Kategori arşivi: Uncategorized

Din İstismarı (I)

Din İstismarı (I)

İstismar, bir şeyi kendi gayesine aykırı olarak özel menfaat etme amacıyla kullanmayı ifade eder. Din istismarı, gerek siyasi arenada, gerekse sosyal yaşamımızda sık sık tartışma konusu olmaktadır. Bu konu Kuran’da da yer almıştır. Tevbe süresinin 34. ayetinde bazı din adamlarının, insanların mallarını haksız yollarla yedikleri belirtilerek, bu tür istismarlara dikkat çekilmiştir. Bu ayetten anlaşılacağı üzere, insanın emeği ve alın terinin korunmadığı, din kisvesi altında yürütülen ve haksız çıkar sağlayan her türlü ilişki din istismarı anlamına gelir. Çalışmadığı halde, dindar insanlardan topladığı paralarla zenginleşen ve de kendilerine tabi olanlara mütevazı ve alçakgönüllü olmayı emrederken, kendileri lüks ve gösteriş içinde yaşayan din adamları bunu bilerek yapmaları durumunda, din istismarcıları kapsamına; bilmeyerek yapmaları durumunda ise Kuran’da cahiller olarak nitelenenler kapsamına girerler. Çünkü Kasas Süresi’nin 5. ayetinde, dinin gayelerinden birisinin, ezilenlerin haklarını korumak olduğu açıkça ifade edilerek, bu gayeye aykırı davranışların istismar kapsamına gireceğine işaret edilmiştir.

Din istismarı kapsamına giren bir başka eylem de, inananlar üzerinde hâkimiyet kurabilmek için din adına yapılan içtihat ve yorumları akıl ve bilimin denetimi dışına taşıyarak tartışılmaz bir otorite haline getirmektir. Zira Yunus süresinin 20. ayeti, aklını kullanamayan toplumların azaba uğradıkları belirtiliyor. Hz. Peygamber de bir hadisinde, insanların ibadetten çok akıllarının üstünlüğü ile değerlendirildiklerini ifade etmesi, insanın aklını kullanmasını önemine işaret etmektedir. Dolayısıyla insanların akıllarını kullanmalarını engelleyerek düşünme ve sorgulamaktan alı koymak, dinin ana gayesine aykırı bit tavır olduğundan, bilerek yapılması durumunda din istismarı; bilmeden yapılması durumunda ise cahillik kapsamına girer.

Din istismarı kapsamına giren bir başka eylem ise, insanlığın ortak insani değerlerini tahrip ederek, insanlar arasında din, mezhep ya da etnik düşmanlıklara yol açmaktır. Zira dinin ana gayesi, varlıklar arasındaki ilişkileri düzenleyen ahlaki yasaları korumak ve geliştirmektir. Hz. Peygamberin bir hadiste belirttiği gibi, evrenin dengesini koruyan ana prensip adalettir. Yeryüzündeki tüm haksızlıkların temelinde, ayırımcılığa dayalı adaletsizlikler yatmaktadır. Bu yüzden, bilinçli olarak adalet prensibine aykırı yapılan her türlü dini yorum, kul (insan) haklarının ihlali olacağından din istismarı kapsamına girer.

Allah inancı temelinde bir düşünceye sahip olunmadığı halde, şahsi menfaat elde etmek için dindar görünmek de din istismarı kapsamına girer. Yine, siyasi amaçlar için din karşıtı veya taraftarı görünmek de din istismarı kapsamına girer. Zira bu davranışın temelinde de, dini kullanarak ya da din karşıtlığı yaparak menfaat elde etme arzusu yatmaktadır.

Dininin istismar şekillerinden birisi de, evlenecek çiftler arasında sevginin olmadığı bilindiği halde, dini otoriteyi kullanarak birilerini sevgisiz evliliğe zorlamaktır. Çünkü Kuran, Rum süresinin 21 ayetinde erkek ve kadın beraberliğinin temelini karşılıklı sevgi ve merhametin oluşturduğunu açıkça belirtmektedir. Dolayısıyla dini otoriteyi kullanarak, dinin temeli olan sevgiyi tahrip ederek, sadece evliliği bir tarafın ihtiraslarının giderildiği bir eyleme dönüştürmek, din istismarı kapsamına girer. Bundan dolayı Bakara süresinin 229. ayetinde eşlere, iyilikle geçinme ya da güzellikle boşanma tavsiye edilmektedir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, gerek dindarlar tarafından olunsun gerekse din karşıtları tarafından olunsun, iyi niyetten yoksun olarak, gayri meşru bir menfaat elde etmek için dinin lehine ya da aleyhine yapılan her türlü eylem ve söylem din istismarı kapsamına girer. Bu tür eylem ve söylemler bilinçli olarak yapılmıyorsa; cahillik olarak değerlendirilirler. (Yusuf Suiçmez, Havadis)

Akıl, Din ve Eleştiri

Akıl, Din ve Eleştiri

İnsanı diğer canlılardan farklı kılan, sahip olduğu düşünme yeteneğidir. İslam geleneğinde insanı şerefli ve sorumlu kılan bu özelliğidir. Aklın en temel özelliği ise eleştiri yeteneğidir. Bu yeteneğini kaybeden insan ve toplumların gelişmesi imkânsızdır. Allah: “Allah, aklını kullanamayanları cezalandırır” ayeti ile bu gerçeğe işaret etmiştir. İslam geleneğinde akli eleştirinin kabulü, hakikati bulma niyetiyle yapılmasına bağlanmıştır. Çünkü akıl, insanın duygularının etkisi altında hareket eder.

Duygu dünyası iyi niyetten beslenmeyen insanlar için akıl, sadece kişinin egosu doğrultusunda hareket ettiği için, bencilliğe ve haksızlığa hizmet eder hale gelebilir. Bundan dolayı duygu dünyası bozuk olan insanların, düşünce dünyasının doğru olması mümkün değildir. Dolayısıyla insan düşüncesinde sağlıklı bir gelişmenin sağlanabilmesi için, insanın düşünce dünyası gelişirken, insani duygularında geliştirebileceği bir sosyalleşme sürecine girmesi gerekir. Aksi takdirde, aklın yapıcı yönünü kaybolarak yıkıcı yönü öne çıkmaya başlar.

Medeniyet ve insan hakları gibi kavramların, çağdaş siyasi sistemlerin kuruluş felsefelerinde var olmasına rağmen, savaş, zulüm ve haksızlıkların insanlığın zorunlu kaderiymiş kabul görmüş olması, bilimsel akıl ile duygusal akıl arasındaki bu dengenin korunamamasından kaynaklanmaktadır. Bu denge modern düşüncede, insanın duygu alanının ihmal edilmesi; din alanında ise akli eleştirinin ihmal edilmesi şeklinde tezahür etmektedir. İnsanlık için doğru olan yol, her iki alanında birbirini tamamlayarak gelişmesidir. Bunun sağlanabilmesi için, modernizmin kaynağı olan seküler aklın dine, dinî aklın da seküler akla yaptığı eleştirilerin dikkate alınması gerekir. Çünkü bu eleştiriler ileri safhalarda, insanlık için asgari müşterek olarak kabul edilebilecek ortak akıl ve ahlakın oluşumunu sağlayacaktır. Bu akıl ve ahlakın oluşabilmesi için her iki aklın da, ön yargılardan kurtularak birbirini anlama sürecine girmeleri gerekmektedir. Bu süreçte, gerek modern seküler akıl, gerekse dinî akıl birbirlerine yönelttikleri eleştirileri anlamsız ve düşmanca değerlendirme yerine, kendilerindeki eksiklik ya da yanlışlığın giderilebilmesi için bir fırsat olarak değerlendirmeleri gerekir. Ancak bu anlayışın gelişmesi ile birlikte yaşama kültürü gelişebilir. Dolayısıyla ne dinin moderniteye yönelttiği eleştirilerin bütünü, insanlığın ortak kazanımları olan demokrasi, laiklik ve cumhuriyete karşıdır; ne de laiklik, demokrasi ve cumhuriyet adına dine yöneltilen eleştirilerin bütünü dine karşıdır. Sağlıklı bir eleştiri ortamında, bu farklı fikirler daha doğru ve huzurlu bir yaşam alanının oluşmasına katkı sağlayabilirler. Çünkü ister dini olsun, ister seküler olsun, denetim dışı kalan tüm otoriteler insan hak ve hukukuna saygı merkezinden uzaklaşarak, istismara açık hale gelebilirler. Dolayısıyla bazen birbirine zıt olarak görülen şeyler; aslında sistemin bütününü oluşturan denge unsurları olarak işlev görürler. Ancak bu zıtlıkların dengede tutulabilmesi için farklılıkları koordine eden ortak akılcılığın geliştirilmesi gerekir. Zira akıl, farklılıkların kaynağı olduğu kadar, farklılıkların koordinasyonunu da sağlayan merkezdir. Bazı toplumlar, bazen din adına, bazen de devletin ideolojisi adına bireysel düşünceyi sınırlayarak, aklın eleştiri alanını kısıtladıklarından, bireyin gelişme sürecine katılmasını engellerler. Bu tür toplumlarda gelişmenin temeli olan düşünce alanı oluşmadığından, gelişme de olamamaktadır.

Bazı toplumlar ise bireysel düşünceyi sınırlamamasına rağmen, ortak akıl alanını yaratamadıkları için toplumsal gelişme sürecine girememektedirler. Bu tür toplumlar aklın düşünce yeteneğini kullanamadıklarından dolayı değil; ortak akıl yaratamadıkları için toplumsal gelişme sürecine dahil olamamaktadırlar. Çünkü bu tür toplumlarda fikir hürriyeti olmasına rağmen, fikir hürriyetine saygı ve ortak akıl yaratma becerisi bulunmamaktadır. Bireyler ve toplumlar, eleştirinin aşağılama ya da düşmanlık olmadığını; aksine bir yol gösterme olduğunu fark ederek, fikir hürriyetini ortak akla dönüştürüp karşılıklı anlayışı geliştirebilirlerse, sosyalleşme ve gelişme sağlayabilirler. (Yusuf Suiçmez, Havadis)

Semavi Dinlere Göre Hayatın Amacı ve Dindarlık

Semavi Dinlere Göre Hayatın Amacı ve Dindarlık

Müslümanlık, Hristiyanlık ve Yahudilik gibi semavi dinlerin öğretilerine baktığımızda, hepsinin de esas gayelerinin insanın mutluluğunu sağlamak olduğunu görürüz. Felsefenin de temel konularından birisi olan bu konuyu, bu yazımızda sadece semavi dinler açısından ele alacağız. Semavi dinlere göre, insanın dünya serüveni “Adem ve Havva’nın cennetten kovulması” hikayesi ile başlar. Mevlana’nın, Mesnevi’nin başında anlattığı ayrılık da, aslında insanın özünden, mutluluğun zirvesini ifade eden cennet ortamından ayrılışını anlatır. Kutsal kitapların ortak konusu olan bu hikâyeye göre Âdem ve Havva cennette sorunsuz ve mutlu olarak yaşıyorlardı. Allah onları cennete koyarken: “Şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz” diyerek, cennette güven huzur içerisinde yaşamanın bazı yasaklara tabi olduğu konusunda uyardı. Bu hikâyenin devamında şeytanın onları aldatarak, bu yasakları çiğnemelerine vesile olduğu, bunun bir neticesi olarak da insanoğlunun cennetten çıkarılarak, dünyaya gönderildiği anlatılır. Birçok din âlimi, bu hikâyedeki yasak ağacın ne olduğunu tartışıp durdular. Hâlbuki bu hikâyenin, birlikte yaşamanın beraberinde sorumluluk sınırını belirten yasakları ve huzurlu bir yaşam için uyulması zorunlu ilkeleri anlattığı şeklinde anlaşılsaydı, çok daha gerçekçi ve faydalı olunacaktı. Dolayısıyla, bu hikâyeden çıkarılacak olan ana ders: Toplum yaşamında, birlikte yaşamanın getirdiği karşılıklı sorumluluk gereği bazı kural ve yasakların zorunlu olduğudur. Kuralsız ve yasaksız bir hayat, karşılıklı sorumluluğun olmadığı anarşist bir hayat demektir. Bilindiği üzere, anarşist bir ortamda haklıyı, akıl ve vicdanın ortak sesi olan hukuk değil; güç belirler. Haklıyı gücün belirlediği bir ortamda ise huzur ve güvenden bahsetmek mümkün değildir. Çünkü güç, genelde içinde korkuyu da taşır ve güce dayalı yönetimler korkuya dayalı yönetimlerdir. İnsanların güçlüye boyun eğmelerinin altında yatan ana sebep, gücün içinde saklı olan bu korku psikolojisidir. İnsanların genellikle kendilerine en yüksek güveni verenin değil; korkuyu salanın emri altına girmelerinin arkasında yatan ana sebep gücün yarattığı bu korku psikolojisidir. Bugünkü dünya düzenini ve de din anlayışını değerlendirdiğimizde, güvene değil; ağırlıklı olarak güce ve korkuya dayalı bir din ve dünya anlayışının hâkim olduğunu görürüz. Bun durumdan kurtulabilmek için, insan hak ve hürriyetlerini esas alan güvene dayalı yeni bir dünya ve din anlayışı geliştirmemiz gerekir. Bunun için de dini metinleri bu anlayış doğrultusunda anlamamız ve yorumlamamız lazımdır.

Bu anlayış doğrultusunda Âdem ve Havva hikâyesini değerlendirdiğimizde, bu hikâyedeki meyvenin, birlikte yaşamanın ilkelerini, Âdem’in bu meyveyi yemesi ise birlikte yaşamanın zorunlu kıldığı ilkeleri çiğnenmesini ifade ettiğini söyleyebiliriz. Âdem ve Havva’nın cennetten çıkarılması ise, insanın huzur ortamından uzaklaşmasını anlatır. Dolayısıyla bütün dinlerin ortak hedefi, insanın bu huzur ortamına tekrar dönüşünü sağlayacak olan ahlaki olgunluğu gerçekleştirmek için çalışmak olmalıdır. Bu olgunluğa erişmeden, cennete girebilmek hayal olur. Çünkü cennetin düşünce ve ruhaniyetine erişmeden, cennete girebilmek mümkün değildir. Cennet yaşamına erişebilmek için insanın düşünce ve duygularının o ortama uyum sağlayabilecek olgunluğa erişmesi gerekir.

Kuran-i Kerim’de zikredilen cennetten kovulma olayının devamında, Hz. Âdem’in, Allah’a tövbe ederek tekrar geri dönmeye çalışması, insanın cennete, yani huzur ve mutluluğa dönüş arzusunu ifade eder. Çünkü insanın esas anavatanı Cennettir ve bu Dünya’ya gönderilme amacı: Ruhundaki sapmayı düzelterek, tekrar esas anavatanı olan cennette yaşayabileceği olgunluğa erişmesini sağlamaktır. Buradan anlaşılan şudur ki: İnsanın cennet hayatına yeniden dönebilmesi için duygu ve düşünce dünyasında, onun tekrar cennet ortamında yaşayabilmesini sağlayacak bir dönüşümü başarması gerekir. Aslında dua ve ibadetin esas amacı da bu dönüşümü sağlanmaktır. Çünkü dua ve ibadet, Allah’ın kendisi için bizden istediği şeyler değil; aksine insanların bu dönüşümü sağlayabilmeleri için ilahi rahmetin yol göstericiliğidir. Bu yüzdendir ki bazı tasavvuf âlimleri, insanın kemale ermesi durumunda, ibadetlerin zorunluluğunun ortadan kalktığını ileri sürmüşlerdir. Bu anlayışın temel mantığı, “vasıta gayeye ulaşana kadar gereklidir” şeklinde özetlenmiştir. Bu anlayışa göre din, insanın kendisini anlama ve yeniden inşa etmesinin bir vasıtasıdır. Bu inşa hareketi, insanın, tüm insanı vasıflarını olgunlaştırarak cennette yaşayabileceği bir duygu ve düşünce düzeyine erişene kadar devam eder. Ancak burada var olan sorunlardan birisi, insanın kemale erdikten sonra tekrar düşüşe geçişinin mümkün olup olmadığıdır. Bazı âlimler yükseliş ve düşüş süreçlerinin sürekli olduğunu; dolayısıyla insanın Allah’a yönelme ile ibadetten vazgeçmemesi gerektiğini belirtirler. Hz. Muhammed’in ve diğer peygamberlerin yaşamlarına bakıldığında, uygulamalarının bunu destekler nitelikte olduğu görülür.

Kuran’daki cennet tasavvuruna baktığımızda, cennetin tam bir huzur, güven ve özgürlük ortamı olarak tasvir edildiğini görürüz. Bundan çıkan sonuç: Özgürlük, huzur ve güvenin, dindarlığın ana ruhu olduğudur. Bundan dolayıdır ki cennet ortamındaki huzur, güven ve özgürlük ortamının sağlayıcısı, asker polis ya da başka güçler değil; insanın içerisindeki imandır. Bu yüzdendir ki iman kelimesinin türetildiği kelimenin kökü olan “emn” kelimesi “güven” demektir. Dolayısıyla güvenilirlik, hem medeni bir toplum olmanın hem de dindar olmanın olmazsa olmazıdır. (Havadis Gazetesi köşe yazısı)

Din Adamı olmak ne demektir?

Din Adamı olmak ne demektir?

Dilimize yerleşmiş olan hem siyasi hem de sosyal yaşamımızda önemli bir yer tutan kavramlardan birisi de “Din Adamı” kavramıdır. Aslında ne Kuran-i Kerim’de ne de Hz. Muhamed’in sünnetinde din adamı diye bir kavram bulunmamaktadır. Bu kavram devlet sistemi içerisinde özellikle laiklik anlayışının gelişmesine paralel olarak bir meslek üyesini ifade eden kavram olarak kullanılmaya başlanmıştır. Ülkemizde din adamı deyince imam, müftü ya da dini kurumların başında yer alan başkanlar anlaşılmaktadır. Bunların görevlerine gelince farklı siyasi sistemlere göre değişmektedir. Bizim sistemimize göre din adamı bir devlet memurudur ve siyasi bir amaca hizmet etmek için görev yapmaktadır. Çünkü devlet, yani siyasi iktidar dini tamamen tekeline almıştır. Bundan dolayı da atamalar ve yükseltmeler hukuka göre değil, siyasi arzulara göre yapılabilmektedir.

Bu yüzden de her gelen iktidar, siyasi amaçları için kullanabileceği bir başkan atamanın peşine koşmaktadır. Bu durum laiklik ilkesi ile bağdaşmamaktadır. Bu yüzden Çin, Rusya ve birçok Avrupa ülkesinde dini kurum ve gruplara idari ve mali özerklik verilmiş böylece her inanç sahibi kendi duygu ve düşünce yapısına uygun olan grup ya da inanca katılarak, inanç ihtiyacını giderebilmektedir. Bu inanç guruplarının yaptıkları bağışlar ise başka bir gurup üyesi ya da bu inanca karşı olanlar tarafından gasp edilememektedir. (Devamını okumak için bağlantıyı tıklayın)

Başörtüsü ile Mini Etek

Başörtüsü ile Mini Etek

Kadınların kişisel bir tercih olarak başlarını örtmeleri ya da mini etek giymeler erkek siyasi ve bürokratları oldukça fazla meşgul ediyor. Her nedense bu sorunun doğrudan muhatabı olan kadınlar bu tartışmalara yok denecek kadar az katılıyorlar. Hâlbuki bu sorunun çözümü, sorunun esas muhatabı olan kadınlara bırakılmalıydı. Dolayısıyla da bu yazıyı da benim değil bir kadının yazması gerekirdi. Ancak erkek egemen bir toplum olmamız sebebiyle, bu işleri de tartışmak ve çözüme kavuşturmak, bu sorunun esas yaratıcıları olan biz erkeklere kalmıştır.

Bu konu insan hak ve hürriyetleri açısından ele alındığında, insan hak ve hürriyetlerine saygılı olan herkes, her kadının kendi giyimi ile ilgili karar verme hakkına sahip olduğunu kabul eder. Bu hak, birisinin inancına ters düştüğü ya da göz zevkine uymadığı için gasp edilemez. Daha açık bir ifade ile birisinin inançlarına ters düşüyor diye mini etek giyen bir bayanın kendi bedeni üzerindeki tasarruf hakkı engellenemeyeceği gibi, inancı gereği başını örten bir kadının da bu hakkı engellenemez. Bu anlayıştan hareketle KKTC Anayasasının 23. maddesi bu hak ve hürriyetleri koruma altına almıştır.

Bu meseleyi ahlaki açıdan ele alırsak, birisinin karısının ya da kızının kılık ve kıyafetine karışmak terbiye sınırlarını aşmak, bir başka ifade ile haddini bilmemektir. Bunun ötesinde, insanın kendi karısı ile kızının kılık ve kıyafetine karışması bile çağımızda bireysel hak ve hürriyetlere müdahale olduğu için kabul edilebilir bir davranış değildir. Çünkü her insan bir bireydir ve kendi tercihleri ile kimlik ve kişiliğini oluşturma hakkına sahiptir.

Meseleyi kültürel açıdan ele alırsak, hem örtünmenin hem de açıklığın insanlık kültür tarihinin bir parçası olduğunu görürüz. Bu durum, geçmişte böyle olduğu gibi bugün de böyledir. Dolayısıyla açık bir kıyafet tercihi her ne kadar kültürümüzün bir parçası ise kapalı bir kıyafeti tercihi de kültürümüzün bir parçasıdır. Bunun en açık kanıtı aynı aile içindeki fertlerin bile açık ya da kapalı giyinme konusundaki tercihlerinin farklı olmasıdır.

Meseleyi siyasi açıdan ele aldığımızda siyasi parti ve temsilcilerinin, o ülkenin tüm vatandaşlarından oy almayı hedeflemesi ve hukuk devletinin gereği olarak hiçbir vatandaşın hak ve hürriyetini kısıtlayıcı bir siyaset izlememesi gerekir. Çünkü ayırımcılık ve dayatmalara yönelik siyasetler, devleti, hukuk devleti olmaktan çıkararak ideoloji ve sınıf devletine dönüştürür. Bu ise devletin varlık sebebi olan birlikte yaşamayı sağlama misyonunu zayıflatarak kaos ortamının oluşmasına yol açar. Bunun bir neticesi olarak da devlet, özgürlüklerin korunduğu bir mekanizma olmaktan çıkarak; dayatmaları meşrulaştıran bir mekanizmaya dönüşür. Böyle bir devlet anlayışında değişen tek şey, devlet baskısının meşrulaştırılması için kullanılan araçlar olur. Bu araçlar dindar iktidarlar döneminde dini inançlar, din karşıtı iktidarlar döneminde ise irtica ya da buna benzer söylemler olur.

Bu konu kamu yararı açısında ele alındığında da, böyle bir ayırımcılığın yapılmasının kamu yararına olmadığı açık olarak görülmektedir. Çünkü kamu yararı demek, toplumsal ortak payda ve faydayı korumak demektir. Dolayısıyla bir sınıf ya da zümreye din ya da din karşıtlığı adına ayrıcalık sağlamak, kamu yararını korumak değil; aksine kamu yararını ortadan kaldırarak yerine zümre veya sınıf yararını koymak demektir. Böyle bir çelişkinin oluşmaması için, tercihini kapalı ya da açık kıyafetten yana kullanan bayanların, farklı tercihlerini temel bir insan hak ve hürriyeti olarak kabul ederek, her türlü baskıcı anlayışa karşı ortak bir tavır geliştirmeleri gerekmektedir. Aksi taktide, erkeklerin bunlar üzerinden siyaset yürütmeleri, kadınların ise bunun bir sonucu olarak her gelen iktidar veya otoritenin keyfine göre kılık ve kıyafet değiştirmeleri kaçınılmaz olacaktır.

Yeni Dünya Düzeni (Ütopya)

Yeni Dünya Düzeni (Ütopya)

İnsanlık tarihine baktığımızda savaşların yarattığı acı ve gözyaşları ile dolu bir tarih görürüz. Yaşama sevincini ifade eden Ramazan Bayramını kutladığımız bu günlerde de, bayram sevincini gölgede bırakan birçok acı olayı yaşıyoruz. Bu durum insanlığın mahkûm olduğu zorunlu bir kader değildir. Çünkü bunların yaşanmadığı bir dünya düzeninin kurulması mümkündür. Bunun kurulamamasının ana sebebi insanların evrensel barış ve hukuk bilincinin henüz bunu yaşama geçirebilecek düzeye ulaşmamış olmasıdır. Bunun olabilmesi için milli değerlerle birlikte insan haklarını esas alan evrensel değerleri de içeren milli eğitim politikalarının üretilmesi ve tüm dünyaya yaygınlaştırılması gerekmektedir.

Şu anda mevcut dünya düzeni git gide artan ulusal ve uluslararası sorunların çözümünde yetersiz kalmakta, hatta uluslararası düzenin kendisi hem ulusal hem de uluslararası birçok sorunun doğmasına sebep olmaktadır. Bunun en canlı örneklerinden birisi Kıbrıs sorunudur. Eğer uluslararası bir adil evrensen bir hukuk düzeni olmuş olsaydı, Kıbrıs sorunu dâhil birçok uluslararası sorun, kan ve gözyaşına ihtiyaç duymadan evrensel hukuka göre çözüme kavuşturulabilecekti.

Evrensel hukuktan kastettiğim, insanlığın ortak vicdanını temsil eden ve adalet esasına dayalı olan tüm insani değerleri ve diğer varlıkların haklarını içeren hukuktur. Çağımızda geçerli olan hukuk, güce dayalı olan güçlülerin hukukudur ki, bu aslında hukuk değil, bir tür hukuk istismarıdır. Çünkü hukukun meşruiyetinin kaynağı insan vicdanının derinliğinde bulunan adalet duygusudur. Bu duygunun temel misyonu insanın yaşamını ve onurunu korumaktır. Hukuk kelimesi ile aynı kökten türeyen “haksızlık” kelimesi de hukukun olmaması, yani insanın yaşamına ve yaşama sevincine olumsuz bir müdahalede bulunmayı ifade eder. Haksızlıkların insan ruhu ve bedeni üzerindeki en büyük tesiri insanın yaşama arzusunu zayıflatmak ya da yok etmektir. Bundan dolayı da haksızlığa uğradığına inanan insanlar, kendilerine zulmedeni cezalandırmada çaresiz kalınca ya saldırganlaşıyorlar ya da yaşama sevinçlerini kaybederek içlerine kapanıyor ya da intihar ediyorlar.

Zulme uğrayan insanların yeniden yaşam dönüşleri için kendilerine zulmedenlerin cezalandırılmasını arzularlar. Bu gerçekleşmeyince de isyan etmektedirler. Bu tür isyanlar ise bazen daha büyük zararlara ya da haksızlıklara yol açmaktadır. Birçok ulusal ya da uluslararası çatışmalar bu tür bir haksızlığa uğramışlık duygu ve düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Ulusal sorunların iç hukuk yoluyla, uluslararası sorunların da uluslararası hukuk yoluyla çözülememesi sebebiyle de, insanlık çatışma ve savaşlara mahkûm olmuş durumdadır. Bu sorunun çözümü aynı devlet çatısı altında yaşayan insanların adalet esasına dayalı birlikte yaşamalarını sağlayacak bir hukuk düzeni kurmaları ve sorunlarını bu hukuk sistemi içinde çözebilmelerine bağlıdır. Bunu başaramayan toplum ve devletler doğal olarak hukuksuzluğun getirdiği haksızlıklar sebebiyle sürekli bir çatışma ortamında yaşamak zorunda kalırlar.

Bu durum uluslararası sorunlar için de geçerlidir. Bugün yaşanan birçok uluslararası sorunun kaynağı, insanlığın ortak vicdanından kaynaklanan bir hukuk yerine belli güç merkezlerinin çıkarını koruyan bir hukuk anlayışının egemen olmasıdır. Hâlbuki uluslararası hukukun meşruiyet kaynağı insanlığın ortak vicdanıdır ve temel hedefi insanlığın ortak menfaattarını korumak olmalıdır. Günümüzde hâkim olan güçlüler merkezli hukuk anlayışa göre hukuk meşruiyetin kaynağı değil, meşrulaştırmanın aracıdır. Doğal olarak böyle bir anlayıştan adalet değil; hukuk istismarı ve zulüm doğmaktadır. Kıbrıs sorunu, dâhil, İsrail, Suriye, Irak, Afganistan, Afrika ve dünyanın birçok yerinde yaşanan sorunların temel kaynağı bu meşrulaştırıcı hukuk anlayışıdır.

Bu sorunun aşılabilmesi için dünya üzerinde egemen olan güçlerin, egemenliklerinin meşruiyetini evrensel hukuku temsil eden Dünya Anayasasından aldığı yeni bir anlayışın geliştirilmesi gerekir. Henüz daha bir Dünya Anayasası fikri oluşmuş değildir. Ancak insanlığın sorunlarının çözümü için bundan başka bir çıkar yol gözükmemektedir. Tabii ki Dünya Anayasa’sının oluşturulabilmesi için de bir Dünya Meclisi’nin oluşturulması gerekecektir. Bunun için de BM’nin yapısında köklü bir değişime gidilmesi ya da tamamen devre dışı bırakılması gerekir.

Tabii ki Dünya Meclisi’nin kurulabilmesi için de AB modeline benzer bir yapının tüm Dünyaya uygulanabilecek şekilde yapılandırılması gerekir. Avrupa Birliğinin sürekli genişleyerek, Avrupa Birliği Parlamentosunun bir Dünya Parlamentosuna dönüşmesi de mümkündür. Ancak bunun için BM gibi AB’nin de yapısında çok köklü değişime gidilmesi gerekir. Ancak AB’nin yapısının Yeni Dünya Düzenine uyum sağlaması BM’nin uyum sağlamasından daha kolaydır. Üçüncü bir yöntem ise AB ve BM’nin dışında; ancak AB ve BM’nin de birlikte çalışarak, bu her iki yapıdan tamamen bağımsız bir Dünya Parlamentosu ve bu parlamentonun hazırladığı katılımcı demokrasiyi esas alan bir Dünya Anayasa’sının oluşturulmasıdır. Bu anayasanın temel hedefi evrensel insan haklarını korumak ve uluslararası sorunları savaş değil, hukuk yoluyla çözmek olmalıdır.

Dünya Parlamentosunda ülkelerin iç hukuklarında çözemedikleri ve uluslararası hukuku ilgilendiren konular görüşülmeli ve bu parlamentoda her ülke nüfusu oranında temsil edilmelidir. Dünya Parlamentosunun yerine ülkelerin en üst yöneticileri olan başkan ya da cumhurbaşkanlarından oluşan bir Dünya Konseyinin kurulması da mümkündür. Ya da hem Dünya Parlamentosu hem de Dünya Konseyinde oluşan ikili bir yapılanmaya da gidilebilir. Böyle bir ikili yapılanmaya gidilmesi durumunda Dünya Parlamentosunda çözülemeyen ya da çözülemeyecek sorunlar bu konseye havale edilebilir. Tabii ki, alınan kararlara bir itiraz oluşması durumunda, sorunun kurulacak olan Dünya Anayasa Mahkemesi ya da uluslararası konularda uzmanlaşmış alt mahkemelere taşınması gerekecek. Dünya Anayasası Mahkemesi ise evrensel hukuk bilgisi ve bilinci olan çok üste düzey hukukçulardan oluşmalı ve bunlar tamamen bağımsız hareket edebilmelidir.

Bu yazıdaki fikirlerim her ne kadar ütopik gözükse de, mevcut ulusal ve uluslararası sistemlerin, insanlığın sorunlarını çözemediği dolayısıyla da insanlığın büyük çoğunluğunu mutlu edemediği gibi geleceğini de tehdit etmektedir. Dolayısıyla da bu sorunların çözümü için Yeni bir Dünya Düzeni fikri üzerinde tüm ülkelerin, farklı alanlarından yetişmiş olan ilim ehlinin kafa yorması gerekir. Hatta bunun için bazı üniversitelerde özel araştırma gruplarının oluşturulmasına ihtiyaç vardır. Bu ütopya gibi gözüken fikirler hayat bulmadığı müddetçe bayramları savaş ve gözyaşlarının gölgesinde kutlamak zorunda kalacağımızı unutmayalım. Bayramların savaş ve gözyaşlarının gölgesinde değil, huzur ve barış içinde kutlandığı günler dileğiyle, bayramınızı kutluyorum.

İşgalciler ile Beslemeler

İşgalciler ile Beslemeler

“İşgalciler”
ve “yobazlar” ile “Rumcular” ve “beslemeler” söylemleri KKTC siyasi literatürünün önemli argümanlarındandır. “İşgalci” ya da “yobaz” kim ve neden işgalci veya yobaz? “Rumcu” ya da “besleme” kim ve neden rumcu veya besleme? Bu sorunların cevabını ve bu söylemleri kullananların amacını tespit etmeden, KKTC’deki çarpık yapıyı analiz edemezsiniz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Kıbrıs Adası üzerinde uluslararası hukuktan kaynaklanan bir hakkı olduğu için; uluslararası hukuk nezdinde işgalci olarak değil müzakereci taraf olarak kabul edilmektedir. Peki, uluslararası hukuk Türkiye’yi işgalci değil de müzakereci taraf olarak görürken, bu ülkenin nimetlerinden yararlanan bazı çevreler ikidebir Türkiye’ye “işgalciler” diye niye bağırıp çağırıyorlar? Aynı şekilde birileri Türkiye’nin Kıbrıs adası üzerindeki varlığının tek meşru gerekçesi olan Kıbrıs Türk halkına neden besleme ya da rumculuk ithamında bulunuyor?

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/isgalciler-ile-beslemeler/2641

Kutsal iktidar devleti mi yoksa hukuk devleti mi?

Din İşleri Başkanlığı görevinden alınmamdan sonra, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve yönetim kurulu aleyhine Yüksek İdare Mahkemesi’nde açmış olduğum yürütmenin durdurulması davası sürecinde yaşadıklarım, bende hukuk ve devleti mi yoksa kutsal iktidar devleti mi olduğumuz konusunda bir çelişkinin oluşmasına yol açtı. Çünkü yaklaşık bir senedir devam eden mahkeme sürecinde altı kere davanın görüşülmesi için tarih belirlenmiş olmasına rağmen, her defasında bana makul gelmeyen gerekçeler sebebiyle dava ertelenmiştir. Ne ilginçtir ki altı dava görüşmesinde de hep avukatlar yargıcın yanına girerek bizden gizli olarak davanın görüşülüp görüşülmemesine karar verdiler. Bundan dolayı da bu süre zarfında davaya bakan yargıç ile bir kere bile yüz yüze gelmek nasip olmadı.

Avukatıma uygulamanın nedenini sorduğumda, bana teamülün böyle olduğunu söyledi. Ne yazık ki bu teamül, hukukun esası olan şeffaflık (aleniyet) ilkesine aykırıdır. Çünkü çağımızda geçerli olan Temel İdare Hukuku İlkeleri şöyle özetlenmektedir:

1) Güvenilirlik ve hukuk güvenliği (yasal kesinlik),

2) Açıklık ve şeffaflık,

3) Hesap verebilirlik,

4) Etkinlik ve etkililik.

Şeffaflığın olmadığı bir hukuk sisteminde, geriye kalan üç ilkenin varlığından söz edebilmek oldukça güçtür. En üst hukuk makamlarından birisi olan Yüksek İdare Mahkemesi’nin hukukun esası olan bu prensibi ihlal etmesi, adalet ve hukuk adına üzüntü verici bir durumdur. Bu uygulama ayrıca avukatın, haklarını savunmak için görevli olduğu davacının bilgisi olmadan onun adına hareket etmesini sağladığı için, avukatlık mesleğinin esası olan güven duygusunu da zedelemektedir.

Avukatımın bana bildirdiğine göre, dün yapılan altıncı görüşmenin erteleme sebebi, Davamıza bakan yargıcın yakında görev değişikliği yapacak olmasıymış. Anlaşılan davanın ilk yargıcı ile bundan sonra da mahkeme ortamında yüz yüze görüşmek nasip olmayacak. Gelen yeni yargıç da eskisi gibi davanın görüşülmesine başlamak için bir seneye ihtiyaç duyarsa ve seneye bu gelen yargıç da değiştirilirse ve de bu durum her yıl böyle davam ederse, o zaman bu davanın akıbeti ahirete kalacak demektir. Bu hukuki boşluk, Temel İdare Hukuku’nun birinci prensibi olan “güvenilirlik ve hukuk güvenliği (yasal kesinlik)” ilkesine aykırılık teşkil etmektedir.

Bu yargı süreci, halkımız arasında yaygın olarak bilinen “gecikmiş adalet, adalet değildir” sözünün ne kadar doğru olduğunu yaşayarak öğrenmemi de sağladı. Çünkü davanın esası olan olguların hatırlanması zaman aşımında zorlaştığı için, hukukun doğru şekilde tecellisi de zorlaşmaktadır. Bu gecikmeler ayrıca davacının mağduriyetlerini arttırarak, hukuk devleti değil de; hakimler devletiymişiz gibi bir intiba doğmasına yol açmaktadır.

Kur’an-ı Kerim’de, peygamberlerin ve kutsal kitapların gönderilme amacının, yeryüzünde insanlığın adalet ile hükmetmesini sağlamak olduğu açıkça ifade edilmektedir. Bu açıdan dinin, devletin ve de toplumun ayakta durmasının en güçlü teminatı adalet duygusudur. Bu duygunun kaybolduğu devlet, toplum ve dünyada huzur ve güvenin sağlanması imkansızdır.

Çağımızın hukuk devleti anlayışı doğmadan önce, devlet daha ağırlıklı olarak kral ya da dini otoritenin şahsında temsil ediliyordu. Bu otorite kutsal kitaplardan önce pagan inancına bağlı olarak güç ve güçlünün şahsında ortaya çıkıyordu. Daha sonra ise kutsal kitap ve metinlerin etkili olmaya başlamasıyla, yazılı metinler otorite haline gelmeye başladı. Ancak bu süreçte de otoritenin kral ya da dini makamlarda temsil edilmesi anlayışı egemenliğini sürdürmüştür. Kutsal iktidar devleti ve hukuk devleti arasındaki fark burada ortaya çıkmaktadır.

Demokrasinin gelişmesine paralel olarak egemenliğin kayıtsız şartsız halka ait olduğu anlayışı da gelişerek, Anayasa değişikliklerinde halkın iradesinin esas olduğu kabul edilmeye başlandı. Bunun bir sonucu olarak da Cumhurbaşkanı, Başbakan ve yargı organları dahil tüm devlet görevlilerinin yetkilerini Anayasa ve yasalardan almaları ve kamu menfaatini gözeterek hareket etmeleri hukuki bir zorunluluk haline geldi. Yüksek İdare Mahkemesi’nde Cumhurbaşkanı, Başbakan ve yönetim kurulu aleyhine açmış olduğum davanın esası da bu prensibe dayanmaktadır.

Havadis Gazetesi

16.10.2011 – 02:18