta olanlar öğrenciye özgür bir öğrenim ortamı sağlamayı hedeflerler. Günümüzdeki eğitimdeki yapılandırmacı yaklaşımın bu felsefeden beslendiğini söyleyebiliriz. Bu felsefi yaklaşımın en belirgin özelliklerinden birisi de empatiye önem vermesidir. Çünkü empati özdeki iyiliğin ortaya çıkarılmasının bir aracı olarak görülür. Yine bu anlayışta olanlar dışarıdan gelen cevaplara ve telkinlere önem vermezler ve insanın kendi içinden gelen cevabın en doğru cevap olduğunu kabul ederler. Bu anlayışta olanlara göre öğretmenin görevi öğrencinin kendi yeteneklerini keşfetmesi ve geliştirmesinde yardımcı olmaktır. Bu yüzden de bu felsefeyi esas alan öğretim programları öğrenci merkezlidirler.

Rousseau’ya göre öğretim öğrencinin yeteneklerini geliştirmeyi amaçlamalıdır. Ancak Rousseau insan ve toplumun gelişme sürecini de dikkate alarak, insanın özüne dönüşü ilk ilkel hale dönüş olarak görür. Bu yüzden de gelişmelere açık ve bunu destekleyici bir anlayışı savunur. İslam düşünürlerine göre ise öze dönüş vahşete değil fıtrata ve fıtrattaki iyiliğe dönüştür. Rousseau’nun böyle düşünmesinde Hristiyan teolojisi içerisinde gelişen ilk günah inancının etkili olmuş olması muhtemeldir.

İslam düşünürleri ile Thomas Hobbes ve Locke göre insanlar doğuştan eşit doğarlar. Ancak Hobbes insanların doğuştan bir savaş ve çatışma hali içinde olduklarını ileri sürerek eğitim ve öğretimin amacını bu vahşeti gidermeye yönelik olduğunu ileri sürer ve bunun giderilebilmesi için iyi yönetim ve planlı öğretimi savunur. Bu anlayış doğal olarak devlet ve öğretmen merkezli bir eğitim ve öğretim planlamasını gündeme getirmektedir. Genelde gelişmemiş ülkelerde bu tür bir anlayışın yaygın olduğu görülmektedir.

David Hume’e göre de insan doğuştan kötülüğe meyilli doğar ve çevre faktörünün davranışları belirlediğini ileri sürer. Bununla beraber bireyselliği de savunur. Ancak toplumun bireyi şekillendirdiği genellemesi bireyin kendisine ait olan ve onu kişi yapan özellikleri dışladığı için sosyal determinizmi çağrıştırmaktadır. Bu özelliği itibari ile de bu anlayışta olanların insanın özünde iyi ve kötü değerlerin olmadığını savundukları söylenebilir.

İnsan tabiatında değerlerin olmadığını savunanlara göre insan ruhu ve beyni her türlü programlamaya açıktır. Bu anlayışta olanlar eğitimde şartlandırmayı esas aldıkları için bireyi adeta eğitim ve öğretimin nesnesi haline getirirler. Totaliter baskıcı rejimlerde eğitim ve öğretim programları genellikle bu felsefi anlayış üzerine kuruludur. Bu felsefe esas alınarak yapılan eğitim ve öğretim planları öğretmen merkezlidir ve öğrenciyi plan çerçevesinde şekillendirmeyi hedefledikleri için öğrencinin beklentilerini dikkate almazlar.

Müslümanlık, Hristiyanlık, Yahudilik ve Diğer İnançlara Göre İnsanın Özü

Müslümanlık, Hristiyanlık, Yahudilik ve birçok dini inanca göre insan özü itibari ile iyilik üzere yaratılmış, ancak özgürlüğün sağladığı günah sebebiyle günaha bulaşmıştır. Bu anlayıştan hareketle insanların tekrar özlerine dönüşleri için özgürlüklerini sınırlamayı amaçlamaktadırlar. Bu sınırlamanın sınırı ve gerekçesi üzerinde ise bir uzlaşı yoktur. Bazı dini yorumlara bakıldığında tamamen bireyi itaat ve ibadete mahküm ettiği görülmektedir. Bu anlayış radikal dini akımların öğretim programlarına temel teşkil etmektedir. Bazı dini yorumlara göre ise özgürlüklerin sınırlanması sadece ortak sorumluluğu sağlayacak düzeyde olmalıdır. Bu itibarla da din ve ahlak öğretiminin amacı insandaki fıtri ahlaki değerleri geliştirmek olmalıdır. Tabii bu ahlaki değerlerin geliştirilmesinde yaşanan en temel sorunlardan birisi bireysel, toplumsal ve evrensel ahlaki değerler arasında dengenin öğrenme sürecinde nasıl planlanıp uygulanacağıdır. Çünkü bireysel ahlak öne çıktığında toplumsal ahlak ile evrensel ahlaki değerler arasında çatışma çıkabilmektedir. Ayni şekilde toplumsal ahlak öne çıktığında ise örf ve adetler belirleyici hale gelmektedir. Evrensel ahlak öne çıktığında ise örf ve adetlerle bir çatışma durumu ortaya çıkabilmektedir. Bu yüzden birey, toplum ve evrensel değerlere uygun bir öğretim ve eğitim planlaması yapmak çok yönlü becerilere sahip uzaman öğreticilerin yetiştirilmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Özellikle ahlak eğitimi planlanırken meslek etiği de gözönünde bulundurulmalıdır. Çünkü etikten kopan meslek, insanlığa fayda yerine zarar verebilir.

Evrensel İlahiyat Teorisine Göre Eğitim

Evrensel ilahiyat teorisine göre evren maddi ve manevi olmak üzere iki tür yasa üzerine kuruludur. Maddi yasalar fiziki kuralları ifade ederken, manevi yasalar da ahlaki yasaları ifade etmektedir. İyi bir öğretim planlaması bireyin hem maddi hem de manevi yasaları algılaması ve onlara uygun davranabilme becerilerini kazandırmayı hedeflemelidir. Bu yasalar meslek eğitiminde de dikkate alınmalıdır. Evrenin dengesinin üzerine kurulu olduğu maddi ve manevi yasalar ilahiyat terminolojisinde SÜNNETULLAH olarak tanımlanmaktadır. Esas itibari ile ibadet evrenin dengesini koruyan maddi yasalar ile varlıklar arasındaki ilişkileri düzenleyen manevi yasalara uygun davranışı ifade eder. Farklı inanç sistemlerinde ortaya çıkan şekil ve sayı açısından farklılık gösteren ibadetlerin amacı da bu bilinci geliştirmek ve buna uygun davranışı sağlamaktır. Kısacası eğitim ve öğretimin temel amacının insanın doğa ve doğal yasalarla uygun bir bilinç ve davranışı kazanmasını sağlamak olduğunu söyleyebiliriz.

Din ve Bilimin geleceği

Bilimin ve Dinin Geleceği

Yakın zamana kadar, bilimsel gelişmelere bağlı olarak dinlerin zayıflayacağı; buna bağlı olarak da seküler (laik) anlayışın güç kazanarak gelişeceği düşünülüyordu. Ancak son dönemlerdeki gelişmeler, hem ulusal hem de uluslararası ilişkilerde din ve mezheplerin etkisinin artması ile bu anlayışın yeniden gözden geçirilmesine yol açtı. Dine olan ilgi bilimin ve bilimsel düşüncenin zayıflaması olarak değerlendirilemez. O halde bu gelişmenin sebebinin ne olduğu üzerinde kafa yormak lazım. Öyle gözüküyor ki, deney ve keşiflere dayalı pozitif ve sosyal bilimler henüz daha insandaki dini eğilimler dahil inançla ilgili soru ve sorunlara yeterli ölçüde cevap bulamamıştır. Bilim alanındaki hızlı gelişmeler, böyle bir umut yaratmış olsa da, geçen zaman dinlerin gereksizliği ve yetersizliğini ortaya koyamamıştır. Bu ise dinlere olan ilginin tekrar yükselmesin yol açtı. Nitekim birçok uluslararası kuruluş, politikacı ve bilim adamı, dini inançların insanlığın geleceğini nasıl etkileyeceği üzerinde fikir yürütmeye çalışmaktadır. Bu konuda olumlu düşünenler, dinlerin de evrimleşerek insanlığın ortak ahlaki paydalarının oluşmasına katkı sağlayacağı görüşündedirler. Bunun tam tersine dinlerin yükselişinin medeniyetler çatışmasını körükleyerek ortak insani değerleri zayıflatacağı görüşü de ileri sürülmektedir.

Din ile bilimin ilişkisi tarihsel şartlara göre değişiklik gösterdiği için din ile bilim ilişkisi konusunda kesin iddialarda bulunulması imkansız gözükmektedir. Ayrıca bilimle uğraşan birçok uzman aynı zamanda dine; din alanından uzmanlaşan birçok insan da bilime ilgi duyabilmektedir. Bu açıdan da bu iki alan arasında kesin bir ayırım yapılması mümkün değildir. Bence din ve bilim arasındaki ilişki en doğru şekilde dine ya da pozitif bilimlere ilgi duyan bilim adamlarının nihai amaçlarına bakılarak anlaşılabilir.

Dinlere olan ilgi genelde iki temel sebebe indirgenmektedir. Bunlardan birisi insanın yaratılışında bulunan ve yaratılıştan kaynaklanan yaratanına yönelme arzusudur. Bu yöneliş her varlığın onu var eden kaynağa yönelme arzusu olarak ortaya çıkmaktadır. Yaradan’a yaratılıştan bağlılık: Derelerin göl, deniz ve okyanuslara akışı ve de çocuğun anne ve babasına, ağacın toprağa, meyvenin ağacına yaprağın da dalına bağlılığı ve özlemi gibidir. Bundan dolayıdır ki ilahiyatçılar tarafından din, fıtri (yaratılışa bağlı) bir eğilim olarak tanımlanmaktadır. Dinlere olan eğilimin ikinci sebebi olarak ise insandaki iktidar ve egemenlik duygusu gösterilmektedir. Dini bu bakış açısı ile ele alanlar, insandaki dini eğilimi yaratılıştan kaynaklanan yaratıcıya yönelme olarak değil; insandaki güç ve egemenlik duygusunun yarattığı araçsal bir eğilim olarak görürler. Günümüz ilahiyat sahasındaki çalışmalarda her iki eğilimin de izlerini görebilmekteyiz.

Seküler bilim insanlarının tutum ve davranışlarına da bakıldığında da hümanist ve ahlakçı anlayış ile güç merkezli, bilimi insana ve tabiata egemen olma aracı olarak gören benzer iki akımın yarıştığı görülür. Sonuçta hem bilim hem de dine yaklaşımları birlikte değerlendirdiğimizde benzer yaklaşımların öne çıktığı görülmektedir.

Dinin egemenlik ve güç eksenli araçsal yorumu zamanla kapitalist din ve dindarlık anlayışının gelişmesine yol açtı. Buna bağlı olarak da dinlerin yükselişinin en temel dinamiklerinden birisi de, kapitalizmin zamanla dinin gücünü keşfederek dini de kapitalizmin bir parçası haline getirmesi olarak kabul edilmektedir. Kapitalist dindarlığın gelişmesine paralel olarak devlet ve din arasındaki ide bağlantısı yeniden kurulmaya başlandı. Ancak bu devlet idesi ile din idesinin yeni kurgusunda din fıtri bir eğilim olmaktan çıkarılmış güç ve egemenliğin aracına dönüştürülmüştür. Bu itibarla da din, devlet politikalarını belirleyen değil meşrulaştıran bir mekanizma olarak algılanmaya başlandı. Bu anlayışa göre dinin kendine ait ontolojik bir varlığı yoktur. Bu anlayışa göre dinin varlığı amaçsal değil; gücü temsil eden devlet idesinin amacını gerçekleştirmeye yarayan araçsal bir varlıktır.

Kapitalist dindarlık devlet ve din idesi (manevi varlığı) arasında böyle bir bağ kurarken, bazı birey ve gruplar da bu gelişmeye uygun olarak dinin asli amaçlarından sapmış din üzerinden kendi şahsi amaçlarını gerçekleştirecek  cemaat ve tarikatlar oluşturmaya başladılar. Bunun bir sonucu olarak çeşitli bölgelerdeki birçok tarikat şeyh ya da dini otoritelerin oluşturdukları kurumsal dindar yapılar ile devletin kurumsal yapıları arasında zaman zaman çıkar ilişkilerine dayalı dostluklar, zaman zaman da çıkar çatışmasın dayanan sorunlar yaşanmaktadır. Dinin asli amaçlarından sapmış olan kurumsal dindarlığın yarattığı bu yapı birey hak ve hürriyetlerinin gelişmesine engel olduğu gibi hukuk devleti anlayışının da gelişmesine engel olmaktadır. Çünkü bu tür yapılar zaman zaman devlet içinde cemaat ve tarikat mensuplarına atanma ve yükselmelerde haksız avantajlar sağlayarak hukuk devleti anlayışının zayıflamasına yol açmaktadır. Bu ise devlet içerisinde devlet olma durumunu var etmektedir. Ortadoğu ve Dünyanın birçok yerinde din ve devlet arasındaki çatışmalarda bu tür din ve devlet anlayışlarının büyük etkisi vardır. Bu sorunun çözümü için liyakatı esas alan bireysel tercihlerle birlikte ortak kamu düzeninin de korunmasını sağlayacak politikalara ve de hukuki düzenlemelere ihtiyaç duyulmaktadır.

Kurumsal dindarlığın resmi bir şeklini de devlet sistemleri içerisinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, Papalık, devlet kilisesi, sinagog ya da geçmişten gelen inançları temsil eden ve devlet yapıları ile bütünleşen farklı dini kurumlar temsil etmektedir. İster sivil ister resmi olsun kurumsal dindarlığı temsil eden bu yapıların zamanla otoriter bir güce dönüşmesi ve çatışmalara yol açması; ya da çatışmalarda meşrulaştırıcı bir rol üstlenmesi doğal olarak dini kurumların yönetim ve denetim sorununu gündeme getirmektedir.

Bu sorunun çözümü için genelde iki farklı yaklaşım geliştirilmiştir. Bunlardan bir tanesi dinlerin toplum hayatından uzaklaştırılmasını esas alan devlet anlayışı diğeri ise devlet ile din işlerini makul ve hukuki bir zeminde yürütmeyi esas alan devlet anlayışıdır. Türkiye’de yükselen Cumhuriyet ideolojisinin temel mantığı laiklik üzere kurulmuş olsa da Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devletin kurucu unsurlarından olması din ve devlet ilişkisinin tamamen birbirinden kopuk bir laiklik anlayışı ile kurgulanmadığına delalet etmektedir.    Dönemsel farklı uygulamalara bakıldığında tartışılabilecek konulardan birisi, Cumhuriyetin kurucularının dini milli politikaların gerçekleştirilmesinin bir aracı olarak mı yoksa ilahi ve insani bir değer ve hak olarak mı gördükleri meselesidir. Anayasal düzenlemelere bakıldığında dinin temel bir hak ve hürriyet olarak algılandığı sonucu ortaya çıkmaktadır.

Bu açıdan bakıldığında, din ve devlet ilişkilerinin din-bilim ilişkilerini de etkilediği görülmektedir. Bu duruma bağlı olarak dinin özünün korunduğu, din ve bilim ile temel insan hak ve hürriyetlerinin korunmasını esas alan yeni politikalara ihtiyaç duyulduğunu söyleyebiliriz.

Bilim alanındaki gelişmelere baktığımızda da sağlık ve eğitim alanında sağlanan başarılar bilime ilgi ve saygıyı arttırmakla beraber, bilimin ulusal ve uluslararası rekabette hem psikolojik hem de fiili saldırı araçları olan silah sektöründe sağladığı gelişmeler insanlık adına yeni riskler ve korkular ortaya çıkarmıştır. Bilimsel gelişmelerin yarattığı yeni riskler ve buna bağlı olarak ortaya çıkan korkuların giderilmesi için bilim ahlakı yanında, ortak evrensel bir hukuku da ihtiyaç duyulmaktadır. Bence dinin yeni işlevi bilimsel ahlakın korunması ve geliştirilmesinin yanı sıra evrensel hukuk normlarının da geliştirilmesine katkı sağlamak olmalıdır. Kısacası bilim evrenin maddi ve manevi yasaları olan Sünnetullahı ortaya çıkarırken, din ise insanın bu keşiflerinin ahlaki ve hukuki boyutunun tüm şeriatların özü olan temel insan hak ve hürriyetleri doğrultusunda gelişmesinde yardımcı olmalıdır.

Dünya ölçeğinde dinlerin geleceği ise devlet politikalarının, dini kurumlara kurumsal özerklik verip vermemelerine bağlı olarak değişecektir. Devletlerin dinsel ve mezhepsel geçmişlerine dayalı politikalar izlemeleri doğal olarak dinlerin devletlerarasındaki ilişkilerde daha etkili olmasını sağlamaktadır. Avrupa’nın ağır basan Katolik ve Protestan yapısı, Rusya’nın ağır basan Ortodoks yapısı ve Amerika’nın Evangelist Hristiyan yapısı Hindistan’ın Brahmanizmi, Çin’in Budizmi ve Ortadoğu’da Yahudiliğin hem iç hem de dış siyasette etkili olduğu bilinmektedir. Bu etkileşimin bölgesel ve uluslararası çatışmaların sebebi mi yoksa meşrulaştırıcı aracı mı olacağı, din ve devlet arasındaki ilişkilerin düzenlenmesine bağlı olarak değişecektir. Din-bilim ilişkisinin de bu politikalardan etkisinde kalacağı açıktır.

Dinin ulusal ve uluslararası siyasi hedeflerin sebebi ya da meşrulaştırma aracı olarak kullanılmasına karşı olanlar dinleri evrensel ortak ahlaki değerler doğrultusunda yorumlamaya çalışmaktadır. Bu anlayışı savunan Müslüman ilim adamları, tüm dini inançların ortak paydası olarak kabul edilen mekasid-ü şerianın (dinin temel amaçlarının), tüm dini yorumlarda esas alınması gerektiğini savunmaktadır. Seküler alanda gelişen ortak akıl çalışmaları (Common sense) ve hukuk alanında gelişen tabii hukuk anlayışları da benzer bir yaklaşımı çağrıştırmaktadır.

Henüz daha din ve devlet ilişkileri algı dünyamızda fıtri ve evrensel bir anlayış düzeyine ulaşmadığı için, amaçsal yorumu savunan ilahiyatçıların ileri sürdüğü fıtri ve evrensel din algısı yeteri kadar ilgi görmemektedir. Aynı şekilde bunların dışında yeni din arayışları da dinlerin ve dindarlığın geleceğinin şekillendirilmesinde etkili olmaya çalışmaktadır. Sonuç olarak dini algıların yeni süreçte, ortak paydalara doğru yönelerek evrensel ahlaki ilkelerin gelişmesine katkı sağlama ile bölgesel ve uluslararası çatışmaların sebep ya da meşrulaştırma aracı olması yönünde gelişmelere açıktır. Dinin ve dindarlığın evrensel ortak ahlaki ilkeler doğrultusunda gelişmesi durumunda, dinin bölgesel veya uluslararası çatışmaların sebep ya da meşrulaştırıcı aracı olması ihtimalleri zayıflayacaktır. Kurumsal dindarlık ve buna bağlı çatışmalar azaldığı ölçüde de evrensel ahlaki ilkelere dayalı bireysel ve kurumsal dindarlık algısı gelişecektir. Aksi bir gelişmenin olması halinde ise din adına, yaşanan haksız çatışmalar ve bunların sonucu olarak ortaya çıkan acıların tekrar tekrar yaşanması kaçınılmaz olacaktır.

Ahlaki ve hukuki denetimi sağlanamamış bilimsel gelişmeler ise temel insani değerlerden uzak sorumsuz insanların elinde insanlık üzerinde haksız ve hukuksuz bir egemenlik kurulmasının yolunu açacaktır. Aslında tüm dinlerin insanlığı korumaya çalıştığı en büyük tehlikelerden bir tanesi de budur. Bu tehlikeden korunabilmek için dinin ve bilimin birbirine karşı değil, birbiriyle işbirliği içerisinde bulunmaları gerekir. Bunun başarılabilmesi için ahlaka ve hukuka önem veren bilim insanları ile din adamlarının ortak çalışmalarına ihtiyaç duyulacaktır. Bu ortak çalışmalar bilim ile din arasındaki makasın açılarak bilimin ve dinin insanlığın aleyhine sonuç doğurmasını engelleyerek ortak yaşam alanının korunmasını sağlayacaktır.

Kaliteli Bir Yaşam İçin Liyakat Şart

<p class="has-drop-cap" value="<amp-fit-text layout="fixed-height" min-font-size="6" max-font-size="72" height="80">Uluslararası yasalar ve sözleşmelerle birlikte ülke anayasaları da dinsel, ideolojik veya etnik sebeplere dayalı olarak insanların ayırıma tabi tutulmasını yasaklamaktadır. İnsanlığın tarihi tecrübelerinden esinlenerek oluşmuş olan bu yasal düzenlemeler doğal olarak liyakatin da bu tür değerlere bağlı olarak yorumlanmasını engellemektedir. Ancak kişinin inanç, ideoloji ve kökenini mesleğin gerektirdiği ahlaki değerlerin üstünde görmeye başlaması ya da mesleğini bu amaçlar için kullanması liyakatsizliğe sebep olur.Uluslararası yasalar ve sözleşmelerle birlikte ülke anayasaları da dinsel, ideolojik veya etnik sebeplere dayalı olarak insanların ayırıma tabi tutulmasını yasaklamaktadır. İnsanlığın tarihi tecrübelerinden esinlenerek oluşmuş olan bu yasal düzenlemeler doğal olarak liyakatin da bu tür değerlere bağlı olarak yorumlanmasını engellemektedir. Ancak kişinin inanç, ideoloji ve kökenini mesleğin gerektirdiği ahlaki değerlerin üstünde görmeye başlaması ya da mesleğini bu amaçlar için kullanması liyakatsizliğe sebep olur.

Liyakat, görevin gerektirdiği niteliklerle görevi üstlenen kişi arasındaki uyumu ifade eder. Liyakat, mesleki beceriler yanında meslek ahlakını da içeren bir kavramdır. Bundan dolayı, meslek becerisi olmasına rağmen meslek ahlakından yoksunluk hizmetin amacına uygun olarak gerçekleştirilmesine mani olabilir, ki bu da bir liyakatsizlik türüdür. Aynı şekilde, mesleki becerileri olmayan ancak meslek ahlakına sahip olan birisinin de görev üstlenmesi durumunda yine bir liyakatsizlik söz konusu olacaktır. Bu her iki durumu da ifade eden kavramlar emanet ve ehliyet kavramlarıdır. Emanet meslek ahlakını ifade ederken, ehliyet de mesleki beceri yeterliliğini ifade etmektedir. Aslında ehliyet kavramı emanet kavramını da içerisinde barındırmasına rağmen emanete ayrıca vurgu yapılması meslek etiğinin öneminden kaynaklanmaktadır.

Üstlenilen görev başkalarının hak ve hukuku ile alakalı olduğunda, görev üstlenen ve göreve atama yapanların liyakate daha da fazla dikkat etmeleri gerekmektedir. Nitekim Kuran-i Kerim’de, “Allah, size emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir. (Nisa 4/58)” ayetiyle ehliyet ve adalet arasında ilişki kurularak adaletin gerçekleşmesi için ehliyetin önemine işaret edilmiştir. Hz. Muhammed ve ashabının hayatına baktığımızda da, başarılarının temel unsurunun görev ve atamalarda liyakate büyük önem vermeleri olduğu görülmektedir. Nitekim, liyakatsizliğin kamu hizmetlerinde adaleti bozarak iltimas gibi hizmet kalitesini bozan uygulamaların ortaya çıkmasına yol açarak kamu sisteminin işleyişini bozduğu görülmektedir.

Liyakat ile yakın bağlantı içerisinde olan bir diğer kavram da hakkaniyet kavramıdır. Yapılan işte hakkın ve hukukun korunması hakkaniyetin korunmasını, bir başka ifade ile yapılan işte liyakate uygun davranıldığını gösterir. Bu itibarla, kamunun işlevselliği ile liyakat arasında da çok yakın bir ilişki olduğu görülmektedir.

Liyakat, uluslararası sitemin sağlıklı yürümesi için de dikkate alınması gereken bir husustur. Nitekim, uluslararası ilişkilerde bu değer birey ve kamu yararını aşarak insanlığın ortak değerleri ile bağlantılı hale gelmektedir. Çünkü ulusal düzeyde emanet ve ehliyet kısmen yerel örf ve adetlerle bağlantılı olarak yorumlanırken; uluslararası düzeyde temel insan hak ve hürriyetleri ile bağlantılı olarak yorumlanmaktadır. Bu nedenle, liyakatin en önemli ayağı olan meslek ahlakı bu düzeyde evrensel değerlerle özdeşleşen bir anlam kazanmaktadır. Evrensel ahlak, temel insan hak ve hürriyetleri ile yakın bir bağlantı içerisinde olduğu için uluslararası düzeyde liyakat bu temel hak ve hürriyetlerin korunmasında önemli bir etken olmaktadır. Meseleye iş tatmini açısından baktığımızda ise liyakat esasına dikkat edilmeden görevlere gelen kişilerin iş tatminlerinin olmadığı, bu durumun hizmet alanlara da olumsuz etki yaptığı görülmektedir. Doğal olarak, liyakat hem görev üstlenenlerin hem de hizmet alanların haklarının korunabilmesi için dikkate alınması gereken bir değerdir.

İnternet Üzerinden Yapılan Sınavlarda Kopya Serbest Olmalı Mı?

Covid salgını sebebiyle büyük oranda uzaktan eğitime geçilmiş olması sınav sistemleri ve sınavlarda kopya çekilmesi konuları eğitim çevresine daha da fazla meşgul etmeye başladı. Uzaktan eğitime bağlı olarak internet üzerinden yaptığım test ve klasik sınavlarda sonuçlar sınıf ortamındaki başarı ortalamaları ile yakın düzeydedir. Ancak bazı derslerde başarı ortalamalarının belirli düzeyde yükseldiği veya düştüğü gözlemlenmektedir. Buna bağlı olarak da bazı öğrencilerin kopya çektiği, bu yüzden dürüst öğrencilerden daha yüksek not aldıkları şikayetleri gelmektedir. Notların düşüp yükselmesinde hocaların uzaktan eğitim sistemini kullanma becerileri yanında öğrencilerin de bu tür becerileri etkili olmaktadır.

Sınav sonuçları üzerinde yaptığım inceleme neticesinde sınavlarda kopya çekmenin yasak olduğu dönemlerde bazı başarılı öğrencilerin notlarında sınıf ortamında başarısız olan öğrencilere göre bir düşüş olduğunu gözlemledim. Gelen kopya şikayetleri üzerine sınav kurallarını değiştirerek kaynak kullanımını yasaklayan kopya yasağını kaldırdım ve her türlü yazılı materyal ve internet erişimini serbest bıraktım. Ayrıca tüm vize ve final sınavlarında ölçme ve değerlendirmeye yönelik itirazları kaldırmak için sorularda test sınavı sistemini kullandım.

İki yıldır yaptığım uzaktan eğitim sınavlarında internet dahil hertürlü kaynak erişimi serbest olmasına rağmen tüm sınavlarda başarı ortalaması % 50 civarında olmuştur. Doğrusu bu sonuçlar beni de şaşırttı. Çünkü bazı sınavlarda sınıf ortamında gözetmenli olarak yapılan sınavlardan daha düşük sonuçlar ortaya çıktı. Bunun sebepleri üzerine yaptığım incelemede, soru yöntemini değiştirmemin önemli derecede etkili olduğu sonucuna vardım. Bu sınavların sınıf ortamı sınavlarından en bariz farkı örnek analizi, kavram ilişkileri, bilgi kaynaklarına ulaşma, konunun bağlı olduğu değer ya da usulün kavranması gibi becerilerin ölçümü ve değerlendirilmesine daha fazla ağırlık verilmesi olmuştur. Bu durum aslında kitaba bağlı ezberci bilgi ve başarı ölçümlerinin çok da sağlıklı olmadığı sonucunu doğurmaktadır.

Esasen sınavın amacı sadece not vermek değil, öğrencinin doğru bilgi yanında doğru bilgiye ulaşma ve soruları ve de sorunları çözme becerilerini geliştimektir. Nitekim öğrenci mezun olduktan sonra okuduğu kitaplardaki bilgilerin büyük bir kısmı güncelliğini kaybetmekte; ayrıca yanında soru ve sorunlarını çözmek için hoca ya da eğitici bulunmamaktadır. Doğal olarak öğrencinin mezuniyet sonrası için öğrenimden elde ettiği en önemli kazanım doğru cevaplara ulaşabileceği kaynaklara ulaşmak ve bu bilgileri sağlıklı değerlendirebilecek bir beceriye ve usule sahip olmaktır. Bu nedenle de çağımızda öğretim ve eğitim süreçlerinin hedeflediği kazanımların bunların üzerine kurulmalı ve sınav sistemleri de buna göre geliştirilmelidir.

Üç farklı fakülte de verdiğim yedi farklı ders için yaptığım tüm sınavlarda başarı oranlarının çok yakın olması, öğrenci profilinin değişmesinin başarı ortalamalarına fazla etki etmediği sonucunu doğurmaktadır. Yapmış olduğum tüm vize ve final sınavlarında sormuş olduğum sorularda test usulü sorular olduğu için sınav sonuçları kesin sonuçlardır. Sorular ise çoktan seçmeli, eşleştirme, en doğru cevabı bulma, farklı doğru seçenekler içinde doğru ya da yanlış cevapları tespit etmek gibi değişik türde sorular olmuştur.

Sonuç olarak öğrenciler arasında eşit şartlarda bir sınavın yürütülmesi için sınav mantığı ve amaçlarında yeni şartlara uygun değişiklikler yapılmalıdır. Yaptığım sınavlardan edindiği tecrübeye göre uzaktan eğitim kapsamında internet üzerinde yapılan sınavlarda öğrencilere kaynak erişiminin serbest bırakılmasının ölçme ve değerlendirme yanında öğrenimin amaçları açısından da daha sağlıklı sonuçlar doğuracağı olmuştur.

Bu tecrübeler ışığında ayrıca güvenilir tarayıcı gibi önlemlerin öğrenciye gereksiz yük getirmekten öte bir fayda sağlamadığı sonucuna ulaştım. Çünkü kopya çekmek isteyenler bu şartlar içerisinde ikinci bilgisayar, ikinci yansıtma ekran, not yazma ya da asmak gibi çok farklı yöntemlerle güvenli tarayıcı tedbirini etkisiz hale getirebilirler. Bu yüzden yasaklara ve güvensizliğe dayalı sınav sistemi yerine, bilginin kaynağına ulaşabilme, bilginin özüne inip kavramların ilişkisine, bilginin dayandığı temel mantık ve usule uygun değerlendirme yapabilmek gibi becerileri ölçmeyi amaçlayan açık sınavların uygulanması belirttiğim gibi hem ölçme değerlendirme hem de öğrenimin hedeflediği kazanımlar açısından daha faydalı olacaktır.