Kategori arşivi: Uncategorized

Yüce Divan Oylaması (Türkiye Gündemi)

Yüce Divan Oylaması (Türkiye Gündemi)

Türkiye Cumhuriyeti Meclis Soruşturma Komisyonu’nun AKP’li dört bakanın Yüce Divan’da yargılanması oylamasında iktidar kanadı üyelerinin hepsinin ret oyu kullanması, muhalefet üyelerinin ise hepsinin kabul yönünde oy kullanması siyaset ve hukuk ilişkisi üzerinde ciddi şekilde düşünmemizi gerekli kılmaktadır. Şüphesiz ki bu durum, taraflardan birisinin ya da her ikisinin meseleyi tamamen siyasi olarak değerlendirdiği sonucunu doğurmaktadır. Büyük ihtimal komisyon üyelerinde olduğu gibi Mecliste de yapılacak olan oylamada siyasi partiler tavırlarını değiştirmeyecektir.

Burada cevaplanması gereken soru, iktidarın bu korumacılığının, yolsuzluk iddiaları ile siyaset üzerinde kurulmak istenen vesayete karşı duruşunun bir ifadesi mi yoksa benden olanı her durumda korurum anlayışının bir ifadesi mi olduğudur. Ayni şekilde, muhalefetin bu tavrının arkasında yatan ana sebebin yolsuzluk veya usulsüzlük ile mücadele isteğinin mi yoksa fırsatçılık yapıp iktidarı sıkıştırmak isteğinin mi olduğunun sorgulanmasına ihtiyaç vardır. Hükümet kanadının savunmalarına bakıldığında, savunmacılığının, yolsuzluk iddialarını darbe girişimi planlarının bir parçası olarak değerlendirmesine bağladığı görülür. Geçmiş askeri darbeler toplumun tarih hafızasında bir takım korkular bıraktığı için doğal olarak hükümetin bu savunması kamuoyunun büyük bir bölümünde kabul görmüştür. Kamuoyu yoklamalarında, bu iddialar sonrasında AKP’nin oy oranında düşme olmamış olması bunu teyit etmektedir.

Yapılan değerlendirmelere bakıldığında, ilgili bakanların kendi isteği ile Yüce Divan’a gitmek istemelerinin en doğru hareket olarak görüldüğü anlaşılır. Doğrusu benim de şahsi kanaatim bu yöndedir. Ancak dört bakanın bunu istememelerinin sebebi olarak yargının güvensizliği gösterilmektedir. Bu yoruma göre, Türkiye yargısı bağımsız değil ve siyasi kararlar almaktadır. Nitekim hükümet de Paralel Yargı olarak nitelediği yargıya güvenmediğini önceki söylemlerinde defalarca gündeme getirdi.

Bu süreç içerisinde muhalefetin eleştirilerine baktığımızda, hükümeti kendi yargısını kurmakla suçladığını görürüz. Sonuç olarak hem iktidarın hem de muhalefetin yargıdan şikâyetçi oldukları anlaşılmaktadır. Şüphesiz yargı mensuplarını dinlesek onların da siyasetten şikâyetçi olduklarını duyacağız. Tüm bu tartışmalar Türkiye devletinin henüz daha hukuk devleti özelliğini tam olarak kazanmadığını göstermektedir. Peki, halkın seçtiği siyasetçilerin güvenmediği yargıya vatandaş nasıl güvenecek? Eğer bu ülkede bakanlık yapmış ve arkalarında güçlü bir siyasi destek olan kişiler en üst mahkemelerden kabul edilen Yüce Divan’da yargılanmaktan korkuyorlarsa, vatandaşların bağımsız yargı ve hukukun güvencesi altında olduğunu nasıl iddia edebiliriz?

Çağımızda demokratik devlet düzeninde yasama, yürütme ve yargı, güçler ayırımı esas alınarak birbirinden ayrılmış olsa da aralarındaki ilişkinin kamu yararını koruyacak şekilde düzenlenebildiğini ileri sürmek oldukça güçtür. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, hukukun egemen olmadığı bir ülkede terör ve yolsuzluk kaçınılmaz bir kader haline gelerek, kamu düzeninin bozulmasına yol açar. Bu ise insanların birlikte yaşamasını sağlayan devlet sisteminin zamanla çökmesine sebep olur. Bu sorunun aşılabilmesi, şeffaf bir devlet yapısı ile birlikte siyaset üzerinde sivil denetimin güçlendirildiği bir demokrasi lazım. Bu durumda muhalefet ve iktidarın yapması gereken, siyasetçi, yargı ve vatandaşa hukukun güvencesini verebilecek bir devlet anlayışının gelişmesi için çalışmaktır. Bu yapılmadığı müddetçe ne iktidarın ne de muhalefetin söylemleri inandırıcı olmayacağı gibi devlete de güven sağlanamayacaktır.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/yuce-divan-oylamasi-turkiye-gundemi/6551

yusuf

Din ve Şiddet II

Din ve Şiddet II

Fransa’da yaşanan cinayetlerin din ve inanç ile bağlantılı olarak gündeme getirilmesi sebebiyle, din ve şiddet konusunu tekrar işlemek ihtiyacı doğmuştur. Dinler ve ideolojiler hayatı anlama gayreti olarak ortaya çıkabileceği gibi hayat içerisindeki mücadelelerde de, rakip olana karşı bir meşrulaştırma aracı olarak ortaya çıkarılmış olması da mümkündür. Birinci tür din ve ideoloji anlayışları hayatı anlama gayretleri olduğu için, bilimsel ve ahlaki temellere dayanırlar. İkinci tür inanç ve ideolojiler ise meşrulaştırma amaçlı olarak ortaya çıkarıldıkları için duygusal temellere dayanırlar ve bilimsel bir gerçekten çok psikolojik halleri ifade ederler. Terör ve şiddet stratejilerinin planlanmasında ikinci tür yaklaşımlar esas alınır. Birinci tür yaklaşımın öğretim metodu, insanı düşünme ve anlamaya sevk ederken ikinci tür anlayış ise insanı düşünmeye değil sorgusuz sualsiz bağlanmaya bir başka ifade ile mutlak itaate teşvik eder. Daha öz bir ifade ile birinci tür din ve ideoloji yaklaşımları analitik metodu, ikinci tür yaklaşımlar ise şartlandırmayı esas alan doktrine dayalı yaklaşımı esas alırlar. Bütün dini metinler her iki anlayış doğrultusunda da yorumlanmış ve yorumlanmaya devam edilmektedir.

Dini metinlerde ahlaki ve insani değerlere çağrının yanısıra şiddete de çağrı olarak yorumlanabilecek bölümlere rastlamak mümkündür. Özelikle Tevrat’ta etnik temizlik olarak nitelenebilecek oldukça kanlı sahnelerle birlikte savaşa karşı olan, şiddeti kötüleyen ve barışa çağrı yapan bölümler de bulunmaktadır. Aynı şekilde İncil’in bir yerinde düşmanların bile sevilmesi mesajı verilirken, başka bir yerinde de İsa’nın yeryüzüne barış getirmek için değil Kılıç ve ayırım getirmek için geldiği şeklinde yanlış algıları yol açabilecek bölümler bulunmaktadır. Dini metinlerin bu özelliklerinden dolayı, doğru yorumlanabilmeleri için akademik bir birikimle ele alınmaları gerekmektedir.

Hint inançlarının barış ve sevgiye esas aldığı kabul edilmesine rağmen Hinduların kutsal kitaplarından birisi olan Bhagavadgida’da savaş doğanın zorunlu bir kuralı olarak sunulmakta ve buna dayanılarak da savaşa teşvik edici bir üslup kullanılmaktadır. Kuran-i Kerim’de de, ne olursa olsun barış çağrısı olduğunda barışın yapılması gerektiği, bir insanın öldürülmesinin tüm insanlığı öldürmek olacağı belirtilirken, müşriklerin nerede bulunurlarsa öldürülmeleri gerektiği gibi işin uzmanı olmayanlar tarafından yanlış yorumlara açık bölümler de bulunmaktadır. Kuran-ı Kerim’e göre, düşmanlık duygusu, insanın günaha olan eğiliminden kaynaklanmaktadır. Tevrat’ta da buna benzer bir mesaj bulunmaktadır. Ancak buna rağmen, sosyal ve siyasi şartlar, dinin barışçı ve özgürlükçü yönünün öne çıkmasını engellemekte, dinlerin şiddet ve yasaklarla anılmasına yol açmaktadır. Bu sorunun çözümü, farklı inançlara sahip din adamlarının sık sık bir araya gelerek, insanlara tüm farklılıklarına rağmen birbirlerini sevmeleri, anlamaya çalışmaları ve farklılıklarına saygı duymaları gerektiği mesajları vererek, insan hakkı ihlallerine karşı ortak tavır geliştirmeleri ile mümkündür. Din adamları bunu yapmadıkları müddetçe, genel bir ahlaktan ve insanlık sevgisinden bahsetmeleri inandırıcı olmayacaktır. Tabii din adamlarının bunu yapabilmeleri için de siyasi baskı altında kalmalarını sağlayan sınırlamalardan kurtulmaları lazım.

Genel bir değerlendirme yapacak olursak, tüm dinlerin barış ve ahlaki öğretilerinin şiddet öğretilerinden daha ağır bastığını söyleyebiliriz. Buna rağmen, henüz daha dinlerin sağlıklı değerlendirilmesi ve anlaşılması için ortak bir metot ve söylem geliştirilememiştir. Bunun geliştirilememesinin önündeki en önemli engel din ve siyaset arasında kurulmuş olan yanlış bağlardır. Bu bağlar, dini adeta siyasi projelerin meşrulaştırıcı aracı haline getirdiği için, dini konuların evrensel ahlaki değerleri koruyucu bir misyonla ele alınmasını zorlaşmaktadır.

Bu sorunun farkında olan, Müslüman ilim adamlarından olan eş-Şatıbi tüm kutsal sayılan dinlerin ortak değerlerini kurmaya çalışmıştır. Onun çalışması, can, mal, akıl, nesil ve dinin korunmasını, tüm dinlerin ortak değeri olması anlayışı üzerine kuruludur. Ancak Şatıbi, kendisini geleneğin etkisinden tam olarak kurtaramadığı için bu teorisini geliştirememiştir. Özü itibari ile çok doğru bir yaklaşımı temsil eden Şatıbi’nin yaklaşımı aslında seküler alanda gelişme göstererek evrensel insan hakları olarak ortaya çıkmıştır. Ancak uluslararası ekonomik ve siyasi sistem evrensel ahlaki öğretilerin gerisinde kaldığı için, ulusal ve uluslararası sorunların vicdani tatmin düzeyi insanlığın içindeki isyan ve nefreti söndürecek düzeye ulaşamamıştır. Bu yüzden de tarih içerisinde ve günümüzde, dinlerden kaynaklanan sorunların çözümü için peygamberlik iddiaları yanında yeni din iddiaları da gündeme getirilmiştir. Bunların bazıları, taraftar bulmuş bazıları ise doğar doğmaz ölmüştür. Yeni din ve peygamberlik söylemlerini hemen hemen hepsi, geçmiş inançlardan kaynaklanan sorunları çözmek iddiası ile gündeme gelmiş; ancak daha sonra bu iddialar geçmiş inançları inkâr hatta reddetmeye dönüştüğü için dinlerin bölünerek çoğalması adeta düşmanlıkların bölünerek çoğalmasına sebep olmuş ve olmaktadır. Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık tarihi ve kültürel aklının gelişim sürecinde de aynı gerçeği görebilmekteyiz.

Çağımızda, dini farklılıkların yarattığı çatışma zemininden kurtulmak için asgari ortak değerler oluşturma kapsamında ileri sürülen farklı bir görüş ise Tevrat’ta geçen 10 emrin ortak değer olarak kabul edilmesidir. Din kaynaklı evrensel bir yaklaşımın geliştirilememesi ve din kaynaklı bazı sorunlar doğal olarak dine karşı genel itiraz ve retlerin de ortaya çıkmasına yol açmıştır. Dolayısıyla dine ya da dinlere karşı yapılan itirazların tümünü, ahlaksızlık ya da din düşmanlığına bağlamak doğru değildir. Çünkü din adına iler sürülen görüşler, dinden çok kişinin din anlayışını yansıtan görüşlerdir. Bundan dolayı da dine yöneltilen eleştiriler, daha çok dine değil, din adına ileri sürülen belli görüş ya da görüşleredir. Bilindiği üzere aynı konuda hatta ayni din içerisinde çok farklı görüşler ve inançlar bulunabilmektedir. Bu farklı inançlarla görüşler arasında dini olmak bakımından bir fark yoktur. Ancak görüşlerin ahlaki ve bilimsel tutarlılıkları, dayandırıldıkları delillerin gücüne göre değişmektedir.

Özelde İslam, genelde tüm dinlerin ileri gelenleri, dinlerin temel amaçlarından birisinin insan hayatının korunması olduğunu belirtmelerine rağmen, gerçek hayatta bu inanca uygun davranılmadığını müşahede etmekteyiz. Fransa’da yaşanan son cinayetler bunu bir kez daha gündeme getirmiştir. Bunun sosyal, siyasi, ekonomik, psikolojik birçok sebepleri olmakla beraber, dine dayanan bir yönünün de olduğu gözükmektedir. Burada sorgulanması gereken, bu eylemin ne kadar ahlaki ve dini olduğudur. Şu bir gerçek ki, hiçbir insan inancını başkasının hak ve hürriyetlerini ihlale çevirmediği müddetçe inancından dolayı suçlanamaz. Dolayısıyla, Müslüman, Yahudi, Hristiyan hatta ateist olmak kendiliğinden bir düşmanlık sebebi olamaz. İnsanların inanç ya da ideolojilerini başkalarının haklarını ihlal etmek için kullanmaları durumunda ise adalet prensibi gereği, hakkın ihlali oranında karşılık verme hakları vardır.

Bu yüzden Fransa’daki mizah dergisine yapılan saldırı, suç ve ceza prensibi açısından kabul edilebilir değildir. Evrensel adalet ilkesi gereği, birisi dininizle alay ediyorsa, sizin de onun dini ile alay etme hakkını verse de böyle bir hakkın kullanımı doğru bir davranış olmayacaktır. Çünkü o kişi, özel bir duruma genel bir durum görüntüsü vererek, gerçeğe aykırı, gayri ahlaki bir davranışta bulunmuştur. Sizin de onun gibi davranmanız, sizi de konumuna düşürür. Ayrıca kolektif cezalandırma insan hakkı ihlalidir. Çünkü bir Müslümanın yaptığından tüm Müslümanlar sorumlu olmadığı gibi, bir Hristiyan ya da Yahudi’nin yaptığından da tüm Yahudi ve Hristiyanlar da sorumlu değildir. Ancak din kullanılarak işlenen suçlara ortak insani bir sorumluluk gereği hangi inanca mensup olunursa olunsun, herkesin karşı çıkması gerekiyor. Kuran-i Kerim’de Hz. Muhammed’i küçük düşürmek için söylenen bazı sözler zikredilmiş; ancak bunu yapanların görüşleri eleştirilmiş olmasına rağmen hiçbirinin fiili savaş dışında öldürülmediği bilinmektedir. Aksine Hz. Muhammed şiir ve söylemleri ile kendisi ve dini ile alay edenlere cevap vermek üzere Hassân b. Sâbit, Kâ’b b. Züheyr ve Abdullah bin Revâha isimli üç şairi görevlendirmişti. Dolayısıyla din ile alay den birisine verilecek karşılık, onun öldürülmesi değil, kullanılan yöntemin aynısı ile karşılık vermektir. Bundan dolayı Fransa’da işlenen cinayetleri kınıyorum. Bu kınama, Fransa’nın farklı Müslüman ülkelerde izlediği insan haklarını ihlal edici devlet politikalarını kabul ettiğimiz anlamına gelmez. Çünkü bir yanlış başka bir yanlışın kabulü için gerekçe olamaz.

Bu arada şunu ifade edeyim ki, evrensel bir hukuk kuralına göre hiç kimse adil bir mahkeme önünde suçu ispatlanana kadar suçlu sayılamaz. Bu yüzden Fransa devletinin de, bu insanları yakalayıp mahkeme önünü çıkarıp yargılama yerine yargısız infaz sayılan operasyonunu da doğru bulmuyorum. Bu insanların yerleri tespit edildiğine göre, o zaman sivil polisler bunları takip ederek, başkalarının hayatının riske girmediği bir yerde yakalayabilirlerdi. Eğer bu insanlar canlı yakalanmış olsalardı ve mahkeme huzuruna çıkarılmış olsalardı, o zaman saldırının planlı bir terör saldırısı mı yoksa bireysel bir eylem mi olduğu ortaya çıkacaktı. Zanlıların öldürülmesi, doğal olarak bu imkânı ortadan kaldırmış ve spekülasyonlar için zemin hazırlamıştır. Ayrıca dört rehinenin de öldürülmüş olması da, operasyonun başarılı olduğunu ileri sürmeyi zorlaştırmaktadır. Buna rağmen, insanlığın terör ve cinayetlere karşı olarak bugün Fransa’da düzenlenecek olan yürüyüşe TC Başbakanı Davutoğlu’nun katılımını doğru ve gerekli görüyorum. Ancak bu duyarlılığın, dünyanın her yerinde öldürülen masumlar için de aynı şekilde gösterilmesi gerekmektedir.

Terörün genel mantığı korku yaratarak, başkalarını kontrol altına almayı esas alır. Dolayısıyla devletler de sorunları, hukuk içerisinde değil de korkutarak çözme yolunu seçerse, devlet terörüne yol açmış olur. Bu yüzden, devlet, din ya da ideoloji adına olsun her türlü teröre tüm insanlar birlikte karşı çıkılmalıdır. Aksi takdirde, senin teröristin kötü benim ki iyi gibi çarpık siyasi anlayışların etkisinden kurtulmak mümkün olmayacaktır.

Bu yazı, daha önceki “Din ve Şiddet” başlıklı yazımın güncellenmiş şeklidir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/din-ve-siddet-ii/6493

yusuf

Din ve Şiddet

Din ve Şiddet

Bütün kutsal kitaplarda ahlaki ve insani değerlere çağrının yanısıra şiddete de çağrı olarak yorumlanabilecek bölümlere rastlamak mümkündür. Özelikle Tevrat’ta etnik temizlik olarak nitelenebilecek oldukça kanlı sahneler bulunmaktadır. Bununla birlikte savaşa karşı olan, şiddeti kötüleyen bölümler de bulunmaktadır. Aynı şekilde İncil’in bir yerinde düşmanların bile sevilmesi mesajı verilirken, başka bir yerde İsa’nın yeryüzüne barış getirmek için değil Kılıç ve ayırım getirmek için geldiği mesajı verilmektedir. Hint inançlarının barış ve sevgiye esas aldığı iddia edilmesine rağmen Hinduların kutsal kitaplarından birisi olan Bhagavadgida’da savaş doğanın zorunlu bir kuralı olarak sunulmakta ve buna dayanılarak da savaşa teşvik edici bir üslup kullanılmaktadır. Kuran-i Kerim’de de barışa çağrı yanında; şiddete çağrı şeklinde yorumlanacak ayetler bulunmaktadır. Kuran-ı Kerim’e göre, düşmanlık duygusu, insanın günaha olan eğiliminden kaynaklanmaktadır. Bundan dolayı da insanın kasıtlı öldürmelere karşı kısas uygulanması talebinde bulunması dışında gerçekleştirilen tüm öldürme eylemleri, insanın insanlığı karşı işlemiş olduğu suçlar olarak nitelenilerek, insan hayatının korunmasına çağrı yapılmaktadır.

Özelde İslam, genelde tüm dinlerin ileri gelenleri, dinlerin temel amaçlarından birisinin insan hayatının korunması olduğunu belirtmelerine rağmen, gerçek hayatta bu inanca uygun davranılmadığını müşahede etmekteyiz. Bunun sosyal, siyasi, ekonomik, psikolojik birçok sebepleri olmakla beraber, dine dayanan hiç bir sebebi olamaz. Aksi takdirde dinlerin ahlaki değerleri koruma misyonu ile birlikte Yaratıcının insanlık için adalet ve rahmeti öngörmesi de tartışmalı hale gelirler. Nitekim bu soruna bağlı olarak tarih boyunca ilahi adalet konusu, felsefe ve ilahiyatın en temel konularından birisi haline gelmiştir. Bu konunun detaylarının burada sunulması mümkün olmamaklar beraber, hiçbir dinin, adaletsizlik ve haksızlığı bir inanç ya da felsefe olarak kabul etmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak faklı inanç sistemlerinde adalet ve hak kavramlarının yorumu değişkenlik gösterdiği için bazen adaletsizlik ve haksızlık, hak ve adalet arayışı şeklinde yorumlanabilmiştir.

Bu tür yanlış yorumlar, mutluluğu ve hayatın gerçeğini dinin inanç ve tecrübesi içerisinde arayanlar ile bunların dışında arayanları zamanla karşı karşıya getirmiştir. Ülkemizde bu karşıtlık bazen laiklik ve şeriatçılık; bazen dindarlık ve dinsizlik; bazen de Atatürkçülük ve gericilik tartışmaları şeklinde tezahür etmiştir. Bu tartışmalar içerisinde dindarları şiddet kullanmak ile suçlayan bazı aydın geçinenler dindarlara kaşı şiddet kullanmayı kendileri için bir hak olarak görmeye başladılar. Şiddet ile ilgili bu farklı tutumların, dindarlık ya da dinsizlikle açıklanabilmesi mümkün değildir.

Yine aynı şekilde dindarları yasakçı olmakla suçlayan bazı aydın geçinenler, kendi ideolojileri adına dindarlardan daha da fazla yasakçı olmaya başladılar. Bu tutum, yasakçılığın da din ya da dinsizlik ile alakalı değil; daha çok kişilikle alakalı bir sorun olduğunu kanıtlamaktadır. Sonuç olarak şu söylenebilir ki, ister dindar olunsun, ister olunmasın adalet ve özgürlük herkes tarafından, herkes için savunulması gereken değerlerdendir. Ayrıca unutulmamalıdır ki özgürlük ve adalet farklılıkların birlikte bulunduğu toplumlar için söz konusudur. Bundan dolayıdır ki adalet ve özgürlük, eşitlerin değil; eşit olmayanların birlikte yaşayabilmelerini sağlayan değer yargılarıdır. Bu değer yargılarını tahrip eden en etkin faktör ise şiddettir. Güç ile şiddet arasındaki fark da burada ortaya çıkmaktadır. Güç kendi zatında arzulanan bir şey olmasına rağmen, şiddet için aynı şey söylenemez. Çünkü şiddet, gücün haksız ve adaletsiz kullanımını ifade eder. Bu tanımla birlikte, şiddetin sadece din ile alakalı değil; tüm siyasi ve ideolojik akımlarla da alakalı bir sorun olduğu; bu sorunun temelinde ise düşünce ve inançtan çok insanın kişiliğinin etkili olduğu ortaya çıkmaktadır.

Yeni Yıl Kutlamaları III

Yeni Yıl Kutlamaları III

Yeni bir yıla giriyoruz, belli olmaz belki de Noel Baba gelip yeni yıl hediyemizi verir ve yeni yıla mutlu gireriz. Tabii ki pek çoğumuz ne Noel Baba kimdir, ne de yeni ve eski yılların nasıl oluştuğu konularını hiç düşünmedik. Alışkanlıklarımıza bağlı olarak eski yıla veda edip yeni bir yıla hoş geldin dedik.

Noel Baba yani Saint Nikholas (Nikolaos of Myra), 270 yılında doğmuş olan ve Kaş kazası (Antalya) Demre (Myra) kasabasında yaşamış bir piskopos olduğu iddia edilmektedir. Hem Katolik hem de Ortodoks Hristiyanlar için önemli bir dini şahsiyet kabul edildiği için de Hristiyanlar arasında ortak saygın bir dini şahsiyet olarak kabul görmektedir. Rivayet edildiğine göre, Kaş Demre Müslümanların eline geçinde, mezarından kemikleri çıkarılarak İtalya’nın Bari şehrine taşınmış ve orada onun adına inşa edilen bir kiliseye gömülmüş. Kemiklerinin bir kısmının ise Antalya Müzesi’nde olduğu belirtilmektedir. Mısır ve Filistin ziyaretinden sonra Kaş’ın Demre kasabasının papazı olarak göreve başlamıştır. Roma İmparatoru Diocletian döneminde idarecilerle baş kaldırdığı için hapse atıldığı; imparator Constantine döneminde ise habisten çıkarıldığı kaydedilmektedir. Ayrıca Hristiyan ilim adamlarının katıldığı ilk Hristiyan konsülü olan İznik Konsülü’ne de katılmıştır. Denizlerin Efendisi unvanı ile de anılmaktadır. Bu unvanı, eski Yunan deniz tanrılarından Poseidon’un bir yansıması olarak aldığı da ifade edilmektedir. Adına birisi İstanbul’da olmak üzer binlerce kilise inşa edilmiş birisidir ve hakkında birçok efsane nakledilmektedir. Nikolas zamanla dini kişiliğinden çok, mitolojik bir şahsiyet gibi algılanmaya başlanmış ve dünyada da büyük ölçüde bu şekilde tanınmaktadır.

Şu anda kullandığımız ve ona göre yılbaşı olan takvim ise Jül Sezar tarafından M.Ö.46 yılında kabul edilen ve batı dünyasında 16. yüzyıla kadar kullanılan Julian takvimdir. Bu takvimin esas sahibi ise İskenderiyeli astronomi bilgini Sosigenes’tir. Bu takvimi Sezar’ın emri üzerine Mısır’da kullanılan güneş takvimini esas alarak düzenlendiği ve kökeninin Aristarchus of Samos’un çalışmalarına dayandığı ifade edilmektedir. Aslında bir yıl tam 365 gün değil; 365 gün altı saattir ve Sosigenes bunun farkındaydı. Bu yüzden her yıl 6 saat arttığı için takvim dört yılda bir 366 güne çıkmaktadır. 365 gün 12 aya tam olarak bölünemediği için de ayların gün sayıları eşit olarak bölünememiştir. 1 Ocak ayının yılın başlangıcı olarak kabulü de M.Ö 46 yılına denk geldiği için, yılbaşının Hz. İsa’nın doğumu ile doğrudan bir bağlantısı yoktur. Çünkü Hz. İsa 1 Ocak yılbaşı olarak kabul edildikten yaklaşık 46 yıl sonra doğmuştur. Ayrıca Hz. İsa’nın doğum tarihi konusunda verilen tarihler birbirinden oldukça farklıdır. Bu yüzden Hz. İsa’nın doğum tarihi ile ilgili kesin bir şey söylemek mümkün değildir.

Sezar bu takvimi düzenlerken, senenin bir ayına kendi adının verilmesini istemiş ve Temmuz ayına “July” adı verilmiştir. Kendisinden sonra gelen imparatorlardan olan Augustus, Sezar’dan aşağı kalmamak için Ağustos ayına “August” adını vermiştir. Ancak Temmuz ayının 31 gün olması sebebiyle imparator Augustus Ağustos ayının da 31 gün olmasını istemiş ve senenin son gününden bir gün eksiltilerek Ağustos ayına eklenmiştir. Böylece imparator en azından gün bazında da olsa Sezar ile eşit konuma gelmiş oldu.

Bugün kullandığımız takvim ise Pope Gregory Xlll’ün Sezar’ın takviminden, hesaplama hatası sebebiyle ortaya çıkan 10 fazlalığı düşürmesi ile oluşmuştur. Özellikle İngiltere’nin 1 Ocak ayını yılın başı olarak kabul etmeye başlamasıyla da bu uygulama Avrupa’da yaygınlık kazanmaya başlamış ve zamanla birçok başka kıta ülkelerinde de aynı uygulanmaya gidilmiştir.

Yılbaşının Christmas olarak kuşanılmasının ne zaman başladığı konusunda ise kesin bir bilgi olmamasına rağmen; Eski Roma’dan kalma olan Saturnalia kutlamalarının dönüşümü ile oluştuğu kanaati hakimdir. Romalılar bu günlerde tarım ve hasat tanrısı olan Sadürn’ü anarlardı ve bugünleri tatil sayarlardı. Bu açıdan bakıldığında aslında yılbaşı kutlamaları Hz. İsa’nın doğuşunu değil, Hristiyanlığın Eski Roma pagan inançlarını yansıtmaktadır. Saint Nikolas’ın mitolojik bir şahsiyete dönüştürülmesinde de pagan inançları etkili olmuştur.

Bugün ise yılbaşının kutlama şekline bakıldığında, dini bir kutlamadan çok ekonomik, kültürel ve siyasi bir içerik kazandığı görülür. Bu yönüyle de Eski Roma’da kutlanan bir festivaller ile kısmen de olsa örtüştüğü söylenebilir. Öyle anlaşılıyor ki 25 ve 28 Aralık’ta kutlanan Christmas kutlamaları ile Eski Roma’dan kalan Saturnalia kutlamaları tarih olarak birbirine yakın düştüğü için her ikisinin iç içe girmesi ile yılbaşı kutlamaları oluşmuştur.

Bazı Müslüman gruplar bu tür kutlamaları tamamen çarpık bir dini inanç olarak değerlendirerek karşı çıkmaktadır. Ancak Kuran-i Kerim’de ya da Hz. Muhammed’in açıklamalarında bunu yasaklayıcı açık bir hüküm yoktur. Dolayısıyla bazı genel açıklamalardan hareket edilerek yılbaşı kutlamalarına karşı çıkılmaktadır. Bunların aksine, nakledildiğine göre Hz. Peygamber Hristiyan ve Yahudilerin (Ehl-i kitabın), dinin genel insani prensipleri ile çelişmeyen uygulamalarında onlarla aynı şekilde davranmayı severdi (Buhari, rak: 3558). Bu açıdan bakıldığında Hristiyan ve Yahudiler dâhil davranışlarında temel İslami inançlarla insani ve ahlaki değerlerle çelişmeyen uygulamalarında, onlar ile aynı şekilde davranmakta dini açıdan bir sakınca yoktur. Dolayısıyla insanların bir arada olmak ve güzel şeyleri paylaşmak için yaptıkları organizasyonlara katılması dine aykırı olarak değerlendirilemez. Ayrıca yılbaşı farklı gruplar, farklı ülkeler ve inançlarda farklı şekillerde kutlanmaktadır. Kutlamaların mantığında ve türünde gayri insani ve ahlaki bir içerik yoksa bu tür kutlamalara karşı çıkmanın da anlamı yoktur. Dolayısıyla da yılbaşı dâhil herhangi bir günü kutlamakta bir sorun yoktur; sorun kutlamanın mantığı ve içeriği ile alakalı olarak ortaya çıkmaktadır.

Yılbaşı kutlamaları ile ilgili oluşan birçok kutlama ve inanç şekillerine katılmasam da insanların yeni bir şeye başlama hevesi ile yeni umutlara kapılmasına yol açtığı için, bu umutların gerçek olması dileğiyle herkese hayırlı bir sene diliyorum. (Bu yazı, geçen yıl Ki yazımın güncellenmiş şeklidir).

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/yeni-yil-kutlamalari-iii/6386

yusuf

Hükümet ve Fethullah Gülen Çatışması II (Türkiye Gündemi)

Hükümet ve Fethullah Gülen Çatışması II (Türkiye Gündemi)

AKP ile Fethullah Gülen’in yollarının ayrıldığı ilk günlerde, bu konu ile alakalı düşüncelerimi yazmıştım. Son gelişmeler, aynı konuyu bir daha yazma ihtiyacı doğurdu. Bir süre önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Amerika’dan Gülen’in iade edilmesini istediği basına yansımıştı. Ancak Erdoğan’ın bu talebine öyle gözüküyor ki henüz olumlu cevap verilmemiştir. Gerçi hükümet de bu konuda gerekli resmi işlemleri başlatmamıştı. Bu durum ABD’de bulunan bazı çevrelerin Gülen’in iade edilmemesi yönünde irade ortaya koydukları ve bunda da başarılı oldukları şeklinde değerlendirilmelerin yapılmasına yol açtı. Dün ise yeni bir gelişme yaşandı ve Gülen hakkında tutuklanma kararı çıkarıldı. Bu karar kırmızı bülten ile arama kararına dönüşürse, doğal olarak ABD ile Türkiye arasındaki suçluların iadesi antlaşması gereği Gülen’in Türkiye’ye iade edilmesi gerekecektir.

Ancak ABD yetkililerinin bu olayı, kendilerine karşı bir güç gösterisi olarak yorumlamaları durumunda Gülen’i iade etmeyerek hükümeti devirmek ya da zayıflatmak yolunu seçmeleri de muhtemeledir. Dolayısıyla Türkiye Gülen’i talep ederken, hem iç hukuka hem de uluslararası hukuka uygun şekilde gerekçelendirmek zorundadır. Tabii ki Türkiye devletinin kendi içinde hukuk dışı yapılanmalara izin vermesi beklenemez. Ancak hükümetin kendisine kafa tutan ya da eleştiren herkesi susturmak gibi bir anlayışa bürünmesi de kabul edilemez. Çünkü özgülüklerin korunmasının esas alınmadığı devlet anlayışlarında ilim adamı çıkmadığı gibi sağlıklı bir gelişme de olmaz. Ayrıca bireyin hakkının korunmadığı bir devlet anlayışında, devlet putlaştırılmış ve zulmün aracı haline dönüştürülmüş demektir.

Gelişmelere Türkiye hükümeti penceresinden bakıldığında operasyon için ileri sürülen gerekçeler arasında faili meçhuller dâhil çok ciddi suçlamaların olduğu görülmektedir. Bu iddialar ile ilgili hükümet kanadında yeterli deliller varsa bunların ABD yetkilileri ile paylaşılarak, Gülen’in Türkiye veya ABD’de adil bir şekilde yargılanabilmesi için işbirliği yapılmalıdır. Bilgi paylaşımı ve iyi niyet temelinden işbirliği girişimleri yapıldıktan sonra, ABD’nin güçlü delillerin olmasına rağmen Gülen’i iade etmemesi durumunda, Türkiye’nin iç siyasetini etkilemek ya da kontrol etmek için Gülen’i kullandığı iddia edilebilir. Bu durumda da olayı bir Amerika Türkiye çatışması eksenine taşımak yerine, Amerika’da Türkiye’ye yakın duran çevreler ile işbirliğine gidilmelidir. Amerika basınında da yer aldığı üzere, Amerika içinde de Gülen’den rahatsız olanlar vardır.

Bilindiği üzere Gülen cemaati yakın bir zamana kadar, AKP hükümeti ile çok yakın bir işbirliği içerisindeydi. Hatta Türkiye’de yargılanamaz denen kişi ve kurumların yargı önüne çıkarılması, hükümetin değil cemaatin başarısı şeklinde lanse edilmeye çalışılmıştır. Ancak cemaatin hükümet ile yolları ayrıştıktan sonra seçimlerde CHP ittifakına tam destek vermiş olmasına rağmen CHP oylarında ciddiye alınacak herhangi bir artmanın olmamış olası cemaatin gücünün ciddi şekilde sorgulanmasına yol açtı. Bu durum cemaatin tabanının Gülen’i ve ekibini dinlemediği ile cemaatin gücünün aslında şişirme bir güç olduğu şeklinde iki farklı yorumun ortaya çıkmasına yol açtı.

Gülen cemaatinin hükümet karşıtlığının esas sebebi olarak ileri sürdüğü suçlamaların başında hükümetin yolsuzluğa bulaştığı veya göz yumduğu iddiaları gelmektedir. Ancak cemaat üyeleri bu iddialarını sadece AKP hükümeti ile sınırlı tuttuğu için fazla inandırıcı olamadılar. Ayrıca hükümet kanadının açıklamalarına baktığımızda da aynı suçlamaları cemaat yetkililerine yönelttiği görülmektedir.

Cemaat ile hükümet ilişkilerinin kopma noktası cemaate yakın bazı yargı mensuplarının bazı bakan ve hükümete yakın isimlere operasyon düzenlemesi olmuştur. Bu operasyon her ne kadar yolsuzluklara karşı bir operasyon görüntüsü altında yapılmış olsa da, işin uzmanları tarafından Türkiye’nin bölge politikalarında dış güçlerin planlarının dışına çıkılması sebebiyle düzenlendiği şeklinde değerlendirilmektedir. Bu yüzden de cemaat ile bağlantılı düşünülen operasyon, dış güçler ve cemaat işbirliğini gündeme getirdi.

Şu anda hükümetin cemaate yakın isimlere düzenlediği operasyonun Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına geçişi öncesi, Erdoğan’dan boşalacak olan hükümet koltuğu ve parti içindeki önemli yerlere göz dikmelerinin yol açtığı da ileri sürülmektedir. Tabii ki bu operasyon tamamen iç siyasi anlaşmazlıklardan kaynaklanıyorsa, o zaman da olayın ABD ile bağlantılı olarak gündeme getirilmesi, siyasi açıdan hatalı bir yaklaşım olacaktır. Yok iddia edildiği gibi cemaat eliyle birileri Türkiye’nin iç siyasetini kontrol etmeye çalışıyorsa ve bu güçler ABD’de mekan tutmuşlarsa uluslararası antlaşmalara dayanarak, Türkiye hiçbir eziklik hissetmeden ve de gereksiz şovlara girmeden bağımsız bir devlet olmanın gereğini yapmalıdır.

Tabii ki hiçbir insan mahkeme önünde suçu ispatlanmadığı müddetçe suçlu sayılamaz. Dolayısıyla şu anda yargılanan bakanların ve de cemaat üyelerinin suçlu ya da suçsuz olduğunu ileri sürmek doğru olmayacaktır. Hükümetin yolsuzluk iddialarında adı geçen bakanları görevden alması aslında Türkiye’nin devlet anlayışı açısından önemli bir gelişmedir. Çünkü bazı hükümetler döneminde hükümet kanadından yolsuzluklara bulaşanların adını anmak bile faili meçhul cinayetlere sebep olabiliyordu.

Nitekim KKTC tarihinin aydınlanamayan cinayetlerinden biri olan Kutlu Adalı cinayetinin arkasında da KKTC’deki Saint Barnabas Kilisesi soygununun yattığı ifade edilmektedir. Yolsuzluk siyasetinin kullandığı yöntemlerden birisi de, yolsuzluk yapan kişi deşifre olduğunda yolsuzluk şebekesinin çökmemesi için, adı anılan kişi veya kişilerin daha üst makamlara terfi edilerek üzerlerine gidilmesinin engellemesidir. AKP hükümeti yolsuzluk iddialarında adı geçen isimler için en azından bunu yapmamıştır. Dolayısıyla Türkiye siyaseti tüm aksaklık ve eksikliklerine rağmen doğru bir çizgide ilerliyor kanaatindeyim. Ancak AKP’ye genel olarak destek vermiş birisi olarak, şahsen benimde bazı kaygılarım olduğunu itiraf etmek zorundayım.

Din İşleri Başkanlığı’nda iken trilyonluk kayıp halılar ve bazı usulsüzlükler için soruşturma istediğimde; bir hafta sonu operasyonu ile görevden alındım. Kayıp ya da sahteleri ile değiştirilmiş halılar ile ilgili ciddi tek haberi cemaate yakın olarak bilinen Cihan ajansı yaptı. Ancak ne ilginçtir ki, bu yolsuzluklar raporlarda da açıkça ifade edildiği üzere 2002 yılları ve öncesinde gerçekleşmiş olmasına rağmen, haberde AKP hükümeti döneminde gerçekleşmiş gibi lanse edildi. Yine ilginçtir ki, hükümete yakın bazı şahıslara durumu anlattığımda, benim de görevden alınmamın arkasında cemaatin olduğu ileri sürüldü. Bu durum, daha önceleri olayların üzerine gidildiğinde, olayların belirsiz hale getirilmesi için işlenen faili meçhullerin derin devlete mal edilmesi gibi, şimdi de paralel devlete mal edilmeye başlandığı gibi bazı kuşkuların oluşmasına yol açmaktadır.

Kayıp ya da sahteleri ile değiştirilmiş trilyonluk halılar ile ilgili açtığım dava tutanaklarında sabit olduğu üzere iftira atılarak görevden alınmam sonrası, Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan dâhil Türkiye Cumhuriyeti yetkililerine bilgilendirme amaçlı defalarca yazı yazdım. Cumhurbaşkanlığı ve Adalet Bakanlığı yazılarıma cevap verdiği halde Sayın Erdoğan ve Kıbrıs’tan sorumlu bakan olan Sayın Beşir Atalay yazılarıma cevap vermediler. Türkiye gibi birçok sorun yaşayan ülke içerisinde bunlar olabilir diye, kendi kendimi teskin etmeye çalıştım. Ancak siyasetin duyarsızlığı sebebiyle de davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşımak zorunda kaldım.

Şüphesiz ki bir hukuk devletinde ne derin devlete ne de paralel devlete yer olmaz. Hukuk devletini oluşturan kurumlar bellidir ve bunları devre dışı bırakacak ister sivil görünümlü ister silahlı güçler görünümlü olsun hiçbir yapılanma kabul edilemez ve hoş görülemez. Ancak hukuk devletinde, aynı şekilde ellerinde iktidar gücünü bulunduranlar da bu gücü kendilerine muhalif olanları baskı altına alıp susturmak için kullanamazlar. Çünkü demokrasi, çok sesliliği ve farklılıklara tahammülü gerekli kılar. Burada iktidar kadar muhalefete de sorumluluk düşmektedir. Muhalefet, Türkiye devletinin bağımsızlığını zayıflatan bir yapılanma varsa, bu durumda fırsatçılık yapmamalı hükümet ile dayanışma içinde olmalıdır. Çünkü bu tür yapılanmalar yarın muhalefet iktidara gelirse onlar için de sorun olacaktır. Ancak hükümet iç siyasi hesaplarla, temel hak ve hürriyetleri zayıflatan eylemlerde bulunuyorsa o zaman da hükümetin iktidar gücünü kamu yararına aykırı olarak kullanmasını engelleyecek politikalar üretmelidir.

Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, usulsüzlük ve yolsuzluğun olmadığı hiçbir ülke ve hükümet dönemi yoktur. Önemli olan hükümet politikasının, yolsuzlukla mücadele mantığı üzerine kurulması ve sistem içerisinde bunların hesabının sorulabilmesidir.

Gelişmemiş ülkelerin devlet anlayışında zaten iktidara geliş amacı iktidar gücünü kullanmaktır. Bu gücü kullanan siyasetçilerin açık ve şeffaf olmayan toplumlarda kendi menfaatlerini kamu menfaatinin üstünde görüp kamu yararına aykırı davranmaları muhtemeldir. Siyasetin kızışması hatta iç çatışmaların ortaya çıkmasında en etkili olan sebep iktidar gücünün haksız menfaat elde etmek için kullanılabilmesidir.

Gerçi devlet kavramı oluşturulurken devleti temsil edenlerin hukuka ne kadar bağlı hareket ettiklerinin de sorgulamasına ihtiyaç vardır. Hatta hukukun kendisi, tek tek birey ve toplumun haklarını korumak için mi, yoksa haksızlık ve yolsuzlukları örtmek için mi konulduğunu da sorgulamak gerekir. Çünkü devlet anlayışları insanların hukuk içinde birbirleri ile yaşamalarını sağlarken ayni zamanda devlet gücü elinde bulunduranlara hukuk dışı bir güç kullanma fırsatı da vermektedir. En azından günümüz devletler hukuku ile uluslararası hukuk büyük ölçüde bu anlayış ile ele alınmaktadır. Bu anlayış çağımızda Makyavelist anlayış olarak anılmaktadır ve felsefesi: “Amaca ulaşmak için her yol mubahtır (serbesttir)” cümlesi ile açıklanmaktadır.

Dolayısıyla özelde Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk anlayışı, genelde de uluslararası hukukun insan akıl ve vicdanının ortak değerlerine uygun şekilde yeniden yorumlanmasına ihtiyaç vardır. Bu yapılmadığı müddetçe devlet, hukuk ve insan ilişkilerinin ahlaki ve insani bir temelde yorumlanması ve de buna uygun şekilde davranılması mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla da yapılan tartışmalar, “tencere dibin kara seninki benden kara” deyiminin ifade ettiği anlamdan öteye geçmeyecektir. Sonuç olarak hükümet ve Gülen çatışmasını sadece tarafların ileri sürdüğü argümanlarla sınırlı olarak değil, devlet, hukuk ile insan ilişkisi yanında uluslararası siyasetin genel mantığı çerçevesinde de yorumlamak gerekir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/hukumet-ve-fethullah-gulen-catismasi-ii-turkiye-gundemi/6325

yusuf

Osmanlıca ve Osmanlıcılık

Osmanlıca ve Osmanlıcılık

Türkiye siyasi gündeminin güncel tartışma konularından birisi de Osmanlıca ve Osmanlıcılıktır. Tartışmalara bakıldığında doğrular ile yanlışların iç içe girdiği görülür. Üniversitelerde 10 seneden fazla Osmanlı Türkçesi dersini vermiş birisi olarak, bu konuda bir şeyler yazmam gerektiğini düşündüm. Öncelikle Osmanlıcanın bir dil mi yoksa bir dilin farklı bir alfabe ile yazılışı mı olduğu konusunu açıklığa kavuşturmak lazım. “Osmanlı Türkçesi” tabirini kullananlara göre Osmanlıca bir dil değil bir dilin farklı bir siyasi sistemdeki kullanılışıdır. Bu anlayışta olanlara göre “Osmanlıca” tabirinin kullanılması hatalıdır. Çünkü medeniyetler ya koparak ya da eklemlenerek oluşurlar. Koparak oluşan medeniyetler, reaksiyonel olduğu için koptuğu medeniyetle bağlarını kopararak tersten bir yapılanmaya girer. Osmanlı’dan kopan Yunanistan, Bulgaristan ve diğer Arap devletleri büyük oranda reaksiyonel bir süreç izledikleri için Osmanlı ile aralarındaki bağı sömüren ve sömürülen mantığı üzerinden anlatmaya çalışırlar.

Türkiye Cumhuriyeti ise Bulgaristan, Yunanistan ya da diğer Arap ülkeleri gibi Osmanlı devleti çatısı altında yer alan farklı milletlerin kurduğu devletler gibi değildir. Aksine Osmanlının kurucu unsuru olan güçlerin, sistemin çökmesinden sonra şartlara göre sistemin yeniden inşasını başaran halkların kurduğu bir devlettir. Bu halkların öncülüğünü ise Osmanlının kuruluşuna öncülük yapan Türkler yapmıştır. Bu yüzden de Türkiye Cumhuriyeti kurucu unsurları esas itibari ile Osmanlının da kurucu unsurları sayılırlar. Bundan dolayı da Mustafa Kemal her ne kadar Cumhuriyete ait bir şahsiyet olsa da, geçmiş varlığı ile Osmanlı’ya ait olan bir Osmanlı paşasıdır. Osmanlı dönemi alfabesi de Cumhuriyetin kuruluş alfabesidir.

Osmanlı dönemi alfabesi yerine “Osmanlıca” tabirini kullananlara göre Osmanlıca ayrı bir dildir. Bu kullanım, medeniyetlerin eklemlenerek oluştuğu görüşünü kabul etmeyenlerin ileri sürüdüğü bir görüştür. Türkiye Cumhuriyetini Osmanlı devletinin bir antitezi gibi görenler, büyük oranda bu anlayışı benimsemiş olanlardır. Bundan dolayı da Erdoğan ve Davutoğlu’nun “Osmanlıca” tabirini kullanmaları savundukları anlayışa uygun düşmemektedir. Türkiye’de yaşanan tartışmalar da büyük oranda Türkiye Cumhuriyeti ile Osmanlıyı, bir başka ifade ile Osmanlı dönemi alfabesi ile Cumhuriyet dönemi alfabesini birbirinin antitezi olarak görenlerin yarattığı bir tartışmadır.

Diller ve alfabeler iletişim amaçlı olduğu kadar politik üstünlük kurmak amaçlı olarak da kullanılırlar. Özellikle devlet kavramının gelişmesi ile birlikte diller ve alfabeler, iletişim aracı olmaktan çok politik üstünlük kurmak aracı olarak ele alınmaya başlanmıştır. Bu durum alfabelerin oluşması dahil dillerin kurgusal temel mantığını ifade eden gramerlerinin oluşmasını dahi etkilemiştir. Dolayısıyla Cumhuriyet dönemi alfabesi ve de dil kurgusu oluşturulurken, hem iletişim ve kültürün korunması hem de Arap milliyetçiliğine karşı olan tepkinin ortaya konulması isteği de etkili olmuştur.

Türkçenin sadeleştirilmesi gerekçesi ile toplumun uzun süren sosyal ve siyasi ilişkileri ile kullanmaya başladığı birçok kelimenin, geç dönemlerde tespit edilmiş bazı dil kurallarından hareketle türetilmiş yeni kelimeler ile değiştirilmesi gayretleri de ağırlıklı olarak siyasi gayretlerdir. Bu gayretlerin hedefi, Türk kültürünü Batı normlarında yeniden inşa etme arzusudur. Tabii burada ihmal edilen, Batının kendi kültür reformunda bu yola aynı katılıkta başvurmamış olmasıdır. Batı kültürünün oluşumunda doğu kültürünün de etkili olduğundan şüphe yoktur. O kadar ki, Batı kültürünün en etkin şahsiyeti olan Hz. İsa doğuludur. Aynı şekilde Avrupa ismi de mitolojik kaynaklara göre doğulu sayılan bir kadının ismidir. Ancak Batı medeniyeti, değişen şartları dikkate alarak kendini yenilerken tarihi kökenlerini silecek bir strateji izlememiştir. Batıda hala daha, Latinceye verilen önem bunun açık bir göstergesidir. Bu arada şunu da söylemeliyim, ben doğu ve batı diye bir ayırıma karşıyım. Bu yazımda bunları kullanmam, sadece bu ayırım yapıldığı içindir.

Özellikle Arapçaya ait bazı harflerin ve dilbilgisi kurallarının terk edilmesi Türkiye Cumhuriyetinin siyasi kurgusunda, Arap milliyetçiliğine karşı olan tepkinin neticesinde olmuştu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son dönemde gündeme getirdiği Osmanlıcanın okullarda öğretilmesi arzusu, Batının Latinceye verdiği değer şeklinde bir anlayışı mı yoksa Cumhuriyetin harf devrimine karşı bir reaksiyon mu olduğu net olarak ifade edilmediği için kafalarda bir takım soru işaretlerinin oluşmasına yol açtı. Bu belirsizlik konu üzerinden siyasi çatışma politikaları üretmek isteyenlere de malzeme vermiş oldu. Ben şahsen Sayın Erdoğan ve Davutoğlu’nun konuşmalarını dinlediğimde, günümüz Arapça ve Farsçasında kullanılan harflere dönüşü istemedikleri; ancak hem Türk kültürü hem de Dünya tarihinde önemli etkileri olmuş bir kültürün daha yaygın olarak okunup anlaşılmasını istediklerini anladım.

Erdoğan ve Davutoğlu’nun Osmanlı Türkçesi alfabesinin öğretilmesini savundukları konuşmalarında yaptıkları geçmiş bir kültürün unutulmaması vurgusu, ayni şekilde günümüz Latin alfabesi ile yazılmış eserler için de geçerlidir. Çünkü yeni bir harf devrimi yapmak demek; yeni olanın da anlaşılamamasına zemin hazırlamak demektir. Sayısal oranlarını bilmemekle beraber Latin asıllı alfabe ile yazılan eserler, yapılan tezler ve çalışmalar belki de Osmanlı döneminde kullanılan alfabe ile yazılanlardan daha fazladır. Dolayısıyla yeni bir harf devrimi, eskisinde olduğu gibi yeni bir kültürel bilinmezlik yaratarak aynı hataya düşmektir.

Bence bu konuda yapılması gereken, Osmanlı dönemi alfabesi ile yazılı eserleri orijinal harfleri ile okumak isteyenlere bu imkanın verilmesinin yolları üzerinde düşünmektir. Ayrıca Cumhuriyet döneminde Osmanlı dönemi alfabesinin öğretilmediğini ileri sürmek doğru değildir. Çünkü bu ders, edebiyat, tarih ve Türkçe öğretmenliği bölümlerinde öğretilmektedir. Burada tartışılması gereken yapılan öğretimin yeterli olup olmadığıdır. Ayrıca Osmanlı Türkçesi ile Osmanlı Türkçesi hat sanatını birbirine karıştırmamak gerekir. Okullarda verilen Osmanlı Türkçesi dersleri, Osmanlı hat sanatı ile yazılmış mezar taşlarını ya da eski binalar üzerindeki kitabeleri okuyup anlamak için yeterli değildir. Benim Osmanlı Türkçesi öğretmenliğim sırasında Edebiyat Fakültesi dördüncü sınıf öğrencilerine verdiğimiz seçmeli paleografya dersi ile öğrencilere bu tür hat sanatı ile yazılmış yazıları okuma becerisi kazandırmaya çalışıyorduk. Osmanlı döneminde de bu tür yazıları herkes değil, özel öğrenim görmüş kişiler okuyup yazabiliyordu.

Benim şahsi kanaatim, bu konunun siyasi rekabet mantığı ile değil; kültür ve medeniyetin korunması mantığı ile ortak bir proje olarak ele alınıp tartışılmasının daha doğru olacağı yönündedir. Şu anda yeryüzünde konuşulan binlerce dil bulunmaktadır. Bu dillerin bazılarının kendilerine ait alfabesi de bulunmamaktadır. Türkçe de kendisine ait alfabesi olmayan dillerden birisidir. Bu yüzden de farklı tarihlerde farklı milletlerin kullandığı alfabeleri kendi dilimize uyarlayarak kullandık. Dolayısıyla Osmanlı döneminde kullanılan alfabeyi Türk milliyetçiliği adına Arap harfi diye niteleyip dışlamak; ayni şekilde eski Roma’ya dayanan Cumhuriyet döneminde kabul gören Latin alfabesini de dışlamayı gerektirir. Dolayısıyla da her iki alfabe de tamamen bizim kültürümüze ait değil; ayni şekilde tamamen de kültürümüzden ayrı değildir. Her iki alfabeyi iyi bilenler, her ikisinin de birbirinden üstün ve eksik yanları olduğunu bilirler.

Toplumların kendi tarihi gelişim süreçlerine bağlı olarak oluşturdukları en önemli kültürel mirası dil ile onu taşıyan alfabedir. Ancak çağımızda iç içe girmiş olan ilişkiler, artan iletişim ihtiyacı ve gelişmiş iletişim araçları, dillerin hem toplumların hem de insanlığın ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kalmalarına yol açmaktadır. Osmanlı dönemi alfabesi, belli bir dönemde üstün bir aklı ve medeniyeti ifade ediyor olsa dahi, değişen şartlarda doğan kültür ve iletişim ihtiyacını karşılayamadığı için etkisini büyük oranda kaybetmiştir. Şu anda kullandığımız Latin harfleri de, aslında Türk kültür tarihi içerisinde oluşmuş olan ses, kelime, duygu ve düşünce zenginliğini karşılamakta yetersiz kalmaktadır.

Bir dilin bir toplumun sadece kültürünü değil de insanlık medeniyetini ifade edebilmesi için, doğanın tüm seslerini karşılayacak kadar zengin bir alfabeye, tüm maddi ve manevi varlıkları karşılayabilecek kelime zenginliğine, tüm varlıkların hareket ve ilişkilerini anlatabilecek bir mantık kurgusuna sahip olması gerekir. Evrensel bir dil oluşturulabilmesi için bunlar olmaz ise olmazlardandır. Bu tür bir dil var etme girişimleri sonucu ortaya çıkan dillerden birisi Esperanto dilidir. Ancak bu girişim belirttiğim kriterlere sahip olmadığı için yeteri kadar ilgi görmemiştir. Evrensel bir dil var edebilmek ayrıca çok farklı medeniyetlerin tecrübelerinden de istifade etmeyi gerekli kılar. Bundan dolayı da var olan tüm diller insanlık medeniyeti kesintiye uğramaz ise evrensel ortak dilin alt yapısını oluşturan diller olacaktır. İlişkilerin ve iletişim araçlarının gelişmesi doğal olarak bu ihtiyacı daha da arttıracaktır. Çağımızda dillerin ihtiyaç duyduğu bir başka özellik ise bilgisayar ve internet teknolojileri ile uyumlu bir yapıya sahip olmalarıdır. Dolayısıyla Osmanlı dönemi alfabesi ile Cumhuriyetin ikinci dönemi alfabesini tartışırken, hem kültürün bir bütün olarak anlaşılmasını hem de insanlık medeniyetinin geleceğinin inşasını dikkate almak gerekir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/osmanlica-ve-osmanlicilik/6263

yusuf

Kadın ile Erkeğin Eşitliği Sorunu

Kadın ile Erkeğin Eşitliği Sorunu

Tarih boyunca kadın ile erkek ilişkileri aşk ve eşitsizlik söylemleri etrafında tartışılagelmiştir. Aşk gündeme geldiğinde yüceltilen kadın her nasılsa, sosyal statüsü ve roller gündeme geldiğinde büyük oranda sınırlanmış, hatta psikolojik baskı altına alınıp aşağılanmıştır. Bu tutum, kadının insanlığın ortak onurunu paylaşmada eşit olmayan bir varlık konumuna sokulmasına yol açtı. Hâlbuki insanlık onurunun paylaşımında kadın ve erkek eşit sayılır. Yani hiçbir insan kadın ya da erkek olduğu için ahlaklı ya da ahlaksız olarak nitelenemez. Çünkü ahlaklılık insanın eylem ve söylemleri ile paralel olarak sonradan ortaya çıkan bir durumudur. Bu itibarla da manevi alanda kadın ve erkek eşittir. Ancak bu eşitlik, duyguların hissedilmesi ve yaşanmasındaki mutlak eşitliği içermemektedir. Çünkü bu alan insanların temelde eşit olduğu ancak yaşarken rekabet ettikleri bir alandır. Dolayısıyla, bu rekabet alanını eşitsizlik kuralı ile düzenlemeye çalışmak, rekabetin kurallarında hile yapılması anlamına gelir.

Dini kaynaklar dikkatle incelendiğinde, bazı bölümlerde kadının üstün özelliklerine bazı bölümlerde ise zayıf özelliklerine değinildiği görülür. Dini metinlerin bu özelliklerinden hareketle bazıları dinin kadınlara üstün bir konum; bazıları da erkekten daha düşük bir konum verdiğini iddia etmektedir. Ancak İslam inanç kaynaklarında kadınların erkeklerle eşit olmadığı şeklinde açık bir ifade bulunmamaktadır. Aksine Kuran-i Kerim’de üstünlük cinsiyetle bağlantılı bir konu olarak değil, ahlaki değerlere bağlılıkla (takva ile) alakalı bir konu olarak değerlendirilmektedir. Bundan dolayı kadının erkekle eşit olmadığı düşüncesini, dinin bir hükmü olarak değil dine dayalı yapılmış yanlış anlaşılmaya müsait bir yorum olarak değerlendirmek gerekir. Bu yorum, kadının insan kimliğinin öne çıkarılmasını engelleyerek fiziki ve psikolojik baskıyı meşrulaştırıcı bir argüman olarak kullanılmaya açık olduğu için sakıncalı bir yorumdur.

Kadın ve erkeğin yaratılışları itibari ile eşit olmadıklarını iddia etmek ise Kuran-i Kerim’in açık hükmü ile çelişmektedir. Çünkü Kuran-i Kerim’de kadın olsun erkek olsun tüm insanların ilahi fıtrat (yaratılış) üzere yaratıldıkları açık olarak ifade edilmiştir (Rum süresi 30). Bizim coğrafyamızda erkeğin kadından daha üstün olduğu anlayışını oluşmasında geçmiş bazı inanç ve geleneklerle birlikte özellikle İncil’deki bir bölümün (1Corinthians 11:7) yanlış yorumlanmasının da etkisi olmuştur.

Kadın ve erkeğin eşit olmayan özelliklerinden hareketle, eşit olmadıkları şeklinde genel bir hüküm vermek hem gerçeğe aykırı hem de sağlıklı bir hukuk sistemi ve ahlak teorisi kurmaya engeldir. Çünkü kadın ve erkeklerin eşit olmayan özellikleri bulunduğu gibi erkeklerin de fiziki ve duygusal olarak eşit olmadıkları özellikleri bulunmaktadır. Ayrıca kadın ve erkek arasındaki fiziki ve duygusal ortak özellikler insan olmalarının bir sonucu olarak farklılıklarından daha fazladır. Eğer kadın ve erkeğin fiziki ve duygusal ortak özellikleri ortak olmayan özelliklerinden daha fazla olmuş olsaydı, her iki türün de ayni cinsten olduklarını ifade eden “insan” kavramı ile ifade edilemeyeceklerdi. Dolayısıyla kadınlık ve erkeklik insan kimliğinin altında bulunan alt kimliklerdir. Dolayısıyla kadınlar ve erkekler insanlık kimliğine ortak olarak sahiptir ve bu kimliğe sahip olmakta da eşittirler.

Kandın ve erkeğin ortak olan ve olmayan haklarını karşılaştırdığımızda da ortak haklarının ortak olmayan haklarından çok daha fazla olduğu görülür. Dolayısıyla kadın ve erkek temel hak ve hürriyetlerde de ortaktır bir başka ifade ile eşittirler. Sosyal rollerde de ortak oldukları sorumluluklar ortak olmadıkları sorumluluklardan daha fazladır. Ancak erkek ve kadının ortak olanın dışında kalan bazı fiziki ve duygusal özellikleri bazı sosyal rollerde eşitlik ilkesinin aynen uygulanmasını zorlaştırmış ya da imkansız hale getirmiştir. Ancak bu sorun sadece kadınlarla alakalı bir sorun değildir. Ayni zamanda erkeklerin de fiziki ve duygusal farklılıkları sosyal rolleri ve statülerinde farklılıkların oluşmasına sebep olmaktadır.

Bundan dolayı da kadının kendi iradesi ile erkeklerin sahip olduğu sosyal rol ve statüleri talep etmesi doğal bir haktır. Ancak bu taleplerin gerçekleşmesinde örf, adet, inanç ve de bazen yasalar sınırlayıcı ya da yasaklayıcı engeller olarak ortaya çıkmaktadır. Buna rağmen ayırımcılığın ve sınırlanmışlığın rahatsızlığını hisseden kadınlar, eşitlik prensibini esas alarak mücadele vererek, erkeklerin işgal ettiği birçok sosyal rol ve statüde erkeklerle eşit haklara sahip olmaya başladılar. Sosyal rol ve statülerde kadınların en fazla sınırlandıkları alanlar ise din hizmetleri ile askerlik hizmetleridir. Ancak bu iki alanda da git gide erkeklere ait bazı rolleri yavaş dahi olsa ele geçirmeye başladılar. Kadınların erkeklerin sahiplendiği sosyal rol ve statüler alanında zaferler kazanmaları erkeklerin her ne kadarı gaybı gibi gözükse de insanlık penceresinden bakıldığında, insanlık adına bir kazanç olduğu görülmektedir. Ayrıca sosyal roller ile statülerin hem zamana hem de toplumdan topluma farklılık gösterdiği gerçeğini dikkate aldığımızda, bu tür rol kapmaların yeni bir şey olmadığı gözükmektedir.

Bu sorunun çözümü eşitlik ve adalet arasındaki ilişkinin doğru tespit edilmesine bağlıdır. Eşitlik ilkesini adaletin tespit edilebilmesinin ana kriteri kabul eden anlayışa göre, temelde eşitliği kabul etmeden adaletin gerçekleştirilmesi imkânsızdır. Bu yüzden de anayasa ve yasa yapımında vatandaşların kadın ve erkek ayırımı yapılmaksızın eşit kabul edilmesi hukuk devleti ilkesinin olmazsa olmazıdır. Bu anlayışa göre adaletin tesisi, özde eşit olanların, eşitlik ilkesini bozucu etken ya da özellikler dikkate alınarak, eşitsizliğin etkilerinin giderilmesi çabasını ifade eder.

Konuya farklı bir yaklaşım ise temelde eşitsizliği esas alan yaklaşımdır. Bu yaklaşım temelde eşitsizliği kabul etmekle beraber, bir ahlak prensibi geliştirmek zorunda kalındığında adaletsizliğin giderilmesi için eşitlik prensibine, adaletsizliği giderici bir prensip olarak ihtiyaç duyulmaktadır. Doğal olarak her iki yaklaşımın da aslında adaletin tesisinde eşitliği temel bir prensip olarak kabul ettikleri görülmektedir.

Sonuç olarak eşitlik prensibinin esas alınmadığı hukuk ya da ahlak sistemlerinde adaletin tesisi ve ahlaki ilişkilerin geliştirilmesi oldukça zordur. Bu yüzden de sağlıklı bir ahlak ve hukuk sisteminin inşa edilebilmesi için genel eşitlik prensibinin esas alınması daha doğru ve ahlaki bir yaklaşım olacaktır. Bundan dolayı da kadın ve erkeğin özde eşit olduğunu savunmak, sağlıklı bir ahlak, hukuk sistemi kurabilmek yanında, sağlıklı insani ilişkiler geliştirebilmek için de gereklidir. Çünkü doğru prensipler, hataları ortadan kaldırmasa da, hataları azaltacaktır. Unutmamalıyız ki, kadın dediğimiz, annemiz, eşimiz, kız kardeşimiz, arkadaşımız ya da sevgilimizdir. Ayni şekilde erkek dediğimiz de babamız, abimiz, kocamız, sevgilimiz ya da arkadaşımızdır. Bu insani rol ve bu rollerden doğan ilişkileri eşitsizlik üzerinden kurmaya çalışmak, manevi haksızlıklara sebep olabileceği için dini terimle kul hakkına girmek, modern bir ifade ile de kişilik haklarına riayetsizlik anlamına gelecektir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/kadin-ile-erkegin-esitligi-sorunu/6197

yusuf

Papa Francis’in Türkiye Ziyaretinden İzlenimler

Papa Francis’in Türkiye Ziyaretinden İzlenimler

Katolik dünyasının ruhani lideri Papa Francis Mart ayında göreve geldikten sonra Türkiye’ye ilk ziyaretini düzenledi. Ziyaretin 30 Kasım yani Ortodoks Kilisesi’nin kuruluş yıldönümüne denk gelmesi sembolik olarak iki kilisenin iyi niyet ve işbirliği arzusu olarak değerlendirildi. İki kilisenin tarih boyunca yaşadıkları acı olaylar böyle bir girişimin insan haklarına dayalı yeni bir yaklaşımın oluşturulması ve mezhepler üzerinden yeni düşmanlık politikalarının üretilmesini engellemek açısından önemli bir adımdır. Ancak Müslümanlık siyasi bilincinin tarihi gelişmesinde Hristiyanlar arasındaki mezhep çatışmalarının çok önemli bir rol oynadığını; ayni şekilde Ortadoğu’daki Müslümanlar arasındaki mezhep çatışmalarında Çatışmacı Hristiyanlık temelli bazı stratejilerin de rol oynadığı farklı şekillerde seslendirilmektedir. Bu ziyaretin, din istismarı yapılarak din kılıfı altında yürüten hileli siyasi oyunlar ve bunların sonucu ortaya çıkan cinayetlerin durdurulması için güzel bir fırsat olarak değerlendirilmelidir.

Hristiyanlık mezhep çatışmalarının derin izlerini Kıbrıs tarihinde de görebilmekteyiz. Katolik kilisesi Kıbrıs’a hakim olduğunda, Ortodoks Kilisesi’ni Roma Vatikan Kilisesi’ne bağlamış ve tüm mal varlığına el koymuştu. Ayrıca 13 Ortodoks papazı dinden çıkmış ilan ederek o dönemin cezası olan yakılarak ölüme mahkûm etmişti. Ortodoks Kilisesi’nin tekrar özgürlüğüne kavuşması Osmanlı’nın adaya hakim olması ile gerçekleşti. Bu dönemde Rum Ortodoks Kilisesi ile Osmanlı devleti arasında oldukça yakın bir ilişki bulunmaktaydı. Tabii o dönemlerde Osmanlı Ortodoksluğun mirası üzerine kurulu olan ve Ortodoksluğun koruyuculuğunu üstlenen bir devletti. Bu yüzden de Osmanlı sultanları Roma ve Bizans krallarının unvanı olan Kayserlik unvanını da taşıyorlardı.

Bu dostça ilişkiler Yunanistan’ın bağımsızlık ilanına kadar devam etmişti. Yunanistan’ın bağımsızlık ilanı ile birlikte Kıbrıs Ortodoks Kilisesi’ne bağlı bazı din adamlarının da Yunanistan’daki ayaklanmalara destek vermesi sonucu dostça ilişkiler bozularak, düşmanlığa dayalı ilişkilere dönüşmeye başladı. Bu düşmanlık ilişkileri ise Kıbrıs tarihine Küçük Mehmet dönemi adıyla hatırlanan 6 Ortodoks din adamının idamı ile zirveye ulaştı ve adanın bölünmesi ile son buldu. Bu dönemden sonra Müslüman ve Ortodoks dayanışma zemini güven duygusundan, güvensizlik duygusuna doğru kayma gösterdi.

İfade edildiğine göre son Bizans Prensesinin Rus çarı ile evlenmesi ile Rusya ikinci Roma ve Ortodoksluğun yeni merkezi olarak anılmaya başlandı. Rusya ve Güney Kıbrıs arasındaki tarihi ve dini bağların güçlü olmasının bir sebebi de budur. Bu ilişki sebebiyle eski Rusya 2. Bizans olarak da tanımlanmaktadır. Tarihte ilk haçlı seferlerinin de Müslümanlara karşı değil de Roma Katolik Kilisesi öncülüğünde İstanbul Ortodoks Kilisesi’ne karşı düzenlendiği bilinmektedir. Dolayısıyla Sayın Francis’in Ortodoks Kilisesi ile bağları güçlendirmeye çalışması, geçmişte yaşanan bu acıların bir daha yaşanmaması için bir adım olarak kabul edilebilir. Ancak Ortadoğu’da yaşanan çatışmalarda dinin meşrulaştırıcı araç olarak kullanılmasına rağmen, dini liderlerin hiç seslerini çıkarmamaları, bu konuları sadece siyasilerin konuşması bir şeylerin doğru olmadığını göstermektedir.

Dinlerin insanların vicdanlarından temiz duyguların istismarını bir aracı haline gelmemesi için din adına misyon yüklenen kişilerin sürekli bir araya gelmelerine ihtiyaç vardır. Ancak siyasetin gölgesi ve baskısı altında kalan dini kurumların, ahlaki değerlere uygun davranmaları oldukça zordur. Bu yüzden de Birleşmiş Milletler çatısı altında, dini liderlerin buluştuğu ve uluslararası sorunların tartışıldığı bir üst kurulun kurulmasına ihtiyaç vardır. Bu kurulun temel hedefi, dinin uluslararası rekabetlerde bir istismar aracı haline dönüştürülmesini engelleyerek temel insan hak ve hürriyetlerini korumak olmalıdır.

Avrupa Birliği çatısı altında da buna benzer bir kurulun kurulmasına ihtiyaç vardır. Türkiye’nin de Avrupa Birliği’ne girmesi durumunda, bu ihtiyaç daha da fazla artacaktır. Ayni şekilde İslam Konferansı Örgütü çatısı altında da, dinler ve mezheplerle ilgili ortaya çıkan sorunların tartışılıp çözüme kavuşturulabildiği bir kurula ihtiyaç vardır. Ortadoğu’da yaşanan din ve mezhep çatışmalarının insan hakları temelinde çözülebilmesi için böyle bir kurulun oluşturulması zaruridir. Aksi takdirde din adamlarının görüşmelerinden sağlıklı sonuçlar çıkarabilmek oldukça güç olacaktır. Çünkü tarihin acı tecrübelerinin yarattığı korku ve güvensizlik, bu tür görüşmelerin ardında gizli emellerin olduğu hissiyatını vermeye devam etmektedir.

Din İşleri Başkanlığı yapmış birisi olarak bir önceki Papa’nın Kıbrıs ziyareti esnasında, hem Türk tarafı siyasilerinin hem de Güney Kıbrıs tarafı siyasilerinin, Papa ile görüşmem esnasında takındıkları tavır, siyaset ve din ilişkisinin ne kadar sakat duygu ve düşünceler üzerine kurulduğunu bana yaşayarak öğrenme fırsatı sağladı. Hala daha Papa ile görüşmem esnasında sınır kapısından geçerken Türk tarafının Birleşmiş Milletlere bilgi verip vermediği, benim yerime Papa ile görüşmeye rahmetli Şeyh Nazım’ı kimlerin gönderdiği aydınlığa kavuşturulmuş değildir. Güney Kıbrıs yetkilerinin Papa ile randevu saati bitene kadar kapıda beni niye beklettikleri ve bunu kimlerin neden yaptığı da aydınlığa kavuşmuş değildir. Umarım eski Başbakan Sayın İrsen Küçük ve Cumhurbaşkanı Sayın Derviş Eroğlu, bir gün bu sorunların cevaplarını verirler ve bir daha din üzerinden bu tür manipülasyon ve provokasyonların yapılmaması için gerekli tedbirlerin alınmasına katkı sağlarlar.

Tüm bu gerçekler ışığında biz de Kuzey Kıbrıs vatandaşları olarak Sayın Papa Francis’in bu ziyaretinin tarihte yaşanmış ve yaşanmakta olan acıların bir daha yaşanmaması için güzel bir dayanışma zemininin oluşmasına vesile olması için dua ediyoruz. Ayrıca Allah’ın adının zulüm, baskı ve haksızlıklarla değil O’nun rahmetinin eseri olan, dostluk, sevgi, saygı, dürüstlük ve bunların sonucu olan barışla anılmasını diliyoruz.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/papa-francis-in-turkiye-ziyaretinden-izlenimler/6133

yusuf

Sayın Davutoğlu ile Sayın Biden Görüşmesinden İzlenimler

Sayın Davutoğlu ile Sayın Biden Görüşmesinden İzlenimler

Amerika Birleşik Devletleri Başkan Yardımcısı Sayın Joe Biden’in Türkiye ziyareti ve bu ziyaret esnasında karşılıklı verilen mesajlar hem Türkiye-ABD ilişkileri hem de global siyasi dengeler açısından oldukça güçlü etkiler yaratacaktır. Atlantik Konseyi Enerji ve Ekonomi Zirvesindeki TC Başbakanı Sayın Davutoğlu ile ABD Başkan Yardımcısı Sayın Biden’in konuşmalarında, ulusal ve uluslararası siyasi sürtüşmelerin ana sebebi olan enerji politikaları birinci sırada yer aldı. Buna bağlı olarak da Kıbrıs sorunu bu görüşmelerin ana gündem maddelerinden birisi haline geldi. Bu görüşmede Sayın Davutoğlu’nun: “Kıbrıs sorununun çözümü daha fazla gecikmemeli, gecikmeler tarafların kayıplarını arttırmaktadır” açıklaması, KKTC vatandaşları olan bizler açısında en önemli mesaj idi.

Davutoğlu’nun Güney Kıbrıs’ın enerji kaynaklarını tek taraflı olarak kullanmasını eleştirirken, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yasal varlığına atıfta bulunması Türk dış politikası açısından bir kırılma olarak değerlendirilebilir. Çünkü Türkiye’nin Kıbrıs dış politikası, genellikle Kıbrıs Cumhuriyeti’nin legal varlığının bittiği tezi üzerinden yürütülüyordu. Türkiye’nin Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımaması da bu esasa dayanmaktadır.

Davutoğlu’nun Kuzey ve Güney Kıbrıs taraflarının enerji politikalarını görüşmek ve yönetmek için ortak bir konsey önermesi ise bence bu görüşmenin Kıbrıs sorunu açısından en önemli mesajı olmuştur. Bu öneri, hem ahlaki, hem de Kıbrıs’ın gerçekleri ile bağdaşan bir öneridir. Davutoğlu’nun konuşmasında dikkat çeken bir diğer mesaj ise aslında Kıbrıs dahil bir çok uluslararası sorunun çözüm yollarının bilindiği; ancak siyasi iradenin bulunmaması sebebiyle sorunların süreklilik kazandığı vurgusu olmuştur. Tabii ki bu siyasi iradesizliğin nereden kaynaklandığına açıklık getirmedi. Kıbrıs sorunun çözümü için Türk tarafı Annan Planı’na “evet” diyerek çözüm yönündeki siyasi iradesini ortaya koymuştur. Dolayısıyla bir iradesizlik varsa mikro siyasi perspektiften bakıldığında bu daha çok Güney Kıbrıs ile alakalı; makro siyasi perspektiften bakıldığında ise daha çok anavatanlar ile BM ve AB gibi uluslararası güçlerle alakalı bir sorun olduğu görülür.

Davutoğlu’nun bu açıklamaları, daha çok CTP ve diğer sol partilerin savunduğu Kıbrıs Cumhuriyetinin esas alındığı bir yaklaşımı çağrıştırmaktadır. Çünkü KKTC’de sağ partiler genel çizgileri itibari ile Kıbrıs Cumhuriyeti’nin esas alındığı bir çözüme karşı oldukları izlenimi vermektedirler. Bu duruş, siyasi literatürümüzde daha çok ulusalcı duruş şeklinde algılanmış ve yorumlanmıştır.

AKP’nin iktidara gelmesiyle Türkiye solunun ulusalcı politikalarının daha fazla öne çıkmaya başlaması sonucu Türkiye solu ile KKTC solu arasında bir kopukluk oluşmasına yol açmıştır. Bu durum doğal olarak AKP-CTP yakınlaştırmasına zemin hazırladı. Benim Din İşleri Başkanlığı’na atanmamda da bu yakınlaşmanın etkisi olmuştu. Görevden alınmamda da siyasi usulsüzlük ve üzeri örtülmeye çalışılan bazı yolsuzluklar yanında Türkiye ile KKTC arasındaki siyasi ilişkilerin seyrinin değişmesinin de rolü olmuş olabilir.

Davutoğlu’nun açıklamaları dikkate alındığında, Türkiye’nin Davutoğlu’nun Başbakanlığı sürecinde Kıbrıs sorununun çözümü için çok daha güçlü bir irade ortaya koyacağı anlaşılmaktadır. Bu sebepten dolayı da KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimleri yeni süreçte çok daha fazla önem kazanacaktır. Dolayısıyla bu açıklamanın müzakerelerin kopuşunun ardından gelmesi, tesadüf olmasa gerek. Davutoğlu’nun bu bağlamda Yunanistan’a yapacağı ziyarete vurgu yapması da, bunu teyit etmektedir. Davutoğlu’nun enerji kaynaklarının çatışma değil işbirliği zemini olarak görülmesi açıklaması, Yunanistan tarafından da benimsenirse, o zaman enerji savaşlarının barış rüzgârlarına dönüşmesinin önü açılacaktır.

Davutoğlu’nun enerji politikalarını değerlendirirken insan merkezli bir anlayışa vurgu yapması ve global sorunlarda Dış İşleri Bakanlarının İnsanlık bakanları gibi global düşünüp hareket etmeleri gerektiğini belirtmesi, bence bu açıklamalar içerisinde geçen en önemli genel mesaj idi. Bu mesajın Yunanistan ziyareti esnasında ortak bir deklarasyona dönüşmesi halinde, enerji kaynaklarının paylaşılamaması sebebiyle istikrarsızlığa sürüklenen coğrafyamızın, enerji kaynaklarının paylaşımı ve güvenliği konsepti ile tekrar huzur ve güvene kavuşmasının önü açılacaktır.

Biden’in, Rusya’nın Kırım’ı işgal etmesini tanımayacağını beyan etmesi yanısıra Rusya’nın enerji politikalarının güvenliği açısından önemine vurgu yapmış olması, aslında Birleşmiş Milletlerin beş daimi iki üyesi arasında global politikalarda güvensizlik ve çatışma riski yaratacak kadar önemli ayrılıklar olduğunu göstermektedir. Yıllardan beri coğrafyamızda ABD ve Rus savaşları filim senaryoları ile yetiştiğimiz için ABD-Rus ilişkilerini hep bir çatışma anlayışı ile ele aldık. Aslında ABD-Rusya ve diğer birçok siyasi gerilim hattında yaşanan sorunların temelinde, ulusal ve uluslararası kaynakların kullanımının etik ve yasal bir zemininin oluşturulamamış olması yatmaktadır. Dinlerin dahi ahlak temelli değil de çatışma temelli bir anlayışla ele alınmasında da bu tür ulusal ve uluslararası gerginlikler etkili olmaktadır.

Kıbrıs sorununun çözülememesinde de ABD-Rus rekabetinin de önemli bir rolü vardır. Dolayısıyla Kıbrıs’ta ulaşılacak bir çözüm, ABD-Rusya gerilim hattında yaşanan Suriye ve Ukrayna sorunları dahil bir çok sorunun da yeni bir anlayışla ele alınmasına yol açabilir. Bunun başarılabilmesi için enerji piyasasını kontrol eden güçlerin, Davutoğlu’nun da belirttiği gibi maliyeti arttıran çatışmacı politikalar değil; paylaşımı arttırıp maliyeti düşüren yeni politikalara destek vermeleri gerekmektedir. Böyle bir politikanın şeffaf bir şekilde yürütülmesi durumunda, çatışmalardan yorgun düşmüş; ancak hiçbir şekilde yılmamış KKTC halkı tarafından büyük oranda destekleneceği kanaatindeyim.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/sayin-davutoglu-ile-sayin-biden-gorusmesinden-izlenimler/6070

yusuf

Avrupa Parlamentosu’nun Münhasır Bölge Kararının Muhtemel Etkileri

Avrupa Parlamentosu’nun Münhasır Bölge Kararının Muhtemel Etkileri

Akdeniz’de bulunan enerji kaynaklarından Güney Kıbrıs’ın tek başına yararlanmak için ilan ettiği münhasır ekonomik bölge kararı Türkiye’nin tepkisini çekmiştir. Türkiye’nin bu tepkisi, Akdeniz’de sismik çalışma girişimlerine dönüştü ve bu sefer de Türkiye’nin bu girişimine Avrupa Parlamentosu’ndan bir tepki geldi. Avrupa Parlamentosu’nun tepki olarak aldığı kararda ise Türkiye’nin girişiminin “yasadışı ve provokatif” olarak değerlendirilmiş olması, şüphesiz Kıbrıs müzakerelerine yeni bir ivme kazandıracaktır. AP’nun aldığı karar dikkatlice incelendiğinde, soruna sadece Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB üyesi olması penceresinden bakıldığı izlenimi vermektedir. Hâlbuki Kıbrıs ve münhasır ekonomik bölge ilanı sorunları etkenleri ve etkileri çok daha geniş olan sorunlardandır.

Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’na göre (Madde 50 ve 169) Güney Rum Kesimi’nin Kıbrıs Türk halkının geleceğini etkileyecek tek taraflı uluslararası antlaşmalar yapması yasal değildir. Dolayısıyla Güney Kıbrıs’ın Lübnan, İsrail ve Mısırla yaptığı münhasır bölge antlaşmaları da yasal değildir. Şüphesiz ki, Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasa ve yasaları dikkate alındığında Türk tarafının da tek taraflı münhasır bölge ilan etmesi de yasal açıdan tartışmaya açıktır. Dolayısıyla yasa dışılıktan bahsedilecekse, her iki tarafın da tutumunun birlikte değerlendirilmesi gerekirdi. Bu bilgiler ışığında Avrupa Parlamentosu kararının yasal zemini dikkate alan bir karar olduğunu söylemek oldukça güçtür.

Nitekim garantör ülkelerden olan İngiltere de üstlerinin bulunduğu bölgelerde 1960’ta yapılan antlaşmalara binaen münhasır ekonomik bölge ilan etme hakkı iddiasında bulunmuştur. Dolayısıyla buna bakıldığında garantör bir diğer ülke olan Türkiye’nin de bu hakkı olduğu sonucu çıkmaktadır. Ayrıca Akdeniz’de sınırı olan ve olmayan birçok başka ülkenin de bölgedeki enerji kaynaklarına göz dikmiş olması, sorunun bu kadar basit değerlendirilemeyeceği sonucunu doğurmaktadır.

Bu kararın siyasi yönünü değerlendirdiğimizde, tarafların siyasi pozisyonlarının da çok iyi değerlendirilmediği anlaşılmaktadır. Çünkü kararda, Kıbrıs Türk halkının Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurucu ortağı olduğu gerçeğini ihmal edilmiştir. Karar üretilirken, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yasal ve siyasi tüm etkenleri dikkate alınmış olsaydı, kararda yıllardır haklarından mahrum bırakılan Kıbrıs Türk halkının hem Kıbrıs Cumhuriyeti yasalarından doğan hem de Ada üzerindeki fiili varlıklarından kaynaklanan haklarına aynı oranda işaret edilmesi gerekirdi.

Bu kararda Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyelik için müzakereleri yürüten ve Kıbrıs’ın garantör ülkelerinden olduğu gerçeği de yeterli ölçüde dikkate alınmamış görünmektedir. Bu özelliği ile siyasi dengeleri koruyan bir karar niteliği de taşımamaktadır. Özellikle kararda Türkiye’nin tavrının “provokatif” olarak değerlendirilmesi, konjonktürün ve siyasi dengelerin yeteri kadar doğru değerlendirilmediği mesajını vermektedir. Çünkü Kıbrıs Türk tarafı yıllardır süren ve uzun bir aradan sonra Annan Planı ile yakalanan çözüm fırsatına tüm eksikliklerine rağmen “evet” diyerek çözüm iradesi ile birlikte iyi niyetini de ispatlamıştır. Bu karardan sonra Kıbrıs Türk halkının hak ettiği şey dışlanmak değil, yıllarca haksız yere baskı altında bırakılmış olmaktan dolayı uğradığı zararların karşılanarak mükâfatlandırılması olmalıdır.

Gelinen bu aşamadan sonra tarafların adanın siyasal ve hukuki gerçeklerini dikkate alarak, pozisyonlarını tekrar gözden geçirmeleri gerekmektedir. Çünkü Krizler sorunları kalıcı hale dönüştürme riski taşıdığı gibi çözüm için fırsat olma potansiyeli de taşımaktadır. Şüphesiz ki, sorunların kalıcı hale gelmesi durumunda, bölgedeki istikrarsızlığın sadece siyasi olumsuz etkilerini değil ayni zamanda ekonomik olumsuz etkileri de kalıcı hale gelecektir. Bu ise tarafların hem moral hem de ekonomik olarak daha da fazla çökmesine yol açarak, kopan müzakere sürecinin tekrar başlamasını engelleyerek ada üzerindeki bölünmüşlüğü kalıcı hale getirecektir.

Çağımızda siyasi ve ekonomik başarılar, sağlıklı ekonomik ve siyasi işbirliği zeminlerinin oluşturulabilmesi ile elde edilebilmektedir. Her geçen gün sosyal, siyasi ve ekonomik ilişkilerin iç içe girdiği çağımızda küçülen dünya ve coğrafyamızda, etnik, dini, mezhepsel ya da ideolojik temelde kurgulanan ayrıştırma ve çatıştırma politikalarının, çatışma ve ayrışmadan beslenen bazı küçük gruplara çıkarlar sağlasa da halklara hiçbir fayda sağlamadığı; aksine zarar verdiği bilinmektedir. Dolayısıyla Kıbrıs sorununa dâhil olan tüm tarafların sorunların çözümünde, temel insan haklarını ve hürriyetlerini de koruyucu yeni politikalar geliştirmeleri gerekmektedir.

Sermeye güçleri ile uluslararası siyaseti belirleyecek kadar güçlü hale gelen şirketlerin rekabetlerinin, bazen ulusal ve uluslararası barışı tehdit edebildiği gerçeğini dikkate aldığımızda, uluslararası sistemin en güçlü kurumlarından olan Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği’ne büyük görevler düştüğü açık olarak görülmektedir. Bu tür büyük uluslararası kurumların insan hak ve hürriyetlerinin korunması hususunda yapacakları hata ve de ihmallerin etkilerinin sadece belli coğrafyaları değil insanlığın geleceğini etkileyeceği şüphesizdir. Kıbrıs sorunu etrafında yaşananlar, bu gerçeği görmemiz için yeterlidir kanaatindeyim.

(Bu konuda geniş bilgi için Soyalp TAMÇELİK ve Emre KURT’un “TÜRKİYE’NİN MÜNHASIR EKONOMİK BÖLGE ALGISI VE YAKIN TEHDİT ALANI: KIBRIS” başlıklı çalışmasına bakınız)

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/avrupa-parlamentosu-nun-munhasir-bolge-kararinin-muhtemel-etkileri/6003

Yusuf