Kategori arşivi: Uncategorized

Askeri Darbe Girişimi ve Sivil Toplum Fırsatı

Askeri Darbe Girişimi ve Sivil Toplum Fırsatı

15 Temmuz’da Türkiye başarısızlıkla sonuçlanan bir askeri darbe girişimi yaşandı. Halk geçmiş askeri darbelerin yarattığı olumsuz izlerin de etkisi ile darbe girişimine karşı hızlı bir şekilde organize olup karşı koydu. Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın halka çağrısı da bu sivil mücadelenin başlamasında önemli bir rol oynadı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çağrısı yanında kararlı duruşu, halkın kararlı desteği ve polislerin profesyonel hareketi darbe girişimcilerinin başarıya ulaşmasını engelledi.

Darbecilerin moral ve motivasyonunu bozan bir diğer önemli husus ise ordunun üst komuta kadrosunun darbeye onay vermemesidir. Darbeciler bunu da hesaplamış olmalılar ki ordu komutanlarının bir düğünde Cumhurbaşkanı’nın ise tatilde olduğu bir zamanı seçtiler. Bu seçim aslında darbe planının önceden yapıldığını göstermektedir. Tabii burada cevaplanması gereken önemli bir soru: MİT’in neden önceden bunu fark edemediğidir? Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan istihbarat zaafı olduğunu belirterek MİT’te değişim sinyali vermiş oldu. Bu arada Genelkurmay’ın da bu süreçte etki ve yetki kaybı yaşadığı açıktır. Çünkü bu kadar güçlü bir kurum içinde bu kadar geniş bir organizasyonun gizlice yapılması şüphesiz idari zaafı da gündeme getirmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan: “Dere geçilirken at değiştirilmez” diyerek MİT ve Genelkurmay başkanının en azından yakın zamanda görevden alınmayacağı mesajını verdi.

SENARYO MU İHANET Mİ?

Yüzlerce insanın darbeciler tarafından şehit edildiği ve binlerce yaralının varlığı olayın ciddiyetini göstermektedir. Buna rağmen bazı çevreler tüm yaşananların senaryo olduğunu ileri sürebilmektedir. Bu iddiayı ileri sürenler bilerek ya da bilmeyerek hükümet, ordu ve Gülen’in birlikte hareket ettiğini söylemeye çalışmaktadır. Bunlara göre bu senaryonun amacı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başkanlık arzusunu gerçekleştirmektir. Siyasi konjonktüre bakıldığında AK Partinin böyle bir senaryoya ihtiyaç duymadığı açık olarak görülür. Çünkü AKP’nin darbe girişimi öncesinde de yükselen bir trendi vardı.

Yaşananlara senaryo diyenlerin büyük çoğunluğu daha önceleri askerin Erdoğan’ı istemediğini ileri sürüyorlardı. O zaman Erdoğan’ı istemeyen askerlerin böyle bir senaryoda yer almaları nasıl açıklanacak? Erdoğan’ın da ifade ettiği gibi böyle bir iddia akıl ve vicdan ile bağdaşmamaktadır.

TARİHİMİZ DARBELERLE DOLU

Türkiye siyasi tarihine bakıldığında darbelerle dolu olduğunu görülür. Osmanlı döneminde de Yeniçerinin birçok darbe yaptığı padişahları götürüp getirdiği bilinmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Kurulurken ana düşünce halka dayalı bir devlet anlayışı geliştirmekti. Ancak birinci meclis dahil tüm meclisler ya darbe ya muhtıra ya da ayaklanma görmüştür. Tüm darbeler, muhtıra ve ayaklanmalar aslında sivil toplum bilincinin gelişmemesinden kaynaklanmaktadır. Darbeleri planlayan gerek iç gerekse dış güçler toplumu baskı altına almak için önce toplum içinde ideolojik ya da dinsel bir çatışma zemini hazırlıyorlar. Daha sonraları ise bu çatışmaları gerekçe gösterilerek demokrasi askıya almaktadır.

Ne yazık ki ülke ve insanlık tarihini bu kadar derinden etkileyen darbeler akademisyenler tarafından yeteri kadar inceleme konusu yapılmamış ya da yapılamamıştır. Dolayısıyla darbeler tarihi akademisyenler tarafından daha derin ve ciddi şekilde araştırılmalıdır.

15 TEMMUZ DARBESİNİN FARKI

15 Temmuz’da yaşanan darbe girişiminin diğer darbelerden en önemli farkı: Öncesinde ideolojik ya da dinsel bir çatışmanın yaşanmamış olmasıdır. Bu darbe girişiminin en önemli bir diğer farkı da sivil iradenin ilk defa bu kadar kesin bir tavır sergileyerek darbe girişimini engellemesidir. Toplumun bu tepkisi halkın sivil toplum bilincinin çok yüksek düzeye ulaştığının açık bir göstergesidir. Sivil toplumla birlikte siyaset de ilk defa kendi iradesine karşı düzenlenen kalkışmaya karşı halk ile birlikte net bir duruş sergilemiş oldu.

SİVİLLEŞME ADIMLARI

Yüksek Askeri Şura’nın ilk defa Genelkurmay’da değil de Başbakanlık’ta yapılacak olması da sivil toplum ve demokratik hukuk devleti adına önemli bir gelişme olmuştur. Bu arada silahlı kuvvetlerin bir parçası sayılan polisin de darbecilere karşı demokratik bir duruş sergilemesi ve Jandarmanın sivil idareye bağlanacak olması sivil toplum adına önemli gelişmelerdir.

Dikkat çeken bir diğer husus da askerin içinde de sivil toplum ve demokrasiye sahip çıkan büyük bir çoğunluğun var olmasıdır. Özellikle darbe döneminde Genelkurmay Başkanlığı’nı yürüten 1. Ordu Komutanı’nın darbe girişimi devam ederken darbeler ve cuntalar döneminin bittiğini açıklaması, siyasi tarih kadar askerin kurumsal misyonu açısından da bir dönüm noktası olmuştur.

SİLAHLI KUVVETLERDE REFORM İHTİYACI

Bu yaşananlar aslında askerin eğitiminin milletin ve çağın gerisinde kaldığının açık bir göstergesidir. Dolayısıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’nin eğitim, kurum ve programlarının ciddi bir şekilde ele alınması gerekmektedir. Askeri öğretimin ana misyonu sivil siyasete bağlı dış güvenlik anlayışı üzerine kurulmalıdır. Asker, toplumun inanç ve ideolojilerini denetleyicisi bir rol üstlenmemelidir. İnanç ve ideolojiler özgür tartışma ortamı yaratılarak demokrasi içinde sivil kurumlar tarafından sivil yöntemlerle denetlenmelidir. Çünkü ülkemizde ve Türkiye’de askerlik zorunludur ve her ideoloji ve inanca sahip olan insan askere alınmaktadır. Askerin bunların hepsine ya da bir kısmına karşı tavır sergilemesi doğal olarak askeri disiplini bozduğu gibi güvenliği de zaafa uğratmaktadır.

Şüphesiz kendi milletine silah çeken askerin, milletinin güvenliği için görev yaptığı söylenemez. Bundan dolayıdır ki kendi halkına silah doğrultan askerler hain olarak nitelendirilmektedir. Şunu da belirtmek gerekir ki askeri darbeler ister emir komuta dışında ister emir komuta sistemine bağlı olarak gerçekleştirilsin anayasal suçtur. Çünkü ordunun başkomutanı Cumhurbaşkanıdır ve cumhurbaşkanının emrine aykırı olarak Genelkurmay Başkanının verdiği emirler dahil verilen tüm emirler yasadışı olduğu için geçersizdir ve suç teşkil eder.

DİN ÖĞRETİMİ GÖZDEN GEÇİRİLMELİ

Tabii ki askeri eğitimin yanında devlet kurumları tarafından verilen ilahiyat ve din öğretiminin de gözden geçirilmesi gerekmektedir. Çünkü 15 Temmuz darbe girişimi her ne kadar dinsel bir öğretiye dayanmasa da arkasındaki kişi ve cemaatin dini söylemlere sahip olduğu bilinmektedir. Ayni şekilde bu dini grupların belli dönemlerde belli siyasiler tarafından genel adalet ilkesini ihlal edecek şekilde desteklendiği de bilinmektedir. Dolayısıyla bu yaşananlar siyasi kurumlar için de önemli bir tecrübe olmuştur. Özellikle dogmatik, tartışmaya kapalı dini öğretiler sivil ve bilimsel denetimin dışında kaldığı için her türlü istimara açık hale gelmektedirler. Bu yüzden de sivil denetime açık fikir hürriyetini esas alan, insan haklarına dayalı bir ilahiyat anlayışı geliştirilmelidir.

DARBENİN DIŞ SİYASİ BAĞLARI

Konunun iç siyaset kadar dış siyasi boyutları da bulunmaktadır. Darbe girişiminin faili olan cemaat liderinin Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşıyor olması ve Türkiye’ye iadesi konusunda çıkarılmaya çalışılan zorluklar, ABD’nin milli bir politika olarak olmasa da bu kişiyi ve cemaati koruduğu yorumlarının yapılmasına yol açmaktadır.

Türkiye’nin Rusya ve İsrail ile yakınlaşması sonrası, İstanbul Atatürk Havaalanı’na yapılan saldırı ve sonrasında gelen darbe girişimi olayların dış siyasi güçler dengesi ile de bağlantılı olduğu yorumlarının yapılmasına yol açtı. Türkiye’nin daha önce de Gülen’in iadesini istemesine rağmen gönderilmemiş olması da kuşkuların artmasına yol açmıştır. Ancak Türkiye yaşanan darbe girişimi sonrası Gülen’in iadesi konusunu çok daha ciddiye almıştır. Bu yüzden ABD’nin sergileyeceği tavır ilişkilerin geleceğine önemli etkiler yapacaktır. Ancak Başkan Obama’nın darbeden haberleri olmadığını ayrıca seçilen hükümeti desteklediklerini belirtmesi, Gülen ve cemaatinin korunmasının milli bir siyaset olmadığı sonucunu doğurmakla birlikte bazı birim ve kişiler tarafından desteklenmiş olması ihtimalini ortadan kaldırmamaktadır.

DARBE VE AVRUPA İLE İLİŞKİLER

Yaşanan darbe girişiminin Avrupa Birliği ile ilişkilere de önemli etkileri olacaktır. Çünkü olağanüstü hal ilan edilmesi doğal olarak olağanüstü tedbirlerin alınmasına yol açacaktır. Bu tedbirlerin bitmesi ve normale dönüşü için uzun bir zamana ihtiyaç duyulacaktır. Bu da müzakerelerin daha da uzamasını sağlayacaktır. Tabii idam cezasının geri getirilmesi durumunda Türkiye içinde ve dışında Türkiye’nin AB’ye alınmasını istemeyenlerin eli güçlü bir koz geçecektir.

Aslında ABD ve Avrupa Birliği’nin darbeler konusunda net bir tavır sergilememiş olması güven sorununa yol açmaktadır. Çünkü son dönemlerde Mısır’da yaşanan darbede dünya demokrasisi sınıfta kalmıştır. Ayrıca uluslararası güvenlik sisteminin sürekli hata sinyalleri vermesi de ulusal güvenlik sorunu yanında uluslararası bir güvenlik sorununun varlığını gündeme getirmektedir. Doğrusu özgürlükleri savunan ve kendini medeni dünya olarak adlandıran güçlerin sivil iradeleri askeri rejimlerden daha az demokratik görmelerinin ciddi şekilde sorgulanması gerekmektedir. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan bu çelişkiye dikkat çekerek kendisine yöneltilen eleştirileri reddetmiştir.

OLAĞANÜSTÜ TEDBİRLER VE MAĞDURİYETLER

Tabii ki tüm bu akıl almaz gelişmeler sonrasında hükümetin aldığı bazı tedbirler hem içerde hem de dışarıda tartışma konusu olmaktadır. Ancak darbe riski azaldığı ölçüde hem darbenin örtülü kısımları açığa çıkacak, hem de alınan olağanüstü tedbirlerin yarattığı bazı mağduriyetler giderilebilecektir.

Olağanüstü hal ilanı iç hukuk ve uluslararası hukuk yoluyla hak arama hürriyetini kısıtladığı için bu şartlar içinde yaşanan mağduriyetlerin hukuk yoluyla giderilmesi daha da zorlaşmıştır. Ancak demokratik rejimlerde geçte olsa mağduriyetlerin giderilebilmesi için fırsatlar doğmaktadır. Bu yüzden hükümet darbe ile kısıtlanmaya çalışılan özgürlükleri korumak için ilan ettiği olağanüstü halin istismar ve suiistimal edilmemesi için de tedbirler almalıdır. Nitekim bunun da sinyalleri verilmiştir.

ÇÖZÜM SİVİL TOPLUM VE KURUMSALLAŞMA

İktidar ve muhalefetin darbeye karşı ortak tavır geliştirmiş olması sivil toplum ve demokratik kurumsallaşma umutlarını güçlendirmiştir. Oluşan bu uzlaşı yeni bir sivil anayasanın yapılmasında da gösterilebilirse verilen mücadele gerçek amacına ulaşmış olacaktır.

Not: Tatil amacıyla bir süre yazılarıma ara vermiştim. Ancak darbe gibi önemli bir durum ortaya çıkınca okurlarımla düşüncelerimi paylaşmak istedim.

Taşocakları Sorunu

Bence Kuzey Kıbrıs’ın en büyük sorunlarından birisi taş ocakları sorunudur. Çünkü bu sorun sadece belli bölge insanlarının değil tüm ada insanlarının sorunudur. Taş ocakları başta doğal bitki örtüsünün yok etmenin yanısıra KKTC’nin en zengin su yataklarını da yok etmektedir. Çünkü Kıbrıs’ın sembolü olan Beşparmak Dağları’nın etekleri KKKTC’nin en zengin su yataklarını barındırmaktadır.
Bilindiği üzere Değirmenlik Kıbrıs Adası’nın en zengin pınarına sahipti. Yanlış uygulama ve politikalar bu pınarın kurumasına sebep oldu. Eskiden her tarafından sular akan su ile çalışan 13 Değirmeni olan değirmenlik Kıbrıs’ın en yeşil bölgesiydi. Ne yazık ki suları ile şöhret bulan değirmenlik bugün içme suyu bile bulmakta sıkıntı çekmektedir. Bu yüzden de Değirmenlik Belediye Meclisi Türkiye’den gelecek suyun kullanılabilmesi için meclis kararı çıkarmıştır.
İddia edildiğin göre Kıbrıs’ın en zengin pınarı olan Başpınar’ın kurumasının ana nedeni yatağın genişletilmesi için patlatılan dinamitlerdi. Doğal olarak, patlamaların sebep olduğu bu çatlak varken taş ocaklarının bu bölgede sürekli kazı yapması ve dinamit patlatması sular için büyük risk yaratmaktadır. Ayrıca taş ocakları su yataklarının üzerinde olduğu için açtıkları kuyulardan toz bulutlarını engellemek için çok büyük oranda su kullanılmaktadır. Çok yüksek miktarda su çekilmesine rağmen özellikle değirmenlik bölgesinde patlatmaların sebep olduğu toz bulutları sağlığı tehdit etmekte, bölgede kanser oranı sürekli artmaktadır.
Ayrıca taş ocaklarının havaalanı ile en büyük alışveriş merkezlerinin bulunduğu yerde olması sebebiyle çevre kirliliği yanında görüntü kirliliği yarattığı için turizmi de olumsuz etkilemektedir.
Değirmenlik ve bölge halkı sorunu tartışmak için yaptığı toplantı sonrasında bir uyarı eylemi yapma kararı aldı. Halk daha önce bu sorunu defalarca gündeme getirmiş ancak siyasiler söz verdikleri halde sözlerini tutmadılar. Bu durum güvensizlik ve umutsuzluğa yol açtı. Bundan dolayı da halk kendi çözümünü kendi bulma karar aldı ve eylem komitesi oluşturup sorunun çözümü için çare almaya karar verdi.
Halkın talebi bu ocakların derhal kapatılması yönündedir. Konuya biraz daha ılımlı bakanlar, ocak sahiplerine ithalat izni verilerek kademeli olarak ocakların kapatılmasını önermektedir. Bunun yanısıra doğa tahribinin engellenmesi için geri dönüşüm projesi de önerenler vardır. Ancak KKTC’de siyaset içinde ve siyaset dışında organize olmuş güçler devlet gücünün üzerinde bir güce sahip oldukları için, bu güçler hukuk dışı her türlü eylemi rahatlıkla gerçekleştirebilmektedir. Taşocakları bunun açık örneklerinden birisidir. Nitekim bu taş ocakları büyük oranda denetimsiz ve yasa dışı çalışmalarına rağmen her hangi bir tedbir alınamamaktadır. Umarım insana ve doğaya saygılı güçler haklarına sahip çıkarak doğayı tahrip eden bu güçlerden daha iyi organize olup doğa ve insanlar için çok büyük bir tehdite dönüşen taş ocaklarının zararlarından korunabilecek tedbirlerin alınmasını sağlamada başarılı olurlar.

YASAKÇI DİNDARLIK İLE YASAKÇI ÇAĞDAŞLIK

YASAKÇI DİNDARLIK İLE YASAKÇI ÇAĞDAŞLIK

İslamiyet’e göre haramlar yasakları değil Allah’ın hudutlarını (hududullahı) yani bir başka ifade ile sorumluluk sınırlarını ifade eder. Bundan dolayı da Allah’ın bir şeyi haram kılması, insanların özgürlüklerini sınırlamak amaçlı değil; aksine özgürlüklerini korumak amaçlıdır.

Dinler ve dindarlık gündeme geldiğinde öncelikle yasaklarla (haramlarla) anılırlar. Hâlbuki İslamiyet’e göre haramlar yasakları değil Allah’ın hudutlarını (hududullahı) yani bir başka ifade ile sorumluluk sınırlarını ifade eder. Bundan dolayı da Allah’ın bir şeyi haram kılması, insanların özgürlüklerini sınırlamak amaçlı değil; aksine özgürlüklerini korumak amaçlıdır. Ne ilginçtir ki, bazı insanlar haramlardan en fazla bahseden ve yaşamı bir yasaklar yumağına dönüştüren hocalar ya da din adamlarını en bilgili ve en dindar insanlar olarak kabul ederler. Özgürlüklerden bahseden ve alanlarını genişletmeye çalışan din adamlarını ise düzenin adamı olmak ya da samimiyetsizlikle suçlarlar. Bu anlayışta olanları yasakçı dindarlar olarak niteleyebiliriz.

AMAÇ YASAK DEĞİL

Bu tutum, yasakçı dindarların genel bir tutumu değildir. Çünkü yasakçı dindarlar, bazen mistik, bazen de radikal bir tutum sergileyebilirler. Mistisizm, İslam kültürü içinde daha çok zühd ile açıklanmaktadır. Zühd ise insanın ruh ve düşüncesinin dünya yaşamından soyutlanarak uhrevi bir duygu ve düşünceye yönelmesini ifade eder. Bu yöneliş bazen insanı pasifleştirdiği için şiddetten uzak bir anlayışa sürükler ve bu tür bir yaşam tarzını tercih edenler, bunu ruhsal arınmanın bir vesilesi olarak kabul ederler. Bunu gönüllü yaptıkları için de, kendilerine yasakladıkları şeyleri başkalarına yasaklama gayreti içerisine girmezler. Bu özellikleri ile de özgürlüklere saygılıdırlar. Tasavvufi düşüncenin ileri gelen simaları genellikle bu anlayışa sahiptirler.

İnsanın iyi ya da doğru olduğuna inandığı şeyi yaşaması onu mutlu eder; ancak kendi iyi ya da doğrusunu başkasına dayatmaya kalkması hem kendisini hem de karşısındakini rahatsız eder. İnsanlar tabiatları gereği daha iyi ve doğru olana daha fazla meyillidirler. Bu yüzden kendimizdeki iyi ve doğru şeyleri, insanları rencide etmeden paylaşırsak sonuç olarak bunları bizden alırlar. Ancak bir dayatmaya girmemiz durumunda normal şartlarda bizden alacakları şeyleri dahi reddederler. Çünkü sadece zayıf karakterli insanlar zorbalığı kabul ederler.

ÖZGÜRLÜĞÜN İKİ HALİ

Zorbalığa dayalı yasakçı dindarlık anlayışı İslam’ın ve Kuran’ın temel ruhuna aykırıdır. Bu yüzden Kuran-i Kerim’de ”Dinde zorlama yoktur” denilmektedir. Bu konuda Kuran’da bir ayette ”(Ey Muhammed) Sen insanları zorla inandıracak mısın?”, başka bir ayette ise: ” (Ey Muhammed) Sen insanlar için bir hatırlatıcısın; zorlayıcı değil”, bir başka ayette de: ”Allah dileseydi yeryüzündeki herkes iman ederdi” denilerek Allah tarafından Hz. Muhammed de dini konularda insanları zorlamak konusunda uyarılmıştır. Doğal olarak Hz. Muhammed dâhil, hiç kimse insanları inanç konusunda zorlama hakkına sahip değildir. Çünkü inanç gönül işidir ve zorlamayı kabul etmez. Tabii ki, insan tabiatının zorlamayı kabul etmemesine rağmen, dini metinlerde güç kullanımı ve zorlamayı meşrulaştırıcı yorumlara açık bölümler de bulunmaktadır. Bu bölümler dinin esasını değil; şartlar içerisinde oluşan zorunlulukları ifade etmektedir. Bu yüzdendir ki İslam âlimleri, insanda esas olanın özgürlük olduğunu, kölelik ve kısıtlamaların ise arızi bir durum olarak ortaya çıktıkların kabul ederler. Bu itibarla da din âlimlerinin esas görevi yasakları arttırmak değil; özgürlükleri korumak ve genişletmek olmalıdır.

Özgürlükçü çağdaşlık anlayışı da iki farklı düşünce akımı şeklinde gelişmiştir. Bunlardan birincisi, her türlü farklı yaşam tarzına yaşama hakkı tanırken, ikincisi ise yasakçı din anlayışı gibi özgürlüğü sadece kendilerinden olana tanımıştır. Bundan dolayı da bu anlayışta olanları da yasakçı çağdaşlar olarak tanımlayabiliriz. Bunların yasakçı dindarlardan farkları, sadece yasakları korumak için ileri sürdükleri argümanlardadır.

YASAK DİNİ DEĞİL

Yasakçı dindarlar ile yasakçı çağdaşların egemen oldukları toplumlarda din ve çağdaşlık temelli çatışmalar daha üst düzeyde yaşanır. Özgürlükçü dindarlık ile çağdaşlığın egemen olduğu toplumlarda ise sosyal barış ve demokrasi daha üste düzeyde yaşanır. Çünkü özgürlükçü çağdaşlık anlayışı toplumun değişen şartlarına göre yeni özgürlük alanlarını oluştururken; özgürlükçü dindarlık anlayışı da insanlığın geçmişten gelen inanç ve değerlerini koruma misyonunu yürüterek birlikte insanlık medeniyetinin bir bütün olarak korunmasını sağlarlar. Böylelikle uzlaşı kültürünün de gelişmesine katkıda bulunurlar. Yasakçı dindarlık bugünü; yasakçı çağdaşlık ise dünü inkâr ettiği için çatışmacı anlayışı temsil ederler. Bu özellikleri ile de medeniyeti oluşturan inanç ve kültürleri bir bütün olarak korumak yerine, onları çatıştırarak, birisi medeniyetin önemli bir unsuru olan geçmişi diğeri ise medeniyetin diğer önemli unsuru olan geleceği tehdit altına alırlar. Bunun hem geçmişte hem de yaşadığımız çağda birçok örneğini görebilmekteyiz.

Davutoğlu’nun İstifası (Türkiye Gündemi)

Davutoğlu’nun İstifası (Türkiye Gündemi)

Ülkelerin demokrasi kültürü halkın siyasete ilgisi ve siyaseti yorumlayabilme bilincine göre gelişmişlik gösterir. Bir başka ifade ile siyasete ilgisi ve siyaseti yorumla becerisi olmayan halkların demokrasiden yeteri kadar istifade edebilmeleri mümkün değildir. Bundan dolayı da her siyasi olayın halk tarafından takip edilerek yorumlanması gerekmektedir. Bu anlayış doğrultusunda Türkiye siyasetinde yaşanan son gelişmeleri değerlendirmeye çalışacağım.

Sayın Erdoğan ile Davutoğlu arasındaki bazı fikir ayrılıkları çeşitli zamanlarda gündeme gelmiş olmasına rağmen, istifası bir çok kişi için sürpriz olmuştur. İstifa ile ilgili yorumlar iki farklı anlayışı yansıtmaktadır. Bunlardan birincisi, Başbakan Davutoğlu’nun istifasının siyasi bir taktik olduğu yönündedir. Bu yorumu yapanlar, görüşlerini Davutoğlu’nun istifa sonrası yaptığı ılımlı ve olumlu açıklamalara dayandırmaktadır. Bu anlayışa göre, istifanın ana hedefi erken seçime zemin hazırlayarak AKP’nin Anayasa değişikliğini yapabilecek güce kavuşmasını sağlamaktadır.

İkinci anlayışa göre ise istifanın ana sebebi Erdoğan’ın AK Parti üzerindeki hakimiyetini sürdürme ve pekiştirme isteğidir. Bu görüş özellikle muhalefet partileri tarafından ileri sürülmektedir.

Bu iddia sahipleri Erdoğan ve Davutoğlu arasında çeşitli zamanlarda ortaya çıkan fikir ayrılıkları ile yakın zamanda bazı MYK üyelerinin Davutoğlu’nun parti içindeki yetkilerinin kısıtlanmaya çalışılmasını Erdoğan’ın müdahalesi olarak yorumlamaktadırlar. Muhalefetin bu iddiasını doğrulaması için özellikle MYK tarafından Başbakan’ın yetkilerinin kısıtlanmaya çalışılmasında Cumhurbaşkanı’nın etkisi olduğunun kanıtlanması gerekir. Başbakan Davutoğlu’nun konuşmalarından yol arkadaşlarından yani MYK üyelerinden şikayetçi olduğu anlaşılmaktadır. MYK seçimlerinde daha çok Sayın Erdoğan’a yakın isimlerin seçildiği basında yer almıştı. Dolayısıyla MYK’daki Erdoğan’a yakın bazı isimlerin Davutoğlu’nun artan siyasi gücünden rahatsız olmuş olması da muhtemeldir. Eğer Davutoğlu, uzlaşı ile değil de seçilere partinin başına gelmiş olsaydı parti içindeki konumu çok daha güçlü olacaktı.

MYK üyelerinin il ve ilçe başkanlarının seçimi yetkisini Başbakan’dan almak istemeleri tamamen parti içi yönetimle alakalı bir yaklaşım farkı da olabilir. Çünkü bazı MYK üyelerinin il ve ilçe başkanlarının seçiminin başkandan alınıp MYK’ya devrini daha demokratik bir yöntem olarak görmüş olabilmeleri de muhtemeldir. Bu durumda sorunun temel kaynağı Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasındaki yaklaşım farkı değil MYK ile Başbakan arasındaki yaklaşım farkı olmuş olur. Yani Sayın Davutoğlu’nun MYK’nın tavrını parti içi otoriteyi kaybetmek olarak değerlendirmiş olması da muhtemeldir. Yol arkadaşları ile ilgili yapmış olduğu şikayet böyle bir düşüncenin oluşmasını sağlamaktadır. Doğrusu ben yol arkadaşlığı ile ilgili şikayetinden tam olarak MYK üyelerinin mi yoksa Cumhurbaşkanı’nın mi yoksa her ikisini de kastedildiğini anlayabilmiş değilim.

Gerek MYK üyeleri gerekse Davutoğlu’nun bu konuda herhangi bir açıklama yapmamış olmaları, sorunun Cumhurbaşkanı ve Başbakan arasında yaşanmış bir sorun olduğu yorumlarının yapılmasına yol açmaktadır. Basında yer alan açıklamalara bakıldığında, yaşanan istifanın bu şekilde algılandığı anlaşılmaktadır. Bu yüzden de istifanın ana sebebinin parti içi yönetimle alakalı bir sorun mu yoksa Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasında yaşan bir sorun mu olduğunun açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Şüphesiz sağlıklı demokrasinin olmaz ise olmazı şeffaf yönetimdir. Ülke demokrasisinin gelişmesi için Başbakan’ın istifası ile sonuçlanan gelişmelerin her yönüyle tartışılarak aydınlatılmasına ihtiyaç vardır.

Bence sorgulanması gereken bir başka husus da, Davutoğlu’nun istifasının ana sebebinin Cumhurbaşkanı’nın müdahalesi olarak kabul edilmesi durumunda, istifanın bir tepki olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceğidir. Cumhurbaşkanının basına yansıyan açıklamalarına baktığımızda, istifa kararının Davutoğlu’na ait olduğu anlaşılmaktadır. Bu açıklamayı dikkate aldığımızda Davutoğlu’nun istifasının bir tepki olarak da yorumlanması mümkündür. Bu tepkinin Cumhurbaşkanı’na olması durumunda, muhalefetin emanetçi başkan söylemlerinin ne kadar doğru olduğunun da ayrıca sorgulanması gerekecektir.

Şunu da belirtmek gerekir ki, Türkiye henüz daha normal bir demokrasi sürecine geçebilmiş değildir. Askeri ve sivil görünümlü darbeler, her gelen iktidarın devlet gücünü kullanarak muhaliflerini baskı altına almaya çalışması, doğal olarak devlet iradesi ile vatandaşın duygu ve düşünce dünyası arasındaki güven bağlarını zayıflatmıştır. Ben şahsen yaşananların tüm sıkıntılara rağmen Türkiye’nin demokrasisinin güçleneceği kanaatindeyim. Yeter ki korku ve vehimlere kapılmadan yaşananları değerlendirmekten çekinmeyelim. Öyle gözüküyor ki, Türkiye fiili olarak başkanlık sitemine geçmiş görüntüsü vermektedir. Yaşananlar da bunun sinyalini vermektedir. Ancak bu fiili uygulamalar sebebiyle anayasa ve yasalar arasında bir boşluğun oluştuğu da görülmektedir. Bu sorunun çözümü, Türkiye’nin oluşan yeni şartları dikkate alarak toplumun tüm kesimlerinin ortak taleplerini anayasal güvenceye kavuşturan bir hukuk reformunu gerçekleştirmesi ile mümkündür. Aksi takdirde Cumhurbaşkanı’nı halkın doğrudan seçmesi ile oluşan anayasa ve yasalar arasındaki boşluklar  giderek Türkiye’yi hukuk devleti olma zemininden daha da uzaklaştıracaktır. Umarım Türkiye’de yaşanan siyasal kriz, oluşmuş olan yeni toplumsal taleplerin konsolide edilerek çözümü için bir fırsata dönüşür. Bu gerçekleştirilemez ise siyasi istikrarsızlığa kayan bir sürecin yaşanması kaçınılmaz hale gelebilir.

Irkçı Nefret Söylemleri

Irkçı Nefret Söylemleri

Son günlerde Irkçılık temelli nefret söylemleri kamuoyunu meşgul etmeye başladı. Birileri KKTC’de yıllarca kalarak vatandaşlık müracaatı hakkı kazanmış olanlara, vatandaşlık verilmemesini insanlık dışı söylemlerle meşrulaştırmaya çalışırken, birileri de sanki KKTC yetkililerinin isteyen herkesi vatandaşlık vermek gibi bir zorunluluğu varmış gibi söylemler geliştiriyor.

Bu tür yazıları yazan ve bu tür fikirleri savunanlara, vatandaşlık hakkı kazanacak kadar insanları ülkede tutup sonra, bu insanlara siz şalvarlısınız, halifecisiniz, irticacısınız, örülüsünüz deyip vatandaşlık talebi haklarını engellemenin ahlaki ve insanı bir açıklaması var mıdır diye sormak lazım. Herkse vatandaş olmalı diyenlere de suç işlemiş olanlara da mı bu hak verilmelidir diye sormak lazım. Nitekim bu ülkede hak ettiği halde vatandaş yapılmayan birçok kişi olduğu gibi, kirli ilişkiler sebebiyle vatandaş yapılan birçok kişi de bulunmaktadır.

Bu ülkede vatandaş olabilmek için yasaya göre 5 yıl olmasına rağmen en az 10 sene fiili olarak çalışılması talep edilmektedir. İnsanların 10 yıl boyunca emeklerinden istifade etmek sonra da kalkıp siz şalvarlı, halifeci, irticacı, örtülüsünüz deyip vatandaş olamazsınız demek açık bir emek sömürüsüdür. Bu tür bir anlayışa öncelikle bu ülkenin solcuları karşı çıkmalıdır. Bu ülkedeki şehitlikleri gezerseniz, çoğunun aşağılanan kültür ve inançtan geldikleri görülür.

Sonra her insan istediği gibi giyinme ve inanma hakkına sahiptir. Bu tür yazıları yazanlar dönüp dede ve nenelerinin inanç ve giyimlerine bakarlarsa farklı olmadıklarını göreceklerdir. Kötülük giyim ya da inançla alakalı değil; aksine kötülük giyim ve inancın kötüye kullanılmasıyla alakalıdır. Nasıl ki dini bir tercihi başkalarına baskı ve hakaret için kullanmak insanlık suçu ise ayni şekilde insanları inanç ve giyimleri sebebiyle aşağılamak da insanlık suçudur.

Ayrıca KKTC vatandaşlığının uluslararası herhangi bir geçerliliği yoktur. Vatandaşlık isteyenler büyük oranda, çalışma izninden kurtulmak için bunu istiyorlar. Ayrıca son yıllarda Türkiye’den KKTC’ye çalışmaya gelenlerin sayısı ve profili iyice değişti. Çünkü artık KKTC’de çalışmak cazip bir şey değildir. Aksine KKTC’den mezun birçok genç artık Türkiye’ye gidip çalışmayı tercih ediyor. KKTC vatandaşlığını isteyenlerin büyük bir kısmı ise bir antlaşma olması durumunda AB vatandaşlığı almak için bunu istiyorlar. Aslında bunun da bir faydası yoktur. Çünkü Annan Planı’na göre ülke içinde 10 yıl kalmış olan herkes vatandaş olmasa da bu hakkı kazanıyordu.

Medyadaki tartışmalara bakıldığında, yeşilliklerin tahribatı dahil tüm ülkedeki yanlışların vatandaş olamayan bu insanlara yüklendiği görülür. Dağları ve yeşili ençok tahrip edenlerin işçiler değil patronlarının bu ülkedeki herkes biliyor. İşçilerin ne yeşili tahrip edecek zamanları ne de buna ihtiyaçları varır. Anlaşılan bu işçiler bazıları tarafından sadece emeklerinin sömürülmesi için değil, aynı zamanda onları sömürenlerin günahlarını da örtmek için de kullanılıyor. Böyle bir anlayış için söylenebilecek tek söz “Allah akıl ve insaf” versin sözüdür.

 

Düşmanlık

Düşmanlık

Düşmanlık kelimesi günlük kullanımda en çok kullanılan kelimelerden birisi olması sebebiyle, hayatımızın geniş bir alanını etkilemektedir. Acaba düşmanı olmaya bir insan var mıdır diye bir soru sorulsa kaç kişi zorlanmadan “hayır düşmanım yoktur” diyebilir? Onun için insanlığın en büyük dramlarından birisidir düşmanlık.

O halde hayatımızda bu kadar etkili olan düşmanlığın kökeni nedir, düşmanlık doğal bir hal midir yoksa bir kişilik bozukluğu mudur? Bu yazımızda bu iki soruya cevap bulmaya çalışacağız.

Konuyu İslam inancı açısında ele alırsak Kuran-i Kerim’de düşmanlığın insanın cennet bilincinden kopuşundan kaynaklandığı anlaşılmaktadır.  Bu bakış açısında göre düşmanlık, insan ruhundaki bir sapmadan kaynaklanmaktadır. Bu sapma insanın cennet yaşamının gerektirdiği ahlaki davranıştan sapması sonucu ortaya çıkmıştır. Bundan dolayı da Kuran-i Kerim’de cennetlik ruhların düşmanlığın kaynağı olan her türlü kin ve nefretten arınmış oldukları belirtilmektedir. Doğal olarak düşmanlığa dayalı bir din ya da dindarlık anlayışı dinin özüyle bağdaşmaz.

Düşmanlık konusunu felsefi açıdan ele alınırsa, farklı felsefi akımların insan tabiatıyla ilgili yaklaşımlarına göre düşmanlığın kaynağı ile ilgili görüşlerinin değiştiği görülmektedir. Hayatı bir mücadele alanı olarak gören felsefi akımlara göre düşmanlık ahlaki bir zayıflık değil, doğada var olmak için gerekli olan doğal bir süreçtir. Özellikle siyasi teorisyenler büyük ölçüde bu felsefi düşünceyi esas alırlar. Bundan dolayı da siyaset genellikle bir ötekileştirme ve karşı tarafı zayıflatarak onun üzerinde egemenlik kurma mantığı ile hareket eder.

Bazı felsefeciler ve ilahiyatçılar ise düşmanlığı ahlaki bir zayıflık olarak görürler. Ancak felsefeciler ahlak öğretisini dinlerde olduğu gibi bir kutsala bağlamak yerine insan tabiatının gereği olarak görürler. Ancak insan tabiatının özde ahlaki değerler üzerine kurulu bir yapıya mı yoksa başkaları üzerinde egemenlik kurmaya dayalı bir yapıya mı sahip olduğu konusunda ayrılığa düştüler.

Özde ahlaki değerlerin var olduğunu savunanlar ahlakçı bir felsefe kurmaya çalıştıkları için düşmanlığı ahlaki bir zayıflık olarak yorumlarken, insanın özünde başkaları üzerinde egemenlik kurmak olduğunu savunanlar savaşı doğal bir gereklilik olarak yorumlarlar. Bu anlayışta olanlar köleliği de meşru görürler. Çünkü doğal savaş halinin bir gereği olarak her zaman yenenler ve yenilenler olacaktır. Budan dolayı da bu anlayışa göre kölelik doğal bir haldir. İnsanlık tarihinde bu anlayışın çok derin izlerini görebiliriz. Çağımızda gelişen insan hakları kavramı, öncelikle kölelik kavramına karşı çıktığı için bu felsefi yorumun ciddi bir tenkidini gerekli hale getirmiştir.

İnsan hakları anlayışının gelişmesine paralel olarak, devlet anlayışı da yeniden sorgulanmaya başlandı. Çünkü insan haklarını savunanlara göre devlet anlayışının gelişmesini sağlayan temel duygu ve düşünceler, birlikte yaşama arzusundan kaynaklanmaktadır.  Budan dolayı da devlet anlayışının dayandığı ana düşünce ve duyguların temelinde ahlaki değerler vardır. Buna göre devlet hukuku ve kurumlarının dayadığı ana değerler ahlaki değerlerdir. Bu yüzden de yolsuzluk ve kamuya zarar verici her türlü eylem, toplumun birlikte yaşama hukukunu ihlal ettiği için suç olarak kabul edilmiştir.

Farklı bir anlayışa göre devlet algısının ortaya çıkmasında etkin olmuş olan ana duygu ve düşünce düşmanlara karşı korunma duygu ve düşünceleridir. Bu anlayışa göre devlet algısının kökeninde düşmanlıklar vardır. Bir başka düşünceye göre ise ilk olarak devlet düşüncesinin ortaya çıkışında düşmanlara karşı savunma düşüncesinden çok, sömürgecilik düşüncesi vardır. Bundan dolayı da devletin özünde ahlaki değerler değil, devleti kuranların çıkarları vardır. Buna göre, devlet hukukunun temelinde de ahlaki değerler değil, devleti elinde tutanların çıkarlarının korunması esastır. Bu tür devlet anlayışlarının hakim olduğu ülkelerde devletin esası olan hukuk, meşruiyetin kaynağı değil meşrulaştırmanın aracıdır. Bu tür siyasi yapıların egemen olduğu ülkelerde yargı bağımsızlığından söz etmek de mümkün değildir. Çünkü yargı bağımsızlığını savunanlara göre, yargının temel görevi devlet gücünü kullananların birlikte yaşama esası olan hukuki değerlere aykırı davranışlarını denetlemektir. Buna anlayışa göre yargı devlet gücünü kullananlara karşı dengeleyici bir güç misyonunu icra eder. Bundan dolayı da yargı bağımsızlığın esas alındığı sistemler özleri itibari ile ahlaki sistemlerdir.

Yargı bağımsızlığının olmadığı ülkelerin ana siyaseti düşmanlar ve düşmanlıklar üzerine kurulu olduğu için, yargı aslında siyaseti dengeleyici bir güç değil; aksine sürekli savaş durumunda olan siyaseti iç ve dış düşmanlara karşı koruyucu bir güçtür. Bundan dolayı da, bu tür siyasi sitemlerin egemen olduğu ülkelerde insan haklarının fazla bir önemi yoktur. Aksine bu tür sistemler insan haklarını kendileri için tehdit olarak görürler. Çünkü bu tür sistemler esas itibari ile düşmanlık üzerine kuruldukları için, vatandaşlarına düşmanın hiçbir hakkı yoktur bilincini empoze etmeye çalışırlar. Bu tür empozelerin yapıldığı ülkelerde vatandaşlar, kendileri dışındakileri düşman olarak gördükleri için, farkı olanlarla iletişim kuramazlar aksine onların her türkü hakkını ihlal etmeyi, hatta öldürmeyi kahramanlık olarak görmeye başlarlar. Gelişmemiş ülkelerdeki insan hakları ihlallerinin ana kaynağı bu tür siyasi empozelerdir.

İnsanlık olarak sorgulamamız gereken bir önemli konu da, düşmanlığın makul ve meşru bir zeminin olup olmadığıdır. İnsanlık tecrübesi, bize düşmanlara karşı durmamız gerektiği hissiyatını vermektedir. Bu hissiyatın kaynağında insanın insandan gelen zararlara karşı korunması varsa, genel olarak düşmanlığa karşı düşmanlık meşru bir eylem veya söylem olarak görülebilir. Ancak meşru olan şey insanın insana düşmanlığı mı yoksa insanın insana yönelik eylemlerine karşı meşru tepkisi midir? Suç ve ceza hukukunun doğuşunu sağlayan ana fikir bu ayırıma dayanarak ortaya çıkmıştır.

Normalde haksız bir eylem olmadığı müddetçe insanın insana düşmanlık duyması, insan akıl ve vicdanında kabul görmez. O halde ceza hukukunun temeli başkasını hukukunu tecavüz halinin ortaya çıkmasına dayanmaktadır. O halde düşmanlığın kaynağı insanın tabiatı değil, onun gerçekleştirdiği ve düşmanlık duygularının ortaya çıkmasını sağlayan eylemleridir. Bu durumda düşmanlığın tek meşru zemini, insanın kendisine karşı yapılan haksız eylemlere karşı insani bir tepki olarak ortaya çıkması durumudur. Doğal olarak da düşmanlığın haksız eylem ve söylemlerden soyutlanarak, birey ve toplumlara yönelmesinin ahlaki değerlerden sapma olduğu gibi bir suç hali de olduğunu söyleyebiliriz.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, din, dil, mezhep, meşrep, etnik köken gibi genel haller doğrudan meşru bir düşmanlık sebebi olamaz. Bunların düşmanlık sebebi olabilmesi için, açık bir haksız eylemin ortaya çıkması gerekir. Ayrıca haksız eylem ya da söylemin ortaya çıkması, herhangi bir din, dil, mezhep, meşrep ya da etnik kökene sahip olan tüm insanlara karşı bir düşmanlık duyulması için yeterli bir sebep değildir. Çünkü suç ve ceza bireyseldir. Bir suça kimler kalkışmış ya da iştirak etmiş ise ceza da sadece o suçu işleyenleri bağlar. Bundan dolayı da geçmiş nesillerin işlediği suçlardan, doğan yeni nesiller sorumlu olmadığı gibi, bir suça açıkça iştirak etmemiş insanları, din, dil ya da etnik sebeplerle genel suçlu kabul edip düşmanlık duymak da doğru değildir. Doğal olarak da ancak adaletin tesisini esas alan, düşmanlık yapanların haksız eylem ve söylemlerine karşı korunmayı içine alan bir düşmanlık bilinci meşru olabilir.

Esas itibari ile bu meşru korunma halinin meşru düşmanlık olarak tanımlanması da ayrı bir sorundur. Çünkü bu durumda düşmanlığa karşı düşmanlık gibi bir durum ortaya çıkmaktadır ki, düşmanlık doğru değil ise o zaman düşmanlığa karşı düşmanlık da doğru olmamalıdır. O halde düşmanlığa karşı düşmanlık değil, düşmanlığa karşı haklı bir müdafaadan bahsetmek gerekir. Bu durum ise meşru müdafaa hakkı olarak ifade edilmektedir. Sonuç olarak meşru müdafaa hakkına dayanmayan her türlü saldırıyı, düşmanlık olarak niteleyebiliriz.

Düşmanlık söylemlerinin akıl ve ruhlarımızı saptırmaması için, düşmanlık söylemlerinin dayandığı sebepler üzerinde düşünerek, ruh ve akıllarımızın teslim alınmasını engellemeliyiz. Aksi takdirde yaşama sevincinin kaynağı olan dostlukları kaybederek, düşmanlığın vahşeti içinde yok olmaya mahkûm olacağız.

 

 

Devlet Ciddiyeti (R. R. Denktaş ve Erbakan Örneği)

Devlet Ciddiyeti

(R. R. Denktaş ve Erbakan Örneği)

Ne gariptir ki, bu ülkede devlet ciddiyeti bile siyasetin kirliliği içerisinde yok olup gidiyor. Sayın Rauf Denktaş ile bir yemekte buluştuk. Sayın Denktaş orada yaptığı konuşmasına, Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a olan karşıtlığını açık bir şekilde yansıttı. Doğrusu dinlerken, yıllarca verdiği mücadelenin sonuncunda ulaştığı noktadan ne kadar rahatsız olduğunu fark ettim. Bir zamanların milli kahramanı adeta dışlanmış, verdiği mücadele de anlamsız ve değersiz hale getirilmiş gibiydi. Yanına gittim ve sohbet etmeye başladık. Bana din ile ilgili bazı ilginç hikâyeler anlattı, sonra da internetten ne zaman öleceğini öğrenmek için bir test yaptığını söyledi. Bu testin sonunda yanılmıyorsam 2028’in sonunda öleceği sonucu çıktığını ifade etti ve arkasından: “Bu kadar sene durup ne yapacağım” dedi. Doğrusu ömrü bu kadar mücadele ile geçmiş bir liderin bu sözü sitem ve umutsuzluğu ima ediyordu. Bu sıkıntı ve umutsuzluğun bir tarafında oğlunun ve kendisinin koşulsuz olarak destek verdiği Eroğlu ile UBP, diğer yanında ise Türkiye Cumhuriyeti Başbakan’ın Erdoğan vardı.

Sayın Erdoğan’ın, Sayın Denktaş’a olan tepkisinin arkasında ise Denktaş’ın Türkiye’nin içişlerine karışmak sayılabilecek şekilde siyasi tasarruflarda bulunması yatmaktadır. Yani Erdoğan’ın da şikâyeti kendisinden şikâyetçi olanların şikâyeti ile aynıdır. Bugün Sayın Serdar Denktaş “kendi kendimizi yönetmek istiyoruz” söylemini savunurken, Baba Denktaş’ın Türkiye’nin iç siyasetine müdahalesini nasıl değerlendirdiğini doğrusu merak etmemek mümkün değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin Kıbrıs Adası üzerindeki tarihi ve kültürel hakları varken, Türkiye’nin Kıbrıs’a karışmasından rahatsız olanlar, Türkiye’nin içişlerine müdahale etme hakkını kendilerinde nasıl buluyorlar? Bugün Sayın Erdoğan için Kıbrıs sorunu, hem iç hem de dış siyasette karşılaştığı en önemli sorunların başında gelmektedir. Bundan dolayı da Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesine karşı olanlarla, AKP’nin ideolojisinden rahatsız olanlar, hem Avrupa birliği sürecini hem de AKP’nin yükselen gücünü frenlemek için Kıbrıs kartı üzerinden oynuyorlar. Türkiye’yi Avrupa’ya şikâyet eden Sayın Şener Elcil’in de tutumu bu açıdan sorgulanmaya muhtaçtır. Yaptığı son açıklamalarından birisinde eylemlerinin hedefinde AKP’nin olduğunu açık olarak beyan etmiş olması açık bir çelişki değil midir? Böyle bir beyan, Türkiye’nin içişlerine ve Avrupa Birliği sürecine müdahale değil mi? Sizin böyle bir müdahale hakkınız var ise Türkiye’nin sizin içişlerinize karışmasına nasıl itiraz edebilirsiniz? Yine ne ilginçtir ki Sayın Denktaş ile Şener Elcil AKP karşıtlığında aynı fikirde olsalar da, içeride birbirlerinin en amansız karşıtları durumundadırlar.

Kıbrıs sorunu her zaman partiler üstü milli bir mesele olarak ele alınmalıdır. Çünkü Kıbrıs sorununu iç siyasetin malzemesi haline getirmek hem KKTC hem de TC siyaseti açısından kontrolü zor riskler taşımaktadır. Eroğlu ve Denktaş arasındaki gelişmeler açısından meseleye baktığımızda, UBP’nin DP’ye karşı izlediği politikanın siyasi ahlak sınırlarını aşan bir politika olduğundan hiç şüphe yoktur. Ancak Serdar Denktaş’ın da siyasette koşulsuz desteklerin, istismar konusu olacağının farkında olması gerekirdi. Bizim ülkemizdeki siyasetin en önemli özelliklerinden birisi duygusallığa yer vermemesidir. Ama Eroğlu açısından bu seçim belki de bir rövanştı. Çünkü Denktaş ve Eroğlu’nun yarıştığı cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda Eroğlu seçimden geri çekilmiş ve bundan da ağırlıklı olarak Denktaş’ı sorumlu tutmuştu. Dolayısıyla tarihin, tarihi bir hatayı bir şekilde düzelttiği söylenebilir.

Sonuç olarak görüşlerine ve tepkilerine katılalım ya da katılmayalım Sayın Denktaş’ın bu devletin kuruluşu öncesi ve sonrasında verdiği hizmetleri hiç kimsenin inkâr etmesi mümkün değildir. Allah gecinden versin, yarın aramızdan ayrıldığında bazı istisnalar hariç çoğumuzun arkasından ağıtlar yakıp ne kadar büyük bir devlet adamı olduğunu anlatmaya çalışacağımızdan da hiç şüphe yoktur. Yıllarca irticacılık ile suçlanan Rahmetli Erbakan’ın ölümünden sonra olduğu gibi silahlı kuvvetler dâhil hepsi, ne kadar iyi bir lider ve devlet adamı olduğunu anlatmak için yarışa giriştiler. Ama Erbakan kendisine yaşatılanlardan dolayı bu devlete küskün olduğu için cenazesinde devlet töreni istememişti. Buna rağmen yüzbinler onun cenazesine katılmak için yollara döküldü. Bugün Sayın Denktaş’a bu muameleyi reva görenlerin, yarın rahmetli Erbakan’a adeta kan kusturtanların ölümünden sonraki durumuna düşmemeleri için ellerini vicdanlarına koyup düşünmeleri lazım.

Türkiye ve Başkanlık Sistemi

Türkiye ve Başkanlık Sistemi

Ak Parti’nin son milletvekilliği seçiminde büyük başarı göstererek tek başına iktidar olması doğal olarak başkanlık sistemine geçişi tekrar gündeme getirdi. Daha önceki bir yazımda başkanlık sisteminin olumlu ve olumsuz yönlerine değinmiştim. Bu yazımda konunun farklı yönlerine değineceğim.

Başkanlık sisteminin en güçlü tarafı koalisyon ve erken seçim hükümetlerine imkan tanımamasıdır. Son genel seçim öncesi yaşanan koalisyon tartışmaları, AKP’nin tekrar tek başına iktidar olmasını zorunlu hale getirdi. AKP tek başına iktidar olamamış olsaydı, şu anda hala daha koalisyon tartışmaları ile vakit geçirmek zorunda kalacaktık. Bölgedeki gelişmeleri dikkate aldığımızda bunun zaman kaybından başka bir işe yaramayacağı açıktır.

Şu bir gerçek ki, Türkiye’nin seçim barajını düşürebilmesi için de başkanlık sistemine geçmesi zorunludur. Çünkü birbirine yakın ideolojideki partilerin bile koalisyon kurmakta zorlandığı bir Türkiye’deki % 10’luk seçim barajının düşürülmesi durumunda meclise birçok parti girebileceği için hükümet kurulabilmesi neredeyse imkânsız hale gelecektir. Bu yüzden de başkanlık sistemine geçmeden seçim barajının düşürülmesi kamu yararına olmayacaktır. Başkanlık sistemine geçişle beraber, barajın düşürülmesi, hatta kaldırılması bile mümkün olacaktır. Çünkü başkanlık sistemi içerisinde meclis sadece yasa yapmakla ilgileneceği için, meclise çok farkı görüşlerin katılması daha kuşatıcı yasaların yapılmasını kolaylaştıracaktır.

Başkanlık sistemine geçmeden, yerel yönetimlerin yetkisini de arttırmak oldukça zor olacaktır. Çünkü Türkiye’nin demografik yapısına bakıldığında, yerel yönetimlerin yetkisini, merkezi yönetimin denetim gücünü azaltacak şekilde düşürmenin, bölücü hareketlere güç kazandıracağı endişelerini gündeme getirmektedir. Bununla birlikte Türkiye dar kalıplı milliyetçi söyleme dayalı devlet politikalarından, bölge üzerinde daha geniş işbirliğine açık politikalara yönelme ihtiyacı da hissetmektedir. Bu durum Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi mirasının ve değişen Dünya ve bölge şartlarının getirdiği bir zorunluluktur. Başkalık sistemine geçişi zorlayan en önemli etkenlerden birisi de bu durumdur.

Kürt, hatta Suriye sorununun çözümü de başkanlık sistemi içerisinde daha rahat gerçekleşebilir. Çünkü Kürt siyasal düşüncesi son dönemlerde demokrasi ve katılım yönünde bir irade göstermiş olsa da, hala daha bölücü unsurların etkisinden kurtulamamıştır. Bundan dolayı da Kürt siyasetinin de koalisyonlara dayalı bir sistem içerisinde arzulanan kazanımları elde etmesi son seçimlerde görüldüğü üzere oldukça zordur.

Tabii ki başkanlık sistemine geçiş sağlanırken sadece merkezi otoritenin güçlendirilmesi hedeflenmemeli. Ayni şekilde güçlenen merkezi idareye karşı birey ve farklı grupların hak ve hürriyetlerini koruyucu tedbirler de alınmalıdır. Aksi takdirde başkanlık sistemi etkin yönetim yerine baskıcı yönetimin aracı haline dönüşebilir.

İslam ve Sanat

İslam ve Sanat

Birçok insan Müslümanların bilim ve sanatta geri kalmalarını dini inançlarına bağlamaktadır. Bu tür bir genel suçlama doğru olmamakla beraber tamamen haksız olduğu da söylenemez. Birçok düşünür Müslümanlar arasında oluşan bilim ve sanata karşı olma ya da duyarsız kalmanın tarihi kökenlerinin Hz. Muhammed’in yaşadığı coğrafyada özellikle resim ve sanatın yanlış dini inançlarla bütünleşmesi olduğunu belirtirler. Bu yaklaşımda olanlar, özellikle resim ve heykeltıraşlık gibi sanatların, yanlış dini inançlarla özdeşleştirilmediği, yaratılıştaki estetiği ve güzelliği yansıttığı durumlarda dinen de kabullerinin mümkün olduğunu ileri sürerler. Hatta daha da ileri giderek, sanat ruhu olmayan insanların yaratıcıyı ve yaratılışı doğru olarak anlamalarının da mümkün olmadığını ileri sürmektedirler. Bu anlayışta olanlar, Kuran ve Sünnette sanat, resim ve heykeltıraşlığı meşru gösteren delilleri, görüşlerini desteklemek için kullanırlar.

Müslümanlar arasında yaygınlaşan bir diğer anlayış ise sanatın insanı Dünya yaşamına yönlendirmesi sebebiyle caiz olmayacağı şeklindedir. Dünya’yı değersizleştirme inancı özellikle Budist, Hindu, Hristiyan ve Müslüman mistikler arasında yaygındır. Bu yaklaşım, aslında sadece sanata değil Dünya yaşamına karşı olduğu için hayata her türlü ilgiyi yasaklama mantığı üzerine kuruludur. Bu görüşü savunan Müslümanlar Kuran ve Sünnet’teki yasaklayıcı açıklamalar ile görüşlerini desteklemeye çalışmaktadırlar. Bu durum aslında dini kaynaklardaki bir çelişki hali olarak yorumlanabileceği gibi, hem serbest hem de yasaklayıcı açıklamaların makul bir yoruma kavuşturulması ile de çelişki durumunun kaldırılması mümkündür. Bence doğru ola yaklaşım da budur.

Müslüman, Hristiyan ve Yahudi mistisizminde bu yasakçılığın dayandırıldığı temel inanç ise Dünya hayatının ilahi bir ceza olduğu inancıdır. İnsanın Cennet’ten Dünya’ya gelişi bu inancın ana dayanağı olarak görülmektedir. Bu inanca göre Dünya yaşamında sunulan tüm güzellikler, insanın bu güzelliklere karşı durabilmesi iradesinin test edebilmesi içindir. Bu inanca göre güzel bir şeyden kaçışsın ana sebebi onun çirkin ya da kötü olmasından değil; insanın güzel olana karşı iradesinin gücünü test edebilmesi içindir. Bu inançta olanlara göre insanın Dünya yaşamında güzel olana karşı iradesini test etme sürecinden başarılı çıkması durumunda, sakındığı bu güzellikler olgunluğunun bir mükâfatı olarak kendisine Cennet’te verilecektir.

Bu anlayışı eleştirenlerin bir kısmı, Dünya’ya gelişin bir ceza olduğunu kabul etmelerine rağmen, bu cezadan kurtulmanın yolunun Dünya yaşamına duyarsız kalmakla değil; Dünya yaşamı içinde Cennet yaşamına uyumlu bir ruh ve düşünce halini yakalamakla mümkün olacağını savunurlar. Bunun gerçekleşebilmesinin ise insanın yaratılıştaki sanatı görerek onu taklit etmesi ile mümkün olacağını savunurlar. Bu anlayışta olanlar, bu nedenle insanın hem bu Dünya hem de ahiret yaşamında başarılı olabilmesi için Dünya yaşamına ve özellikle sanata özel bir önem vermesi gerektiğini savunurlar.

Sonuç olarak insanların farklı inanç ve düşüncelerine rağmen hepsinin farklı yollarla mutluluğu aradığı anlaşılmaktadır. İlahiyatçı bakış açısına göre insandaki mutluluk arayışının kökenleri insanın Cennet yaşamından koparak bu Dünya hayatına gelişinden kaynaklanmaktadır. Kısacası insandaki mutluluk arayışının temel kaynağı insanın cennetten kopuşun yarattığı arayıştır. Hz. Mevlana, Mesnevi’nin girişinde: “Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımdan erkek, kadın… Herkes ağlayıp inledi” ifadesi ile bunu anlatmaya çalışmıştır.

Öyle gözüküyor ki temel sorun insanların mutluluk arama yollarının farklılığında değil; bu arayışlarını başkalarına baskıya çevirip onların mutluluk arayışlarını engellenmeye çalışılmalarındadır. Bu sorunun çözümü ise herkesin başkalarının mutlu olma hakkına ve mutluluğu arama yollarına saygı duyma ahlakını geliştirmesi ile mümkündür.

Unutmayalım ki, yaşam süremiz hayatın tüm tecrübelerini deneyimleyerek öğrenmemize imkân tanımamaktadır. Onun için mümkün olduğu kadar başkalarının hayat tecrübelerinden istifade etmeye çalışmalıyız. Bunun olabilmesi için de farklı mutlulukları ve mutluluk yollarını dışlamak yerine, bunlardan istifade etme yolunu tercih etmeliyiz. Sonuçta doğrulardan daha önemli olan niyetlerin iyi olmasıdır. Niyetler iyi olunca, sanat ve sanat karşıtlığı da hayat kalitesinin artmasına vesile olur. Çünkü sanatın eleştirisi, sanatın kendisini geliştirilmesine yol açarken, sanatçının da yaratılıştaki güzelliği ortaya koyması ile Dünya hayatına ve yaratılışa önem vermeyenlere yaşamın güzelliğini öğreterek, Dünya yaşamına ve sanata yönelik düşüncelerinin gelişmesine yol açacaktır. Bu ise her iki tarafında birbirine faydalı olmasın sağlayarak paylaşımı arttırarak yaşam kalitesine yükseltecektir.

Yükselen yaşam kalitesi insanların gelecek yaşama yönelik ümitlerini de yükseltecek bir anlayışla ele alınması gerekmektedir. Çünkü yaşam kalitesinin yükselmesi durumunda, insanların yaşama arzuları daha da yükselecektir. Ancak yükselen yaşama arzuları yanlış bir dünyevileşmeye yol açarak insanlığın Dünya’daki varlığının dramının büyümesine de yol açabilir. Onun için insandaki yaşama arzusunun büyümesine paralel olarak insanda yaşamın sürekliliğini destekleye bir ahiret bilincinin de gelişmesine ihtiyaç vardır. Bundan dolayı da İslam sanatının temel felsefesi, yaratılıştaki güzelliği ya da varlıktaki çirkinlikleri ortaya koyarken, yaşamın sonsuzluğu ve ilahi denetimini de yansıtıcı bir özellik taşıması gerekmektedir. Böyle bir yaklaşım İslam inancı ile sanatı birleştireceği için, dini açıdan da meşru bir zemine de oturmuş olacaktır. Ancak sanatın kendi özerkliğini kaybederek tamamen dini bir nitelik kazanması da ayrı bir sorundur ki, bunu ihtiyaç duyulursa ileride ayrı bir yazıda ele alabilirim.

KKTC’nin Geleceği ve Müslümanlık

KKTC’nin Geleceği ve Müslümanlık

Bugün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 33. Yıl dönümünü kutluyoruz. Ama gerçeklere baktığımızda KKTC’nin uluslararası tanınmamışlığın yanında, kendi halkı tarafından da kabullenilmemiş bir yapısı olduğu gözükmektedir. KKTC devleti kimliğini taşımamıza rağmen hiçbirimizin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetliyiz demememiz bunun açık bir göstergesidir. Bu durum, bu devletin kimlik olarak onu var eden halklar tarafından bile kabul edilmediğini göstermektedir. Kısacası KKTC yerli Kıbrıslısı ve göçmenlerinin ortak kimliğine hala daha dönüşememiştir. Bu durumda ya Türkiyelilik kimliğimizin öne çıktığı ve Türkiye ile yakınlaşmamızı sağlayacak ya da Kıbrıslılık kimliğimizin öne çıkarak Güney Kıbrıs ile yakınlaşmamızı sağlayacak bir kimlik dönüşümünü yaşamamız zorunludur.

Doğal olarak Güney ile bir çözüme gidilmesi durumunda devletin yapısı üniter bir yapı olursa, “Kıbrıslı Türk” kimliğimiz, iki parça devletten oluşan bir çözüme gidilmesi durumunda ise Kuzey Kıbrıslı Türk kimliğimiz öne çıkacaktır. Tabii ki Kuzey Kıbrıs vatandaşlarının hepsinin de ortak kimliği Türklük değildir. 60 Cumhuriyetinde olduğu gibi Türklük kimliği ile birlikte Türk tarafının ortak değerlerinin başında gelen diğer bir unsur Müslümanlıktır ve Müslümanlık 60 Cumhuriyetinin anayasasında kurucu unsur olarak kabul edilmiştir. Yeni çözüm sürecinde de bu esas göz ardı edilemez. Bu yüzden de Kıbrıs Türk halkının katılımcı varlığının esaslarından olan Müslümanlığın da, yeni çözüm sürecinde doğru değerlendirilmesi ve sisteme entegre edilmesi gerekecektir. Buna bağlı olarak da hem Din İşleri Başkanlığı hem de Vakıfların yeniden yapılandırılmasına ihtiyaç duyulacaktır. Bu yapılandırma Türk ve Rum milli kimliklerinin esas unsurlarını oluşturan Ortodoksluk ve Müslümanlığın, dini çatışmalara yol açmayacak şekilde yapılandırılmasını gerektirecektir. Tabii ki bu yapılandırma farklı inanç gruplarını dışlayan bir yapılandırma olmamalıdır. Doğal olarak özellikle Kıbrıs Müftülüğü unvanını taşıyan Din İşleri Başkanı ile aynı zamanda Etnarh olan Başpiskopos’un düzenli buluştuğu halkların ortak hissiyatını yansıtan bir din anlayışın da geliştirilmesi gerekecektir.

Türkiye ile entegrasyona dayalı bir çözüme gidilmesi durumunda ise Kıbrıslı Türk kimliği, Trabzonlu, Hataylı ya da İstanbullu gibi yöresel bir kimliğe dönüşecektir. Böyle bir yapılanmaya gidilmesi durumunda Din İşleri Başkanlığı ise Osmanlı döneminde olduğu gibi Müftülük statüsüne düşecektir. Tabii ki KKTC’nin Türkiye ile entegrasyonu Türkiye’nin üniter devlet yapısı sebebiyle, içerde özerk dışarıda tek devlet statüsü üzerine kurulu eyalet sistemine uygun değildir. Eğer Türkiye’nin yapısı farklı yapıları entegre edebilecek, ensek karma bir yapı olsaydı Türkiye ile ilhak değil, ortaklık kurabilirdik. Ancak AKP özellikle Kürt açılımı sebebiyle, ulusalcılar tarafından üniter devlet yapısından vazgeçerek karma devlet yapısına geçme isteği iddiasıyla eleştirilmektedir. Aslında şu andaki fiili durumu değerlendirdiğimizde, Türkiye ile KKTC ilişkilerinin karma devlet yapısına daha yakın olduğu görülür. Dünyadaki karma devlet yapılarının en güçlüsü Amerika Birleşik Devletleri örneğidir. Üniter devlet mantığı genellikle küçük olsun benim olsun mantığı üzerine; karma devlet yapısı ise büyük olsun ama ortak olsun mantığı üzerine kuruludur.

Kıbrıs sorununun çözümünde federasyon esas alınırsa üniter değil karma devlet yapısına geçilmiş olacak. Bu daha çok boşanma hakkı vermeye Katolik nikâhına benzemektedir. Karma devlet modellerinden ikincisi olan konfederasyona gidilmesi durumunda ise tarafların özerkliği ile birlikte ayrılma hakları da olacağı için Müslüman nikahına benzeyecektir. Aslında Kıbrıs gerçeklerine bakıldığında Katolik bir çözümden çok Müslüman bir çözümün daha makul olduğu görülür. Ancak uluslararası güçler, her nedense toplumları çok alternatifli esnek çözümlere değil, zorlayıcı ve bağlayıcı çözümlere zorlamaktır. Aslında bu durum çağımızın demokrasi ve insan hakları kültürü ile bağdaşmamaktadır.

Son günlerde çözüm süreci ile ilgili yoğunlaşan girişimlere baktığımızda, tüm karamsarlığa rağmen, yine de acaba bu sefer olur mu diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz. Aslında çözümü destekleyen bir hükümet iktidarda iken ve Annan Planı’na evet deyip şimdi de çözümü destekleyeceğini söyleyen bir Cumhurbaşkanı varken, bizim taraftan tekrar çözüme evet kararı çıkabilmesi güçlü bir ihtimal olarak gözükmektedir. Ancak Güney Kıbrıs tarafından bu iradeye olumlu bir cevap verilmesi zayıf bir ihtimal gözükmektedir.

Güney Kıbrıs halkının % 75’inin hayır dediği bir planın aynısını ya da benzerini Güney Kıbrıs halkına kabul ettirmek oldukça güç gözükmektedir. Türk tarafına gelince, Annan Planı’na evet dediğimiz halde AB ve BM tarafından verilen sözlerin tutulmaması ayrı bir güvensizlik sorunu yaratmaktadır. Eğer ifade edildiği gibi önümüze yeni bir plan gelecekse, aynı başarısızlık ve belirsizliğin yaşanmaması için. Türk tarafı, Planın taraflardan herhangi birisi ya da ikisi tarafından reddedilmesi durumunda, tarafların self determinasyon (kendi geleceği ile ilgili karar verme hakkı) hakkının doğacağının, bunun için de yeni bir BM kararına ihtiyaç duyulmayacağının yeni planda mutlaka belirtilmesi gerekir. Aksi takdirde Türk tarafının yeni bir planı kabul etmesi, siyasi anlamda zayıflık ve ezilmişlik anlamına gelecektir. Taraflardan herhangi birisinin yeni plana hayır demesi durumunda ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin varlığının devamı ve tanınmasının yolu açılmış olacaktır. Doğal olarak Güney Kıbrıs siyasetçilerinin Annan Planı’nda olduğu gibi ikili oynama imkânları kalmayacaktır.