Yusuf Suiçmez tarafından yazılmış tüm yazılar

Doç. Dr. Yusuf Suiçmez 1968 yılında Sürmene/Trabzon’da doğdu. 1975 yılında ailesi ile birlikte Kuzey Kıbrıs’a göç etti. İlk, Orta ve Lise öğrenimini Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde tamamladı. 1995 Yılında Medine İslam Üniversitesi’nde lisans eğitimini; 1998 yılında ise Karadeniz Teknik Üniversitesi Rize İlahiyat Fakültesi’nde ise Yüksek Lisansını tamamladı ve bu arada aynı üniversitenin Sosyal Bilimler kadrosunda araştırma görevlisi olarak çalıştı. 2005 yılında ise Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde doktorasını tamamladı. 2017 yılında ise doçent oldu. 2003-2005 yılları arasında Doğu Akdeniz Üniversitesi Türkçe Eğitimi Bölümü’nde; 2005-2007 yılları arasında aynı üniversitenin Genel Eğitim Bölümü’nde; 2000-2011 yılları arasında ise Yakındoğu Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 2009-2011 yılları arasında ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Din İşleri Başkanlığı görevini yürüttü. 2011 yılında açılan Yakın Doğu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin Kurucu Genel Koordinatörlüğünü yaptı ve 2014 yılına kadar aynı Fakültenin Dekanlığına vekalet etti. Halen aynı fakültede öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Doç. Dr. Yusuf Suiçmez ayrıca 2017 yılında Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Adalet Yüksek Okulu’nda önlisans, 2022 yılında ise Yakın Doğu Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde lisan öğrenimini tamamladı ve ikinci doktorasını Kamu Hukuku alanından yapmaktadır. Birçok uluslararası ve ulusal yayını olan Doç. Dr. Yusuf Suiçmez, çok iyi düzeyde Arapça ve İngilizce, orta düzeyde Rumca ve Farsça bilmektedir. Milli sporcu da olan Doç. Dr. Yusuf Suiçmez evli ve iki çocuk babasıdır.

Devlet Ciddiyeti (R. R. Denktaş ve Erbakan Örneği)

Devlet Ciddiyeti

(R. R. Denktaş ve Erbakan Örneği)

Ne gariptir ki, bu ülkede devlet ciddiyeti bile siyasetin kirliliği içerisinde yok olup gidiyor. Sayın Rauf Denktaş ile bir yemekte buluştuk. Sayın Denktaş orada yaptığı konuşmasına, Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a olan karşıtlığını açık bir şekilde yansıttı. Doğrusu dinlerken, yıllarca verdiği mücadelenin sonuncunda ulaştığı noktadan ne kadar rahatsız olduğunu fark ettim. Bir zamanların milli kahramanı adeta dışlanmış, verdiği mücadele de anlamsız ve değersiz hale getirilmiş gibiydi. Yanına gittim ve sohbet etmeye başladık. Bana din ile ilgili bazı ilginç hikâyeler anlattı, sonra da internetten ne zaman öleceğini öğrenmek için bir test yaptığını söyledi. Bu testin sonunda yanılmıyorsam 2028’in sonunda öleceği sonucu çıktığını ifade etti ve arkasından: “Bu kadar sene durup ne yapacağım” dedi. Doğrusu ömrü bu kadar mücadele ile geçmiş bir liderin bu sözü sitem ve umutsuzluğu ima ediyordu. Bu sıkıntı ve umutsuzluğun bir tarafında oğlunun ve kendisinin koşulsuz olarak destek verdiği Eroğlu ile UBP, diğer yanında ise Türkiye Cumhuriyeti Başbakan’ın Erdoğan vardı.

Sayın Erdoğan’ın, Sayın Denktaş’a olan tepkisinin arkasında ise Denktaş’ın Türkiye’nin içişlerine karışmak sayılabilecek şekilde siyasi tasarruflarda bulunması yatmaktadır. Yani Erdoğan’ın da şikâyeti kendisinden şikâyetçi olanların şikâyeti ile aynıdır. Bugün Sayın Serdar Denktaş “kendi kendimizi yönetmek istiyoruz” söylemini savunurken, Baba Denktaş’ın Türkiye’nin iç siyasetine müdahalesini nasıl değerlendirdiğini doğrusu merak etmemek mümkün değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin Kıbrıs Adası üzerindeki tarihi ve kültürel hakları varken, Türkiye’nin Kıbrıs’a karışmasından rahatsız olanlar, Türkiye’nin içişlerine müdahale etme hakkını kendilerinde nasıl buluyorlar? Bugün Sayın Erdoğan için Kıbrıs sorunu, hem iç hem de dış siyasette karşılaştığı en önemli sorunların başında gelmektedir. Bundan dolayı da Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesine karşı olanlarla, AKP’nin ideolojisinden rahatsız olanlar, hem Avrupa birliği sürecini hem de AKP’nin yükselen gücünü frenlemek için Kıbrıs kartı üzerinden oynuyorlar. Türkiye’yi Avrupa’ya şikâyet eden Sayın Şener Elcil’in de tutumu bu açıdan sorgulanmaya muhtaçtır. Yaptığı son açıklamalarından birisinde eylemlerinin hedefinde AKP’nin olduğunu açık olarak beyan etmiş olması açık bir çelişki değil midir? Böyle bir beyan, Türkiye’nin içişlerine ve Avrupa Birliği sürecine müdahale değil mi? Sizin böyle bir müdahale hakkınız var ise Türkiye’nin sizin içişlerinize karışmasına nasıl itiraz edebilirsiniz? Yine ne ilginçtir ki Sayın Denktaş ile Şener Elcil AKP karşıtlığında aynı fikirde olsalar da, içeride birbirlerinin en amansız karşıtları durumundadırlar.

Kıbrıs sorunu her zaman partiler üstü milli bir mesele olarak ele alınmalıdır. Çünkü Kıbrıs sorununu iç siyasetin malzemesi haline getirmek hem KKTC hem de TC siyaseti açısından kontrolü zor riskler taşımaktadır. Eroğlu ve Denktaş arasındaki gelişmeler açısından meseleye baktığımızda, UBP’nin DP’ye karşı izlediği politikanın siyasi ahlak sınırlarını aşan bir politika olduğundan hiç şüphe yoktur. Ancak Serdar Denktaş’ın da siyasette koşulsuz desteklerin, istismar konusu olacağının farkında olması gerekirdi. Bizim ülkemizdeki siyasetin en önemli özelliklerinden birisi duygusallığa yer vermemesidir. Ama Eroğlu açısından bu seçim belki de bir rövanştı. Çünkü Denktaş ve Eroğlu’nun yarıştığı cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda Eroğlu seçimden geri çekilmiş ve bundan da ağırlıklı olarak Denktaş’ı sorumlu tutmuştu. Dolayısıyla tarihin, tarihi bir hatayı bir şekilde düzelttiği söylenebilir.

Sonuç olarak görüşlerine ve tepkilerine katılalım ya da katılmayalım Sayın Denktaş’ın bu devletin kuruluşu öncesi ve sonrasında verdiği hizmetleri hiç kimsenin inkâr etmesi mümkün değildir. Allah gecinden versin, yarın aramızdan ayrıldığında bazı istisnalar hariç çoğumuzun arkasından ağıtlar yakıp ne kadar büyük bir devlet adamı olduğunu anlatmaya çalışacağımızdan da hiç şüphe yoktur. Yıllarca irticacılık ile suçlanan Rahmetli Erbakan’ın ölümünden sonra olduğu gibi silahlı kuvvetler dâhil hepsi, ne kadar iyi bir lider ve devlet adamı olduğunu anlatmak için yarışa giriştiler. Ama Erbakan kendisine yaşatılanlardan dolayı bu devlete küskün olduğu için cenazesinde devlet töreni istememişti. Buna rağmen yüzbinler onun cenazesine katılmak için yollara döküldü. Bugün Sayın Denktaş’a bu muameleyi reva görenlerin, yarın rahmetli Erbakan’a adeta kan kusturtanların ölümünden sonraki durumuna düşmemeleri için ellerini vicdanlarına koyup düşünmeleri lazım.

Türkiye ve Başkanlık Sistemi

Türkiye ve Başkanlık Sistemi

Ak Parti’nin son milletvekilliği seçiminde büyük başarı göstererek tek başına iktidar olması doğal olarak başkanlık sistemine geçişi tekrar gündeme getirdi. Daha önceki bir yazımda başkanlık sisteminin olumlu ve olumsuz yönlerine değinmiştim. Bu yazımda konunun farklı yönlerine değineceğim.

Başkanlık sisteminin en güçlü tarafı koalisyon ve erken seçim hükümetlerine imkan tanımamasıdır. Son genel seçim öncesi yaşanan koalisyon tartışmaları, AKP’nin tekrar tek başına iktidar olmasını zorunlu hale getirdi. AKP tek başına iktidar olamamış olsaydı, şu anda hala daha koalisyon tartışmaları ile vakit geçirmek zorunda kalacaktık. Bölgedeki gelişmeleri dikkate aldığımızda bunun zaman kaybından başka bir işe yaramayacağı açıktır.

Şu bir gerçek ki, Türkiye’nin seçim barajını düşürebilmesi için de başkanlık sistemine geçmesi zorunludur. Çünkü birbirine yakın ideolojideki partilerin bile koalisyon kurmakta zorlandığı bir Türkiye’deki % 10’luk seçim barajının düşürülmesi durumunda meclise birçok parti girebileceği için hükümet kurulabilmesi neredeyse imkânsız hale gelecektir. Bu yüzden de başkanlık sistemine geçmeden seçim barajının düşürülmesi kamu yararına olmayacaktır. Başkanlık sistemine geçişle beraber, barajın düşürülmesi, hatta kaldırılması bile mümkün olacaktır. Çünkü başkanlık sistemi içerisinde meclis sadece yasa yapmakla ilgileneceği için, meclise çok farkı görüşlerin katılması daha kuşatıcı yasaların yapılmasını kolaylaştıracaktır.

Başkanlık sistemine geçmeden, yerel yönetimlerin yetkisini de arttırmak oldukça zor olacaktır. Çünkü Türkiye’nin demografik yapısına bakıldığında, yerel yönetimlerin yetkisini, merkezi yönetimin denetim gücünü azaltacak şekilde düşürmenin, bölücü hareketlere güç kazandıracağı endişelerini gündeme getirmektedir. Bununla birlikte Türkiye dar kalıplı milliyetçi söyleme dayalı devlet politikalarından, bölge üzerinde daha geniş işbirliğine açık politikalara yönelme ihtiyacı da hissetmektedir. Bu durum Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi mirasının ve değişen Dünya ve bölge şartlarının getirdiği bir zorunluluktur. Başkalık sistemine geçişi zorlayan en önemli etkenlerden birisi de bu durumdur.

Kürt, hatta Suriye sorununun çözümü de başkanlık sistemi içerisinde daha rahat gerçekleşebilir. Çünkü Kürt siyasal düşüncesi son dönemlerde demokrasi ve katılım yönünde bir irade göstermiş olsa da, hala daha bölücü unsurların etkisinden kurtulamamıştır. Bundan dolayı da Kürt siyasetinin de koalisyonlara dayalı bir sistem içerisinde arzulanan kazanımları elde etmesi son seçimlerde görüldüğü üzere oldukça zordur.

Tabii ki başkanlık sistemine geçiş sağlanırken sadece merkezi otoritenin güçlendirilmesi hedeflenmemeli. Ayni şekilde güçlenen merkezi idareye karşı birey ve farklı grupların hak ve hürriyetlerini koruyucu tedbirler de alınmalıdır. Aksi takdirde başkanlık sistemi etkin yönetim yerine baskıcı yönetimin aracı haline dönüşebilir.

İslam ve Sanat

İslam ve Sanat

Birçok insan Müslümanların bilim ve sanatta geri kalmalarını dini inançlarına bağlamaktadır. Bu tür bir genel suçlama doğru olmamakla beraber tamamen haksız olduğu da söylenemez. Birçok düşünür Müslümanlar arasında oluşan bilim ve sanata karşı olma ya da duyarsız kalmanın tarihi kökenlerinin Hz. Muhammed’in yaşadığı coğrafyada özellikle resim ve sanatın yanlış dini inançlarla bütünleşmesi olduğunu belirtirler. Bu yaklaşımda olanlar, özellikle resim ve heykeltıraşlık gibi sanatların, yanlış dini inançlarla özdeşleştirilmediği, yaratılıştaki estetiği ve güzelliği yansıttığı durumlarda dinen de kabullerinin mümkün olduğunu ileri sürerler. Hatta daha da ileri giderek, sanat ruhu olmayan insanların yaratıcıyı ve yaratılışı doğru olarak anlamalarının da mümkün olmadığını ileri sürmektedirler. Bu anlayışta olanlar, Kuran ve Sünnette sanat, resim ve heykeltıraşlığı meşru gösteren delilleri, görüşlerini desteklemek için kullanırlar.

Müslümanlar arasında yaygınlaşan bir diğer anlayış ise sanatın insanı Dünya yaşamına yönlendirmesi sebebiyle caiz olmayacağı şeklindedir. Dünya’yı değersizleştirme inancı özellikle Budist, Hindu, Hristiyan ve Müslüman mistikler arasında yaygındır. Bu yaklaşım, aslında sadece sanata değil Dünya yaşamına karşı olduğu için hayata her türlü ilgiyi yasaklama mantığı üzerine kuruludur. Bu görüşü savunan Müslümanlar Kuran ve Sünnet’teki yasaklayıcı açıklamalar ile görüşlerini desteklemeye çalışmaktadırlar. Bu durum aslında dini kaynaklardaki bir çelişki hali olarak yorumlanabileceği gibi, hem serbest hem de yasaklayıcı açıklamaların makul bir yoruma kavuşturulması ile de çelişki durumunun kaldırılması mümkündür. Bence doğru ola yaklaşım da budur.

Müslüman, Hristiyan ve Yahudi mistisizminde bu yasakçılığın dayandırıldığı temel inanç ise Dünya hayatının ilahi bir ceza olduğu inancıdır. İnsanın Cennet’ten Dünya’ya gelişi bu inancın ana dayanağı olarak görülmektedir. Bu inanca göre Dünya yaşamında sunulan tüm güzellikler, insanın bu güzelliklere karşı durabilmesi iradesinin test edebilmesi içindir. Bu inanca göre güzel bir şeyden kaçışsın ana sebebi onun çirkin ya da kötü olmasından değil; insanın güzel olana karşı iradesinin gücünü test edebilmesi içindir. Bu inançta olanlara göre insanın Dünya yaşamında güzel olana karşı iradesini test etme sürecinden başarılı çıkması durumunda, sakındığı bu güzellikler olgunluğunun bir mükâfatı olarak kendisine Cennet’te verilecektir.

Bu anlayışı eleştirenlerin bir kısmı, Dünya’ya gelişin bir ceza olduğunu kabul etmelerine rağmen, bu cezadan kurtulmanın yolunun Dünya yaşamına duyarsız kalmakla değil; Dünya yaşamı içinde Cennet yaşamına uyumlu bir ruh ve düşünce halini yakalamakla mümkün olacağını savunurlar. Bunun gerçekleşebilmesinin ise insanın yaratılıştaki sanatı görerek onu taklit etmesi ile mümkün olacağını savunurlar. Bu anlayışta olanlar, bu nedenle insanın hem bu Dünya hem de ahiret yaşamında başarılı olabilmesi için Dünya yaşamına ve özellikle sanata özel bir önem vermesi gerektiğini savunurlar.

Sonuç olarak insanların farklı inanç ve düşüncelerine rağmen hepsinin farklı yollarla mutluluğu aradığı anlaşılmaktadır. İlahiyatçı bakış açısına göre insandaki mutluluk arayışının kökenleri insanın Cennet yaşamından koparak bu Dünya hayatına gelişinden kaynaklanmaktadır. Kısacası insandaki mutluluk arayışının temel kaynağı insanın cennetten kopuşun yarattığı arayıştır. Hz. Mevlana, Mesnevi’nin girişinde: “Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımdan erkek, kadın… Herkes ağlayıp inledi” ifadesi ile bunu anlatmaya çalışmıştır.

Öyle gözüküyor ki temel sorun insanların mutluluk arama yollarının farklılığında değil; bu arayışlarını başkalarına baskıya çevirip onların mutluluk arayışlarını engellenmeye çalışılmalarındadır. Bu sorunun çözümü ise herkesin başkalarının mutlu olma hakkına ve mutluluğu arama yollarına saygı duyma ahlakını geliştirmesi ile mümkündür.

Unutmayalım ki, yaşam süremiz hayatın tüm tecrübelerini deneyimleyerek öğrenmemize imkân tanımamaktadır. Onun için mümkün olduğu kadar başkalarının hayat tecrübelerinden istifade etmeye çalışmalıyız. Bunun olabilmesi için de farklı mutlulukları ve mutluluk yollarını dışlamak yerine, bunlardan istifade etme yolunu tercih etmeliyiz. Sonuçta doğrulardan daha önemli olan niyetlerin iyi olmasıdır. Niyetler iyi olunca, sanat ve sanat karşıtlığı da hayat kalitesinin artmasına vesile olur. Çünkü sanatın eleştirisi, sanatın kendisini geliştirilmesine yol açarken, sanatçının da yaratılıştaki güzelliği ortaya koyması ile Dünya hayatına ve yaratılışa önem vermeyenlere yaşamın güzelliğini öğreterek, Dünya yaşamına ve sanata yönelik düşüncelerinin gelişmesine yol açacaktır. Bu ise her iki tarafında birbirine faydalı olmasın sağlayarak paylaşımı arttırarak yaşam kalitesine yükseltecektir.

Yükselen yaşam kalitesi insanların gelecek yaşama yönelik ümitlerini de yükseltecek bir anlayışla ele alınması gerekmektedir. Çünkü yaşam kalitesinin yükselmesi durumunda, insanların yaşama arzuları daha da yükselecektir. Ancak yükselen yaşama arzuları yanlış bir dünyevileşmeye yol açarak insanlığın Dünya’daki varlığının dramının büyümesine de yol açabilir. Onun için insandaki yaşama arzusunun büyümesine paralel olarak insanda yaşamın sürekliliğini destekleye bir ahiret bilincinin de gelişmesine ihtiyaç vardır. Bundan dolayı da İslam sanatının temel felsefesi, yaratılıştaki güzelliği ya da varlıktaki çirkinlikleri ortaya koyarken, yaşamın sonsuzluğu ve ilahi denetimini de yansıtıcı bir özellik taşıması gerekmektedir. Böyle bir yaklaşım İslam inancı ile sanatı birleştireceği için, dini açıdan da meşru bir zemine de oturmuş olacaktır. Ancak sanatın kendi özerkliğini kaybederek tamamen dini bir nitelik kazanması da ayrı bir sorundur ki, bunu ihtiyaç duyulursa ileride ayrı bir yazıda ele alabilirim.

KKTC’nin Geleceği ve Müslümanlık

KKTC’nin Geleceği ve Müslümanlık

Bugün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 33. Yıl dönümünü kutluyoruz. Ama gerçeklere baktığımızda KKTC’nin uluslararası tanınmamışlığın yanında, kendi halkı tarafından da kabullenilmemiş bir yapısı olduğu gözükmektedir. KKTC devleti kimliğini taşımamıza rağmen hiçbirimizin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetliyiz demememiz bunun açık bir göstergesidir. Bu durum, bu devletin kimlik olarak onu var eden halklar tarafından bile kabul edilmediğini göstermektedir. Kısacası KKTC yerli Kıbrıslısı ve göçmenlerinin ortak kimliğine hala daha dönüşememiştir. Bu durumda ya Türkiyelilik kimliğimizin öne çıktığı ve Türkiye ile yakınlaşmamızı sağlayacak ya da Kıbrıslılık kimliğimizin öne çıkarak Güney Kıbrıs ile yakınlaşmamızı sağlayacak bir kimlik dönüşümünü yaşamamız zorunludur.

Doğal olarak Güney ile bir çözüme gidilmesi durumunda devletin yapısı üniter bir yapı olursa, “Kıbrıslı Türk” kimliğimiz, iki parça devletten oluşan bir çözüme gidilmesi durumunda ise Kuzey Kıbrıslı Türk kimliğimiz öne çıkacaktır. Tabii ki Kuzey Kıbrıs vatandaşlarının hepsinin de ortak kimliği Türklük değildir. 60 Cumhuriyetinde olduğu gibi Türklük kimliği ile birlikte Türk tarafının ortak değerlerinin başında gelen diğer bir unsur Müslümanlıktır ve Müslümanlık 60 Cumhuriyetinin anayasasında kurucu unsur olarak kabul edilmiştir. Yeni çözüm sürecinde de bu esas göz ardı edilemez. Bu yüzden de Kıbrıs Türk halkının katılımcı varlığının esaslarından olan Müslümanlığın da, yeni çözüm sürecinde doğru değerlendirilmesi ve sisteme entegre edilmesi gerekecektir. Buna bağlı olarak da hem Din İşleri Başkanlığı hem de Vakıfların yeniden yapılandırılmasına ihtiyaç duyulacaktır. Bu yapılandırma Türk ve Rum milli kimliklerinin esas unsurlarını oluşturan Ortodoksluk ve Müslümanlığın, dini çatışmalara yol açmayacak şekilde yapılandırılmasını gerektirecektir. Tabii ki bu yapılandırma farklı inanç gruplarını dışlayan bir yapılandırma olmamalıdır. Doğal olarak özellikle Kıbrıs Müftülüğü unvanını taşıyan Din İşleri Başkanı ile aynı zamanda Etnarh olan Başpiskopos’un düzenli buluştuğu halkların ortak hissiyatını yansıtan bir din anlayışın da geliştirilmesi gerekecektir.

Türkiye ile entegrasyona dayalı bir çözüme gidilmesi durumunda ise Kıbrıslı Türk kimliği, Trabzonlu, Hataylı ya da İstanbullu gibi yöresel bir kimliğe dönüşecektir. Böyle bir yapılanmaya gidilmesi durumunda Din İşleri Başkanlığı ise Osmanlı döneminde olduğu gibi Müftülük statüsüne düşecektir. Tabii ki KKTC’nin Türkiye ile entegrasyonu Türkiye’nin üniter devlet yapısı sebebiyle, içerde özerk dışarıda tek devlet statüsü üzerine kurulu eyalet sistemine uygun değildir. Eğer Türkiye’nin yapısı farklı yapıları entegre edebilecek, ensek karma bir yapı olsaydı Türkiye ile ilhak değil, ortaklık kurabilirdik. Ancak AKP özellikle Kürt açılımı sebebiyle, ulusalcılar tarafından üniter devlet yapısından vazgeçerek karma devlet yapısına geçme isteği iddiasıyla eleştirilmektedir. Aslında şu andaki fiili durumu değerlendirdiğimizde, Türkiye ile KKTC ilişkilerinin karma devlet yapısına daha yakın olduğu görülür. Dünyadaki karma devlet yapılarının en güçlüsü Amerika Birleşik Devletleri örneğidir. Üniter devlet mantığı genellikle küçük olsun benim olsun mantığı üzerine; karma devlet yapısı ise büyük olsun ama ortak olsun mantığı üzerine kuruludur.

Kıbrıs sorununun çözümünde federasyon esas alınırsa üniter değil karma devlet yapısına geçilmiş olacak. Bu daha çok boşanma hakkı vermeye Katolik nikâhına benzemektedir. Karma devlet modellerinden ikincisi olan konfederasyona gidilmesi durumunda ise tarafların özerkliği ile birlikte ayrılma hakları da olacağı için Müslüman nikahına benzeyecektir. Aslında Kıbrıs gerçeklerine bakıldığında Katolik bir çözümden çok Müslüman bir çözümün daha makul olduğu görülür. Ancak uluslararası güçler, her nedense toplumları çok alternatifli esnek çözümlere değil, zorlayıcı ve bağlayıcı çözümlere zorlamaktır. Aslında bu durum çağımızın demokrasi ve insan hakları kültürü ile bağdaşmamaktadır.

Son günlerde çözüm süreci ile ilgili yoğunlaşan girişimlere baktığımızda, tüm karamsarlığa rağmen, yine de acaba bu sefer olur mu diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz. Aslında çözümü destekleyen bir hükümet iktidarda iken ve Annan Planı’na evet deyip şimdi de çözümü destekleyeceğini söyleyen bir Cumhurbaşkanı varken, bizim taraftan tekrar çözüme evet kararı çıkabilmesi güçlü bir ihtimal olarak gözükmektedir. Ancak Güney Kıbrıs tarafından bu iradeye olumlu bir cevap verilmesi zayıf bir ihtimal gözükmektedir.

Güney Kıbrıs halkının % 75’inin hayır dediği bir planın aynısını ya da benzerini Güney Kıbrıs halkına kabul ettirmek oldukça güç gözükmektedir. Türk tarafına gelince, Annan Planı’na evet dediğimiz halde AB ve BM tarafından verilen sözlerin tutulmaması ayrı bir güvensizlik sorunu yaratmaktadır. Eğer ifade edildiği gibi önümüze yeni bir plan gelecekse, aynı başarısızlık ve belirsizliğin yaşanmaması için. Türk tarafı, Planın taraflardan herhangi birisi ya da ikisi tarafından reddedilmesi durumunda, tarafların self determinasyon (kendi geleceği ile ilgili karar verme hakkı) hakkının doğacağının, bunun için de yeni bir BM kararına ihtiyaç duyulmayacağının yeni planda mutlaka belirtilmesi gerekir. Aksi takdirde Türk tarafının yeni bir planı kabul etmesi, siyasi anlamda zayıflık ve ezilmişlik anlamına gelecektir. Taraflardan herhangi birisinin yeni plana hayır demesi durumunda ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin varlığının devamı ve tanınmasının yolu açılmış olacaktır. Doğal olarak Güney Kıbrıs siyasetçilerinin Annan Planı’nda olduğu gibi ikili oynama imkânları kalmayacaktır.

Makul Dindarlık ve Atatürkçülük

Makul Dindarlık ve Atatürkçülük

Türkiye Cumhuriyeti ve KKTC siyasetinin önemli sorunlarından birisi makul bir dindarlık ve Atatürkçülük anlayışını geliştirememiş olmasıdır. Bu yüzden birileri dindarlığı bir baskı aracına dönüştürmeye çalışırken, birileri de Atatürkçülüğü bir baskı aracına dönüştürmeye çalışmaktadır. Bu çatışma süreci ya bir tarafın pes etmesi ya da ya da her iki tarafın uzlaştığı makul bir zeminde buluşana kadar devam edecektir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında din ve Atatürkçülük diye bir sorun yok idi. Çünkü Gazi Mustafa Kemal, o dönemde milli bir kahramandı. Sonradan ideolojik bir şahsiyet ve sembole dönüştürülmüştür. Hatta İnönü’nün ilk iktidar dönemlerinde Mustafa Kemal’in milli bir kahraman olarak kabul edilmesine karşı bir hareket dahi oluşmuştu; ancak Gazi’nin halkın gönlünde edindiği yer bunu engellemişti.

Cumhuriyet’in kuruluşu aşamasında din de toplumun ortak değerlerindendi. Bu yüzden Mustafa Kemal Atatürk, toplumun dini hassasiyetini dikkate alarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurdu ve Kuran-i Kerim’in tefsirini Elmalılı M. Hamdi Yazır’a hazırlattı. Ayrıca İslam dininin önemli hadis kaynaklarından olan Sahih-i Buhari’yi de günümüz Türkçesine çevirttirdi.

Gazi Mustafa Kemal’in daha sonraları milli bir kahraman olmaktan çıkarılıp siyasi bir figüre dönüştürülmeye çalışılması, doğal olarak Gazi’yi toplumun ortak bir değeri olmaktan çıkarmaya başladı. Cumhuriyet ile özdeşleşen Atatürk zamanla, Cumhuriyetçi Halk Partisi ile özdeşleşmeye başlayınca Cumhuriyetçi Halk Partisi’nin politikaları ile de Atatürk ile özdeşleştirilmeye başlandı. Özellikle çok partili sisteme geçişle birlikte bu durum bir sorun olmaya başladı.

CHP’nin belli dönemlerde dine ve dindarlığa karşı izlediği baskıcı politikalar, zamanla dinin de siyasi bir argüman haline gelmesine yol açtı. Bunun bir sonucu olarak bazı partiler zamanla toplumun dini hassasiyetlerini dikkate alan politikalar geliştirmeye başladılar. Bu durum dindarlık ve Atatürkçülüğün Cumhuriyetin kuruluşundaki makul zeminini tahrip etmeye başladı. Bunun en acı sonuçlarından birisi, Adnan Menderes ve arkadaşlarının idamı oldu.

Atatürkçülük zamanla, irticaya karşı bir savunma mekanizması olarak kullanılmaya çalışıldığı gibi farklı ideolojilere karşı da bir antitez olarak da kullanılmaya başlandı. İlginç olan durum Atatürk’ün sola karşı olduğu iddia edilirken Atatürk’ün partisi olarak kabul edilen CHP’nin sol bir parti olarak siyaset sahnesinde yer almasıdır. Bu yüzdendir ki Türkiye’de gerçekleşen darbe girişimlerinin temel mantığı hala daha çözülebilmiş değildir. Bu yüzden darbelerden zarar gören tarafları dinlediğimiz de hem sağ, hem sol hem de dindar kesimlerin bundan şikâyetçi olduklarını görürüz.

Doğal olarak tüm darbe girişimlerini Atatürkçülük ve dindarlık arasındaki makul zeminin kaybedilmesine bağlamak doğru gözükmemektedir. Yaşanan çatışmalar ve istikrarsızlık doğal olarak toplumun bir kesiminde Cumhuriyetin kuruluşunda Milli bir kahraman olan Gazi Mustafa Kemal’e karşı tepki gösterilmesine yol açtı. Bu ise Atatürkçüler ile toplumun farklı kesimleri arasında gerilim hattının daha da keskinleşmesine sebep oldu. Daha sonraları kuruluna Refah Partisi ve benzer partilerin dine ve dindarlara karşı yapılan baskıları gündeme getirmeleri ile birlikte Atatürkçüler ile dindarlar arasındaki gerilimin artmasına, Atatürkçülük ve irtica söylemlerinin siyasi arenaya daha fazla taşınmasına yol açtı. Bugün Türkiye’de ve KKTC’de yaşanan din ve Atatürkçülük tartışmalarının temelinde, toplumun ortak değerlerinden olan din ve Atatürk’ün siyasi ve ideolojik gruplara ait değerlere dönüştürülmesidir.

Şu bir gerçek ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihini Gazi Mustafa Kemal’den ve dini değerlerden soyutlamak mümkün değildir. O halde yapılacak olan tek şey herkesin üzerinde uzlaşabileceği ortak noktaları tespit etmektir. Bu ortak noktalar şüphesiz ki insan hak ve hürriyetlerine saygı ile birlikte toplumun değerlerine de saygıyı içermelidir. Bunun başarılabilmesi için de hem dindarlığın hem de Atatürkçülüğün bir parti ya da siyasi akımın tekeli olmaktan çıkarılıp cumhuriyetin başında olduğu gibi Cumhuriyetin ortak değerleri olarak algılanmasını sağlamak gerekir. Bu da insan hak ve hürriyetlerinin hukukun teminatı altına alındığı hukuk devleti mantığının, devletin esasına dönüştürülmesi ile mümkündür. İnsan hak ve hürriyetlerinin teminat altına alındığı bir devlet anlayışında, hem din, hem Atatürk hem de bu değerlere sahip olan halk huzur bulabilir. Bu başarılamadığı müddetçe değişecek olan sadece baskı araçları; dolayısıyla da zalimler ile mazlumlar olacaktır.

Asrın Su Projesi ve Sudan Bahaneler

Asrın Su Projesi ve Sudan Bahaneler

Bir hayal gerçekleşti ve KKTC’nin en acil ihtiyaçlarından olan su Türkiye’den geldi. Hem de mühendislik harikası denecek bir şekilde, Anamur’dan Kıbrıs’a kadar denizin altına döşenen asma borularla geldi. Tabii bazı çevreler her zaman olduğu gibi yine sudan bahanelerle buna karşı çıksalar da, aslında halkın çok büyük bir bölümü bundan büyük memnuniyet duymuştur.

Suyun gelmesi ile bazı çevreler ise “suyu biz yöneteceğiz” diye yüksek sesle bağırmaya başladılar. İyi de suyu siz mi getirdiniz de suyu yönetme hakkını kendinizde görüyorsunuz? Bir başka grup ise suyu biz getirdik, o halde biz ne dersek o olur diye bağırmaya başladı. Anladık suyu siz getirdiniz de, bu suyu bahçenizde kazdığınız kuyuya taşımadınız ki, bağımsız devlet olarak tanıdığınız bir ülkenin toprağına götürdünüz. O halde bu durumda o ülke idaresi ve halkının bazı hakları olduğunu görmeniz lazımdır. Demek ki bu işin doğrusu ikisinin ortasıdır. Yani bu yatırımı yapan Türkiye projenin esas sahibidir. KKTC Devleti ise hizmet ve mal satın alan taraftır. Bu durumda yapılacak sözleşme, KKTC’ye hizmet ve mal satışı sözleşmesi şeklinde olmalıdır.

Şüphesiz KKTC bu hizmeti satın alırken projenin sahibi Türkiye Cumhuriyeti’ne mali ve idari güvenceler vermek zorundadır. Çünkü KKTC’nin mali ve idari disiplini olmadığı bilinmektedir. Ayrıca suyu yönetmeye talip olan belediyelerin de büyük bir çoğunluğu batık belediyelerdir. Edindiğim bilgiye göre belediyeler topladıkları su paralarının bir kısmını hazineye aktarmak zorunda olmalarını rağmen bunu yerine getirmeyerek, su paralarının üstüne yatmaktadırlar. Dolayısıyla birilerinin belediyelere güvenmemesi gayet doğaldır.

Suyu yönetme hakkı talep eden belediyelerin önce mali ve idari güvenceyi verecek bir yapısal değişimi gerçekleştirmeleri lazımdır. Bunu yapamazlarsa, birilerini onlara güvenmemesi gayet doğaldır. Ancak şu da bir gerçek ki, bu su köylere de dağıtılacaksa, bu durumda belediyelerin de özellikle su dağıtımında belli bir yetkisi, bu hizmete karşı da elde ettikleri belli kazançları olması gerekmektedir. Zannederim bu sorun Türkiye, KKTC hükümetleri ve belediyeler arasında yapılacak görüşmelerle çözülebilir.

Su projesinin özel bir şirkete devri ise hukuki siyasi bazı yeni sorunları gündeme getireceği için makul gözükmemektedir. Çünkü suyun özel şirket tarafından yönetilebilmesi için önce ihale yapılması lazım. Bu ihalenin Türkiye’de yapılması yeterli olmayacaktır. Çünkü böyle bir ihale yapıldıktan sonra bu ihaleyi kazanan şirketin bu sefer de KKTC ile bir hizmet satışı sözleşmesi yapması gerekecektir ki, bunun gerçekleşmesi belirttiğim gibi oldukça güçtür. Çünkü su gibi kritik bir gücün tekel yaratacak şekilde özel bir şirkete devri durumunda hem yasal hem de siyasi birçok yeni sorun ortaya çıkacaktır.

Sonuçta Türkiye’den KKTC sınırlarına taşınan su, ekonomi, ekoloji ve siyasi alanda köklü değişimlere yol açabilecek etkilere sahiptir. Bunun doğru yönetimi bu etkilerin olumlu yönde gelişmesine yol açacaktır. Ancak yanlış adımların atılması durumunda, Ada’ya barış suyu olarak gelen suyun bir çatışma ve güvensizlik etkisi de yaratması mümkündür.

Bu arada su projesinin açılışında her şeyin oldukça iyi olduğunu söyleyebilirim. Ancak su projesinin açılışında hiç kimse gelecek olan vatandaşların insani ihtiyaçlarını düşünmediği için insanlar sıcağın altında ve suyun yanında susuz beklemek zorunda kaldılar. Planlayıcılar halkı da düşünerek su ihtiyaçlarını giderebilecekleri tedbirleri alabilirlerdi. Bunun yanında halkın tuvalet ihtiyacı için de hiçbir şey düşünülmedi. Ayrıca protokolün güneşten rahatsız olacağı düşünülmüş gölgelendirme yapılmış ama halk için bu imkân sağlanmadığı için insanlar güneşin altında saatlerce beklemek zorunda kaldılar. Basit gibi gözüken bu ihmaller bu büyük açılışın gölgesinde kalsa da, yönetim ve planlama zaaflarının hanesine yazılmıştır.

Bu büyük hizmette emeği geçen herkese bizler de halkımız adına teşekkür ediyor KKTC ve Kıbrıs halklarına güzellikler getirmesini diliyoruz.

Ankara’da Katliam

Ankara’da Katliam

Ankara’da dün düzenlenen “Savaşa İnat, Barış Hemen Şimdi, Barış Emek Demokrasi” mitinginin toplanma yeri olan Ankara Tren Garı önünde gerçekleşen katliamda 86 kişi hayatını kaybetti. Bir çok yaralının olması sebebiyle bu sayı daha da artabilir.

İlk bakışta saldırının barış mitingini hedef aldığı anlaşılmaktadır. Mitingin temel sloganlarına bakıldığında savaş karşıtlığı, barış ve demokrasi gibi mesajları içerdikleri görülür. Bu durum ilk bakışta saldırının temel hedefinin, barış ve demokrasi isteklerini frenlemek olduğu sinyalini vermektedir. Doğal olarak, bunun arkasında olan güçlerin barış ve demokrasi karşıtı güçlerin olması gerekmektedir.

Türkiye’de barış ve demokrasinin gelişmesinden rahatsız olabilecek güçlere bakıldığında bunların Türkiye’nin istikrarını hedef almış olan terör örgütleri ile onlarla işbirliği yapan bazı dış güçlerin olduğu sonucu çıkmaktadır.

Bu katliamın arkasındaki güçlerin tam olarak kim olduğu konusunda şu anda bir şey söylemek oldukça güçtür. Çünkü terörün temel amacı zaten iç ve dış çatışma zeminlerini harekete geçirip istikrarsızlığı arttırmaktır. Bundan dolayı da terör saldırısının faili konusunda kesin bilgi edinmeden konuşup yazmak terörün amaçlarına hizmet edebilir.

Şüphesiz insan hayatı her türlü ideoloji ve inancın üzerindedir. Bundan dolayı böyle bir eylemin hiç bir din ve inanç tarafından meşru sayılması mümkün değildir. Dikkat edilirse terör olaylarında ölenler büyük çoğunlukla masum sivil insanlardır. Çünkü terörü planlayanların hedefi halkı galyana getirip ülkeyi yönetilemez hale getirmektir. Seçim öncesi böyle bir eylemin gerçekleşmesi, Ankara’daki saldırının da bu amaca yönelik düzenlendiği ihtimalini güçlendirmektedir.

Türkiye siyasetinin dikkat etmesi gereken en önemli husus, terör eylemleri sebebiyle demokrasi ve hukuk zemininin kaybolması durumunda, kendi siyasi zeminlerinin de kaybolacağıdır. Ne yazık ki Türkiye siyaseti demokrasi ve hukuk devleti sınırlarını zorlayacak kadar katı bir çizgide seyretmektedir. Siyasi liderler bir araya gelip ülke sorunlarını halk önünde medenice tartışamıyorsa, istemeden de olsa teröre zemin hazırlanmış olurlar. Hatta bazı siyasi söylemlere bakıldığında, adeta terörden siyasi menfaat sağlamaya yönelik olduğu görülür.

Siyasilerin yakında zamanda Suriye krizinin Rus-Amerika eksenli bir mücadele eksenine kayması sebebiyle, terör örgütleri için geniş bir faaliyet alanı doğmuş olduğunu görmelidirler. Onun için Türkiye siyaseti, ülke ve bölge barışı için daha fazla işbirliği yapmak zorundadır.

Suriye sorununun Birleşmiş Milletlerin çatısı altında uluslararası hukuk çerçevesinde görüşülerek çözülememesi durumunda, güç göserisi şeklinde ortaya çıkan terör eylemlerinin daha da yaygınlaşarak bölge savaşlarına dönüşme riski taşımaktadır. Hatta basında yer alan bazı açıklamalara bakıldığında Rusya, Çin, İran eksenli birliktelik karşısında Dünya’nın kalanının ABD yanında yer aldığı şeklindeki üst düzey değerlendirmelerin olduğu görülür. Bu tür değerlendirmeler çatışma zemininin bir dünya savaşına dönüşme riski taşıdığı hissiyatını yaratmaktadır. Birinci Dünya Savaşı’nın da bir terör saldırısı ile başladığını unutmamak gerek. Dolayısıyla bu saldırının uluslararası rekabetin bir ürünü olabilmesi ihtimalini de dikkate almak gerekir.

Sonuç olarak şunu söyleyebilirim ki, bu tür eylemlerin amacına erişmemesi için insanlar birbirlerine daha çok yakınlaşmalı ve bu tür eylemlere karşı ortak tavır geliştirebilmelidirler. Ayni şekilde Türkiye’nin siyasi aktörlerinin de halkları kamplaştırıp çatışma zeminlerini güçlendirici, etnik, ideolojik ya da dinsel söylemler yerine insan haklarını korumayı esas alan daha kuşatıcı söylemler geliştirmeleri gerekir. Cünkü terörün temel hedefi, farklılıklar üzerinden düşmanlıkları körüklemek ve daha güçlü çatışma alanları yaratmaktır. Siyasiler ve halk bu tür kirli siyasi projelere karşı işbirliğini geliştiremezse, masum insanların kanının akması devam edecektir. Her halde bu tür cinayetleri işleyen caniler için söylenebilecek en özet söz “zalimler için yaşasın cehennem” sözüdür.

Türkiyeliler Partisi

Türkiyeliler Partisi

Bazı çevreler Yeni Doğuş Hareketi’nin kurulması ile birlikte, Türkiyeliler olarak nitelenen KKTC vatandaşlarının siyasallaşacağı söylemleri tekrar gündeme getirilmeye başlandı. Demokrasinin geçerli olduğu her ülkede temel insan hak ve hürriyetleri ile ülke hukukuna bağlı kalarak siyaset yapma hakkı vardır. Birlikte olduğumuz bazı arkadaşlarımız, mevcut siyasi partiler içerisinde siyaset yapmanın mümkün olmadığını; dolayısıyla Türkiyelilerin parti başkanlığı dâhil, en üst düzeyde temsil edilebileceği bir siyasi oluşumun gerektiğini dillendirmektedirler.

Böyle bir siyasi oluşuma neden ihtiyaç duyulduğu ve böyle bir oluşumun sosyal ve siyasi yapımızı nasıl etkileyebileceği sorunlarının cevaplanması gerekmektedir. İnsanlığın ortak onur ve hissiyatını hiçe sayan bazı çevrelerin kendini Kıbrıslı olarak niteleyen insanları dışlayıcı eylem ve söylemlerde bulunduğu; aynı şekilde kendini Türkiyeli olarak niteleyen insanları da rencide eden söylem ve eylemlerde bulunulduğu, konuya ilgi duyan herkes tarafından bilinmektedir. Ayrıca bazı partilerin Kıbrıslılık gibi tamamen lokal milliyetçiliğe dayalı bir siyaset izlediği, bu partilerin ötekileştirmeye dayalı söylem ve eylemlerinin Türkiyeliliğe dayalı bir siyasi anlayışın ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Bu tür ötekileştirici söylem ve eylemlere tepki olarak KKTC vatandaşı olan Türkiyelilerin faklı dönemlerde siyasallaşma çabaları içerisine girdiği; çeşitli dönemlerde farklı partiler kurdukları; ancak sürekli ve istikrarlı bir politika geliştiremedikleri için başarılı olamadıkları bilinmektedir.

Ben burada bu girişimlerin neden başarısız olduğuna değinmeyeceğim, sadece bu oluşumlara neden ihtiyaç duyulduğu ve yeni bir parti kurma girişiminin gerekli olup olmadığını açıklamaya çalışacağım. Annan Planı, bazı olumsuzlukları ile birlikte Türkiyeliler olarak bilinen insanlarımızın Annan Planı için oy kullanma haklarının tescili ve böylece uluslararası kamuoyunda kabulleri açısından önemli bir adım olmuştur. Bilindiği üzere Papatopullos Türkiyelilerin oy kullanmasına karşı çıkmış; ancak Annan’ın ısrarı üzerine bu insanların siyasi kimliklerinin kabul edilerek oy kullanmaları sağlanmıştır. Bu süreçte, listeye girip giremeyecekleri, kaç kişinin kalacağı ve mülkiyet hakları ile ilgili konulara açıklık getirilmeyerek sürekli bir belirsizlik içerisinde bırakıldılar. Bu belirsizlikler hem Ada üzerindeki varlıkları hem de KKTC vatandaşları olarak statüleri ile ilgili endişelerinin büyümesine; dolayısıyla da kendilerini farklı hissetmelerine yol açtı.

Kendilerini farklı hissetmeleri doğal olarak farklı bir siyasi yapılanmaya gitmeleri hususundaki duygu ve düşüncelerini de güçlendirmiş; ancak çeşitli etkenlere bağlı olarak bu duygu ve düşüncelerini kurumsallaştırmayı başaramadılar. Eğer bunu başarabilmiş olsalardı, kendileri ile ilgili gizli kapaklı görüşmelere müdahil olarak Kıbrıslılık söylemine dayalı olan ötekileştirme politikalarına karşı dengeleyici bir rol üstlenebileceklerdi. Ancak Türkiyelilik temelinde bir siyasallaşmanın, dengeli bir şekilde yönetilememesi durumunda mikro milliyetçiliğe dayalı ayrışmanın büyüyebilmesi riskini taşımaktadır. Bu risk, toplumuzda hala mevcut olup, gözlerimizi bu gerçeğe kapatmanın çözüm olamayacağını fark etmemiz lazım. Ancak bu ülkeyi Türkiyelerin istila ettiği söylemelerini ağızlarından düşürmeyenlerin, KKTC meclisine ve iktidar partisi ile ana muhalefet partilerinin MYK’larına bakmalarını tavsiye ederim. Sonuç olarak şunu söyleyebilirim ki, insanların bilgi ve becerileriyle ülkelerine verebilecekleri hizmet yerine, onların etnik ya da yöresel kimliklerine bakarak seçim yapanlar bu ülkeye ve insanlarına en büyük zararı verenlerdir.

Bu ülkede yaşayan ve kendini Kıbrıslı ya da Türkiyeli olarak niteleyenlerin herhangi bir ayrıcalık isteme hakları olmadığı gibi, beraber yaşayabilmeleri için Türkiyelileşmek ya da Kıbrıslılaşmak gibi bir mecburiyetleri de yoktur. Çünkü bir siyasetçiden beklenen, ülke insanına ayırım yapmaksızın hizmet verebilecek bilgi ve beceriye sahip olmasıdır. Ancak gelişmemiş toplumlarda, seçmenler alacakları hizmete değil adayların etnik, milli ya da dini mensubiyetlerine bakarlar. Bu tür ayırımcılığa dayalı tercihler sonuç olarak, devletin hizmet kalitesini düşürmekte, insanlara kin ve nefret duyguları aşılayarak sınıflar arası çatışmayı körüklemektedir. Dolayısıyla bizim ihtiyaç duyduğumuz şey, partizanlık dahil her türlü etnik ya da yöresel ayırımcılıktan uzak; toplumun tüm kesimlerine hizmeti esas alan kuşatıcı siyasettir. Toplumların mevcut siyasi partilerden tatmin olmadıkları, kararsızların oranının yüksek oranlara ulaştığı zamanlarda toplumun bu tür yeni oluşumlara en fazla ihtiyaç duyduğu zamanlardır. Ancak bunun da başarılabilmesi, toplumun demokrasiyi algılama ve uygulayabilme gücüne bağlıdır. Esas mesele de toplumumuzun demokrasi kültürünün bu düzeye erişip erişmediğidir.

Yusuf

İslam, Hristiyanlık ve Yahudiliğe Göre Hayatın Amacı

İslam, Hristiyanlık ve Yahudiliğe Göre Hayatın Amacı

Müslümanlık, Hristiyanlık ve Yahudilik gibi semavi dinlerin öğretilerine baktığımızda, hepsinin de esas gayelerinin insanın mutluluğunu sağlamak olduğunu görürüz. Felsefenin de temel konularından birisi olan bu meseleyi, bu yazımızda sadece dini açıdan ele alacağız. Semavi dinlere göre, insanın bu dünya serüveni “Adem ve Havva’nın cennetten kovulması” hikayesi ile başlar. Mevlana’nın, Mesnevi’nin başında anlattığı ayrılık da budur. Bu hikâyeye göre Âdem ve Havva cennette sorunsuz ve mutlu olarak yaşıyorlardı. Allah onları cennete koyarken: “Şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz” diyerek, cennette güven huzur içerisinde yaşamanın şartını öğretmiş oldu. Hikâyenin devamında şeytanın onları aldatarak, bu şartı çiğnemelerine vesile olduğu, bunun bir neticesi olarak da insanoğlunun cennetten çıkarılarak, dünya gönderildiği anlatılır.

Birçok din âlimi, bu hikâyedeki yasak ağacın ne olduğunu tartışıp durdular. Hâlbuki bu hikâyeyi, birlikte yaşamanın beraberinde getirdiği sorumluluğu ve zorunlu ilkeleri anlattığı şeklinde yorumlasaydı, çok daha gerçekçi ve faydalı bir yorum olacaktı. Dolayısıyla, bu hikâyeden çıkarılacak olan ana ders: Toplum yaşamında, birlikte yaşamanın kural ve prensipleri yoksa toplumsal hayatın bozularak yerini anarşinin alacağıdır. Bilindiği üzere, anarşist bir ortamda haklıyı, akıl ve vicdanın ortak sesi olan hukuk değil; güç belirler. Haklıyı gücün belirlediği bir ortamda ise huzur ve güvenden bahsetmek mümkün değildir. Çünkü güç, genelde içinde korkuyu da taşır. İnsanların güçlüye boyun eğmelerinin altında yatan ana sebep gücün içinde saklı olan bu korkudur. Dolayısıyla insanlar genellikle kendilerine en yüksek güveni verenin değil; korkuyu salanın emri altına girerler. Bugünkü dünya düzeninin ve de din anlayışımızın en yanlış tarafı budur. Bun durumdan kurtularak, hakka dayalı yeni bir dünya ve din anlayışı geliştirmek için dini metinleri bu ana gaye doğrultusunda anlamak ve yorumlamak zorundayız.

İşte Âdem ve Havva hikâyesindeki meyve, birlikte yaşamanın ilkelerini, Âdem’in bu meyveyi yemesi ise birlikte yaşamanın zorunlu kıldığı yasaların çiğnenmesini ifade eder. Cennetten çıkarılması ise, huzur ortamından uzaklaşmasını anlatır. Dolayısıyla bütün dinlerin, ortak hedefi insanın bu huzur ortamına tekrar dönüşünü sağlayacak olan ahlaki olgunluğu gerçekleştirmek için çalışmak olmalıdır.

Kuran-i Kerim’de zikredilen bu olayın devamında, Hz. Âdem’in, Allah’a tövbe ederek tekrar geri dönmeye çalışması, insanın cennete, yani huzur ve mutluluğa dönüş arzusunu ifade eder. Çünkü insanın esas anavatanı Cennettir ve bu Dünya’ya gönderilme amacı: Ruhundaki sapmayı düzelterek, tekrar esas anavatanı olan cennete dönüşünü sağlamaktır. Buradan anlaşılan şudur ki: İnsanın cennet hayatına yeniden dönebilmesi için duygu ve düşünce dünyasında, onun tekrar cennet ortamında yaşayabilmesini sağlayacak bir dönüşümü başarması gerekir. Aslında dua ve ibadetin esas amacı da bu dönüşümü sağlanmaktır. Çünkü dua ve ibadet, Allah’ın kendisi için bizden istediği bir şey değil; aksine insanların bu dönüşümü sağlayabilmeleri için istenmiş şeylerdir. Bu yüzdendir ki bazı tasavvufçular, insanın kemale ermesi durumunda, ibadetlerin zorunluluğunun ortadan kalktığını ileri sürmüşlerdir. Bu anlayışın temel mantığı, “vasıta gayeye ulaşana kadar gereklidir” şeklinde özetlenmiştir. Bu anlayışa göre din, insanın kendisini anlama ve yeniden inşa etmesinin bir vasıtasıdır. Bu inşa hareketi, insanın, tüm insanı vasıflarını olgunlaştırarak cennette yaşayabileceği bir duygu ve düşünce düzeyine erişene kadar devam eder. Ancak burada var olan sorunlardan birisi, insanın kemale erdikten sonra tekrar düşüşe geçişinin mümkün olup olmadığıdır. Bazı âlimler yükseliş ve düşüş sürecinin sürekli olduğunu; dolayısıyla insanın Allah’a yönelme ve ibadetten vazgeçmemesi gerektiğini belirtirler. Hz. Muhammed’in yaşamına baktığımızda onun da uygulamasının bu yönete olduğu görülür.

Kuran’daki cennet tasavvuruna baktığımızda, cennetin tam bir huzur, güven ve özgürlük ortamı olarak tasvir edildiğini görürüz. Ancak cennet ortamındaki bu huzur, güven ve özgürlük, asker polis ya da başka güçler tarafından değil; insanın içerisindeki iman (güven) ile sağlanmaktadır. Bu yüzdendir ki iman kelimesinin türetildiği kelimenin kökü olan “emn” kelimesi “güven” demektir. Dolayısıyla güvenilirlik, hem medeni bir toplum olmanın hem de cennet ortamına hazır hale gelmenin asgari şartıdır.

Yusuf

Kendi Kendimizi Yönetmek mi Doğru Yönetilmek mi?

Kendi Kendimizi Yönetmek mi Doğru Yönetilmek mi?

Bu aralar sürekli gündeme getirdiğimiz, kendi kendimizi yönetme talebimiz üzerinde daha fazla düşünmeye ihtiyacımız var. Kendi kendimizi niye yönetemiyoruz sorusunu sorsak, herhalde halkın büyük bir bölümünün cevabı: Türkiye yüzünden olacaktır. Peki, bu cevap ne kadar doğrudur? Hakikaten kendi kendimizi yönetemememizin tek sorumlusu Türkiye midir? Kendi kendimizi yönetmemiz demek, kendi ülkemize tamamen egemen olmamız demektir. Bir başka ifade ile KKTC’nin tanınması demektir. O halde niçin Birleşmiş Milletlerin KKTC’nin tanınmaması yönündeki kararını eleştirmiyoruz? Kendi kendimizi yönetmemizi engelleyen en güçlü engel Birleşmiş Milletlerin aldığı bu karar değil midir? Türkiye Cumhuriyeti, verdiği paraların hesabını sorunca ya da doğru kullanılmasını talep edince ortalığı ayağa kaldırıp ağza alınmayacak bir sürü laf söylüyoruz da, bizi ambargolar altında boğmaya çalışan Güney Rum Yönetimi ile Avrupa Birliği ülkelerinin bu insanlık dışı uygulamalarına neden ses çıkarmıyoruz? Eğer hakikaten özgürlük ve kendi kendimizi yönetmek için mücadele veriyorsak, o zaman bizi ambargolar altında çaresiz bırakıp kendi egemenliği altına almaya çalışan Güney Rum kesimi ile Avrupa Birliğine karşı da sesimizi yükseltmemiz gerekmiyor mu?

Bazı yanlış uygulamaları olsa da, bizi muhatap kabul eden, kahrımızı hatta hakaretlerimizi çekebilen tek ülke Türkiye’dir. Eğer kendi kendimizi yönetebilme imkânımız olsa, bunu ilk destekleyecek olan tek ülke de Türkiye olacaktır. “Kendi kendimizi yöneteceğiz” söylemini ileri sürenlerin, kendi kendilerini nasıl yöneteceklerini de ortaya koymaları gerekmektedir. Çünkü KKTC’nin tanınması dışında önümüzde sadece iki seçenek vardır. Bunlardan birincisi Güney Kıbrıs ile kurulacak olan ortaklık antlaşmasıdır. Böyle bir çözüme ulaşılması durumunda da kendi kendimizi yönetmek diye bir şey söz konusu olmayacaktır. Çünkü kurulacak olan Bileşik Kıbrıs Cumhuriyeti bir ortaklık devleti olacağı için, devlet imkânlarını ve makamlarını ortaklarımızla paylaşmak zorunda kalacağız. Daha önce denemiş olduğumuz ortaklığın savaş ve ayrılık ile sonuçlandığını dikkate aldığımızda, böyle bir çözüm durumunda da kendi kendimizi yönetmek diye bir şeyin olmayacağı açıktır. Önümüzdeki ikinci seçenek ise Türkiye ile entegrasyona gitmektir ki, bu durumda da kendi kendimizi yönetmek diye bir şey olmayacaktır. Bu üç seçenek içerisinden, kendi kendimizi yönetmeye en uygun olan seçenek, KKTC’nin tanınması seçeneğidir.

KKTC’nin tanınmasının önündeki esas engel ise Türkiye değil; Birleşmiş Milletler ile AB ülkelerinin almış olduğu yanlı kararlardır. O halde “kendi kendimizi yönetmek istiyoruz” söyleminin esas muhatabı Türkiye değil; Birleşmiş Milletler ile Avrupa Birliği olmalıdır. Aslında “kendi kendimizi yönetmek istiyoruz” söyleminin ne kadar haklı ve doğru bir söylem olup olmadığının da sorgulanmasına ihtiyaç vardır. Çünkü “biz” denirken, bundan KKTC vatandaşlarının tümü mü yoksa kendini ayrıcalıklı kabul eden belli parti ya da zümreler mi kast ediliyor, belli değildir. Ayrıca bu söylemden, bugüne kadar bu ülkeyi biz yönetmedik; başkaları yönetmiş gibi bir anlam çıkmaktadır. O zaman bugüne kadar seçilen siyasileri, kimlerin niçin seçtiğini de açıklığa kavuşturmamız gerekiyor. Eğer bu siyasileri biz seçiyorsak; ama bizim dediğimizi değil de başkalarının dediklerini yapıyorlarsa o zaman da neden senelerdir aynı siyasileri seçmeye devam ettiğimizi açıklamamız lazım. Kendi kendimizi yönetmekten daha önemli olan, ülkeyi doğru yönetecek insanları seçmektir. Benden olsun, isterse namussuz olsun; benden olsun isterse beceriksiz olsun dediğimiz müddetçe, kendi kendimizi yönetemeyeceğimizi; aksine milliyetçilik adına seçmiş olduğumuz bu beceriksizler yüzünden, başkalarının bizleri yönetmeleri için davetiye çıkarmış olacağımızı unutmamamız gerekir.

yusuf