Kategori arşivi: Uncategorized

YASAKÇI DİNDARLIK İLE YASAKÇI ÇAĞDAŞLIK

YASAKÇI DİNDARLIK İLE YASAKÇI ÇAĞDAŞLIK

İslamiyet’e göre haramlar yasakları değil Allah’ın hudutlarını (hududullahı) yani bir başka ifade ile sorumluluk sınırlarını ifade eder. Bundan dolayı da Allah’ın bir şeyi haram kılması, insanların özgürlüklerini sınırlamak amaçlı değil; aksine özgürlüklerini korumak amaçlıdır.

Dinler ve dindarlık gündeme geldiğinde öncelikle yasaklarla (haramlarla) anılırlar. Hâlbuki İslamiyet’e göre haramlar yasakları değil Allah’ın hudutlarını (hududullahı) yani bir başka ifade ile sorumluluk sınırlarını ifade eder. Bundan dolayı da Allah’ın bir şeyi haram kılması, insanların özgürlüklerini sınırlamak amaçlı değil; aksine özgürlüklerini korumak amaçlıdır. Ne ilginçtir ki, bazı insanlar haramlardan en fazla bahseden ve yaşamı bir yasaklar yumağına dönüştüren hocalar ya da din adamlarını en bilgili ve en dindar insanlar olarak kabul ederler. Özgürlüklerden bahseden ve alanlarını genişletmeye çalışan din adamlarını ise düzenin adamı olmak ya da samimiyetsizlikle suçlarlar. Bu anlayışta olanları yasakçı dindarlar olarak niteleyebiliriz.

AMAÇ YASAK DEĞİL

Bu tutum, yasakçı dindarların genel bir tutumu değildir. Çünkü yasakçı dindarlar, bazen mistik, bazen de radikal bir tutum sergileyebilirler. Mistisizm, İslam kültürü içinde daha çok zühd ile açıklanmaktadır. Zühd ise insanın ruh ve düşüncesinin dünya yaşamından soyutlanarak uhrevi bir duygu ve düşünceye yönelmesini ifade eder. Bu yöneliş bazen insanı pasifleştirdiği için şiddetten uzak bir anlayışa sürükler ve bu tür bir yaşam tarzını tercih edenler, bunu ruhsal arınmanın bir vesilesi olarak kabul ederler. Bunu gönüllü yaptıkları için de, kendilerine yasakladıkları şeyleri başkalarına yasaklama gayreti içerisine girmezler. Bu özellikleri ile de özgürlüklere saygılıdırlar. Tasavvufi düşüncenin ileri gelen simaları genellikle bu anlayışa sahiptirler.

İnsanın iyi ya da doğru olduğuna inandığı şeyi yaşaması onu mutlu eder; ancak kendi iyi ya da doğrusunu başkasına dayatmaya kalkması hem kendisini hem de karşısındakini rahatsız eder. İnsanlar tabiatları gereği daha iyi ve doğru olana daha fazla meyillidirler. Bu yüzden kendimizdeki iyi ve doğru şeyleri, insanları rencide etmeden paylaşırsak sonuç olarak bunları bizden alırlar. Ancak bir dayatmaya girmemiz durumunda normal şartlarda bizden alacakları şeyleri dahi reddederler. Çünkü sadece zayıf karakterli insanlar zorbalığı kabul ederler.

ÖZGÜRLÜĞÜN İKİ HALİ

Zorbalığa dayalı yasakçı dindarlık anlayışı İslam’ın ve Kuran’ın temel ruhuna aykırıdır. Bu yüzden Kuran-i Kerim’de ”Dinde zorlama yoktur” denilmektedir. Bu konuda Kuran’da bir ayette ”(Ey Muhammed) Sen insanları zorla inandıracak mısın?”, başka bir ayette ise: ” (Ey Muhammed) Sen insanlar için bir hatırlatıcısın; zorlayıcı değil”, bir başka ayette de: ”Allah dileseydi yeryüzündeki herkes iman ederdi” denilerek Allah tarafından Hz. Muhammed de dini konularda insanları zorlamak konusunda uyarılmıştır. Doğal olarak Hz. Muhammed dâhil, hiç kimse insanları inanç konusunda zorlama hakkına sahip değildir. Çünkü inanç gönül işidir ve zorlamayı kabul etmez. Tabii ki, insan tabiatının zorlamayı kabul etmemesine rağmen, dini metinlerde güç kullanımı ve zorlamayı meşrulaştırıcı yorumlara açık bölümler de bulunmaktadır. Bu bölümler dinin esasını değil; şartlar içerisinde oluşan zorunlulukları ifade etmektedir. Bu yüzdendir ki İslam âlimleri, insanda esas olanın özgürlük olduğunu, kölelik ve kısıtlamaların ise arızi bir durum olarak ortaya çıktıkların kabul ederler. Bu itibarla da din âlimlerinin esas görevi yasakları arttırmak değil; özgürlükleri korumak ve genişletmek olmalıdır.

Özgürlükçü çağdaşlık anlayışı da iki farklı düşünce akımı şeklinde gelişmiştir. Bunlardan birincisi, her türlü farklı yaşam tarzına yaşama hakkı tanırken, ikincisi ise yasakçı din anlayışı gibi özgürlüğü sadece kendilerinden olana tanımıştır. Bundan dolayı da bu anlayışta olanları da yasakçı çağdaşlar olarak tanımlayabiliriz. Bunların yasakçı dindarlardan farkları, sadece yasakları korumak için ileri sürdükleri argümanlardadır.

YASAK DİNİ DEĞİL

Yasakçı dindarlar ile yasakçı çağdaşların egemen oldukları toplumlarda din ve çağdaşlık temelli çatışmalar daha üst düzeyde yaşanır. Özgürlükçü dindarlık ile çağdaşlığın egemen olduğu toplumlarda ise sosyal barış ve demokrasi daha üste düzeyde yaşanır. Çünkü özgürlükçü çağdaşlık anlayışı toplumun değişen şartlarına göre yeni özgürlük alanlarını oluştururken; özgürlükçü dindarlık anlayışı da insanlığın geçmişten gelen inanç ve değerlerini koruma misyonunu yürüterek birlikte insanlık medeniyetinin bir bütün olarak korunmasını sağlarlar. Böylelikle uzlaşı kültürünün de gelişmesine katkıda bulunurlar. Yasakçı dindarlık bugünü; yasakçı çağdaşlık ise dünü inkâr ettiği için çatışmacı anlayışı temsil ederler. Bu özellikleri ile de medeniyeti oluşturan inanç ve kültürleri bir bütün olarak korumak yerine, onları çatıştırarak, birisi medeniyetin önemli bir unsuru olan geçmişi diğeri ise medeniyetin diğer önemli unsuru olan geleceği tehdit altına alırlar. Bunun hem geçmişte hem de yaşadığımız çağda birçok örneğini görebilmekteyiz.

Davutoğlu’nun İstifası (Türkiye Gündemi)

Davutoğlu’nun İstifası (Türkiye Gündemi)

Ülkelerin demokrasi kültürü halkın siyasete ilgisi ve siyaseti yorumlayabilme bilincine göre gelişmişlik gösterir. Bir başka ifade ile siyasete ilgisi ve siyaseti yorumla becerisi olmayan halkların demokrasiden yeteri kadar istifade edebilmeleri mümkün değildir. Bundan dolayı da her siyasi olayın halk tarafından takip edilerek yorumlanması gerekmektedir. Bu anlayış doğrultusunda Türkiye siyasetinde yaşanan son gelişmeleri değerlendirmeye çalışacağım.

Sayın Erdoğan ile Davutoğlu arasındaki bazı fikir ayrılıkları çeşitli zamanlarda gündeme gelmiş olmasına rağmen, istifası bir çok kişi için sürpriz olmuştur. İstifa ile ilgili yorumlar iki farklı anlayışı yansıtmaktadır. Bunlardan birincisi, Başbakan Davutoğlu’nun istifasının siyasi bir taktik olduğu yönündedir. Bu yorumu yapanlar, görüşlerini Davutoğlu’nun istifa sonrası yaptığı ılımlı ve olumlu açıklamalara dayandırmaktadır. Bu anlayışa göre, istifanın ana hedefi erken seçime zemin hazırlayarak AKP’nin Anayasa değişikliğini yapabilecek güce kavuşmasını sağlamaktadır.

İkinci anlayışa göre ise istifanın ana sebebi Erdoğan’ın AK Parti üzerindeki hakimiyetini sürdürme ve pekiştirme isteğidir. Bu görüş özellikle muhalefet partileri tarafından ileri sürülmektedir.

Bu iddia sahipleri Erdoğan ve Davutoğlu arasında çeşitli zamanlarda ortaya çıkan fikir ayrılıkları ile yakın zamanda bazı MYK üyelerinin Davutoğlu’nun parti içindeki yetkilerinin kısıtlanmaya çalışılmasını Erdoğan’ın müdahalesi olarak yorumlamaktadırlar. Muhalefetin bu iddiasını doğrulaması için özellikle MYK tarafından Başbakan’ın yetkilerinin kısıtlanmaya çalışılmasında Cumhurbaşkanı’nın etkisi olduğunun kanıtlanması gerekir. Başbakan Davutoğlu’nun konuşmalarından yol arkadaşlarından yani MYK üyelerinden şikayetçi olduğu anlaşılmaktadır. MYK seçimlerinde daha çok Sayın Erdoğan’a yakın isimlerin seçildiği basında yer almıştı. Dolayısıyla MYK’daki Erdoğan’a yakın bazı isimlerin Davutoğlu’nun artan siyasi gücünden rahatsız olmuş olması da muhtemeldir. Eğer Davutoğlu, uzlaşı ile değil de seçilere partinin başına gelmiş olsaydı parti içindeki konumu çok daha güçlü olacaktı.

MYK üyelerinin il ve ilçe başkanlarının seçimi yetkisini Başbakan’dan almak istemeleri tamamen parti içi yönetimle alakalı bir yaklaşım farkı da olabilir. Çünkü bazı MYK üyelerinin il ve ilçe başkanlarının seçiminin başkandan alınıp MYK’ya devrini daha demokratik bir yöntem olarak görmüş olabilmeleri de muhtemeldir. Bu durumda sorunun temel kaynağı Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasındaki yaklaşım farkı değil MYK ile Başbakan arasındaki yaklaşım farkı olmuş olur. Yani Sayın Davutoğlu’nun MYK’nın tavrını parti içi otoriteyi kaybetmek olarak değerlendirmiş olması da muhtemeldir. Yol arkadaşları ile ilgili yapmış olduğu şikayet böyle bir düşüncenin oluşmasını sağlamaktadır. Doğrusu ben yol arkadaşlığı ile ilgili şikayetinden tam olarak MYK üyelerinin mi yoksa Cumhurbaşkanı’nın mi yoksa her ikisini de kastedildiğini anlayabilmiş değilim.

Gerek MYK üyeleri gerekse Davutoğlu’nun bu konuda herhangi bir açıklama yapmamış olmaları, sorunun Cumhurbaşkanı ve Başbakan arasında yaşanmış bir sorun olduğu yorumlarının yapılmasına yol açmaktadır. Basında yer alan açıklamalara bakıldığında, yaşanan istifanın bu şekilde algılandığı anlaşılmaktadır. Bu yüzden de istifanın ana sebebinin parti içi yönetimle alakalı bir sorun mu yoksa Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasında yaşan bir sorun mu olduğunun açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Şüphesiz sağlıklı demokrasinin olmaz ise olmazı şeffaf yönetimdir. Ülke demokrasisinin gelişmesi için Başbakan’ın istifası ile sonuçlanan gelişmelerin her yönüyle tartışılarak aydınlatılmasına ihtiyaç vardır.

Bence sorgulanması gereken bir başka husus da, Davutoğlu’nun istifasının ana sebebinin Cumhurbaşkanı’nın müdahalesi olarak kabul edilmesi durumunda, istifanın bir tepki olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceğidir. Cumhurbaşkanının basına yansıyan açıklamalarına baktığımızda, istifa kararının Davutoğlu’na ait olduğu anlaşılmaktadır. Bu açıklamayı dikkate aldığımızda Davutoğlu’nun istifasının bir tepki olarak da yorumlanması mümkündür. Bu tepkinin Cumhurbaşkanı’na olması durumunda, muhalefetin emanetçi başkan söylemlerinin ne kadar doğru olduğunun da ayrıca sorgulanması gerekecektir.

Şunu da belirtmek gerekir ki, Türkiye henüz daha normal bir demokrasi sürecine geçebilmiş değildir. Askeri ve sivil görünümlü darbeler, her gelen iktidarın devlet gücünü kullanarak muhaliflerini baskı altına almaya çalışması, doğal olarak devlet iradesi ile vatandaşın duygu ve düşünce dünyası arasındaki güven bağlarını zayıflatmıştır. Ben şahsen yaşananların tüm sıkıntılara rağmen Türkiye’nin demokrasisinin güçleneceği kanaatindeyim. Yeter ki korku ve vehimlere kapılmadan yaşananları değerlendirmekten çekinmeyelim. Öyle gözüküyor ki, Türkiye fiili olarak başkanlık sitemine geçmiş görüntüsü vermektedir. Yaşananlar da bunun sinyalini vermektedir. Ancak bu fiili uygulamalar sebebiyle anayasa ve yasalar arasında bir boşluğun oluştuğu da görülmektedir. Bu sorunun çözümü, Türkiye’nin oluşan yeni şartları dikkate alarak toplumun tüm kesimlerinin ortak taleplerini anayasal güvenceye kavuşturan bir hukuk reformunu gerçekleştirmesi ile mümkündür. Aksi takdirde Cumhurbaşkanı’nı halkın doğrudan seçmesi ile oluşan anayasa ve yasalar arasındaki boşluklar  giderek Türkiye’yi hukuk devleti olma zemininden daha da uzaklaştıracaktır. Umarım Türkiye’de yaşanan siyasal kriz, oluşmuş olan yeni toplumsal taleplerin konsolide edilerek çözümü için bir fırsata dönüşür. Bu gerçekleştirilemez ise siyasi istikrarsızlığa kayan bir sürecin yaşanması kaçınılmaz hale gelebilir.

Irkçı Nefret Söylemleri

Irkçı Nefret Söylemleri

Son günlerde Irkçılık temelli nefret söylemleri kamuoyunu meşgul etmeye başladı. Birileri KKTC’de yıllarca kalarak vatandaşlık müracaatı hakkı kazanmış olanlara, vatandaşlık verilmemesini insanlık dışı söylemlerle meşrulaştırmaya çalışırken, birileri de sanki KKTC yetkililerinin isteyen herkesi vatandaşlık vermek gibi bir zorunluluğu varmış gibi söylemler geliştiriyor.

Bu tür yazıları yazan ve bu tür fikirleri savunanlara, vatandaşlık hakkı kazanacak kadar insanları ülkede tutup sonra, bu insanlara siz şalvarlısınız, halifecisiniz, irticacısınız, örülüsünüz deyip vatandaşlık talebi haklarını engellemenin ahlaki ve insanı bir açıklaması var mıdır diye sormak lazım. Herkse vatandaş olmalı diyenlere de suç işlemiş olanlara da mı bu hak verilmelidir diye sormak lazım. Nitekim bu ülkede hak ettiği halde vatandaş yapılmayan birçok kişi olduğu gibi, kirli ilişkiler sebebiyle vatandaş yapılan birçok kişi de bulunmaktadır.

Bu ülkede vatandaş olabilmek için yasaya göre 5 yıl olmasına rağmen en az 10 sene fiili olarak çalışılması talep edilmektedir. İnsanların 10 yıl boyunca emeklerinden istifade etmek sonra da kalkıp siz şalvarlı, halifeci, irticacı, örtülüsünüz deyip vatandaş olamazsınız demek açık bir emek sömürüsüdür. Bu tür bir anlayışa öncelikle bu ülkenin solcuları karşı çıkmalıdır. Bu ülkedeki şehitlikleri gezerseniz, çoğunun aşağılanan kültür ve inançtan geldikleri görülür.

Sonra her insan istediği gibi giyinme ve inanma hakkına sahiptir. Bu tür yazıları yazanlar dönüp dede ve nenelerinin inanç ve giyimlerine bakarlarsa farklı olmadıklarını göreceklerdir. Kötülük giyim ya da inançla alakalı değil; aksine kötülük giyim ve inancın kötüye kullanılmasıyla alakalıdır. Nasıl ki dini bir tercihi başkalarına baskı ve hakaret için kullanmak insanlık suçu ise ayni şekilde insanları inanç ve giyimleri sebebiyle aşağılamak da insanlık suçudur.

Ayrıca KKTC vatandaşlığının uluslararası herhangi bir geçerliliği yoktur. Vatandaşlık isteyenler büyük oranda, çalışma izninden kurtulmak için bunu istiyorlar. Ayrıca son yıllarda Türkiye’den KKTC’ye çalışmaya gelenlerin sayısı ve profili iyice değişti. Çünkü artık KKTC’de çalışmak cazip bir şey değildir. Aksine KKTC’den mezun birçok genç artık Türkiye’ye gidip çalışmayı tercih ediyor. KKTC vatandaşlığını isteyenlerin büyük bir kısmı ise bir antlaşma olması durumunda AB vatandaşlığı almak için bunu istiyorlar. Aslında bunun da bir faydası yoktur. Çünkü Annan Planı’na göre ülke içinde 10 yıl kalmış olan herkes vatandaş olmasa da bu hakkı kazanıyordu.

Medyadaki tartışmalara bakıldığında, yeşilliklerin tahribatı dahil tüm ülkedeki yanlışların vatandaş olamayan bu insanlara yüklendiği görülür. Dağları ve yeşili ençok tahrip edenlerin işçiler değil patronlarının bu ülkedeki herkes biliyor. İşçilerin ne yeşili tahrip edecek zamanları ne de buna ihtiyaçları varır. Anlaşılan bu işçiler bazıları tarafından sadece emeklerinin sömürülmesi için değil, aynı zamanda onları sömürenlerin günahlarını da örtmek için de kullanılıyor. Böyle bir anlayış için söylenebilecek tek söz “Allah akıl ve insaf” versin sözüdür.

 

Düşmanlık

Düşmanlık

Düşmanlık kelimesi günlük kullanımda en çok kullanılan kelimelerden birisi olması sebebiyle, hayatımızın geniş bir alanını etkilemektedir. Acaba düşmanı olmaya bir insan var mıdır diye bir soru sorulsa kaç kişi zorlanmadan “hayır düşmanım yoktur” diyebilir? Onun için insanlığın en büyük dramlarından birisidir düşmanlık.

O halde hayatımızda bu kadar etkili olan düşmanlığın kökeni nedir, düşmanlık doğal bir hal midir yoksa bir kişilik bozukluğu mudur? Bu yazımızda bu iki soruya cevap bulmaya çalışacağız.

Konuyu İslam inancı açısında ele alırsak Kuran-i Kerim’de düşmanlığın insanın cennet bilincinden kopuşundan kaynaklandığı anlaşılmaktadır.  Bu bakış açısında göre düşmanlık, insan ruhundaki bir sapmadan kaynaklanmaktadır. Bu sapma insanın cennet yaşamının gerektirdiği ahlaki davranıştan sapması sonucu ortaya çıkmıştır. Bundan dolayı da Kuran-i Kerim’de cennetlik ruhların düşmanlığın kaynağı olan her türlü kin ve nefretten arınmış oldukları belirtilmektedir. Doğal olarak düşmanlığa dayalı bir din ya da dindarlık anlayışı dinin özüyle bağdaşmaz.

Düşmanlık konusunu felsefi açıdan ele alınırsa, farklı felsefi akımların insan tabiatıyla ilgili yaklaşımlarına göre düşmanlığın kaynağı ile ilgili görüşlerinin değiştiği görülmektedir. Hayatı bir mücadele alanı olarak gören felsefi akımlara göre düşmanlık ahlaki bir zayıflık değil, doğada var olmak için gerekli olan doğal bir süreçtir. Özellikle siyasi teorisyenler büyük ölçüde bu felsefi düşünceyi esas alırlar. Bundan dolayı da siyaset genellikle bir ötekileştirme ve karşı tarafı zayıflatarak onun üzerinde egemenlik kurma mantığı ile hareket eder.

Bazı felsefeciler ve ilahiyatçılar ise düşmanlığı ahlaki bir zayıflık olarak görürler. Ancak felsefeciler ahlak öğretisini dinlerde olduğu gibi bir kutsala bağlamak yerine insan tabiatının gereği olarak görürler. Ancak insan tabiatının özde ahlaki değerler üzerine kurulu bir yapıya mı yoksa başkaları üzerinde egemenlik kurmaya dayalı bir yapıya mı sahip olduğu konusunda ayrılığa düştüler.

Özde ahlaki değerlerin var olduğunu savunanlar ahlakçı bir felsefe kurmaya çalıştıkları için düşmanlığı ahlaki bir zayıflık olarak yorumlarken, insanın özünde başkaları üzerinde egemenlik kurmak olduğunu savunanlar savaşı doğal bir gereklilik olarak yorumlarlar. Bu anlayışta olanlar köleliği de meşru görürler. Çünkü doğal savaş halinin bir gereği olarak her zaman yenenler ve yenilenler olacaktır. Budan dolayı da bu anlayışa göre kölelik doğal bir haldir. İnsanlık tarihinde bu anlayışın çok derin izlerini görebiliriz. Çağımızda gelişen insan hakları kavramı, öncelikle kölelik kavramına karşı çıktığı için bu felsefi yorumun ciddi bir tenkidini gerekli hale getirmiştir.

İnsan hakları anlayışının gelişmesine paralel olarak, devlet anlayışı da yeniden sorgulanmaya başlandı. Çünkü insan haklarını savunanlara göre devlet anlayışının gelişmesini sağlayan temel duygu ve düşünceler, birlikte yaşama arzusundan kaynaklanmaktadır.  Budan dolayı da devlet anlayışının dayandığı ana düşünce ve duyguların temelinde ahlaki değerler vardır. Buna göre devlet hukuku ve kurumlarının dayadığı ana değerler ahlaki değerlerdir. Bu yüzden de yolsuzluk ve kamuya zarar verici her türlü eylem, toplumun birlikte yaşama hukukunu ihlal ettiği için suç olarak kabul edilmiştir.

Farklı bir anlayışa göre devlet algısının ortaya çıkmasında etkin olmuş olan ana duygu ve düşünce düşmanlara karşı korunma duygu ve düşünceleridir. Bu anlayışa göre devlet algısının kökeninde düşmanlıklar vardır. Bir başka düşünceye göre ise ilk olarak devlet düşüncesinin ortaya çıkışında düşmanlara karşı savunma düşüncesinden çok, sömürgecilik düşüncesi vardır. Bundan dolayı da devletin özünde ahlaki değerler değil, devleti kuranların çıkarları vardır. Buna göre, devlet hukukunun temelinde de ahlaki değerler değil, devleti elinde tutanların çıkarlarının korunması esastır. Bu tür devlet anlayışlarının hakim olduğu ülkelerde devletin esası olan hukuk, meşruiyetin kaynağı değil meşrulaştırmanın aracıdır. Bu tür siyasi yapıların egemen olduğu ülkelerde yargı bağımsızlığından söz etmek de mümkün değildir. Çünkü yargı bağımsızlığını savunanlara göre, yargının temel görevi devlet gücünü kullananların birlikte yaşama esası olan hukuki değerlere aykırı davranışlarını denetlemektir. Buna anlayışa göre yargı devlet gücünü kullananlara karşı dengeleyici bir güç misyonunu icra eder. Bundan dolayı da yargı bağımsızlığın esas alındığı sistemler özleri itibari ile ahlaki sistemlerdir.

Yargı bağımsızlığının olmadığı ülkelerin ana siyaseti düşmanlar ve düşmanlıklar üzerine kurulu olduğu için, yargı aslında siyaseti dengeleyici bir güç değil; aksine sürekli savaş durumunda olan siyaseti iç ve dış düşmanlara karşı koruyucu bir güçtür. Bundan dolayı da, bu tür siyasi sitemlerin egemen olduğu ülkelerde insan haklarının fazla bir önemi yoktur. Aksine bu tür sistemler insan haklarını kendileri için tehdit olarak görürler. Çünkü bu tür sistemler esas itibari ile düşmanlık üzerine kuruldukları için, vatandaşlarına düşmanın hiçbir hakkı yoktur bilincini empoze etmeye çalışırlar. Bu tür empozelerin yapıldığı ülkelerde vatandaşlar, kendileri dışındakileri düşman olarak gördükleri için, farkı olanlarla iletişim kuramazlar aksine onların her türkü hakkını ihlal etmeyi, hatta öldürmeyi kahramanlık olarak görmeye başlarlar. Gelişmemiş ülkelerdeki insan hakları ihlallerinin ana kaynağı bu tür siyasi empozelerdir.

İnsanlık olarak sorgulamamız gereken bir önemli konu da, düşmanlığın makul ve meşru bir zeminin olup olmadığıdır. İnsanlık tecrübesi, bize düşmanlara karşı durmamız gerektiği hissiyatını vermektedir. Bu hissiyatın kaynağında insanın insandan gelen zararlara karşı korunması varsa, genel olarak düşmanlığa karşı düşmanlık meşru bir eylem veya söylem olarak görülebilir. Ancak meşru olan şey insanın insana düşmanlığı mı yoksa insanın insana yönelik eylemlerine karşı meşru tepkisi midir? Suç ve ceza hukukunun doğuşunu sağlayan ana fikir bu ayırıma dayanarak ortaya çıkmıştır.

Normalde haksız bir eylem olmadığı müddetçe insanın insana düşmanlık duyması, insan akıl ve vicdanında kabul görmez. O halde ceza hukukunun temeli başkasını hukukunu tecavüz halinin ortaya çıkmasına dayanmaktadır. O halde düşmanlığın kaynağı insanın tabiatı değil, onun gerçekleştirdiği ve düşmanlık duygularının ortaya çıkmasını sağlayan eylemleridir. Bu durumda düşmanlığın tek meşru zemini, insanın kendisine karşı yapılan haksız eylemlere karşı insani bir tepki olarak ortaya çıkması durumudur. Doğal olarak da düşmanlığın haksız eylem ve söylemlerden soyutlanarak, birey ve toplumlara yönelmesinin ahlaki değerlerden sapma olduğu gibi bir suç hali de olduğunu söyleyebiliriz.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, din, dil, mezhep, meşrep, etnik köken gibi genel haller doğrudan meşru bir düşmanlık sebebi olamaz. Bunların düşmanlık sebebi olabilmesi için, açık bir haksız eylemin ortaya çıkması gerekir. Ayrıca haksız eylem ya da söylemin ortaya çıkması, herhangi bir din, dil, mezhep, meşrep ya da etnik kökene sahip olan tüm insanlara karşı bir düşmanlık duyulması için yeterli bir sebep değildir. Çünkü suç ve ceza bireyseldir. Bir suça kimler kalkışmış ya da iştirak etmiş ise ceza da sadece o suçu işleyenleri bağlar. Bundan dolayı da geçmiş nesillerin işlediği suçlardan, doğan yeni nesiller sorumlu olmadığı gibi, bir suça açıkça iştirak etmemiş insanları, din, dil ya da etnik sebeplerle genel suçlu kabul edip düşmanlık duymak da doğru değildir. Doğal olarak da ancak adaletin tesisini esas alan, düşmanlık yapanların haksız eylem ve söylemlerine karşı korunmayı içine alan bir düşmanlık bilinci meşru olabilir.

Esas itibari ile bu meşru korunma halinin meşru düşmanlık olarak tanımlanması da ayrı bir sorundur. Çünkü bu durumda düşmanlığa karşı düşmanlık gibi bir durum ortaya çıkmaktadır ki, düşmanlık doğru değil ise o zaman düşmanlığa karşı düşmanlık da doğru olmamalıdır. O halde düşmanlığa karşı düşmanlık değil, düşmanlığa karşı haklı bir müdafaadan bahsetmek gerekir. Bu durum ise meşru müdafaa hakkı olarak ifade edilmektedir. Sonuç olarak meşru müdafaa hakkına dayanmayan her türlü saldırıyı, düşmanlık olarak niteleyebiliriz.

Düşmanlık söylemlerinin akıl ve ruhlarımızı saptırmaması için, düşmanlık söylemlerinin dayandığı sebepler üzerinde düşünerek, ruh ve akıllarımızın teslim alınmasını engellemeliyiz. Aksi takdirde yaşama sevincinin kaynağı olan dostlukları kaybederek, düşmanlığın vahşeti içinde yok olmaya mahkûm olacağız.

 

 

Devlet Ciddiyeti (R. R. Denktaş ve Erbakan Örneği)

Devlet Ciddiyeti

(R. R. Denktaş ve Erbakan Örneği)

Ne gariptir ki, bu ülkede devlet ciddiyeti bile siyasetin kirliliği içerisinde yok olup gidiyor. Sayın Rauf Denktaş ile bir yemekte buluştuk. Sayın Denktaş orada yaptığı konuşmasına, Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a olan karşıtlığını açık bir şekilde yansıttı. Doğrusu dinlerken, yıllarca verdiği mücadelenin sonuncunda ulaştığı noktadan ne kadar rahatsız olduğunu fark ettim. Bir zamanların milli kahramanı adeta dışlanmış, verdiği mücadele de anlamsız ve değersiz hale getirilmiş gibiydi. Yanına gittim ve sohbet etmeye başladık. Bana din ile ilgili bazı ilginç hikâyeler anlattı, sonra da internetten ne zaman öleceğini öğrenmek için bir test yaptığını söyledi. Bu testin sonunda yanılmıyorsam 2028’in sonunda öleceği sonucu çıktığını ifade etti ve arkasından: “Bu kadar sene durup ne yapacağım” dedi. Doğrusu ömrü bu kadar mücadele ile geçmiş bir liderin bu sözü sitem ve umutsuzluğu ima ediyordu. Bu sıkıntı ve umutsuzluğun bir tarafında oğlunun ve kendisinin koşulsuz olarak destek verdiği Eroğlu ile UBP, diğer yanında ise Türkiye Cumhuriyeti Başbakan’ın Erdoğan vardı.

Sayın Erdoğan’ın, Sayın Denktaş’a olan tepkisinin arkasında ise Denktaş’ın Türkiye’nin içişlerine karışmak sayılabilecek şekilde siyasi tasarruflarda bulunması yatmaktadır. Yani Erdoğan’ın da şikâyeti kendisinden şikâyetçi olanların şikâyeti ile aynıdır. Bugün Sayın Serdar Denktaş “kendi kendimizi yönetmek istiyoruz” söylemini savunurken, Baba Denktaş’ın Türkiye’nin iç siyasetine müdahalesini nasıl değerlendirdiğini doğrusu merak etmemek mümkün değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin Kıbrıs Adası üzerindeki tarihi ve kültürel hakları varken, Türkiye’nin Kıbrıs’a karışmasından rahatsız olanlar, Türkiye’nin içişlerine müdahale etme hakkını kendilerinde nasıl buluyorlar? Bugün Sayın Erdoğan için Kıbrıs sorunu, hem iç hem de dış siyasette karşılaştığı en önemli sorunların başında gelmektedir. Bundan dolayı da Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesine karşı olanlarla, AKP’nin ideolojisinden rahatsız olanlar, hem Avrupa birliği sürecini hem de AKP’nin yükselen gücünü frenlemek için Kıbrıs kartı üzerinden oynuyorlar. Türkiye’yi Avrupa’ya şikâyet eden Sayın Şener Elcil’in de tutumu bu açıdan sorgulanmaya muhtaçtır. Yaptığı son açıklamalarından birisinde eylemlerinin hedefinde AKP’nin olduğunu açık olarak beyan etmiş olması açık bir çelişki değil midir? Böyle bir beyan, Türkiye’nin içişlerine ve Avrupa Birliği sürecine müdahale değil mi? Sizin böyle bir müdahale hakkınız var ise Türkiye’nin sizin içişlerinize karışmasına nasıl itiraz edebilirsiniz? Yine ne ilginçtir ki Sayın Denktaş ile Şener Elcil AKP karşıtlığında aynı fikirde olsalar da, içeride birbirlerinin en amansız karşıtları durumundadırlar.

Kıbrıs sorunu her zaman partiler üstü milli bir mesele olarak ele alınmalıdır. Çünkü Kıbrıs sorununu iç siyasetin malzemesi haline getirmek hem KKTC hem de TC siyaseti açısından kontrolü zor riskler taşımaktadır. Eroğlu ve Denktaş arasındaki gelişmeler açısından meseleye baktığımızda, UBP’nin DP’ye karşı izlediği politikanın siyasi ahlak sınırlarını aşan bir politika olduğundan hiç şüphe yoktur. Ancak Serdar Denktaş’ın da siyasette koşulsuz desteklerin, istismar konusu olacağının farkında olması gerekirdi. Bizim ülkemizdeki siyasetin en önemli özelliklerinden birisi duygusallığa yer vermemesidir. Ama Eroğlu açısından bu seçim belki de bir rövanştı. Çünkü Denktaş ve Eroğlu’nun yarıştığı cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda Eroğlu seçimden geri çekilmiş ve bundan da ağırlıklı olarak Denktaş’ı sorumlu tutmuştu. Dolayısıyla tarihin, tarihi bir hatayı bir şekilde düzelttiği söylenebilir.

Sonuç olarak görüşlerine ve tepkilerine katılalım ya da katılmayalım Sayın Denktaş’ın bu devletin kuruluşu öncesi ve sonrasında verdiği hizmetleri hiç kimsenin inkâr etmesi mümkün değildir. Allah gecinden versin, yarın aramızdan ayrıldığında bazı istisnalar hariç çoğumuzun arkasından ağıtlar yakıp ne kadar büyük bir devlet adamı olduğunu anlatmaya çalışacağımızdan da hiç şüphe yoktur. Yıllarca irticacılık ile suçlanan Rahmetli Erbakan’ın ölümünden sonra olduğu gibi silahlı kuvvetler dâhil hepsi, ne kadar iyi bir lider ve devlet adamı olduğunu anlatmak için yarışa giriştiler. Ama Erbakan kendisine yaşatılanlardan dolayı bu devlete küskün olduğu için cenazesinde devlet töreni istememişti. Buna rağmen yüzbinler onun cenazesine katılmak için yollara döküldü. Bugün Sayın Denktaş’a bu muameleyi reva görenlerin, yarın rahmetli Erbakan’a adeta kan kusturtanların ölümünden sonraki durumuna düşmemeleri için ellerini vicdanlarına koyup düşünmeleri lazım.

Türkiye ve Başkanlık Sistemi

Türkiye ve Başkanlık Sistemi

Ak Parti’nin son milletvekilliği seçiminde büyük başarı göstererek tek başına iktidar olması doğal olarak başkanlık sistemine geçişi tekrar gündeme getirdi. Daha önceki bir yazımda başkanlık sisteminin olumlu ve olumsuz yönlerine değinmiştim. Bu yazımda konunun farklı yönlerine değineceğim.

Başkanlık sisteminin en güçlü tarafı koalisyon ve erken seçim hükümetlerine imkan tanımamasıdır. Son genel seçim öncesi yaşanan koalisyon tartışmaları, AKP’nin tekrar tek başına iktidar olmasını zorunlu hale getirdi. AKP tek başına iktidar olamamış olsaydı, şu anda hala daha koalisyon tartışmaları ile vakit geçirmek zorunda kalacaktık. Bölgedeki gelişmeleri dikkate aldığımızda bunun zaman kaybından başka bir işe yaramayacağı açıktır.

Şu bir gerçek ki, Türkiye’nin seçim barajını düşürebilmesi için de başkanlık sistemine geçmesi zorunludur. Çünkü birbirine yakın ideolojideki partilerin bile koalisyon kurmakta zorlandığı bir Türkiye’deki % 10’luk seçim barajının düşürülmesi durumunda meclise birçok parti girebileceği için hükümet kurulabilmesi neredeyse imkânsız hale gelecektir. Bu yüzden de başkanlık sistemine geçmeden seçim barajının düşürülmesi kamu yararına olmayacaktır. Başkanlık sistemine geçişle beraber, barajın düşürülmesi, hatta kaldırılması bile mümkün olacaktır. Çünkü başkanlık sistemi içerisinde meclis sadece yasa yapmakla ilgileneceği için, meclise çok farkı görüşlerin katılması daha kuşatıcı yasaların yapılmasını kolaylaştıracaktır.

Başkanlık sistemine geçmeden, yerel yönetimlerin yetkisini de arttırmak oldukça zor olacaktır. Çünkü Türkiye’nin demografik yapısına bakıldığında, yerel yönetimlerin yetkisini, merkezi yönetimin denetim gücünü azaltacak şekilde düşürmenin, bölücü hareketlere güç kazandıracağı endişelerini gündeme getirmektedir. Bununla birlikte Türkiye dar kalıplı milliyetçi söyleme dayalı devlet politikalarından, bölge üzerinde daha geniş işbirliğine açık politikalara yönelme ihtiyacı da hissetmektedir. Bu durum Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi mirasının ve değişen Dünya ve bölge şartlarının getirdiği bir zorunluluktur. Başkalık sistemine geçişi zorlayan en önemli etkenlerden birisi de bu durumdur.

Kürt, hatta Suriye sorununun çözümü de başkanlık sistemi içerisinde daha rahat gerçekleşebilir. Çünkü Kürt siyasal düşüncesi son dönemlerde demokrasi ve katılım yönünde bir irade göstermiş olsa da, hala daha bölücü unsurların etkisinden kurtulamamıştır. Bundan dolayı da Kürt siyasetinin de koalisyonlara dayalı bir sistem içerisinde arzulanan kazanımları elde etmesi son seçimlerde görüldüğü üzere oldukça zordur.

Tabii ki başkanlık sistemine geçiş sağlanırken sadece merkezi otoritenin güçlendirilmesi hedeflenmemeli. Ayni şekilde güçlenen merkezi idareye karşı birey ve farklı grupların hak ve hürriyetlerini koruyucu tedbirler de alınmalıdır. Aksi takdirde başkanlık sistemi etkin yönetim yerine baskıcı yönetimin aracı haline dönüşebilir.

İslam ve Sanat

İslam ve Sanat

Birçok insan Müslümanların bilim ve sanatta geri kalmalarını dini inançlarına bağlamaktadır. Bu tür bir genel suçlama doğru olmamakla beraber tamamen haksız olduğu da söylenemez. Birçok düşünür Müslümanlar arasında oluşan bilim ve sanata karşı olma ya da duyarsız kalmanın tarihi kökenlerinin Hz. Muhammed’in yaşadığı coğrafyada özellikle resim ve sanatın yanlış dini inançlarla bütünleşmesi olduğunu belirtirler. Bu yaklaşımda olanlar, özellikle resim ve heykeltıraşlık gibi sanatların, yanlış dini inançlarla özdeşleştirilmediği, yaratılıştaki estetiği ve güzelliği yansıttığı durumlarda dinen de kabullerinin mümkün olduğunu ileri sürerler. Hatta daha da ileri giderek, sanat ruhu olmayan insanların yaratıcıyı ve yaratılışı doğru olarak anlamalarının da mümkün olmadığını ileri sürmektedirler. Bu anlayışta olanlar, Kuran ve Sünnette sanat, resim ve heykeltıraşlığı meşru gösteren delilleri, görüşlerini desteklemek için kullanırlar.

Müslümanlar arasında yaygınlaşan bir diğer anlayış ise sanatın insanı Dünya yaşamına yönlendirmesi sebebiyle caiz olmayacağı şeklindedir. Dünya’yı değersizleştirme inancı özellikle Budist, Hindu, Hristiyan ve Müslüman mistikler arasında yaygındır. Bu yaklaşım, aslında sadece sanata değil Dünya yaşamına karşı olduğu için hayata her türlü ilgiyi yasaklama mantığı üzerine kuruludur. Bu görüşü savunan Müslümanlar Kuran ve Sünnet’teki yasaklayıcı açıklamalar ile görüşlerini desteklemeye çalışmaktadırlar. Bu durum aslında dini kaynaklardaki bir çelişki hali olarak yorumlanabileceği gibi, hem serbest hem de yasaklayıcı açıklamaların makul bir yoruma kavuşturulması ile de çelişki durumunun kaldırılması mümkündür. Bence doğru ola yaklaşım da budur.

Müslüman, Hristiyan ve Yahudi mistisizminde bu yasakçılığın dayandırıldığı temel inanç ise Dünya hayatının ilahi bir ceza olduğu inancıdır. İnsanın Cennet’ten Dünya’ya gelişi bu inancın ana dayanağı olarak görülmektedir. Bu inanca göre Dünya yaşamında sunulan tüm güzellikler, insanın bu güzelliklere karşı durabilmesi iradesinin test edebilmesi içindir. Bu inanca göre güzel bir şeyden kaçışsın ana sebebi onun çirkin ya da kötü olmasından değil; insanın güzel olana karşı iradesinin gücünü test edebilmesi içindir. Bu inançta olanlara göre insanın Dünya yaşamında güzel olana karşı iradesini test etme sürecinden başarılı çıkması durumunda, sakındığı bu güzellikler olgunluğunun bir mükâfatı olarak kendisine Cennet’te verilecektir.

Bu anlayışı eleştirenlerin bir kısmı, Dünya’ya gelişin bir ceza olduğunu kabul etmelerine rağmen, bu cezadan kurtulmanın yolunun Dünya yaşamına duyarsız kalmakla değil; Dünya yaşamı içinde Cennet yaşamına uyumlu bir ruh ve düşünce halini yakalamakla mümkün olacağını savunurlar. Bunun gerçekleşebilmesinin ise insanın yaratılıştaki sanatı görerek onu taklit etmesi ile mümkün olacağını savunurlar. Bu anlayışta olanlar, bu nedenle insanın hem bu Dünya hem de ahiret yaşamında başarılı olabilmesi için Dünya yaşamına ve özellikle sanata özel bir önem vermesi gerektiğini savunurlar.

Sonuç olarak insanların farklı inanç ve düşüncelerine rağmen hepsinin farklı yollarla mutluluğu aradığı anlaşılmaktadır. İlahiyatçı bakış açısına göre insandaki mutluluk arayışının kökenleri insanın Cennet yaşamından koparak bu Dünya hayatına gelişinden kaynaklanmaktadır. Kısacası insandaki mutluluk arayışının temel kaynağı insanın cennetten kopuşun yarattığı arayıştır. Hz. Mevlana, Mesnevi’nin girişinde: “Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımdan erkek, kadın… Herkes ağlayıp inledi” ifadesi ile bunu anlatmaya çalışmıştır.

Öyle gözüküyor ki temel sorun insanların mutluluk arama yollarının farklılığında değil; bu arayışlarını başkalarına baskıya çevirip onların mutluluk arayışlarını engellenmeye çalışılmalarındadır. Bu sorunun çözümü ise herkesin başkalarının mutlu olma hakkına ve mutluluğu arama yollarına saygı duyma ahlakını geliştirmesi ile mümkündür.

Unutmayalım ki, yaşam süremiz hayatın tüm tecrübelerini deneyimleyerek öğrenmemize imkân tanımamaktadır. Onun için mümkün olduğu kadar başkalarının hayat tecrübelerinden istifade etmeye çalışmalıyız. Bunun olabilmesi için de farklı mutlulukları ve mutluluk yollarını dışlamak yerine, bunlardan istifade etme yolunu tercih etmeliyiz. Sonuçta doğrulardan daha önemli olan niyetlerin iyi olmasıdır. Niyetler iyi olunca, sanat ve sanat karşıtlığı da hayat kalitesinin artmasına vesile olur. Çünkü sanatın eleştirisi, sanatın kendisini geliştirilmesine yol açarken, sanatçının da yaratılıştaki güzelliği ortaya koyması ile Dünya hayatına ve yaratılışa önem vermeyenlere yaşamın güzelliğini öğreterek, Dünya yaşamına ve sanata yönelik düşüncelerinin gelişmesine yol açacaktır. Bu ise her iki tarafında birbirine faydalı olmasın sağlayarak paylaşımı arttırarak yaşam kalitesine yükseltecektir.

Yükselen yaşam kalitesi insanların gelecek yaşama yönelik ümitlerini de yükseltecek bir anlayışla ele alınması gerekmektedir. Çünkü yaşam kalitesinin yükselmesi durumunda, insanların yaşama arzuları daha da yükselecektir. Ancak yükselen yaşama arzuları yanlış bir dünyevileşmeye yol açarak insanlığın Dünya’daki varlığının dramının büyümesine de yol açabilir. Onun için insandaki yaşama arzusunun büyümesine paralel olarak insanda yaşamın sürekliliğini destekleye bir ahiret bilincinin de gelişmesine ihtiyaç vardır. Bundan dolayı da İslam sanatının temel felsefesi, yaratılıştaki güzelliği ya da varlıktaki çirkinlikleri ortaya koyarken, yaşamın sonsuzluğu ve ilahi denetimini de yansıtıcı bir özellik taşıması gerekmektedir. Böyle bir yaklaşım İslam inancı ile sanatı birleştireceği için, dini açıdan da meşru bir zemine de oturmuş olacaktır. Ancak sanatın kendi özerkliğini kaybederek tamamen dini bir nitelik kazanması da ayrı bir sorundur ki, bunu ihtiyaç duyulursa ileride ayrı bir yazıda ele alabilirim.

KKTC’nin Geleceği ve Müslümanlık

KKTC’nin Geleceği ve Müslümanlık

Bugün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 33. Yıl dönümünü kutluyoruz. Ama gerçeklere baktığımızda KKTC’nin uluslararası tanınmamışlığın yanında, kendi halkı tarafından da kabullenilmemiş bir yapısı olduğu gözükmektedir. KKTC devleti kimliğini taşımamıza rağmen hiçbirimizin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetliyiz demememiz bunun açık bir göstergesidir. Bu durum, bu devletin kimlik olarak onu var eden halklar tarafından bile kabul edilmediğini göstermektedir. Kısacası KKTC yerli Kıbrıslısı ve göçmenlerinin ortak kimliğine hala daha dönüşememiştir. Bu durumda ya Türkiyelilik kimliğimizin öne çıktığı ve Türkiye ile yakınlaşmamızı sağlayacak ya da Kıbrıslılık kimliğimizin öne çıkarak Güney Kıbrıs ile yakınlaşmamızı sağlayacak bir kimlik dönüşümünü yaşamamız zorunludur.

Doğal olarak Güney ile bir çözüme gidilmesi durumunda devletin yapısı üniter bir yapı olursa, “Kıbrıslı Türk” kimliğimiz, iki parça devletten oluşan bir çözüme gidilmesi durumunda ise Kuzey Kıbrıslı Türk kimliğimiz öne çıkacaktır. Tabii ki Kuzey Kıbrıs vatandaşlarının hepsinin de ortak kimliği Türklük değildir. 60 Cumhuriyetinde olduğu gibi Türklük kimliği ile birlikte Türk tarafının ortak değerlerinin başında gelen diğer bir unsur Müslümanlıktır ve Müslümanlık 60 Cumhuriyetinin anayasasında kurucu unsur olarak kabul edilmiştir. Yeni çözüm sürecinde de bu esas göz ardı edilemez. Bu yüzden de Kıbrıs Türk halkının katılımcı varlığının esaslarından olan Müslümanlığın da, yeni çözüm sürecinde doğru değerlendirilmesi ve sisteme entegre edilmesi gerekecektir. Buna bağlı olarak da hem Din İşleri Başkanlığı hem de Vakıfların yeniden yapılandırılmasına ihtiyaç duyulacaktır. Bu yapılandırma Türk ve Rum milli kimliklerinin esas unsurlarını oluşturan Ortodoksluk ve Müslümanlığın, dini çatışmalara yol açmayacak şekilde yapılandırılmasını gerektirecektir. Tabii ki bu yapılandırma farklı inanç gruplarını dışlayan bir yapılandırma olmamalıdır. Doğal olarak özellikle Kıbrıs Müftülüğü unvanını taşıyan Din İşleri Başkanı ile aynı zamanda Etnarh olan Başpiskopos’un düzenli buluştuğu halkların ortak hissiyatını yansıtan bir din anlayışın da geliştirilmesi gerekecektir.

Türkiye ile entegrasyona dayalı bir çözüme gidilmesi durumunda ise Kıbrıslı Türk kimliği, Trabzonlu, Hataylı ya da İstanbullu gibi yöresel bir kimliğe dönüşecektir. Böyle bir yapılanmaya gidilmesi durumunda Din İşleri Başkanlığı ise Osmanlı döneminde olduğu gibi Müftülük statüsüne düşecektir. Tabii ki KKTC’nin Türkiye ile entegrasyonu Türkiye’nin üniter devlet yapısı sebebiyle, içerde özerk dışarıda tek devlet statüsü üzerine kurulu eyalet sistemine uygun değildir. Eğer Türkiye’nin yapısı farklı yapıları entegre edebilecek, ensek karma bir yapı olsaydı Türkiye ile ilhak değil, ortaklık kurabilirdik. Ancak AKP özellikle Kürt açılımı sebebiyle, ulusalcılar tarafından üniter devlet yapısından vazgeçerek karma devlet yapısına geçme isteği iddiasıyla eleştirilmektedir. Aslında şu andaki fiili durumu değerlendirdiğimizde, Türkiye ile KKTC ilişkilerinin karma devlet yapısına daha yakın olduğu görülür. Dünyadaki karma devlet yapılarının en güçlüsü Amerika Birleşik Devletleri örneğidir. Üniter devlet mantığı genellikle küçük olsun benim olsun mantığı üzerine; karma devlet yapısı ise büyük olsun ama ortak olsun mantığı üzerine kuruludur.

Kıbrıs sorununun çözümünde federasyon esas alınırsa üniter değil karma devlet yapısına geçilmiş olacak. Bu daha çok boşanma hakkı vermeye Katolik nikâhına benzemektedir. Karma devlet modellerinden ikincisi olan konfederasyona gidilmesi durumunda ise tarafların özerkliği ile birlikte ayrılma hakları da olacağı için Müslüman nikahına benzeyecektir. Aslında Kıbrıs gerçeklerine bakıldığında Katolik bir çözümden çok Müslüman bir çözümün daha makul olduğu görülür. Ancak uluslararası güçler, her nedense toplumları çok alternatifli esnek çözümlere değil, zorlayıcı ve bağlayıcı çözümlere zorlamaktır. Aslında bu durum çağımızın demokrasi ve insan hakları kültürü ile bağdaşmamaktadır.

Son günlerde çözüm süreci ile ilgili yoğunlaşan girişimlere baktığımızda, tüm karamsarlığa rağmen, yine de acaba bu sefer olur mu diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz. Aslında çözümü destekleyen bir hükümet iktidarda iken ve Annan Planı’na evet deyip şimdi de çözümü destekleyeceğini söyleyen bir Cumhurbaşkanı varken, bizim taraftan tekrar çözüme evet kararı çıkabilmesi güçlü bir ihtimal olarak gözükmektedir. Ancak Güney Kıbrıs tarafından bu iradeye olumlu bir cevap verilmesi zayıf bir ihtimal gözükmektedir.

Güney Kıbrıs halkının % 75’inin hayır dediği bir planın aynısını ya da benzerini Güney Kıbrıs halkına kabul ettirmek oldukça güç gözükmektedir. Türk tarafına gelince, Annan Planı’na evet dediğimiz halde AB ve BM tarafından verilen sözlerin tutulmaması ayrı bir güvensizlik sorunu yaratmaktadır. Eğer ifade edildiği gibi önümüze yeni bir plan gelecekse, aynı başarısızlık ve belirsizliğin yaşanmaması için. Türk tarafı, Planın taraflardan herhangi birisi ya da ikisi tarafından reddedilmesi durumunda, tarafların self determinasyon (kendi geleceği ile ilgili karar verme hakkı) hakkının doğacağının, bunun için de yeni bir BM kararına ihtiyaç duyulmayacağının yeni planda mutlaka belirtilmesi gerekir. Aksi takdirde Türk tarafının yeni bir planı kabul etmesi, siyasi anlamda zayıflık ve ezilmişlik anlamına gelecektir. Taraflardan herhangi birisinin yeni plana hayır demesi durumunda ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin varlığının devamı ve tanınmasının yolu açılmış olacaktır. Doğal olarak Güney Kıbrıs siyasetçilerinin Annan Planı’nda olduğu gibi ikili oynama imkânları kalmayacaktır.

Makul Dindarlık ve Atatürkçülük

Makul Dindarlık ve Atatürkçülük

Türkiye Cumhuriyeti ve KKTC siyasetinin önemli sorunlarından birisi makul bir dindarlık ve Atatürkçülük anlayışını geliştirememiş olmasıdır. Bu yüzden birileri dindarlığı bir baskı aracına dönüştürmeye çalışırken, birileri de Atatürkçülüğü bir baskı aracına dönüştürmeye çalışmaktadır. Bu çatışma süreci ya bir tarafın pes etmesi ya da ya da her iki tarafın uzlaştığı makul bir zeminde buluşana kadar devam edecektir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında din ve Atatürkçülük diye bir sorun yok idi. Çünkü Gazi Mustafa Kemal, o dönemde milli bir kahramandı. Sonradan ideolojik bir şahsiyet ve sembole dönüştürülmüştür. Hatta İnönü’nün ilk iktidar dönemlerinde Mustafa Kemal’in milli bir kahraman olarak kabul edilmesine karşı bir hareket dahi oluşmuştu; ancak Gazi’nin halkın gönlünde edindiği yer bunu engellemişti.

Cumhuriyet’in kuruluşu aşamasında din de toplumun ortak değerlerindendi. Bu yüzden Mustafa Kemal Atatürk, toplumun dini hassasiyetini dikkate alarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurdu ve Kuran-i Kerim’in tefsirini Elmalılı M. Hamdi Yazır’a hazırlattı. Ayrıca İslam dininin önemli hadis kaynaklarından olan Sahih-i Buhari’yi de günümüz Türkçesine çevirttirdi.

Gazi Mustafa Kemal’in daha sonraları milli bir kahraman olmaktan çıkarılıp siyasi bir figüre dönüştürülmeye çalışılması, doğal olarak Gazi’yi toplumun ortak bir değeri olmaktan çıkarmaya başladı. Cumhuriyet ile özdeşleşen Atatürk zamanla, Cumhuriyetçi Halk Partisi ile özdeşleşmeye başlayınca Cumhuriyetçi Halk Partisi’nin politikaları ile de Atatürk ile özdeşleştirilmeye başlandı. Özellikle çok partili sisteme geçişle birlikte bu durum bir sorun olmaya başladı.

CHP’nin belli dönemlerde dine ve dindarlığa karşı izlediği baskıcı politikalar, zamanla dinin de siyasi bir argüman haline gelmesine yol açtı. Bunun bir sonucu olarak bazı partiler zamanla toplumun dini hassasiyetlerini dikkate alan politikalar geliştirmeye başladılar. Bu durum dindarlık ve Atatürkçülüğün Cumhuriyetin kuruluşundaki makul zeminini tahrip etmeye başladı. Bunun en acı sonuçlarından birisi, Adnan Menderes ve arkadaşlarının idamı oldu.

Atatürkçülük zamanla, irticaya karşı bir savunma mekanizması olarak kullanılmaya çalışıldığı gibi farklı ideolojilere karşı da bir antitez olarak da kullanılmaya başlandı. İlginç olan durum Atatürk’ün sola karşı olduğu iddia edilirken Atatürk’ün partisi olarak kabul edilen CHP’nin sol bir parti olarak siyaset sahnesinde yer almasıdır. Bu yüzdendir ki Türkiye’de gerçekleşen darbe girişimlerinin temel mantığı hala daha çözülebilmiş değildir. Bu yüzden darbelerden zarar gören tarafları dinlediğimiz de hem sağ, hem sol hem de dindar kesimlerin bundan şikâyetçi olduklarını görürüz.

Doğal olarak tüm darbe girişimlerini Atatürkçülük ve dindarlık arasındaki makul zeminin kaybedilmesine bağlamak doğru gözükmemektedir. Yaşanan çatışmalar ve istikrarsızlık doğal olarak toplumun bir kesiminde Cumhuriyetin kuruluşunda Milli bir kahraman olan Gazi Mustafa Kemal’e karşı tepki gösterilmesine yol açtı. Bu ise Atatürkçüler ile toplumun farklı kesimleri arasında gerilim hattının daha da keskinleşmesine sebep oldu. Daha sonraları kuruluna Refah Partisi ve benzer partilerin dine ve dindarlara karşı yapılan baskıları gündeme getirmeleri ile birlikte Atatürkçüler ile dindarlar arasındaki gerilimin artmasına, Atatürkçülük ve irtica söylemlerinin siyasi arenaya daha fazla taşınmasına yol açtı. Bugün Türkiye’de ve KKTC’de yaşanan din ve Atatürkçülük tartışmalarının temelinde, toplumun ortak değerlerinden olan din ve Atatürk’ün siyasi ve ideolojik gruplara ait değerlere dönüştürülmesidir.

Şu bir gerçek ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihini Gazi Mustafa Kemal’den ve dini değerlerden soyutlamak mümkün değildir. O halde yapılacak olan tek şey herkesin üzerinde uzlaşabileceği ortak noktaları tespit etmektir. Bu ortak noktalar şüphesiz ki insan hak ve hürriyetlerine saygı ile birlikte toplumun değerlerine de saygıyı içermelidir. Bunun başarılabilmesi için de hem dindarlığın hem de Atatürkçülüğün bir parti ya da siyasi akımın tekeli olmaktan çıkarılıp cumhuriyetin başında olduğu gibi Cumhuriyetin ortak değerleri olarak algılanmasını sağlamak gerekir. Bu da insan hak ve hürriyetlerinin hukukun teminatı altına alındığı hukuk devleti mantığının, devletin esasına dönüştürülmesi ile mümkündür. İnsan hak ve hürriyetlerinin teminat altına alındığı bir devlet anlayışında, hem din, hem Atatürk hem de bu değerlere sahip olan halk huzur bulabilir. Bu başarılamadığı müddetçe değişecek olan sadece baskı araçları; dolayısıyla da zalimler ile mazlumlar olacaktır.

Asrın Su Projesi ve Sudan Bahaneler

Asrın Su Projesi ve Sudan Bahaneler

Bir hayal gerçekleşti ve KKTC’nin en acil ihtiyaçlarından olan su Türkiye’den geldi. Hem de mühendislik harikası denecek bir şekilde, Anamur’dan Kıbrıs’a kadar denizin altına döşenen asma borularla geldi. Tabii bazı çevreler her zaman olduğu gibi yine sudan bahanelerle buna karşı çıksalar da, aslında halkın çok büyük bir bölümü bundan büyük memnuniyet duymuştur.

Suyun gelmesi ile bazı çevreler ise “suyu biz yöneteceğiz” diye yüksek sesle bağırmaya başladılar. İyi de suyu siz mi getirdiniz de suyu yönetme hakkını kendinizde görüyorsunuz? Bir başka grup ise suyu biz getirdik, o halde biz ne dersek o olur diye bağırmaya başladı. Anladık suyu siz getirdiniz de, bu suyu bahçenizde kazdığınız kuyuya taşımadınız ki, bağımsız devlet olarak tanıdığınız bir ülkenin toprağına götürdünüz. O halde bu durumda o ülke idaresi ve halkının bazı hakları olduğunu görmeniz lazımdır. Demek ki bu işin doğrusu ikisinin ortasıdır. Yani bu yatırımı yapan Türkiye projenin esas sahibidir. KKTC Devleti ise hizmet ve mal satın alan taraftır. Bu durumda yapılacak sözleşme, KKTC’ye hizmet ve mal satışı sözleşmesi şeklinde olmalıdır.

Şüphesiz KKTC bu hizmeti satın alırken projenin sahibi Türkiye Cumhuriyeti’ne mali ve idari güvenceler vermek zorundadır. Çünkü KKTC’nin mali ve idari disiplini olmadığı bilinmektedir. Ayrıca suyu yönetmeye talip olan belediyelerin de büyük bir çoğunluğu batık belediyelerdir. Edindiğim bilgiye göre belediyeler topladıkları su paralarının bir kısmını hazineye aktarmak zorunda olmalarını rağmen bunu yerine getirmeyerek, su paralarının üstüne yatmaktadırlar. Dolayısıyla birilerinin belediyelere güvenmemesi gayet doğaldır.

Suyu yönetme hakkı talep eden belediyelerin önce mali ve idari güvenceyi verecek bir yapısal değişimi gerçekleştirmeleri lazımdır. Bunu yapamazlarsa, birilerini onlara güvenmemesi gayet doğaldır. Ancak şu da bir gerçek ki, bu su köylere de dağıtılacaksa, bu durumda belediyelerin de özellikle su dağıtımında belli bir yetkisi, bu hizmete karşı da elde ettikleri belli kazançları olması gerekmektedir. Zannederim bu sorun Türkiye, KKTC hükümetleri ve belediyeler arasında yapılacak görüşmelerle çözülebilir.

Su projesinin özel bir şirkete devri ise hukuki siyasi bazı yeni sorunları gündeme getireceği için makul gözükmemektedir. Çünkü suyun özel şirket tarafından yönetilebilmesi için önce ihale yapılması lazım. Bu ihalenin Türkiye’de yapılması yeterli olmayacaktır. Çünkü böyle bir ihale yapıldıktan sonra bu ihaleyi kazanan şirketin bu sefer de KKTC ile bir hizmet satışı sözleşmesi yapması gerekecektir ki, bunun gerçekleşmesi belirttiğim gibi oldukça güçtür. Çünkü su gibi kritik bir gücün tekel yaratacak şekilde özel bir şirkete devri durumunda hem yasal hem de siyasi birçok yeni sorun ortaya çıkacaktır.

Sonuçta Türkiye’den KKTC sınırlarına taşınan su, ekonomi, ekoloji ve siyasi alanda köklü değişimlere yol açabilecek etkilere sahiptir. Bunun doğru yönetimi bu etkilerin olumlu yönde gelişmesine yol açacaktır. Ancak yanlış adımların atılması durumunda, Ada’ya barış suyu olarak gelen suyun bir çatışma ve güvensizlik etkisi de yaratması mümkündür.

Bu arada su projesinin açılışında her şeyin oldukça iyi olduğunu söyleyebilirim. Ancak su projesinin açılışında hiç kimse gelecek olan vatandaşların insani ihtiyaçlarını düşünmediği için insanlar sıcağın altında ve suyun yanında susuz beklemek zorunda kaldılar. Planlayıcılar halkı da düşünerek su ihtiyaçlarını giderebilecekleri tedbirleri alabilirlerdi. Bunun yanında halkın tuvalet ihtiyacı için de hiçbir şey düşünülmedi. Ayrıca protokolün güneşten rahatsız olacağı düşünülmüş gölgelendirme yapılmış ama halk için bu imkân sağlanmadığı için insanlar güneşin altında saatlerce beklemek zorunda kaldılar. Basit gibi gözüken bu ihmaller bu büyük açılışın gölgesinde kalsa da, yönetim ve planlama zaaflarının hanesine yazılmıştır.

Bu büyük hizmette emeği geçen herkese bizler de halkımız adına teşekkür ediyor KKTC ve Kıbrıs halklarına güzellikler getirmesini diliyoruz.