Yusuf Suiçmez tarafından yazılmış tüm yazılar

Doç. Dr. Yusuf Suiçmez 1968 yılında Sürmene/Trabzon’da doğdu. 1975 yılında ailesi ile birlikte Kuzey Kıbrıs’a göç etti. İlk, Orta ve Lise öğrenimini Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde tamamladı. 1995 Yılında Medine İslam Üniversitesi’nde lisans eğitimini; 1998 yılında ise Karadeniz Teknik Üniversitesi Rize İlahiyat Fakültesi’nde ise Yüksek Lisansını tamamladı ve bu arada aynı üniversitenin Sosyal Bilimler kadrosunda araştırma görevlisi olarak çalıştı. 2005 yılında ise Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde doktorasını tamamladı. 2017 yılında ise doçent oldu. 2003-2005 yılları arasında Doğu Akdeniz Üniversitesi Türkçe Eğitimi Bölümü’nde; 2005-2007 yılları arasında aynı üniversitenin Genel Eğitim Bölümü’nde; 2000-2011 yılları arasında ise Yakındoğu Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 2009-2011 yılları arasında ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Din İşleri Başkanlığı görevini yürüttü. 2011 yılında açılan Yakın Doğu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin Kurucu Genel Koordinatörlüğünü yaptı ve 2014 yılına kadar aynı Fakültenin Dekanlığına vekalet etti. Halen aynı fakültede öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Doç. Dr. Yusuf Suiçmez ayrıca 2017 yılında Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Adalet Yüksek Okulu’nda önlisans, 2022 yılında ise Yakın Doğu Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde lisan öğrenimini tamamladı ve ikinci doktorasını Kamu Hukuku alanından yapmaktadır. Birçok uluslararası ve ulusal yayını olan Doç. Dr. Yusuf Suiçmez, çok iyi düzeyde Arapça ve İngilizce, orta düzeyde Rumca ve Farsça bilmektedir. Milli sporcu da olan Doç. Dr. Yusuf Suiçmez evli ve iki çocuk babasıdır.

Dinsizler ve Dindarlar

Dinsizler ve Dindarlar

Günümüzde, dindarlık ve dinsizlik kavramları, bireylerin inanç ya da inançsızlık hallerini ifade etmekten çok, siyasi ve ideolojik tercihlerini ifade eder hale gelmiştir. Din adına yaşanan tartışmaların makul bir düzeyde yürütülememesinin esas sebebi de budur. Çünkü siyaset makul olanı değil, aktüel değeri olanı esas alır. Bundan dolayıdır ki, siyasetçiler bazen dindarlığın bazen de din karşıtlığının savunuculuğunu yapabilmektedir. Bu çelişkiyi görenler ise bunu gerekçe göstererek dine ve dini olan her şeye karşı çıkmaktadır.

Bunların iddia ettiğine göre, din ve inançların olmaması durumunda siyasetin istismar alanı da ortadan kalkacağından, savaşlar da bitecektir. Ancak bu iddiayı tarihi gerçekler doğrulamamaktadır. Bolşeviklerin ve Fransız idealistlerinin kendi kafalarında oluşturdukları yüksek idealler için giriştikleri katliamlar, Alman faşizminin arka planında yatan ırka dayalı kutsalların yol açtığı düşmanlıklar din olmadan da düşmanlık ve savaşların var olacağını göstermektedir. Ayrıca günümüzde kapitalizm ve komünizm arasındaki rekabetin yarattığı çatışmanın, dinleri araçsallaştırarak milli politikaların ayrılmaz bir parçası haline getirdiğini unutmamak lazım. Bu yüzden yaşadığımız çağdaki dindarlık taraftarlığı ile karşıtlığının en önemli sebeplerinden birisi de kapitalizm ve sosyalizm arasındaki rekabet oluşturmaktadır.

Amerika’nın, ağırlıklı olarak Avrupa’dan göç eden dindarlar tarafından kurulmuş olan bir sisteme sahip olması, doğal olarak Rusya’nın din politikalarını etkilemiştir ve etkilemeye devam etmektedir. İran ile Rusya arasındaki siyasi işbirliği ile ABD ve İsrail arasındaki siyasi işbirliğini bu bağlamda da değerlendirmek lazımdır. Normal şartlarda Rusya’nın İran’a hiçbir şekilde destek vermemesi gerekir. Ancak İran’ın ABD politikalarına karşı olan duruşu, Rusya ile İran arasındaki ilişkilerin seyrini değiştirmektedir. Dolayısıyla da çağımızdaki dindarlık ve dindarlık karşıtlığı gibi söylemelerin, tarihsel olduğu kadar siyasi temellerinin de olduğunu görmek gerekir.

ABD’de etkili olan Evangelist Hristiyanlar, Yahudilere karşı tarihi kökenleri Roma dönemine dayanan tarihi bir düşmanlık taşırlar. Ancak değişen dünya şartları, siyasi işbirliklerini öne çıkardığı için bu tarihi düşmanlık geriye itilerek, stratejik işbirlikleri öne çıkarılmaktadır. Uluslararası arenada zaman zaman gündeme gele din eksenli provokatif söylem ve eylemlerin arka planında da bu tür siyasi ve stratejik işbirliği ilişkileri yatmaktadır.

Günlük hayatımızda yer alan dindarlık ve dinsizlik tartışmalarının da salt doğruyu bulma adına yapıldığını söylemek oldukça güçtür. Çünkü insanlık idealleri adına dine karşı çıkanların büyük bir bölümü de din karşıtlığını siyasi ve ekonomik bir ranta dönüştürdüler. Bu yüzdendir ki, KKTC’de Müslümanlığı potansiyel tehdit olarak göstermeye çalışanların büyük bir çoğunluğu, Müslümanlara ait vakıf mallarını usulsüz ve ahlaksız bir şekilde yağmalayabilmektedir. Her nedense, Rumların mallarının iade edilmemesini ahlaksızlık ve işgal olarak değerlendirenler de, insanların hayır olsun diye vakfettikleri malların yağmalanmasına ses çıkarmamakta; aksine bunu teşvik etmektedirler. Bu durum ahlakın dahi politikleştiğini göstermektedir.

Bazıları, İslam dininin zamanının geçtiği ve ondan kurtulmak için ona ait olan her şeyin yağmalanması gerektiğini düşünebilirler. Bu anlayışa göre Yahudilik ve Hristiyanlık çok daha eski şeriatlara sahip olduğu için, onların mallarını yağmalamak daha da serbest olmalıdır. Bu tür söylemler haksız kazanç için düşmanlık politikası üretmekten öte bir anlam taşımamaktadır. Çünkü dindarlık da dinsizlik de sonuç itibari ile bireyler için birer yaşam biçimi tercihidir ve herkesin kendi yaşamı ile ilgili karar verme hakkı ile birlikte, ürettiği maddi ve manevi değerleri koruma ve kullanma hakkı vardır. Dolayısıyla devlet otoritesini kullananların bu otoriteyi ister inanç olsun ister inançsızlık olsun, hiçbir gerekçe ile baskıya ve haksız kazanç sağlamaya yönelik bir eyleme dönüştürmemeleri gerekir. Aksi takdirde, dinsizlik de bir yaşam algısı ve tarzı olmaktan çıkarak politik bir söyleme dönüşür. Bu durumda dinsizlik ve siyasi dindarlık arasında hiçbir fark kalmamış olur.

Kuran-i Kerim’e baktığımızda, ilahi iradenin inanç ve inançsızlık arasındaki tercihe müdahale etmediğini görürüz. Bir ayet-i kerimede: “Eğer Allah dileseydi, yeryüzündeki herkes iman ederdi” denilmektedir. Demek ki, inanç ve inançsızlık ilahi iradenin zorlaması ile değil bireysel tercihlerle ortaya çıkmaktadır ve herkesin kendi tercihine göre yaşama hakkına saygı duyulmalıdır.

Yusuf Suiçmez

CTP-UBP Koalisyonu Hükümeti

CTP-UBP Koalisyonu Hükümeti

Edindiğim bilgiye göre, CTP ve UBP’nin ileri gelenleri ana konularda anlaşmış ve hafta içinde yeni koalisyon hükümetini açıklayacaklarmış. Aslında bu senaryo uzun zamandır seslendiriliyordu; ancak birtürlü gerçekleştirilemiyordu. Dolayısıyla bu gelişme KKTC siyasi tarihinde çok önemli gelişmelere yol açacaktır.

Şüphesiz demokratik bir sistemde halkın iradesini temsil eden en zıt partilerin de ortak hükümet kurmaları gayet doğaldır. Ancak bu gelişme, kafalarda bazı soru işaretlerinin doğmasına neden olmuştur. Şöyle ki, zaten mevcut bir hükümet vardı; o halde kim ve neden yeni bir hükümete ihtiyaç duydu?

Kimilerine göre CTP-UBP hükümeti Türkiye’nin isteği, hata dayatmasıymış. Bu bilgiyi doğru kabul edersek, o zaman hükümet programında Türkiye’nin isteklerinden olan özelleştirmenin niye olmadığını sorgulamak gerekir. Sayın Serdar Denktaş’ın son dönemlerde özellikle TC Yardım Heyeti ile ilgili söylemlerinin Türkiye kanadında bazı rahatsızlıklar yarattığı bilinmektedir. Ancak, Türkiye kanadında rahatsızlık yaratan söylemler sadece Serdar Denktaş’ın söylemleri değildir. Ayrıca bu tür söylemler sadece Serdar Denktaş’a da ait değildir. Dolayısıyla da Serdar Denktaş’ın önce Başbakan Yardımcılığı sonra da hükümetten atılmasının tek gerekçesi bu olmasa gerek. O halde bu hükümeti kimin ve neden istediğinin, demokrasi kültürünün gelişmesi bağlamında sorgulanmasına ihtiyaç vardır.

Serdar Denktaş’ın muhalefete geçmesi ile bence bazı üstü kapalı şeyler daha da açık hale gelip kamuoyunda tartışılacaktır. Bu tartışmalar Denktaş ile yeni hükümeti kamuoyu önünde ya daha güçlü ya da daha zayıf hale düşürecektir.

Konuyu CTP kanadından değerlendirdiğimizde, aslında UBP ortaklığında, DP ortaklığındakinden fazla bir şey kaybettiğini söylemek zordur. Dolayısıyla da CTP açısından eleştirilebilecek tek şey, solun ideolojik söylemlerine sahip çıkılmamış olmasıdır. Bu eleştiri pek fazla etkili olmayacaktır. Çünkü önceki hükümetin kurulduğu DP ile de zaten ideolojik olarak aynı çizgide değildiler.

Konuyu UBP açısından ele aldığımızda, aynı şekilde en fazla eleştirileceği yön ideolojik söylemlerine sahip çıkmamış olması olacaktır. Ancak hükümete girmiş olmanın getireceği bazı avantajlar ile bu eleştiriler kısmen de olsa etkisini kaybedecektir.

UBP’nin özellikle dış politikada CTP ile büyük oranda fikir ayrılığına düştüğü gerçeğini dikkate aldığımızda, bu koalisyonun çözüm sürecine girilmesi durumunda devam etmesinin oldukça güç olacağı ileri sürülmektedir. Ancak gerçek anlamda bir çözüm olacaksa, bu çözümün sağlanması için bu koalisyonun varlığı bir fırsattır. Çünkü çözüm sürecine girilmesi durumunda, her iki partinin de desteklediği bir çözümde tekrar Türk tarafından “Evet” oyunun çıkması güçlü bir ihtimaldir.

Bu hükümet, Kıbrıs sorunu ile bağlantılı olarak değil de iç sorunlarla bağlantılı olarak düşünülmüş ise böyle bir hükümetin anayasa değişiklikleri dahil her türlü reformu rahatlıkla yapabileceği açıktır. Ancak özellikle KKTC’nin en büyük sorunlarından birisi olan usulsüzlük ve yolsuzlukların üzerine gidilebileceğini düşünmüyorum. Çünkü siyasi kirlenmeye sebep olan siyasetçilerin büyük bir çoğunluğu hala daha meclistedirler ve bunlar ile onları destekleyen kadrolar hükümette oldukları müddetçe, Mecliste bekleyen yolsuzluk ve usulsüzlük dosyalarının açılarak KKTC’de temiz toplum ve devlet adına ciddi bir adımın atılması mümkün olmayacaktır.

Bence bu hükümetin sağlayacağı en büyük fayda toplumda uzlaşı kültürünün artmasına sağlayacağı katkı olacaktır. Çünkü yıllarca ülke insanını bölme ve çatıştırma üzerine kurulmuş olan sol-sağ ikilemi bu koalisyonun oluşması ile büyük oranda aşılacak ve ideolojik temelli siyaset yerine, demokrasi ve insan hakları temelli yeni bir siyasi bilincin gelişmesine önemli bir katkı sağlayacaktır. Bence bu hükümetin toplum adına sağlayacağı en önemli fayda bu olacaktır.

Tabii ki bu hükümetin kurulması özellikle Zorlu Töre ve Derya Doğuş gibi keskin çizgilere sahip milletvekilleri için oldukça büyük sıkıntılara yol açacaktır. Çünkü bu iki vekilin de hükümet kurulsa bile çizgilerini bozmayacakları; dolayısıyla da hükümet içindeki muhalefet durumuna düşecekleri beklenmektedir.

Bu koalisyonun en olumsuz tarafı ise zayıf bir muhalefetle karşı karşıya kalacağı için, denetimsizlik sebebiyle yanlış ya da dayatmacı bir tavır geliştirebilmesi ihtimalidir. Bu ihtimalin gerçekleşmemesi için her iki partinin de liderlerine ciddi sorumluluklar düşecektir.

Hükümetin başarı ve başarısızlıkları özellikle Özgürgün’ün başkalığının ciddi biçimde sorgulanmasına yol açacaktır. Çünkü hem UBP’nin hem de CTP’nin partilerine sağ-sol eksenli ideolojik bağlarla bağlı olan kadrolarının, bu koalisyonu içlerine sindirmeleri oldukça güç olacaktır. Bu ise gelecekte UBP kurultayında UBP’nin şahin kanadı ile Hüseyin Özgürgün arasında ciddi bir rekabetin başlamasına yol açabilir.

Aynı şekilde CTP içinde de zamanla Sayın Talat’ın liderliğine karşı ideolojik temelli ciddi muhalif seslerin yükselmesi mümkündür. Tabii ki, bu ihtimallerin herbiri hükümetin başarı ve başarısızlıkları oranında gerçekleşecektir. Biz vatandaşlar olarak her halükarda, tüm hükümetlerin toplum adına başarılı olmasını bekleriz. Doğal olarak da hükümet kurulmadan ve de icraatlarının halkın hayatı üzerindeki olumlu ve olumsuz etkilerini görmeden kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Sayın Talat’ın da basına yansıyan açıklamalarına da baktığımızda, yeni hükümetin zikrettiğimiz olumsuz imajları icraatları ile aşacağı kanaatinde olduğunu görmekteyiz.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/ctp-ubp-koalisyonu-hukumeti/7998

yusuf

Laiklik Ve Din Devlet İlişkisi

Laiklik Ve Din Devlet İlişkisi

“Laiklik” genel olarak din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak tanımlanmaktadır. Ancak din ve devlet işlerinin birbirinden nasıl ayrılacağı konusunda kesin sınırlar yoktur. Her ülke kendi tarihi tecrübesi ışığında din ve devlet arasındaki ilişkilerin sınırlarını belirlemektedir. Bundan dolayı da din ve devlet arasındaki ‎ilişkiler ile din eğitim ve öğretimi ile ilgili uygulamalar her ülkenin kendi yasa ve ‎mevzuatlarına göre değişmektedir. AB üyelerinden İngiltere’de Anglikan Kilisesi resmî bir özelliğe sahiptir ve birçok devlet töreni dinî bir nitelik taşımaktadır. Ayrıca devlet başkanı yani Kral aynı zamanda Anglikan Kilisesinin başkanı olup, Başbakanın teklifi ile din görevlilerini atar.

KKTC’deki sistem de İngiltere’deki sistemden esinlenerek kurulmuştur; ancak KKTC’de uygulamalar yasalara rağmen ağırlıklı olarak Yönetim Kurulları ve politikacıların talimatları doğrultusunda gerçekleşmektedir. İngiltere’de Din dersleri, ilk ve orta dereceli devlet okullarında zorunlu dersler arasında yer alır ve okullarda derse toplu dua ile başlamak yasa gereğidir. Ancak, öğrenci velileri müracaat etmeleri durumunda, isterlerse ‎çocuklarını hem din dersi hem de toplu duaya katılmaktan alıkoyabilirler. Din dersinin ‎programlarını hazırlama yetkisi ise yerel yönetimlerin sorumluluğundadır.‎

İtalya ise Katolikliğin merkezi sayılan bir ülkedir. Bundan dolayı, Anayasa’nın 7. maddesine göre, Katolik Kilisesi bağımsız olsa da millî bir nitelik kazanmıştır.‎ Buna bağlı olarak da din derslerine gönüllü katılım oranı çok yüksektir.

Yunanistan ise kendisini Ortodoks mezhebinin mirasçısı olarak kabul ettiği için, Ortodoksluk milli kimlikle bütünleşmiştir. Bundan dolayı, Ortodoks mezhebi ağırlıklı din eğitimi anaokullarından başlamaktadır. Okulöncesi eğitimin plânlamasını ise Milli Eğitim, Din İşleri, Sağlık ve Sosyal Güvenlik ile Maliye Bakanlıkları tarafından ortaklaşa yapmaktadır. Aynı şekilde meslekî teknik eğitiminin plânlaması Eğitim ve Din İşleri Bakanlığı tarafından yapılmaktadır. Bu etki dolayısıyla Güney Kıbrıs’taki din eğitimi ile Yunanistan’daki din eğitime birbirine benzemektedir. Başpiskopos Hrisostomos’un, kendisini dini bir liderden çok milli bir lider olarak görmesinin esas sebebi de, dini inançlarla milli kimliklerin birbirine karışmış olmasıdır.

Laikliğin en katı olarak uygulandığı ülke olan Fransa’dır ve bu yüzden devlet okullarındaki öğretim programlarından din dersleri kaldırılmıştır. Ancak özel okullarda yapılan din eğitimi ve devletin kilise okullarını destekleme politikası devam etmektedir. Ayrıca kiliseler okul dışında her yaştan isteyen vatandaşlara dinî kurslar düzenleyebilmektedir. Bu kurslarda sadece İlkokul öğrencilerinin yaklaşık % 40-45’i Katolikliğe uygun bir din eğitimi almaktadır.

Devlet, insanların beyninde oluşan tanrı inancı gibi kutsal, meşrulaştırıcı bir otoriteyi temsil eder. Bu özelliğiyle devlet, inanan insanın düşüncesini etkisi altına alan mitolojik bir tanrı gibi işlev görür. Bu kutsal otorite demokratik teamüle uygun olarak toplumun uzlaştığı yasalarla şekilleniyorsa, demokratik hukuk devleti anlayışına uygun bir işlev kazanır. Ancak devlet kutsalı toplumun ortak hissiyatını yansıtan hukuk kurallarına dayanmıyorsa, laik devletin kendisi otoriter bir din ya da mezhebin tanrısı gibi işlev göremeye başlar ve siyasilerin dini otoritede olduğu gibi laikliğin otoritesini istismar etmelerinin yolu açılır. Çünkü bu tür laiklik algılaması, farklılıkları koruyan ve uzlaştıran bir anlayış olarak değil, dogmatik bir inanç gibi işlev görür.

Laikliğin bu şekilde uygulandığı devletlerde, devlet dindarların hak ve hürriyetlerini tanımadığı için onlara karşı yapılan baskıları meşrulaştırıcı bir mekanizmaya dönüşür. Laikliğin din ve vicdan özgürlüğünü koruyucu bir misyon olarak algılandığı ülkelerde ise, inanç bireyin temel hak ve hürriyeti olarak tanınır ve devlet otoritesi bu hak ve hürriyeti korumayı yasal bir görev haline getirir. Bu tür devlet anlayışının olduğu ülkelerde dinler ya da mezhepler arası çatışmalar asgari düzeye iner ve sosyal barış ortamı daha rahat korunur. Laik hukuk devleti anlayışının zayıflaması durumunda ise her dini grup ya da cemaat, dinin esası olan adalet ilkesinden saparak devleti kendi inancına sahip olanlar için ayrıcalık sağlayan bir kutsal otoriteye dönüştürmeye çalışır ve bundan dolayı da hukuk ihlalleri ile çatışmalar artar.

Yusuf

Bosna’da savaş ve aşk

Bosna’da savaş ve aşk

Oğlumun mezuniyeti törenine katılmak için Bosna’ya gittim. Fırsat bu fırsat ortalığı biraz dolaşayım dedim. Doğrusu Bosna’da hiç yabancılık çekmedim. Çünkü hem Türkiye’nin hem de Kıbrıs’ın bir çok ortak özelliğini taşıyordu.

Uçağımız Bosna’ya inerken, gördüğüm manzara sanki daha önce rüyalarımda yaşadığım ve gördüğüm bir manzara idi. Ancak havaalanına girince olumsuz bir duyguya kapılıp, şehrin tarihi ve önemi ile bağdaşmayacak kadar küçük ve hizmet açısından geri kalmış olduğunu düşünmeye başladım. Ancak şehrin içine girince, olumsuz duygularım yavaş yavaş değişmeye başladı.

Şehrin içini gezerken yakın zamanda yaşanmış savaşın acı izleri zihnimi birden Kıbrıs’a doğru yöneltti. Çünkü binalarda hala daha savaşın izlerini görebiliyorduk. Yanık, kurşunlanmış binalar yanı sıra uzaktan snaypırlarla keskin nişancılar tarafından vurulmuş insanların vuruldukları yerleri gösteren kan renginde boyalar geçmişin acı hatıralarını canlı tutuyordu.

Bosna’nın yakın tarihinin en etkili şahsiyeti olan merhum İzzet Begoviç’in kabrini ziyaret ettiğimde gördüğüm manzara, bana Kıbrıs tarihinde yaşanan Murat Ağa, Sandallar ve rahmetli Denktaş’ın mücadelesini çağrıştırdı. Kıbrıs ile Bosna arasındaki benzerliklerle farklılıkları düşünmeye başladım. Evet birçok yönden benzerlikler vardı. İlahiyatçı olmamın etkisi ile özellikle dini motif ve binalara daha dikkatli bakmaya çalıştım.

Şehrin içerisine gelince, Osmanlı’nın tarihi mirası yanında Türkiye’nin etkin gücünü fark ettim. Bosna’nın semalarında yükselen minarelerle birlikte kilise kuleleri de tarihe tanıklık yapıyordu, aynen Kıbrıs’ta olduğu gibi. Bir ilahiyatçı olarak, bu yaşanan acılarda dini inançların etkisini sorgulama ihtiyacı hissettim.

Sokakta yürürken, kimin Boşnak, Kimin Sırp kimin de Hırvat olduğunu benim ayırabilmem oldukça güçtü. Bu yüzden yaşananları yorumlamada zorlandım. Bana anlatılanları dinleyince olaylara farklı bir gözle bakmaya başladım. Çünkü insanlar birlikte dostça yaşarken, ansızın düşmanlık duyguları ile birlerinden kaçmaya hatta birbirlerini öldürmeye başladıklarını öğrendim. Bu durum, bana insanın ne kadar değişken bir varlık olduğunu hatırlattı.

Sonra da görünüşte birbirimize ne kadar benzesek de, içimizdeki inanç, duygu ve düşünce farklılıklarımızın ilişkilerimizde esas belirleyici olduğunu gördüm. İlahiyatçı olarak ben de bana göre doğru olduğuna inandığım bir inanca, kendi kültürümün etkisi altında gelişmiş duygu ve düşüncelere sahiptim. Ancak ben bunu farlılıklarla iletişim kurmada sorun olarak değil paylaşım için fırsat olarak değerlendirdiğim için kendimle bir çelişki yaşamadığım gibi farklı inanç ve kültürlerin temsilcileri ile iletişim kurmada zorlanmıyordum.

Bu duygu ve düşünceler ile Bosna’da dolaşırken her farklılığı anlamaya çalışıyordum. Benim için Bosna’nın kadın ve erkeklerinin düzgün fizikleri, doğal güzelliği yanı sıra dünya tarihindeki etkin yeri de etkileyiciydi. Çünkü nehir boyunca yürürken oğlum Muhammet: “Baba burası 1. Dünya savaşının çıkmasına sebep olan Macar Kralı ve İngiltere veliahdının öldürüldüğü yerdir” demesi, Bosna’nı dünya tarihinin değişiminde ne kadar etkili olduğunu hatırlattı.

Bu cinayetin işlendiği yere yakın bir binanın da dünyadaki en zengin kütüphanesi olduğunu; ancak savaşta yakıldığını öğrenmem ise Bosna’nın önemini kavramam noktasında bende yeni bir çağrışım yaptı.

Savaş esnasında silah taşıma ve halkın tahliyesi için kazılan tüneli gezerken ise Bosna halkının hem azminin hem de zekasının gücünü fark ettim. Azimli ve zeki bu halk, yaşadığı acılarla olgunlaşmış hem yaşamın güzelliklerini görmüş hem de inançları ile yaşama olgunluğuna ulaşmıştır. Öyle anlaşılıyor ki büyük acılar, insanların ruhlarında olgun bir kişilik oluşturmuş.

Bosna’da trafik kurallarına uyma konusunda halk oldukça dikkatli. Hatta bir ara ben yol boş olduğu için yaya geçidinden doğrudan geçtiğimde arkamdaki Boşnakların yeşil ışığın yanmasın beklediğini görünce utandım. İkinci sefer de ise artık ben de Boşnaklar gibi davranacağım dedim ve ışığı beklemeye başladım.

Bu arada birilerinin yeşil ışığı beklemeden geçtiğini görünce, küçük oğlan bu garanti Türk’tür diye espri yaptı. Doğal olarak, Türklere karşı büyük bir saygı olmakla beraber, Kıbrıs’a benzer bir tepkinin var olduğunu da öğrenmiş oldum. Bu ifadeler belki kendimize karşı biraz haksızlık gibi gözükse de, bu düşünceyi var eden bazı etkenlerin varlığı da bir gerçektir.

İki gün boyunca Bosna’nı çok farklı yerlerini gezdikten sonra Ramazan’ın ilk günü teravih namazını kılmak için tarihi Begovic Cami’ine gittik. Hafif bir yağmur olmasına rağmen camii doluydu ve kenarda kalan bir tahta üzerinde namaz kılabildik. Dikkatimi çeken bazı gençlerin yağmur altında secdeye gitmeden, sadece dizlerinin üzerine eğilerek namaz kılmalarıydı. Camii içinde ve dışında kadınların erkeklerle birlikte ayrı yerlerde ancak birbirlerin rahatlıkla görecek şekilde namaz kılmaları da bir başka dikkat çekici durumdu.

Camiilerin bir diğer dikkat çeken yanı ise, hepsinde devlet bayrağı yerine yeşil renk ay yıldızlı bayrakların asılmış olmasıydı. Boşnaklar yeşil ay yıldızlı bayrağı İslam’ın bayrağı olarak görüyor ve bunu düğünlerinde de bir sembol olarak kullanıyorlar. Bu durum, modern hayatın her türlü özelliklerini de yaşatan Boşnakların, geçmiş ile mordernite arasında bizden daha başarılı bir sentez yaptıklarını düşünmeme sebep oldu.

Boşnak kadınlarının dini inanç ve geleneklere bağlı olanlarının bile çok bakımlı olması, kadının tabiatı ile dindarlık arasında doğal bir bağ kurulduğunu göstermektedir. Erkeklerinin de kızları gibi düzgün fizikli ve uzun boylu olmaları özenli giyinmeleri dikkat etmesiniz bile göze çarpan bir başka husustu.

Ziyaretimiz esnasında uğradığımız Mostar Köprüsü ise tarihe ve medeniyete tanıklık yapan adeta Bosna ile özdeşleşmiş bir semboldür. Bu köprü aslında Bosna’nın halkalarını birbirine bağlayan bir köprüdür. Çünkü körünün biryanında Müslüman Boşnaklar, diğer yanında ise Hıristiyan Hırvatlar yaşamaktadır. Bu köprü savaş esnasında Hırvatlar  tarafından yıkılmış daha sonra ise Türkiye’nin de katkıları ile yenine inşa edilmiştir.

Köprüyü gezerken, Bosna geleneğinde erkeğin aşkını ispatlamak için bu köprüden nehre   atladıklarını öğrendim. Buradan akıllı olan atlar mı diye düşünürken, bir kalabalığın mayolu iki kişi etrafında toplanmaya başladığını gördüm. Sonra öğrendim ki, bu gençler bu geleneği ticarete çevirmişler. Halktan para toplayıp geleneği yaşatmak için köprüden suya atlıyorlar. Doğrusu bu fırsatı kaçırmak istemedik ve biz de kalabalığa katıldık ve köprüden atlama sahnesini canlı izledik.

Köprüden atlamayı görünce, acaba aşkını ispatlamak için kaç kişi bunu dener diye düşünmekten kendimi alamadım. Kısacası şunu anladım ki, Bosna’nın hem savaşları hem de aşkları gerçekten zordur.

Gezimiz esnasında uğradığımız bir diğer dikkat çekici yer ise Sarı Saltuk ya da Aperenler Tekkesi (Blagaj) idi. Buranın özelliği ise yalçın bir dağın altında akan Avrupa’nın en büyük ikinci su kaynağının yanında kurulmuş olmasıdır. Bu gizemli doğa harikasının yanında kurulmuş olan tekke, adeta tabiatın gizemi ile birlikte tasavvufi düşüncenin gizemini iç içe sokarak büyüleyici bir hava oluşturmuştur.

Bosna’nın bir diğer büyüleyici yeri ise Vrelo Bosna Parkı’dır. Bu parkın en göze çarpan özelliği ise su ile tabii güzelliklerin insan estetik zekası ile bütünleşerek muhteşem bir güzellik kazanmasıdır. Bu parkın dikkat çeken bir diğer yanı ise ulu ağaçların gölgelediği yaklaşık 3 kilometrelik yürüyüş yoludur. Bu yolda yürüyüp parkın içinde gezmek, tek başına harika bir gün geçirmeniz için yeterlidir.

Böyle bir yazıda Bosna’yı ve hatıralarımı tamamen yazmam mümkün değil; ancak bu tecrübeden sonra bir şey yazmamak da vefasızlık olur hissiyatına kapıldım ve bu yazıyı yazdım.

Din Afyon mudur?

Din Afyon mudur?

Din, İlahiyat, İmam Hatip konuları gündeme geldiğinde bunlarla birlikte dinin afyon olduğu söylemi de gündeme gelmektedir. Bu söz, Karl Marx’ın 1843 yılında kaleme aldığı “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı” isimli çalışmasında yer almıştır. Freud ise dinin uygarlığın gelişimine büyük katkılar yaptığını, ancak aklın ve bilimin egemen olduğu bir dünyada insanların artık bilimin kurallarına göre yetiştirilmesi gerektiğini savunarak, bu anlayışın gelişmesine katkı sağladı. Bu tür anlayışlar zamanla dini yoruma ve dine karşı olumsuz yargıların oluşmasına yol açarak, dinin insanı gerçekçi olmayan bir yanılgıya ittiği düşüncesinin gelişmesine yol açtı. Bu anlayışı savunanlar, kendi görüşlerini desteklemek için bilimsel olanın gerçek olabileceğini, dinin de bu kapsama girmediğini ileri sürdüler. Dini olana karşı gelişen bu eleştirel yaklaşımlar, zaman içinde dine dayalı anlayış ve yorumların sorgulanmasına katkı sağlamış olsa da, neticede insanlığın en köklü ve eski deneyimini ifade eden din ve inancın yanlış ve eksik anlaşılmasına da yol açtı.

Dini olana eleştiri olarak başlayan daha sonra da din karşıtlığına dönüşen bu düşüncelerin kendilerinin de ne kadar bilimsel olduğu tartışmaya açıktır. Çünkü bilimsellik iddiası da zamanla beyinleri uyuşturan bir afyona dönüşmüştür. Bundan dolayıdır ki bilim ve teknolojinin gelişmesi, insanlığın özlemi olan değerlerin gelişmesine fazla katkı sağlamamış; aksine egemenlik kurma duygusunu beslemiş ve bunun bir neticesi olarak da iki tane Dünya savaşı yaşanmıştır.

Bilimin varabileceği son noktayı düşündüğümüzde, bunun evreni kontrol etmek olabileceğini söyleyebiliriz. İnsanın evreni kontrol edecek gücü elde etmesi durumunda ise everenin insan için yarattığı risklerin azalıp azalmayacağı ayrı bir tartışma konusudur. Kuran-i Kerim’e göre insanın böyle bir güçü elde etmesi, onun aleyhine olacaktır. Yine Kuran-i Kerim’e göre, bu gücü elde eden insanlar, bu gücü kullanarak diğer insanlara zulmedeceklerdir.

Eğer Rumlar, Türkler, Yahudiler, Müslüman ya da Hıristiyanlar evreni kontrol edebilecek bir güce sahip olmuş olsalardı, Dünyanın hali ne olurdu? Bence taşıdıkları bu kafa ile böyle bir güce sahip olmuş olsalardı, Dünya için bir felaket olurdu. Böyle bir felaketin oluşmaması için bilimsel gelişme ile birlikte ahlaki gelişmenin de sağlanması gerekir. Dinin dünyevi misyonu da burada ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda dinin misyonu, bilime karşı durmak değil; bilimin ahlaki temellerde gelişmesi ve kullanılmasına katkı sağlamak olmalıdır. Çünkü dinin bu misyonunu kaybetmesi durumunda, bilim insanlığın lehine değil aleyhine gelişecektir. Dine karşı yapılan insafsız eleştirilerin yarattığı en büyük risk budur. Yine din adına bilime karşı yöneltilen insafsız eleştiriler de insanlığın gelişme ve evrene uyum süreçlerine olumsuz etki yapmaktadır. Bu bağlamda din ve bilimin birbirlerinin denge unsurları olduğunu söyleyebiliriz.

Dine afyon diyenlerin dikkat etmediği en önemli hususlardan birisi, dinin zayıflaması ile birlikte insanların afyon, uyuşturucu ve alkol bağımlısı haline gelmelerinin arttığıdır. Demek ki din afyon değil; aksine afyon etkisi yapan maddi bağımlıklardan kurtulmak için bir alternatiftir. Dine afyon diyenlerin, tartışmaya açtığı konulardan birisi de dinin insan özgürlüğünü sınırlayıp sınırlamadığı konusudur. Bu sorunun cevabı dine değil; yapılan dini yorumun niteliğine bağlıdır. Burada, maddenin insan yaşamına getirdiği sınırlamalar düşünüldüğünde, manevi alanın maddi alandan daha özgür olduğu söylenebilir. Bu konu özgürlüğün nasıl algılandığı ve tanımlandığı ile alakalıdır. Ayrıca özgürlük alanı, madde ile ya da mana ile sınırlanamaz. Çünkü sınırlamalar özgürlüğün kendi ruhuna aykırıdır. Bundan dolayı, özgürlüğü mana alemi ile ya da maddi alem ile sınırlamak, özgürlüğün tabiatına uygun değildir. Gerçek özgürlük, mana ve madde aleminde birlikte yaşanan özgürlüktür. Çünkü hayalleri olmayan insan için düşünce hürriyetinden; hayallerini yaşayacak alan bulamayan için de yaşam hürriyetinden bahsedilemez. Ayrıca her şeyi madde ile açıklamaya çalışanların, düşüncenin kendisinin maddi olup olmadığı konusunda bir karara varmaları gerekir. Düşünceyi maddi bir varlık olarak tanımlamaları durumunda ise düşünce özgürlüğünün nasıl gerçekleşebileceğini ortaya koymaları gerekir. Eğer düşünceyi maddi bir reaksiyona indirgerlerse o zaman da düşünce özgürlüğü ve insan sorumluluğu arasındaki ilişkiyi açıklamaları gerekir. Sonuç olarak “din afyondur” deyip dini bir köşeye itmenin öyle kolay bir şey olmadığı sonucu ortaya çıkmaktadır. Aydınlarımıza düşen, ön yargılarından kurtulup din dâhil her alanı daha özgür ve özgürlükçü bir anlayışla ele almalarıdır. Aksi takdirde, kendi düşünce kalıplarını, başkalarının da kalıpları haline getirip, toplumun özgür düşünebilmesinin önünü kapatmış olmanın vebalini taşımış olacaklar.

Garantörlükler Kalksın mı?

Garantörlükler Kalksın mı?

Ağustos 1959’da Kıbrıs Cumhuriyeti ilân edildi ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilân edilmesiyle doğal olarak Yunanistan Enonis`den, Türkiye de taksim taleplerinden vazgeçmiş oldu. Londra Konferansı`nda kabul edilen ikinci belge, Kıbrıs Cumhuriyeti ile Türkiye, Yunanistan ve İngiltere arasında imzalanan Garanti Antlaşması’nı içermektedir. Rum tarafı siyasileri zaman zaman, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB üyesi olmasıyla birlikte garantörlüklerin işlevini kaybettiğini ileri sürmektedir.

Yunan cuntasının Makarios’a karşı düzenlediği askeri darbe sonrası Türkiye’nin garantörlük hakkına dayanarak yaptığı askeri müdahalenin hukuki dayanağı garanti antlaşması olmuştur. Bu antlaşmanın 3. Maddesi, 3 garantör ülkeye birlikte ya da tek başına anlaşmaya uygun düşmeyen durumların ortaya çıkması durumunda müdahale etme hakkı tanımaktadır.

Bu antlaşmaya göre aslında Güney Kıbrıs’ın tek başına başka bir devlet ile birleşme ya da ekonomik entegrasyon sayılabilecek bir antlaşmaya yapması mümkün olmadığı gibi adanın bölünmesine yol açacak bir girişimde bulunulması da mümkün değildir. Mevcut duruma bakıldığında aslında Garantörlük Antlaşması’nın AB dahil, garantörler tarafından da kısmen askıya alındığı görülür.

Antlaşmanın temel mantığına bakıldığında hem Kıbrıs Cumhuriyeti hem de garantör devletlerin güvenliğini sağlama amaçlı olduğu görülür. Bugün de garantörlüklerin AB güvenliği yanı sıra BM’nin güvenlik politikalarına de etkileyecek bir öneme sahip oldukları görülür. Çünkü Ortadoğu’daki istikrarsızlık garantörlüklerin önemini arttırmıştır. Bu şartlar içerisinde garantör ülkelerin bu haklarından vazgeçmeleri pek olası gözükmemektedir. Buna rağmen bazı garantör ülke yetkililerinin zaman zaman garantörlüklerden vazgeçebileceklerini belirttiklerini görmekteyiz. Bence bu tür açıklamalar tamamen karşıtlık stratejisine dayalı siyasi söylemlerdir.

Çünkü bölgedeki mevcut istikrarsızlık varken enerji kaynaklarının kullanımı yanı sıra güvenliğinin de sağlanması doğal olarak garantörlükleri vazgeçilmez kılmaktadır. Özellikle Yunanistan’ın garantörlükten vazgeçmesi demek, Güney Kıbrıs’ı savunmasız bırakması demektir. Yunanistan’ın vazgeçme gibi söylemlerinin dayanağı Kıbrıs’ın AB üyesi olmuş olmasıdır. Ancak şu da bir gerçektir ki Kıbrıs’a yönelebilecek bir askeri saldırıya karşı Kıbrıs’ın tek başına karşı koymasının oldukça güç olması yanı sıra AB’nin de ortak ordusu olmaması sebebiyle tek başına müdahale etmesi mümkün olmayacaktır. Bu yüzden Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın garantörlüklerden vazgeçme istemlerinin esas nedeni, Türkiye’nin ada üzerindeki etkisinin zayıflatılmak istenmesi olmalıdır.

İngiltere’nin makro siyasetine bakıldığında bu şartlar içerisinde Kıbrıs’taki üstlerinin de kapatılmasına yol açacak böyle bir adımı atması pek olası gözükmemektedir. Çünkü İngiltere’nin garantörlükten vazgeçmesi durumunda doğal olarak üstlerinden de vazgeçmesi gerekecektir. Bölgedeki istikrarsızlık dikkate alındığında, böyle bir adımın atılmasının İngiltere’nin makro siyasetine uygun düşmeyeceği de açıktır.

Türkiye açısından meseleye bakıldığında Türkiye’nin de mevcut şartlarda garantörlük hakkından vazgeçmesi makul değildir. Çünkü Yunanistan ile İngiltere AB üyesi olmaları sebebiyle, doğal olarak garantörlük kalksa da Kıbrıs’ın güvenlik durumunda AB’nin mevzuatına dayanarak müdahalede bulunma imkânları olacaktır. Türkiye için AB üyesi olmaması sebebiyle aynı durum söz konusu değildir. Çünkü Kıbrıs Türk halkının ya da Türkiye’nin güvenliği ile ilgili daha önce yaşanan bir tehlikenin ortaya çıkması durumunda, AB toprakları içerisinde tek başına hareket edebilmesi mümkün olmayacaktır. Askeri harekette bulunması ise tamamen imkânsız hale gelecektir. Çünkü garantörlük hakkını kaybeden Türkiye’nin Kıbrıs Türk halkı için bir güvenlik sorunu yaşanması durumunda AB ülkelerini ya da BM ülkelerini ikna etmekten başka çaresi kalmayacaktır. AB üyelerinin çoğunun BM üyesi olduğu ve de özellikle Fransa’nın veto hakkının bulunması doğal olarak Türkiye’nin Kıbrıs’ta bir daha askeri bir operasyon yapabilmesini çok yüksek riskli hale getirecektir.

Daha önce de 1959–1960 Zürich ve Londra Antlaşmaları ile Kıbrıs Cumhuriyeti BM tarafından bağımsız bir cumhuriyet olarak tanınmış olmasına rağmen ada üzerindeki katliamlar durdurulamamış ve Türkiye’nin garantörlük hakkına dayanarak müdahalesi zorunlu hale gelmişti. Bilindiği üzere daha önce de AB Bosna’nın bağımsızlığını tanımış; ancak buna rağmen AB ve BM dahil uluslararası güçler Bosna’da gerçekleşen katliamların da durdurulmasında başarısız olmuşlardı.

Ortadoğu, Ukrayna ve de Dünya’nın birçok yerinde yaşanan güvenlik sorunları dikkate alındığında, halkların sadece uluslararası örgütlere dayalı bir güvenlik stratejisine bağlı olarak hareket etmelerinin yeterli ölçüde güven vermediği görülür. Bu durum aslında uluslararası güvenlik sisteminin çağın gerisinde kaldığının açık bir göstergesidir.

Doğal olarak Türkiye’nin AB üyeliği süreci tamamlanmadan, Türkiye’nin garantörlüklerden vazgeçmesi hem Kıbrıs Türk halkının güvenliği hem de kendi güvenliği açısında yüksek riskler taşımaktadır.

Sonuç olarak şunu söyleyebilirim ki, garantörlükler Kıbrıs Cumhuriyeti, Kıbrıs Cumhuriyeti halkları, garantör ülkeler, AB ile BM ve bölgenin güvenlik konsepti şeklinde geniş bir perspektifle ele alınarak değerlendirilmelidir. Aksi takdirde güvenlik tedbiri olarak konulmuş olan garantiler, güvensizlik ve çatışmanın ana sebebine dönüşüp istikrarsızlığın daha da fazla artasına yol açabilirler.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/garantorlukler-kalksin-mi/7894

yusuf

Dindarlaşma ve Dünyevileşme Sorunu

Dindarlaşma ve Dünyevileşme Sorunu

Çağımızın önemli tartışmalı konularından birisi de dindarlaşma konusudur. Birçok konuda olduğu gibi bu konuda da iki zıt görüşün rekabet ettiğini görmekteyiz. Dindarlaşmayı olumlu görenler, dindarlıktan uzaklaşmanın yarattığı bir takım ahlaki sorunları gündeme getirerek, dindarlaşmanın gerekliliğini savunmaktadırlar. Bunun aksini savunanlar ise dindarlaşmanın sevgi ve saygıyı arttırmadığı; aksine dogmatik düşünceleri telkin ettiği için karşılıklı anlayış ve hoşgörüyü ortadan kaldırdığını ileri sürmektedirler.

Şüphesiz her iki düşünceyi de destekleyebilecek söylem ve eylemler bulabilmek mümkündür. Dolayısıyla da herhangi bir tarafın tamamen haklı ya da haksız olduğunu ileri sürmek neredeyse imkânsız gözükmektedir. O halde iki görüşün de buluşabileceği ortak bir noktanın olup olmadığına bakmak gerecek.

Bu konuda dikkat edilmesi gereken husus, bilgi temelli olmayan yanlış dindarlaşmanın ağırlıklı olarak dünya hayatından kopuşa götüren bir yasakçılığa doğru kayma eğilimi gösterebilmesidir. Bu eğilim insanda adeta bu dünyaya gelişi bir suç ve ceza gibi görme algısı yaratmaktadır. Bu algı zamanla hayata ve varlıklara karşı şiddeti meşrulaştırıcı bir dindarlık anlayışının gelişmesine yol açtı. Bu nefret özellikle dünya hayatından kaçışı sağladığı için şiddet kullanımını esas alan örgütler için bir istismar alanı yaratmaktadır.

Bu algının tam tersi ise hayata sıkı sıkıya bağlanıp, adeta ölümsüzlüğü dünya hayatı içinde arayan dünyevileşme olarak nitelenen farklı bir anlayış da gelişmiştir. Bu anlayış zamanla insanı dini kayıtlardan kurtarırken, dünya hayatını daha iyi yaşamak adına şiddeti ve sömürgeciliği meşrulaştıran yeni bir algıya dönüştüğü de olmuştur. Bu algı bazen ırkçılık ve ideolojik bağnazlıkla desteklenerek seküler bir şiddetin ortaya çıkmasını sağlayarak dindarlığa karcı ayrılıkçı ve ötekileştirici bir tavra dönüşmesine yol açmıştır.

Sonuçta hem dindarlaşmanın hem de dünyevileşmenin, kendilerine özgü olumlu ve olumsuz yanları bulunmaktadır. Burada önemli olan hayat kalitesinin yükseltilmesine yol açacak, insana yaşama sevinci ve şükür duygusu kazandırabilecek olan bir dindarlık ve dünyevileşme anlayışının geliştirilebilmesidir. Bunun geliştirilebilmesi için de her iki algının hayat kalitesini arttırma adına birbirine karşı iyi niyet temelinde denetleyici eleştirilerde bulunma ortamını var etmek lazımdır. Bu eleştiriler zamanla ortak değerlerin oluşmasına zemin hazırlayabilirse, dünyevileşme ve dindarlaşmanın tehdit olarak değil karşılıklı işleyen bir denetim mekanizması olarak algılandığı yeni bir kültürün ortaya çıkması mümkün olacaktır. Bu kültürün oluşması için ise demokrasi ve fikir hürriyetine saygının esas alındığı özgür bir ortamın sağlanması zorunludur.

Özellikle KKTC’de son dönemde açılan İlahiyat Fakültesi ve İlahiyat Koleji uzun vadede KKTC içinde de dünyevileşme ve dindarlaşma konularını daha yoğun şekilde gündeme getirecektir. KKTC’nin kültürel tarihi ve coğrafi şartlarını dikkate aldığımızda, insanların büyük bir çoğunluğunun dini inançlara değer vermekle beraber, insanı hayattan koparan ya da hayatın güzelliklerini yaşamaya karşı duyarsız kılan yasakçı ve ötekileştirici dindarlık anlayışlarına sıcak bakmadıkları görülür.

Dolayısıyla da KKTC’de dindarlık anlayışının bireysel özgürlükleri esas alan insan hakları merkezli bir anlayışa göre ele alınması sağlanmalıdır. Aksi takdirde ilahiyat ve din eğitiminin KKTC üzerinde dünyevileşmenin yarattığı olumsuz algılara karşı olumlu bir misyon yürütmesi mümkün olmayacaktır. Bunun olabilmesi için bireysel özgürlüklerle birlikte insan haklarını da koruyan bir öğretim programının geliştirilmesi gerekmektedir. Dindar ve seküler baskıcı anlayışalar dikkate alındığında bunun oldukça güç olacağı açık olmakla birlikte, bunun dışında başka makul bir çare olmadığı da görülmelidir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/dindarlasma-ve-dunyevilesme-sorunu/7742

yusuf

Türkiye’de Koalisyon Krizi ve Koalisyon İhtimalleri

Türkiye’de Koalisyon Krizi ve Koalisyon İhtimalleri

Türkiye’de uzun süren AK Parti’nin tek başına iktidar dönemi sona erdi ve koalisyon zorunlu hale geldi.

AKP’nin Erdoğan’sız girdiği ilk seçimde fark atarak birinci parti olmasına rağmen tek başına iktidar olma gücünü kaybetmiştir. Bu seçimin en çok tartışılan konularından birisi, Sayın Erdoğan’ın seçimlere müdahalesi olmuştur. Bu durum bir başka açıdan Erdoğan’ın siyasi gücünün bir başka göstergesidir. Partinin ileri gelenleri Cumhurbaşkanı Erdoğan’sız bu partini güç kaybedeceğini görmüş olmalılar ki, Erdoğan’ın seçimlere müdahalesini zorunlu gördüler. Bu durum aslında AKP için siyasal kimlik ve kurumsal yapı oluşturma sorunun devam ettiğinin göstergesidir. Çünkü siyasal kimlik ve kurumsal yapılanma süreçlerini tamamlayamayan partiler karizmatik liderlerini kaybettikleri anda çöküş sürecine girer ve kaybolurlar. Bunun en yakın örnekleri ANAP ve DSP’dir. Doğal olarak AKP’nin yeni süreci liderlik ve kurumsallaşma tartışmaları arasında geçecektir.

Cumhurbaşkanı’nın ülkenin geleceği ile ilgili daha iyi olanı söylemesi şüphesiz yine yasal görevleri arasındadır. Dolayısıyla Cumhurbaşkanının başkanlık sistemini savunması, kendi görev ve sorumlulukları ile çelişmez. Sorun, cumhurbaşkanının görüşünün bir partiye desteğe dönüştürülmesindedir.

AKP’nin dezavantajlarından birisi de son dönemlerde bazı isimler ve uygulamalar sebebiyle usulsüzlük ve yolsuzluklarla çok fazla anılmasıydı. AKP bu iddialar karşısında güven tazeleme konusunda yeteri kadar başarılı olamamıştır. AKP’nin yeni süreçte, usulsüzlük ve yolsuzluk iddialarına karşı daha güven verici adımlar atması gerekmektedir. Çünkü her iki etken de, AKP’nin güç kaybetmesinin iki ana sebebi olarak gözükmektedir. Doğal olarak yeni bir seçim süreci başlarsa, AKP’nin bu süreçte daha güven verici bir imaj var etmesi kaçınılmaz olacaktır.

Muhalefet kanadına bakıldığında AKP’nin tek başına iktidar olmasını engelleme stratejisinin başarılı olduğu görülmektedir. Ancak buna rağmen, muhalefet için güçlü bir başarıdan bahsetmek mümkün değildir. Bu seçimden olumsuz etkilenenler AKP ve CHP olmuştur. Çünkü AKP açık ara ile birinci parti olmasına rağmen tek başına iktidar olma gücünü kaybetti; CHP ise geçen seçimlerde aldığı oy ve milletvekilliğinin altına düştü. HDP ise bu seçimin en düşük oy alan partisi olmasına rağmen, en başarılı partisi olarak gözükmesi, barajı aşma hedefi gibi küçük bir hedefi önüne koyması ve bunda başarılı olmasıdır.

HDP’nin başarısı Türkiye demokrasisi açısından olumlu bir gelişme olmak ile birlikte özellikte terör silahını bir şekilde sistem için tehdit olarak kullanması henüz daha sistem ile tam barışamadığı şeklinde yorumlanmaktadır. Bu ise HDP’nin en büyük çıkmazı ve büyümesinin önündeki en büyük engelidir. Sayın Demirtaş’ın bir başka çıkmazı ise seçim zaferini solun ortak zaferi olarak değerlendirmesidir. Hâlbuki özellikle Kürt seçmenler arasında sol düşünceden oy oranı, alınan rakamların çok altındadır. Demirtaş’ın bir başka eleştirilen yanı ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı tek adam olmakla ve Davutoğlu’nu da onu gölgesinde kalmakla suçlamasına rağmen, sıkıştığında son sözün sahibinin İmralı’da olduğunu ifade etmesidir. Bu durum, Demirtaş’ın da bir bakıma kendi siyasetini değil gölge bir siyaseti yürüttüğü izlenimi vermektedir. Bu eleştirilere rağmen Demirtaş’ın Türkiye siyasetine renk kattığı konusunda genel bir kabul bulunmaktadır.

Türkiye’deki koalisyon çıkmazı, aslında Türkiye siyasetinin hukuk devleti, demokrasi ve insan hakları merkezli bir anlayış üzerine değil, ayrılıkçı inanç, ideoloji ve etnik köken temelli anlayışlar üzerine kurulu olduğunu göstermektedir. Türkiye muhalefetinin en belirgin ortak noktası ise Erdoğan karşıtlığı olarak gözükmektedir. Aslında bu partilerin Erdoğan karşıtlığı bir şekilde onları bir işbirliğine zorlayarak uzlaşı kültürünün artmasına vesile olmuştur. Çünkü eski siyaseti bilenler bu ülkede yıllarca CHP ve MHP’nin öncülük yaptığı sol ve sağ çatışmacı siyasetinin açtığı derin yaraları çok iyi bilmektedir. Yine Kürt ayrılıkçı siyasetinin de sebep olduğu terör ve can kayıpları hala hafızalarda canlı durmaktadır. Bu yüzden, ülke tarihinde birçok acının yaşanmasına yol açan sağ-sol ve Türk-Kürt çatışmalarının yaşattığı acılara bir daha dönülmemesi için bu üç partinin birbirine daha da fazla yakınlaşmasına ihtiyaç vardır.

Bu üç partinin birlikte kuracakları bir koalisyonun yaratacağı en büyük fayda, bu keskin ayırımların ortadan kalkması olacaktır. Aksi takdirde bu partilerin ülke partisi olabilmesi mümkün olmayacaktır. Bu yüzen çıkan tablodan son döneminde baskıcı bir anlayışa kayma eğilimi gösteren AKP’nin ileri gelenleri kadar muhalefet partilerinin ileri gelenleri de ders almalıdır.

Bir AKP-MHP koalisyonunun kurulması durumunda, çözüm süreci olarak nitelenen Kürtlerin sisteme demokratik katılımı süreci kısmen de olsa askıya alınmış olacaktır. Bilindiği üzere MHP’nin AKP’ye en keskin muhalefeti bu yönde olmuş ve olmaya devam etmektedir. Böyle bir koalisyon döneminde yapılacak anayasa değişikliği de doğal olarak Kürt siyaseti açısından kayıp olacaktır.

Bir AKP-HDP koalisyonunun oluşması durumunda ise aslında AKP’nin başından beri sürdürdüğü çözüm politikasının devam ettirilmesi imkânı doğacaktır. Bu yüzden Demirtaş’ın seçim sonrası AKP ile koalisyon kapılarını kapatması acele verilmiş bir karara benzemektedir.

Bir AKP-CHP koalisyonun olması durumunda ise en geniş tabanlı koalisyon olacağı için anayasa dahil her türlü değişimin kolaylıkla yapılması imkanı doğacaktır. Ancak bu durumda da CHP’nin önünde en büyük engel gördüğü Erdoğan’ı kabullenmesi gerekecektir. Bu ise CHP’nin ana çıkmazlarından birisi olacaktır.

Dışarından destekli bir hükümetin kurulması durumunda ise bu hükümetin uzun ömürlü olması mümkün değildir. Çünkü CHP ve MHP’nin içinde olduğu ve HDP’nin dışarıdan destek verdiği bir hükümetin ciddi adımlar atabilmesi mümkün değildir. Çünkü HDP bu desteği ancak Kürt açılımına destek verilmesi şartı ile verebilir ki, MHP’nin bunu kabullenmesi mümkün gözükmemektedir.

CHP-HDP azınlık hükümetinin kurulması durumunda ise MHP’nin de destek şartı Kürt açılımının devam ettirilmemesi şartına bağlı olacağı açıktır. Doğal olarak böyle bir hükümetin de uzun ömürlü olması mümkün olmayacaktır.

Bu seçeneklerden hiçbirisinin olmaması durumunda ise erken seçim kaçınılmaz olacaktır. Bu durumda da, AKP’nin tekrar tek başına iktidar olması seçeneği daha güçlü bir seçenek olarak gözükmektedir. Çünkü AKP’nin kendisine en yakın muhalefet partisine attığı fark %13 lük bir farktır ki, bu diğer muhalefet partilerinin oy oranlarına yakın bir faktır ve erken bir seçimde kapatılması mümkün gözükmemektedir.

Muhalefet partilerinin bir diğer çıkmazı ise Kıbrıs siyaseti ile ilgili açık ya da bilinen bir görüşlerinin kamuoyuna yansımamasıdır. Bir koalisyon oluşması durumunda, mevcut şartlarda Kıbrıs sorunu ile ilgili ortak bir politikanın belirlenmesi de oldukça güç olacaktır. Dolayısıyla Türkiye’deki siyasi belirsizlik, zaten birçok belirsizliği olan Kıbrıs sorununu daha da belirsiz hale getirmektedir. Bu durum özellikle Sayın Akıncı için bir açıdan bir başka çıkmaz yaratmaktadır. Sonuç olarak, demokrasi kültürünün yerleşmediği ülkelerde demokrasi çözüm kadar, çözümsüzlüklere de yol açabilmektedir. Dolayısıyla bir ülke sisteminin demokratik olmasından daha önemli olan, o ülke demokrasi kültürünün, sorunları demokrasi içinde çözecek kadar gelişmiş olmasıdır.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/turkiye-de-koalisyon-krizi-ve-koalisyon-ihtimalleri/7793

yusuf

Demokrasi Belası

Demokrasi Belası

İnsanlık, halkları ezen iktidarların yarattığı sıkıntıları aşmak için çare aramış ve bu arayış neticesinde demokrasiyi bir çözüm aracı olarak geliştirmiştir. Ancak demokrasi, sistem olmaktan çok bir düşünce ve davranış biçimidir. Çünkü sistemler insanların duygu ve düşüncelerinde etkili oldukları oranda, yaşama geçerler. Yaşama geçen demokratik duygu ve düşünceler, toplumun demokrasi kültürünü belirler.

Dikkat edilirse demokrasi kültürünün zayıf olduğu ülkelerde demokrasi bir çözüm aracı olmak yerine sorunları meşrulaştıran bir dayatma aracına dönüşmektedir. Bu sorunun çözümü için, demokrasi ile birlikte hukukun üstünlüğü de sistemin olmaz ise olmazı haline getirilmiştir. Doğal olarak çağımızda hukuktan söz etmeden demokrasiden söz edebilmek mümkün değildir.

Aslında çağımızda demokrasi toplumun iradesini ifade ederken, hukuk demokrasi içinde ortaya çıkan farklı iradelerinin birbiri ile olan ilişkilerinin nasıl olacağının sınırlarını ifade etmektedir. Dolayısıyla demokrasilerde esas sorun, toplumsal iradeyi temsil eden demokraside değil, demokrasinin sağladığı özgürlük ortamının bir sonucu olarak ortaya çıkan farklı iradelerin ortak hukukunun oluşturulmamasından kaynaklanmaktadır.

Demokratik sistemlerde toplumsal irade kamu gücünü oluşturmaktadır. Esas sorun bu gücün kullanılma biçiminde ortaya çıkmaktadır. Demokratik sistemlerde esas amaç toplumsal iradeyi temsi eden kamu gücünün kimler tarafında kullanılacağını, halkın iradesi ile belirlemektir. Ancak demokrasi tek bir iradenin toplamı değil; demokratik toplumu oluşturan birçok farklı iradenin toplamıdır.

Doğal olarak halkın toplam iradesini temsil etmeyen demokrasiler, gerçek demokratik kültürü de temsil etmezler. Gerçek demokratik kültürü güvence altına almayan hukuk sistemlerinin, demokratik hukuk sistemleri olduğu ileri sürülemez. Bu yüzden demokrasinin egemen olduğu ülkelerde demokrasi sorunundan çok demokrasi kültürü ve demokratik hukuk sorunu vardır.

Kuzey Kıbrıs ve Türkiye’de temel sorun demokrasi kültürü sorunudur. Bu sorun, her iktidar değişiminde yeninde su yüzüne çıkmaktadır. Partizanlığa dayalı baskı, farklılıklara hoşgörüsüzlük, temel insan hakları ihlallerinin tümünün arkasında demokrasi eksikliği değil demokratik kültür eksikliği bulunmaktadır.

Demokratik kültürün güçlü olduğu ülkelerde doğal olarak, hukuk devleti anlayışı da güçlü olur. Bunun bir neticesi olarak da, değişen iktidarlar birey ve toplulukların temel hak ve hürriyetlerini ihlal etme iradesini göstermezler. Çünkü böyle bir irade, demokrasinin esası olan kamu gücünün halkın ortak iradesi doğrultusunda kullanılması ilkesine aykırıdır. Halkın iradesi ile elde edilen kamu gücünün halkın birlikte yaşama ortak iradesine karşı kullanılması ise demokrasinin bir çözüm değil, belaya dönüşmesine yol açmaktadır. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, demokrasi kültürünün gelişmediği ülkelerde, demokrasi halkın gerçek iradesini değil, demokrasiyi kullanarak gücü eline geçiren belli bir gurubun istediğini yapma iradesini ifade etmektedir. Bizdeki temel siyasi sorun bu anlayıştan kaynaklanmaktadır.

Yeni Müzakere Süreci

Yeni Müzakere Süreci

Cumhurbaşkanı Akıncı’nın görevi devralması ile Kıbrıs sorununun çözümü ile ilgili umutlar yeniden artmış gözükmektedir. Hatta 2015 yılının çözüm yolu olacağı Türkiye ve KKTC üst düzey yetkilileri tarafında dillendirilmeye başlandı. Erken ve adil bir çözümün tarafların faydasına olduğuna inanıyorum; ancak 2015 yılı içinde bir çözüme ulaşılabileceği fikrini gerçekçi görmüyorum. Çünkü Sayın Akıncı’nın ve müzakere heyetinin Kıbrıs meselesinin detaylarına vakıf olması ve Güney Kıbrıs ile ortak bir plan hazırlayarak BM ile diğer ilgili tarafları ikna ederek bu planı halkların oylamasına sunması daha fazla bir zaman isteyecektir.

Ayrıca KKTC siyasetindeki istikrarsızlığın yanısıra, Türkiye’deki genel seçim sonuçlarının belirlenerek yeni hükümetin kurulması ve de bu hükümetin Kıbrıs sorununun çözümü için inisiyatif yüklenmesi 6 aydan daha fazla bir süre isteyecektir. Ayrıca Güney Kıbrıs kamuoyu, tüm ekonomik sıkıntılara rağmen hala daha ciddi anlamda bir çözüm iradesine kavuşmuş değildir.

Bilindiği üzere Güney Kıbrıs kamuoyu, genel olarak Türkler ile bir ortaklık devletine karşıdır. Son dönemde yaşanan sıkıntılar, kamuoyunda çözüm yönündeki iradeyi güçlendirmiş gibi gözükse de, hala daha Güney siyaseti için çözümü savunmak siyasi bir risk taşımaktadır. Bu yüzden Anastasiades’in tekrar aday olmayı düşünmesi durumunda, eskiden olduğu gibi çözümü savunup savunmayacağı belli değildir.

Bence Sayın Akıncı’nın Cumhurbaşkanlığını kazanması, Anastasiades için iyi olmamıştır. Çünkü Anastasiades Eroğlu’na karşı kendisini çözümü savunan lider olarak Dünya’ya lanse edebiliyordu. Ancak Akıncı’nın seçilmesi ile artık elinde böyle bir koz kalmamıştır. Doğal olarak Anastasiades şimdi çözümü daha ciddi şekilde düşünmek zorunda kalacaktır. Çünkü çözüme ulaşılmasının uzaması ve Güneyde yeniden başkanlık seçimine yaklaşılması durumunda, kamuoyu baskısı sebebiyle Anastasiades’in çözümü savunması zorlaşacaktır. Böyle bir gelişmenin olması durumunda, Kıbrıs sorununun erken zamanda çözümü de mümkün olmayacaktır.

Tüm bu şartlar içerisinde, yeni müzakere sürecini değerlendirdiğimizde, erken bir çözümden bahsetmek için erken olduğu sonucu çıkmaktadır.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/yeni-muzakere-sureci/7583

yusuf