Kategori arşivi: Uncategorized

Din Afyon mudur?

Din Afyon mudur?

Din, İlahiyat, İmam Hatip konuları gündeme geldiğinde bunlarla birlikte dinin afyon olduğu söylemi de gündeme gelmektedir. Bu söz, Karl Marx’ın 1843 yılında kaleme aldığı “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı” isimli çalışmasında yer almıştır. Freud ise dinin uygarlığın gelişimine büyük katkılar yaptığını, ancak aklın ve bilimin egemen olduğu bir dünyada insanların artık bilimin kurallarına göre yetiştirilmesi gerektiğini savunarak, bu anlayışın gelişmesine katkı sağladı. Bu tür anlayışlar zamanla dini yoruma ve dine karşı olumsuz yargıların oluşmasına yol açarak, dinin insanı gerçekçi olmayan bir yanılgıya ittiği düşüncesinin gelişmesine yol açtı. Bu anlayışı savunanlar, kendi görüşlerini desteklemek için bilimsel olanın gerçek olabileceğini, dinin de bu kapsama girmediğini ileri sürdüler. Dini olana karşı gelişen bu eleştirel yaklaşımlar, zaman içinde dine dayalı anlayış ve yorumların sorgulanmasına katkı sağlamış olsa da, neticede insanlığın en köklü ve eski deneyimini ifade eden din ve inancın yanlış ve eksik anlaşılmasına da yol açtı.

Dini olana eleştiri olarak başlayan daha sonra da din karşıtlığına dönüşen bu düşüncelerin kendilerinin de ne kadar bilimsel olduğu tartışmaya açıktır. Çünkü bilimsellik iddiası da zamanla beyinleri uyuşturan bir afyona dönüşmüştür. Bundan dolayıdır ki bilim ve teknolojinin gelişmesi, insanlığın özlemi olan değerlerin gelişmesine fazla katkı sağlamamış; aksine egemenlik kurma duygusunu beslemiş ve bunun bir neticesi olarak da iki tane Dünya savaşı yaşanmıştır.

Bilimin varabileceği son noktayı düşündüğümüzde, bunun evreni kontrol etmek olabileceğini söyleyebiliriz. İnsanın evreni kontrol edecek gücü elde etmesi durumunda ise everenin insan için yarattığı risklerin azalıp azalmayacağı ayrı bir tartışma konusudur. Kuran-i Kerim’e göre insanın böyle bir güçü elde etmesi, onun aleyhine olacaktır. Yine Kuran-i Kerim’e göre, bu gücü elde eden insanlar, bu gücü kullanarak diğer insanlara zulmedeceklerdir.

Eğer Rumlar, Türkler, Yahudiler, Müslüman ya da Hıristiyanlar evreni kontrol edebilecek bir güce sahip olmuş olsalardı, Dünyanın hali ne olurdu? Bence taşıdıkları bu kafa ile böyle bir güce sahip olmuş olsalardı, Dünya için bir felaket olurdu. Böyle bir felaketin oluşmaması için bilimsel gelişme ile birlikte ahlaki gelişmenin de sağlanması gerekir. Dinin dünyevi misyonu da burada ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda dinin misyonu, bilime karşı durmak değil; bilimin ahlaki temellerde gelişmesi ve kullanılmasına katkı sağlamak olmalıdır. Çünkü dinin bu misyonunu kaybetmesi durumunda, bilim insanlığın lehine değil aleyhine gelişecektir. Dine karşı yapılan insafsız eleştirilerin yarattığı en büyük risk budur. Yine din adına bilime karşı yöneltilen insafsız eleştiriler de insanlığın gelişme ve evrene uyum süreçlerine olumsuz etki yapmaktadır. Bu bağlamda din ve bilimin birbirlerinin denge unsurları olduğunu söyleyebiliriz.

Dine afyon diyenlerin dikkat etmediği en önemli hususlardan birisi, dinin zayıflaması ile birlikte insanların afyon, uyuşturucu ve alkol bağımlısı haline gelmelerinin arttığıdır. Demek ki din afyon değil; aksine afyon etkisi yapan maddi bağımlıklardan kurtulmak için bir alternatiftir. Dine afyon diyenlerin, tartışmaya açtığı konulardan birisi de dinin insan özgürlüğünü sınırlayıp sınırlamadığı konusudur. Bu sorunun cevabı dine değil; yapılan dini yorumun niteliğine bağlıdır. Burada, maddenin insan yaşamına getirdiği sınırlamalar düşünüldüğünde, manevi alanın maddi alandan daha özgür olduğu söylenebilir. Bu konu özgürlüğün nasıl algılandığı ve tanımlandığı ile alakalıdır. Ayrıca özgürlük alanı, madde ile ya da mana ile sınırlanamaz. Çünkü sınırlamalar özgürlüğün kendi ruhuna aykırıdır. Bundan dolayı, özgürlüğü mana alemi ile ya da maddi alem ile sınırlamak, özgürlüğün tabiatına uygun değildir. Gerçek özgürlük, mana ve madde aleminde birlikte yaşanan özgürlüktür. Çünkü hayalleri olmayan insan için düşünce hürriyetinden; hayallerini yaşayacak alan bulamayan için de yaşam hürriyetinden bahsedilemez. Ayrıca her şeyi madde ile açıklamaya çalışanların, düşüncenin kendisinin maddi olup olmadığı konusunda bir karara varmaları gerekir. Düşünceyi maddi bir varlık olarak tanımlamaları durumunda ise düşünce özgürlüğünün nasıl gerçekleşebileceğini ortaya koymaları gerekir. Eğer düşünceyi maddi bir reaksiyona indirgerlerse o zaman da düşünce özgürlüğü ve insan sorumluluğu arasındaki ilişkiyi açıklamaları gerekir. Sonuç olarak “din afyondur” deyip dini bir köşeye itmenin öyle kolay bir şey olmadığı sonucu ortaya çıkmaktadır. Aydınlarımıza düşen, ön yargılarından kurtulup din dâhil her alanı daha özgür ve özgürlükçü bir anlayışla ele almalarıdır. Aksi takdirde, kendi düşünce kalıplarını, başkalarının da kalıpları haline getirip, toplumun özgür düşünebilmesinin önünü kapatmış olmanın vebalini taşımış olacaklar.

Garantörlükler Kalksın mı?

Garantörlükler Kalksın mı?

Ağustos 1959’da Kıbrıs Cumhuriyeti ilân edildi ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilân edilmesiyle doğal olarak Yunanistan Enonis`den, Türkiye de taksim taleplerinden vazgeçmiş oldu. Londra Konferansı`nda kabul edilen ikinci belge, Kıbrıs Cumhuriyeti ile Türkiye, Yunanistan ve İngiltere arasında imzalanan Garanti Antlaşması’nı içermektedir. Rum tarafı siyasileri zaman zaman, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB üyesi olmasıyla birlikte garantörlüklerin işlevini kaybettiğini ileri sürmektedir.

Yunan cuntasının Makarios’a karşı düzenlediği askeri darbe sonrası Türkiye’nin garantörlük hakkına dayanarak yaptığı askeri müdahalenin hukuki dayanağı garanti antlaşması olmuştur. Bu antlaşmanın 3. Maddesi, 3 garantör ülkeye birlikte ya da tek başına anlaşmaya uygun düşmeyen durumların ortaya çıkması durumunda müdahale etme hakkı tanımaktadır.

Bu antlaşmaya göre aslında Güney Kıbrıs’ın tek başına başka bir devlet ile birleşme ya da ekonomik entegrasyon sayılabilecek bir antlaşmaya yapması mümkün olmadığı gibi adanın bölünmesine yol açacak bir girişimde bulunulması da mümkün değildir. Mevcut duruma bakıldığında aslında Garantörlük Antlaşması’nın AB dahil, garantörler tarafından da kısmen askıya alındığı görülür.

Antlaşmanın temel mantığına bakıldığında hem Kıbrıs Cumhuriyeti hem de garantör devletlerin güvenliğini sağlama amaçlı olduğu görülür. Bugün de garantörlüklerin AB güvenliği yanı sıra BM’nin güvenlik politikalarına de etkileyecek bir öneme sahip oldukları görülür. Çünkü Ortadoğu’daki istikrarsızlık garantörlüklerin önemini arttırmıştır. Bu şartlar içerisinde garantör ülkelerin bu haklarından vazgeçmeleri pek olası gözükmemektedir. Buna rağmen bazı garantör ülke yetkililerinin zaman zaman garantörlüklerden vazgeçebileceklerini belirttiklerini görmekteyiz. Bence bu tür açıklamalar tamamen karşıtlık stratejisine dayalı siyasi söylemlerdir.

Çünkü bölgedeki mevcut istikrarsızlık varken enerji kaynaklarının kullanımı yanı sıra güvenliğinin de sağlanması doğal olarak garantörlükleri vazgeçilmez kılmaktadır. Özellikle Yunanistan’ın garantörlükten vazgeçmesi demek, Güney Kıbrıs’ı savunmasız bırakması demektir. Yunanistan’ın vazgeçme gibi söylemlerinin dayanağı Kıbrıs’ın AB üyesi olmuş olmasıdır. Ancak şu da bir gerçektir ki Kıbrıs’a yönelebilecek bir askeri saldırıya karşı Kıbrıs’ın tek başına karşı koymasının oldukça güç olması yanı sıra AB’nin de ortak ordusu olmaması sebebiyle tek başına müdahale etmesi mümkün olmayacaktır. Bu yüzden Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın garantörlüklerden vazgeçme istemlerinin esas nedeni, Türkiye’nin ada üzerindeki etkisinin zayıflatılmak istenmesi olmalıdır.

İngiltere’nin makro siyasetine bakıldığında bu şartlar içerisinde Kıbrıs’taki üstlerinin de kapatılmasına yol açacak böyle bir adımı atması pek olası gözükmemektedir. Çünkü İngiltere’nin garantörlükten vazgeçmesi durumunda doğal olarak üstlerinden de vazgeçmesi gerekecektir. Bölgedeki istikrarsızlık dikkate alındığında, böyle bir adımın atılmasının İngiltere’nin makro siyasetine uygun düşmeyeceği de açıktır.

Türkiye açısından meseleye bakıldığında Türkiye’nin de mevcut şartlarda garantörlük hakkından vazgeçmesi makul değildir. Çünkü Yunanistan ile İngiltere AB üyesi olmaları sebebiyle, doğal olarak garantörlük kalksa da Kıbrıs’ın güvenlik durumunda AB’nin mevzuatına dayanarak müdahalede bulunma imkânları olacaktır. Türkiye için AB üyesi olmaması sebebiyle aynı durum söz konusu değildir. Çünkü Kıbrıs Türk halkının ya da Türkiye’nin güvenliği ile ilgili daha önce yaşanan bir tehlikenin ortaya çıkması durumunda, AB toprakları içerisinde tek başına hareket edebilmesi mümkün olmayacaktır. Askeri harekette bulunması ise tamamen imkânsız hale gelecektir. Çünkü garantörlük hakkını kaybeden Türkiye’nin Kıbrıs Türk halkı için bir güvenlik sorunu yaşanması durumunda AB ülkelerini ya da BM ülkelerini ikna etmekten başka çaresi kalmayacaktır. AB üyelerinin çoğunun BM üyesi olduğu ve de özellikle Fransa’nın veto hakkının bulunması doğal olarak Türkiye’nin Kıbrıs’ta bir daha askeri bir operasyon yapabilmesini çok yüksek riskli hale getirecektir.

Daha önce de 1959–1960 Zürich ve Londra Antlaşmaları ile Kıbrıs Cumhuriyeti BM tarafından bağımsız bir cumhuriyet olarak tanınmış olmasına rağmen ada üzerindeki katliamlar durdurulamamış ve Türkiye’nin garantörlük hakkına dayanarak müdahalesi zorunlu hale gelmişti. Bilindiği üzere daha önce de AB Bosna’nın bağımsızlığını tanımış; ancak buna rağmen AB ve BM dahil uluslararası güçler Bosna’da gerçekleşen katliamların da durdurulmasında başarısız olmuşlardı.

Ortadoğu, Ukrayna ve de Dünya’nın birçok yerinde yaşanan güvenlik sorunları dikkate alındığında, halkların sadece uluslararası örgütlere dayalı bir güvenlik stratejisine bağlı olarak hareket etmelerinin yeterli ölçüde güven vermediği görülür. Bu durum aslında uluslararası güvenlik sisteminin çağın gerisinde kaldığının açık bir göstergesidir.

Doğal olarak Türkiye’nin AB üyeliği süreci tamamlanmadan, Türkiye’nin garantörlüklerden vazgeçmesi hem Kıbrıs Türk halkının güvenliği hem de kendi güvenliği açısında yüksek riskler taşımaktadır.

Sonuç olarak şunu söyleyebilirim ki, garantörlükler Kıbrıs Cumhuriyeti, Kıbrıs Cumhuriyeti halkları, garantör ülkeler, AB ile BM ve bölgenin güvenlik konsepti şeklinde geniş bir perspektifle ele alınarak değerlendirilmelidir. Aksi takdirde güvenlik tedbiri olarak konulmuş olan garantiler, güvensizlik ve çatışmanın ana sebebine dönüşüp istikrarsızlığın daha da fazla artasına yol açabilirler.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/garantorlukler-kalksin-mi/7894

yusuf

Dindarlaşma ve Dünyevileşme Sorunu

Dindarlaşma ve Dünyevileşme Sorunu

Çağımızın önemli tartışmalı konularından birisi de dindarlaşma konusudur. Birçok konuda olduğu gibi bu konuda da iki zıt görüşün rekabet ettiğini görmekteyiz. Dindarlaşmayı olumlu görenler, dindarlıktan uzaklaşmanın yarattığı bir takım ahlaki sorunları gündeme getirerek, dindarlaşmanın gerekliliğini savunmaktadırlar. Bunun aksini savunanlar ise dindarlaşmanın sevgi ve saygıyı arttırmadığı; aksine dogmatik düşünceleri telkin ettiği için karşılıklı anlayış ve hoşgörüyü ortadan kaldırdığını ileri sürmektedirler.

Şüphesiz her iki düşünceyi de destekleyebilecek söylem ve eylemler bulabilmek mümkündür. Dolayısıyla da herhangi bir tarafın tamamen haklı ya da haksız olduğunu ileri sürmek neredeyse imkânsız gözükmektedir. O halde iki görüşün de buluşabileceği ortak bir noktanın olup olmadığına bakmak gerecek.

Bu konuda dikkat edilmesi gereken husus, bilgi temelli olmayan yanlış dindarlaşmanın ağırlıklı olarak dünya hayatından kopuşa götüren bir yasakçılığa doğru kayma eğilimi gösterebilmesidir. Bu eğilim insanda adeta bu dünyaya gelişi bir suç ve ceza gibi görme algısı yaratmaktadır. Bu algı zamanla hayata ve varlıklara karşı şiddeti meşrulaştırıcı bir dindarlık anlayışının gelişmesine yol açtı. Bu nefret özellikle dünya hayatından kaçışı sağladığı için şiddet kullanımını esas alan örgütler için bir istismar alanı yaratmaktadır.

Bu algının tam tersi ise hayata sıkı sıkıya bağlanıp, adeta ölümsüzlüğü dünya hayatı içinde arayan dünyevileşme olarak nitelenen farklı bir anlayış da gelişmiştir. Bu anlayış zamanla insanı dini kayıtlardan kurtarırken, dünya hayatını daha iyi yaşamak adına şiddeti ve sömürgeciliği meşrulaştıran yeni bir algıya dönüştüğü de olmuştur. Bu algı bazen ırkçılık ve ideolojik bağnazlıkla desteklenerek seküler bir şiddetin ortaya çıkmasını sağlayarak dindarlığa karcı ayrılıkçı ve ötekileştirici bir tavra dönüşmesine yol açmıştır.

Sonuçta hem dindarlaşmanın hem de dünyevileşmenin, kendilerine özgü olumlu ve olumsuz yanları bulunmaktadır. Burada önemli olan hayat kalitesinin yükseltilmesine yol açacak, insana yaşama sevinci ve şükür duygusu kazandırabilecek olan bir dindarlık ve dünyevileşme anlayışının geliştirilebilmesidir. Bunun geliştirilebilmesi için de her iki algının hayat kalitesini arttırma adına birbirine karşı iyi niyet temelinde denetleyici eleştirilerde bulunma ortamını var etmek lazımdır. Bu eleştiriler zamanla ortak değerlerin oluşmasına zemin hazırlayabilirse, dünyevileşme ve dindarlaşmanın tehdit olarak değil karşılıklı işleyen bir denetim mekanizması olarak algılandığı yeni bir kültürün ortaya çıkması mümkün olacaktır. Bu kültürün oluşması için ise demokrasi ve fikir hürriyetine saygının esas alındığı özgür bir ortamın sağlanması zorunludur.

Özellikle KKTC’de son dönemde açılan İlahiyat Fakültesi ve İlahiyat Koleji uzun vadede KKTC içinde de dünyevileşme ve dindarlaşma konularını daha yoğun şekilde gündeme getirecektir. KKTC’nin kültürel tarihi ve coğrafi şartlarını dikkate aldığımızda, insanların büyük bir çoğunluğunun dini inançlara değer vermekle beraber, insanı hayattan koparan ya da hayatın güzelliklerini yaşamaya karşı duyarsız kılan yasakçı ve ötekileştirici dindarlık anlayışlarına sıcak bakmadıkları görülür.

Dolayısıyla da KKTC’de dindarlık anlayışının bireysel özgürlükleri esas alan insan hakları merkezli bir anlayışa göre ele alınması sağlanmalıdır. Aksi takdirde ilahiyat ve din eğitiminin KKTC üzerinde dünyevileşmenin yarattığı olumsuz algılara karşı olumlu bir misyon yürütmesi mümkün olmayacaktır. Bunun olabilmesi için bireysel özgürlüklerle birlikte insan haklarını da koruyan bir öğretim programının geliştirilmesi gerekmektedir. Dindar ve seküler baskıcı anlayışalar dikkate alındığında bunun oldukça güç olacağı açık olmakla birlikte, bunun dışında başka makul bir çare olmadığı da görülmelidir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/dindarlasma-ve-dunyevilesme-sorunu/7742

yusuf

Türkiye’de Koalisyon Krizi ve Koalisyon İhtimalleri

Türkiye’de Koalisyon Krizi ve Koalisyon İhtimalleri

Türkiye’de uzun süren AK Parti’nin tek başına iktidar dönemi sona erdi ve koalisyon zorunlu hale geldi.

AKP’nin Erdoğan’sız girdiği ilk seçimde fark atarak birinci parti olmasına rağmen tek başına iktidar olma gücünü kaybetmiştir. Bu seçimin en çok tartışılan konularından birisi, Sayın Erdoğan’ın seçimlere müdahalesi olmuştur. Bu durum bir başka açıdan Erdoğan’ın siyasi gücünün bir başka göstergesidir. Partinin ileri gelenleri Cumhurbaşkanı Erdoğan’sız bu partini güç kaybedeceğini görmüş olmalılar ki, Erdoğan’ın seçimlere müdahalesini zorunlu gördüler. Bu durum aslında AKP için siyasal kimlik ve kurumsal yapı oluşturma sorunun devam ettiğinin göstergesidir. Çünkü siyasal kimlik ve kurumsal yapılanma süreçlerini tamamlayamayan partiler karizmatik liderlerini kaybettikleri anda çöküş sürecine girer ve kaybolurlar. Bunun en yakın örnekleri ANAP ve DSP’dir. Doğal olarak AKP’nin yeni süreci liderlik ve kurumsallaşma tartışmaları arasında geçecektir.

Cumhurbaşkanı’nın ülkenin geleceği ile ilgili daha iyi olanı söylemesi şüphesiz yine yasal görevleri arasındadır. Dolayısıyla Cumhurbaşkanının başkanlık sistemini savunması, kendi görev ve sorumlulukları ile çelişmez. Sorun, cumhurbaşkanının görüşünün bir partiye desteğe dönüştürülmesindedir.

AKP’nin dezavantajlarından birisi de son dönemlerde bazı isimler ve uygulamalar sebebiyle usulsüzlük ve yolsuzluklarla çok fazla anılmasıydı. AKP bu iddialar karşısında güven tazeleme konusunda yeteri kadar başarılı olamamıştır. AKP’nin yeni süreçte, usulsüzlük ve yolsuzluk iddialarına karşı daha güven verici adımlar atması gerekmektedir. Çünkü her iki etken de, AKP’nin güç kaybetmesinin iki ana sebebi olarak gözükmektedir. Doğal olarak yeni bir seçim süreci başlarsa, AKP’nin bu süreçte daha güven verici bir imaj var etmesi kaçınılmaz olacaktır.

Muhalefet kanadına bakıldığında AKP’nin tek başına iktidar olmasını engelleme stratejisinin başarılı olduğu görülmektedir. Ancak buna rağmen, muhalefet için güçlü bir başarıdan bahsetmek mümkün değildir. Bu seçimden olumsuz etkilenenler AKP ve CHP olmuştur. Çünkü AKP açık ara ile birinci parti olmasına rağmen tek başına iktidar olma gücünü kaybetti; CHP ise geçen seçimlerde aldığı oy ve milletvekilliğinin altına düştü. HDP ise bu seçimin en düşük oy alan partisi olmasına rağmen, en başarılı partisi olarak gözükmesi, barajı aşma hedefi gibi küçük bir hedefi önüne koyması ve bunda başarılı olmasıdır.

HDP’nin başarısı Türkiye demokrasisi açısından olumlu bir gelişme olmak ile birlikte özellikte terör silahını bir şekilde sistem için tehdit olarak kullanması henüz daha sistem ile tam barışamadığı şeklinde yorumlanmaktadır. Bu ise HDP’nin en büyük çıkmazı ve büyümesinin önündeki en büyük engelidir. Sayın Demirtaş’ın bir başka çıkmazı ise seçim zaferini solun ortak zaferi olarak değerlendirmesidir. Hâlbuki özellikle Kürt seçmenler arasında sol düşünceden oy oranı, alınan rakamların çok altındadır. Demirtaş’ın bir başka eleştirilen yanı ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı tek adam olmakla ve Davutoğlu’nu da onu gölgesinde kalmakla suçlamasına rağmen, sıkıştığında son sözün sahibinin İmralı’da olduğunu ifade etmesidir. Bu durum, Demirtaş’ın da bir bakıma kendi siyasetini değil gölge bir siyaseti yürüttüğü izlenimi vermektedir. Bu eleştirilere rağmen Demirtaş’ın Türkiye siyasetine renk kattığı konusunda genel bir kabul bulunmaktadır.

Türkiye’deki koalisyon çıkmazı, aslında Türkiye siyasetinin hukuk devleti, demokrasi ve insan hakları merkezli bir anlayış üzerine değil, ayrılıkçı inanç, ideoloji ve etnik köken temelli anlayışlar üzerine kurulu olduğunu göstermektedir. Türkiye muhalefetinin en belirgin ortak noktası ise Erdoğan karşıtlığı olarak gözükmektedir. Aslında bu partilerin Erdoğan karşıtlığı bir şekilde onları bir işbirliğine zorlayarak uzlaşı kültürünün artmasına vesile olmuştur. Çünkü eski siyaseti bilenler bu ülkede yıllarca CHP ve MHP’nin öncülük yaptığı sol ve sağ çatışmacı siyasetinin açtığı derin yaraları çok iyi bilmektedir. Yine Kürt ayrılıkçı siyasetinin de sebep olduğu terör ve can kayıpları hala hafızalarda canlı durmaktadır. Bu yüzden, ülke tarihinde birçok acının yaşanmasına yol açan sağ-sol ve Türk-Kürt çatışmalarının yaşattığı acılara bir daha dönülmemesi için bu üç partinin birbirine daha da fazla yakınlaşmasına ihtiyaç vardır.

Bu üç partinin birlikte kuracakları bir koalisyonun yaratacağı en büyük fayda, bu keskin ayırımların ortadan kalkması olacaktır. Aksi takdirde bu partilerin ülke partisi olabilmesi mümkün olmayacaktır. Bu yüzen çıkan tablodan son döneminde baskıcı bir anlayışa kayma eğilimi gösteren AKP’nin ileri gelenleri kadar muhalefet partilerinin ileri gelenleri de ders almalıdır.

Bir AKP-MHP koalisyonunun kurulması durumunda, çözüm süreci olarak nitelenen Kürtlerin sisteme demokratik katılımı süreci kısmen de olsa askıya alınmış olacaktır. Bilindiği üzere MHP’nin AKP’ye en keskin muhalefeti bu yönde olmuş ve olmaya devam etmektedir. Böyle bir koalisyon döneminde yapılacak anayasa değişikliği de doğal olarak Kürt siyaseti açısından kayıp olacaktır.

Bir AKP-HDP koalisyonunun oluşması durumunda ise aslında AKP’nin başından beri sürdürdüğü çözüm politikasının devam ettirilmesi imkânı doğacaktır. Bu yüzden Demirtaş’ın seçim sonrası AKP ile koalisyon kapılarını kapatması acele verilmiş bir karara benzemektedir.

Bir AKP-CHP koalisyonun olması durumunda ise en geniş tabanlı koalisyon olacağı için anayasa dahil her türlü değişimin kolaylıkla yapılması imkanı doğacaktır. Ancak bu durumda da CHP’nin önünde en büyük engel gördüğü Erdoğan’ı kabullenmesi gerekecektir. Bu ise CHP’nin ana çıkmazlarından birisi olacaktır.

Dışarından destekli bir hükümetin kurulması durumunda ise bu hükümetin uzun ömürlü olması mümkün değildir. Çünkü CHP ve MHP’nin içinde olduğu ve HDP’nin dışarıdan destek verdiği bir hükümetin ciddi adımlar atabilmesi mümkün değildir. Çünkü HDP bu desteği ancak Kürt açılımına destek verilmesi şartı ile verebilir ki, MHP’nin bunu kabullenmesi mümkün gözükmemektedir.

CHP-HDP azınlık hükümetinin kurulması durumunda ise MHP’nin de destek şartı Kürt açılımının devam ettirilmemesi şartına bağlı olacağı açıktır. Doğal olarak böyle bir hükümetin de uzun ömürlü olması mümkün olmayacaktır.

Bu seçeneklerden hiçbirisinin olmaması durumunda ise erken seçim kaçınılmaz olacaktır. Bu durumda da, AKP’nin tekrar tek başına iktidar olması seçeneği daha güçlü bir seçenek olarak gözükmektedir. Çünkü AKP’nin kendisine en yakın muhalefet partisine attığı fark %13 lük bir farktır ki, bu diğer muhalefet partilerinin oy oranlarına yakın bir faktır ve erken bir seçimde kapatılması mümkün gözükmemektedir.

Muhalefet partilerinin bir diğer çıkmazı ise Kıbrıs siyaseti ile ilgili açık ya da bilinen bir görüşlerinin kamuoyuna yansımamasıdır. Bir koalisyon oluşması durumunda, mevcut şartlarda Kıbrıs sorunu ile ilgili ortak bir politikanın belirlenmesi de oldukça güç olacaktır. Dolayısıyla Türkiye’deki siyasi belirsizlik, zaten birçok belirsizliği olan Kıbrıs sorununu daha da belirsiz hale getirmektedir. Bu durum özellikle Sayın Akıncı için bir açıdan bir başka çıkmaz yaratmaktadır. Sonuç olarak, demokrasi kültürünün yerleşmediği ülkelerde demokrasi çözüm kadar, çözümsüzlüklere de yol açabilmektedir. Dolayısıyla bir ülke sisteminin demokratik olmasından daha önemli olan, o ülke demokrasi kültürünün, sorunları demokrasi içinde çözecek kadar gelişmiş olmasıdır.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/turkiye-de-koalisyon-krizi-ve-koalisyon-ihtimalleri/7793

yusuf

Demokrasi Belası

Demokrasi Belası

İnsanlık, halkları ezen iktidarların yarattığı sıkıntıları aşmak için çare aramış ve bu arayış neticesinde demokrasiyi bir çözüm aracı olarak geliştirmiştir. Ancak demokrasi, sistem olmaktan çok bir düşünce ve davranış biçimidir. Çünkü sistemler insanların duygu ve düşüncelerinde etkili oldukları oranda, yaşama geçerler. Yaşama geçen demokratik duygu ve düşünceler, toplumun demokrasi kültürünü belirler.

Dikkat edilirse demokrasi kültürünün zayıf olduğu ülkelerde demokrasi bir çözüm aracı olmak yerine sorunları meşrulaştıran bir dayatma aracına dönüşmektedir. Bu sorunun çözümü için, demokrasi ile birlikte hukukun üstünlüğü de sistemin olmaz ise olmazı haline getirilmiştir. Doğal olarak çağımızda hukuktan söz etmeden demokrasiden söz edebilmek mümkün değildir.

Aslında çağımızda demokrasi toplumun iradesini ifade ederken, hukuk demokrasi içinde ortaya çıkan farklı iradelerinin birbiri ile olan ilişkilerinin nasıl olacağının sınırlarını ifade etmektedir. Dolayısıyla demokrasilerde esas sorun, toplumsal iradeyi temsil eden demokraside değil, demokrasinin sağladığı özgürlük ortamının bir sonucu olarak ortaya çıkan farklı iradelerin ortak hukukunun oluşturulmamasından kaynaklanmaktadır.

Demokratik sistemlerde toplumsal irade kamu gücünü oluşturmaktadır. Esas sorun bu gücün kullanılma biçiminde ortaya çıkmaktadır. Demokratik sistemlerde esas amaç toplumsal iradeyi temsi eden kamu gücünün kimler tarafında kullanılacağını, halkın iradesi ile belirlemektir. Ancak demokrasi tek bir iradenin toplamı değil; demokratik toplumu oluşturan birçok farklı iradenin toplamıdır.

Doğal olarak halkın toplam iradesini temsil etmeyen demokrasiler, gerçek demokratik kültürü de temsil etmezler. Gerçek demokratik kültürü güvence altına almayan hukuk sistemlerinin, demokratik hukuk sistemleri olduğu ileri sürülemez. Bu yüzden demokrasinin egemen olduğu ülkelerde demokrasi sorunundan çok demokrasi kültürü ve demokratik hukuk sorunu vardır.

Kuzey Kıbrıs ve Türkiye’de temel sorun demokrasi kültürü sorunudur. Bu sorun, her iktidar değişiminde yeninde su yüzüne çıkmaktadır. Partizanlığa dayalı baskı, farklılıklara hoşgörüsüzlük, temel insan hakları ihlallerinin tümünün arkasında demokrasi eksikliği değil demokratik kültür eksikliği bulunmaktadır.

Demokratik kültürün güçlü olduğu ülkelerde doğal olarak, hukuk devleti anlayışı da güçlü olur. Bunun bir neticesi olarak da, değişen iktidarlar birey ve toplulukların temel hak ve hürriyetlerini ihlal etme iradesini göstermezler. Çünkü böyle bir irade, demokrasinin esası olan kamu gücünün halkın ortak iradesi doğrultusunda kullanılması ilkesine aykırıdır. Halkın iradesi ile elde edilen kamu gücünün halkın birlikte yaşama ortak iradesine karşı kullanılması ise demokrasinin bir çözüm değil, belaya dönüşmesine yol açmaktadır. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, demokrasi kültürünün gelişmediği ülkelerde, demokrasi halkın gerçek iradesini değil, demokrasiyi kullanarak gücü eline geçiren belli bir gurubun istediğini yapma iradesini ifade etmektedir. Bizdeki temel siyasi sorun bu anlayıştan kaynaklanmaktadır.

Yeni Müzakere Süreci

Yeni Müzakere Süreci

Cumhurbaşkanı Akıncı’nın görevi devralması ile Kıbrıs sorununun çözümü ile ilgili umutlar yeniden artmış gözükmektedir. Hatta 2015 yılının çözüm yolu olacağı Türkiye ve KKTC üst düzey yetkilileri tarafında dillendirilmeye başlandı. Erken ve adil bir çözümün tarafların faydasına olduğuna inanıyorum; ancak 2015 yılı içinde bir çözüme ulaşılabileceği fikrini gerçekçi görmüyorum. Çünkü Sayın Akıncı’nın ve müzakere heyetinin Kıbrıs meselesinin detaylarına vakıf olması ve Güney Kıbrıs ile ortak bir plan hazırlayarak BM ile diğer ilgili tarafları ikna ederek bu planı halkların oylamasına sunması daha fazla bir zaman isteyecektir.

Ayrıca KKTC siyasetindeki istikrarsızlığın yanısıra, Türkiye’deki genel seçim sonuçlarının belirlenerek yeni hükümetin kurulması ve de bu hükümetin Kıbrıs sorununun çözümü için inisiyatif yüklenmesi 6 aydan daha fazla bir süre isteyecektir. Ayrıca Güney Kıbrıs kamuoyu, tüm ekonomik sıkıntılara rağmen hala daha ciddi anlamda bir çözüm iradesine kavuşmuş değildir.

Bilindiği üzere Güney Kıbrıs kamuoyu, genel olarak Türkler ile bir ortaklık devletine karşıdır. Son dönemde yaşanan sıkıntılar, kamuoyunda çözüm yönündeki iradeyi güçlendirmiş gibi gözükse de, hala daha Güney siyaseti için çözümü savunmak siyasi bir risk taşımaktadır. Bu yüzden Anastasiades’in tekrar aday olmayı düşünmesi durumunda, eskiden olduğu gibi çözümü savunup savunmayacağı belli değildir.

Bence Sayın Akıncı’nın Cumhurbaşkanlığını kazanması, Anastasiades için iyi olmamıştır. Çünkü Anastasiades Eroğlu’na karşı kendisini çözümü savunan lider olarak Dünya’ya lanse edebiliyordu. Ancak Akıncı’nın seçilmesi ile artık elinde böyle bir koz kalmamıştır. Doğal olarak Anastasiades şimdi çözümü daha ciddi şekilde düşünmek zorunda kalacaktır. Çünkü çözüme ulaşılmasının uzaması ve Güneyde yeniden başkanlık seçimine yaklaşılması durumunda, kamuoyu baskısı sebebiyle Anastasiades’in çözümü savunması zorlaşacaktır. Böyle bir gelişmenin olması durumunda, Kıbrıs sorununun erken zamanda çözümü de mümkün olmayacaktır.

Tüm bu şartlar içerisinde, yeni müzakere sürecini değerlendirdiğimizde, erken bir çözümden bahsetmek için erken olduğu sonucu çıkmaktadır.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/yeni-muzakere-sureci/7583

yusuf

Erdoğan-Akıncı Polemiği ve Muhtemel Gelişmeler

Erdoğan-Akıncı Polemiği ve Muhtemel Gelişmeler

Şüphesiz Sayın Akıncı demokratik bir yolla seçilmiş bir cumhurbaşkanıdır ve her siyasetçi gibi söylem ve eylemleri tartışmaya açıktır. Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrası çıkan tartışmalar, eleştirilere açık olmakla birlikte, demokratik bir sistem içinde makul karşılanması gereken tartışmalardır.

Akıncı, aslında yıllardır ambargolar altında bunalan Kıbrıs Türk halkının sorunlarını biraz daha üst perdeden dillendirmeye çalışmıştır. Akıncı’nın daha düzeyli ilişki istemi bence makul ve gerekli bir taleptir. Sonuçta KKTC, Türkiye tarafından tanınan bağımsız bir devlettir. Nitekim Din İşleri Başkanlığı görevinden alınmam sebebiyle Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi’ne yaptığım bireysel başvuruda çıkan kararda da, KKTC siyasetini bağımsızlığına vurgu yapılarak yetkisizlik hükmü verilmiştir. Dolayısıyla TC-KKTC ilişkilerinin iki bağımsız devlet esası üzerinden yürütülmesi, Türkiye’nin hem iç hukukunun hem de dış politikasının bir gereğidir.

ERDOĞAN’IN ÇIKIŞI:

Sayın Erdoğan’ın yaptığı açıklamaya bakıldığında: “Ağzından çıkanı kulağın duysun” ifadesi dışında, fazla eleştirilecek bir şey yoktur. Tabii Sayın Erdoğan’ın gönderilen paralar ve de şehitlere vurgu yapması da bazı çevreler tarafından eleştiri konusu yapılmıştır. Çünkü KKTC-TC ilişkileri sadece ekonomik çıkarlarla açıklanamaz. Ayrıca bedel ödeyen taraf sadece Türkiye Cumhuriyeti değildir. Nitekim KKTC halkının büyük bir kısmı şehit aileleridir. Bunun yanında Türkiye’nin KKTC politikaları gereği Kıbrıs Türk halkı yıllardır ambargolar altında kalarak bedel ödemeye devam etmektedir.

Kıbrıs Türk halkının bu bedeli ödemesini sadece ekonomik çıkarlarla açıklamak mümkün değildir. Aynı şekilde Türkiye Cumhuriyeti KKTC sebebiyle uluslararası baskılara göğüs gererek, meseleye sadece ekonomik ya da siyasi yaklaşmadığını defalarca kanıtlamıştır.

Şüphesiz KKTC halkı, marjinal ve azınlık bazı guruplar hariç Türkiye Cumhuriyeti’ne kökleri geçmişe dayanan bir gönül bağı ile bağlıdır. Bu bağlılığın bir sonucu olarak Kıbrıs Türk halkı tüm zorluklara rağmen Rum tarafının ve uluslararası baskılara boyun eğmemiş ve kaybolan Osmanlı toprakları içerisinde varlığını koruyabilmiştir. Bu yüzden de takdir ve saygıyı hak etmektedirler.

Sayın Erdoğan’ın sert çıkışları şüphesiz KKTC’ye verdiği önemin bir ifadesidir. Ancak bu tür politik söylemlerin Türkiye’nin Kıbrıs dış politikasına olumlu ya da olumsuz etkisinin tartışılmasına ihtiyaç vardır. Benim şahsi kanaatim bu tür çıkışlarının sadece aşırı uçları tatmin ettiği yönündedir. Halkın genel hissiyatına bakıldığında, büyük çoğunluğun TC ile KKTC yetkilileri arasında çıkan ve maksadı aşan söylemlerden rahatsızlık hissettikleri görülür.

ERDOĞAN’A TEPKİLER:

Şüphesiz Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın KKTC’yi ziyareti esnasında gösterilen tepkiler ve de bazı aşırı söylemler güvensizlik telkin eden bir tutumun oluşmasına yol açmıştır. Erdoğan’ın sert çıkışları KKTC kaynaklı bazı kaygıların varlığının da ifadesidir. Ancak bu kaygıların gerçekliği ile boyutu yanısıra gösterilen tepkilerin bu kaygıların giderilmesine ne kadar hizmet ettiğinin tartışmasına ihtiyaç vardır.

Daha önce de belirttiğim gibi, KKTC halkının büyük bir çoğunluğu Türkiye ile olan bağlarını ekonomik ve siyasi ilişkilerin ötesinde tarihin derinliklerinden gelen kültürel değerlere ve buna bağlı olarak oluşan bir kader birliğine bağlamaktadır. Bu bağ her türlü siyasi söylemin üzerinde olan bir bağdır ve siyasetçilerin günlük siyasi söylemleri ile kopmayacak kadar güçlüdür.

Erdoğan’ın seçimlerin hemen ardından böyle bir açıklama yapmasında Sayın Eroğlu’nun seçim içerisinde Akıncı’yı cemaatin adayı ilan etmesinin de etkisi olmuş olmalıdır. Bunun ile birlikte Türkiye ve Erdoğan karşıtlığı ile şöhret bulmuş bazı kişi ve kuruluşların da Akıncı’ya açık destek beyan etmiş olması da doğal olarak Türkiye siyasetini manipüle etmek için birilerine koz vermiştir. Akıncı’nın açıklamaları arasında bunun mesajını da bulmak mümkündür.

Erdoğan ve bazı AK Partilerin verdikleri mesajlara bakıldığında, Türkiye’de genel seçimlerin yarattığı bir ortam varken Kıbrıs sorunu üzerinden gelebilecek atraksiyonlara karşı oldukça duyarlı oldukları anlaşılmaktadır. Ancak bu duyarlılığın ifadesi için kullanılan diplomatik dilin uygun olmadığı şeklinde de yaygın bir kanaat bulunmaktadır.

TARTIŞMAYA YAKLAŞIMLAR:

Bu tartışmalar sonrası iki farklı düşünce oluşmuş gözükmektedir. Bunlardan bir tanesi Akıncı ve Erdoğan’ın bu tartışmalarının bir krizin habercisi olduğu yönündedir. Bu düşünceyi ileri sürenler aslında Akıncı’yı Türkiye karşı bir koalisyonun adayı gibi göstermeye çalışanlardır. Akıncı’nın seçim sloganı olarak kullandığı “Cevap Akıncı” söylemini de buna yorumlanmaktadır. Hâlbuki Akıncı adaylığı döneminde sürekli olarak Türkiye siyaseti ile iyi ve seviyeli ilişkiye vurgu yaparak gerçek amacının bu olmadığını ifade etmeye çalışmıştır. Bence bu vurguya gerçekten ihtiyaç vardı ve bunun söylemde kalmaması gerekir. Çünkü Türkiye ile ilişkilerin seviyeli ve düzgün olması hem KKTC halkının hem de Türkiye’nin yararınadır. Ancak bu vurgunun bir zıtlaşmaya dönüşmesi durumunda Akıncı’nın ilişkileri düzeltme arzusu, ilişkilerin daha da fazla bozulması ile sonuçlanır ki, bundan en büyük zararı yine Akıncı ile KKTC halkı görür.

Diğer bir düşünce ise bu tartışmaların aslında seçin sürecinin yarattığı havanın etkisi olduğu ve zamanla normalleşeceği yönündedir. Benimde şahsi kanaatim bu yöndedir. Çünkü TC-KKTC siyasetinin müzakerelerden sağlıklı bir sonuç alabilmesi için sürtüşmeye değil, dayanışmaya ihtiyaç vardır.

ESKİ İLİŞKİLER:

Eski hükümet ve Cumhurbaşkanları döneminde sanki ilişkiler çok iyiydi de Akıncı gelince bozulacakmış gibi bir izlenim yaratmak bence gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Bazı çevrelerin bazı aşırı uçları yönlendirerek Türkiye’ye karşı söylem ve eylemlere teşvik edildikleri; bunu da daha sonra ekonomik faydaya çevirmeye çalıştıkları defalarca dillendirilmiştir. Ayrıca Türkiye ile KKTC arasındaki gümrükler sebebiyle ekonomik işbirliğinde birçok sorun yaşanmaktadır. Ayrıca polis ve istihbarat paylaşımındaki bazı sorunlar sebebiyle KKTC’nin bazı suçluların sığınağı haline geldiği bilinmektedir. Bu sorunların tümü de eski liderlikler döneminden kalmadır.

Ben Akıncı’nın bu açıklamalarının KKTC halkının haklarını savunmakta bir kararlılık olarak değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim. Ancak bu kararlılığını Güney Kıbrıs ve Kıbrıs sorununa müdahil olan diğer taraflara karşı da gösterilmesi gerekir.

TÜRKİYE MUHALEFETİNİN TAVRI:

Türkiye muhalefetinin yaklaşımına bakıldığında Sayın Kılıçdaroğlu’nun yaklaşımının Akıncı’nın yaklaşımı ile örtüştüğü görülmektedir. Bu durum, her iki liderin de sol kökenli olmasından mı yoksa konjonktürden mi kaynaklandığı tartışmaya açıktır. Sayın Bahçeli’nin açıklamalarına bakıldığında ise daha çok Sayın Erdoğan’ın yaklaşımı ile örtüştüğü görülmektedir. Bu durum MHP’nin geleneksel siyasi çizgisi ile de örtüşmektedir. Sayın Demirtaş ve diğer siyasi liderlerin ise bu konudaki açıklamalarına rastlamadığım için bir değerlendirme yapamayacağım.

GÜVEN ARTTIRICI TEDBİRLER:

Bu arada Güney’de gelen güven arttırıcı tekliflerin de seçimin yarattığı havanın etkisi ile yapılmış gerçekleşme zemini zayıf, erken yapılmış açıklamalar olduğu kanaatindeyim. İyi niyet gösterilirse bunlar da zamanla daha makul ve uygulanabilecek bir düzeye gelecekler. Bence tarafların güven arttırıcı tedbir olarak yapacakları ilk iş, ateşkesi kalıcı kılacak ve tarafların çözüm oluşana kadar birbirine silah çekmeyeceklerine dair güvence veren bir antlaşma imzalamalarıdır. Çünkü defakto bir barışın gölgesinde yürütülen müzakereler ve atılan adımlar yeterli bir güvence sağlamayacaktır.

AKINCI’NIN İŞİ ZOR:

Akıncı’nın, yılların birikmiş sorunları ile yüzleştiğinde hükümet desteği olmadan bu sorunları aşmada zorlanacaktır. Bu ise yüksek beklentilerin zamanla eleştiriye ve güvensizliğe dönüşmesi riski taşımaktadır. Çünkü Akıncı’nın aldığı oyların büyük çoğunluğu ikinci turda gelmiş olan ödünç tepki oylarıydı. Özellikle bu oyların destekten tepkiye doğru kayması daha kolay olacaktır. Bu yüzden Akıncı’nın, kendisini destekleyen kitlelerin ortak hissiyatına hitap eden söylem ve eylemlerde bulunması gerekecektir.

AKINCI SON ÜMİT:

Tabii ki Akıncı Kıbrıs sorununun çözümü için son ümit olarak görülmektedir. Doğal olarak bu dönemde de bir çözüme ulaşılamaz ise, hem halkın hem de Kıbrıs sorununun tarafları, birleşik Kıbrıs şeklinde bir çözüm ümidini iyice kaybedeceklerdir. Bu ise KKTC’ye özel bir statü tanınmasının yolunu açacaktır.

AKINCI İLE ERDOĞAN BULUŞMASINDAN BEKLENTİLER:

Şüphesiz basında yer alan ve halk arasında gerginliklere yol açan tartışmalar iki farklı beklentinin oluşmasına yol açtı. Bunlardan bir tanesi Türkiye-KKTC ilişkilerin gerilip krize dönüşmesi; diğeri ise Akıncı’nın Türkiye ziyareti sürecinde her şeyin normalleşmesidir. Birinci beklenti, aşırı uçlar ile bazı muhaliflerin beklentisidir. İkinci beklenti ise hem KKTC hem TC halkının büyük çoğunluğunun beklentisidir ve ziyaretin buna uygun olarak gerçekleşeceği kanaatindeyim.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/erdogan-akinci-polemigi-ve-muhtemel-gelismeler/7473

yusuf

Sansür

Sansür

Bir arkadaşımla sohbet ederken, birden konu sansür meselesine geldi. Arkadaş, ilahiyatçı olmam sebebiyle olsa gerek bir eleştiri olarak özellikle dindarların adım adım kendi yasaklarını dayatma eğiliminde olduklarını bana ifade etti. Çağdaşlık adına baskıları yaşamış ve görmüş birisi olarak bunu tamamen reddetmem mümkün değildi. Birilerinin yaptığı gibi kendi görüşlerini başkalarına sorgusuz sualsiz kabul ettirmek için, bu dindir ya da dinin emridir şeklinde bir cevap da vermem de doğru olmazdı. Çünkü karşımdaki insan din adına söylenen her şeyin doğru olamayacağını bilecek kadar kültürlü birisiydi ve bir filmindeki öpüşme sahnesine sansür getirilmeye çalışılmasından rahatsızlığını ifade etmeye çalışıyordu.

Arkadaşın bu itirazı, bir filimin içinde geçen öpüşme sahnesinin sansür edilmesinin dindarlıkla alakasını sorgulamamı sağladı. Çünkü bir akademisyen olarak ben de yazdığım bazı yazıların sansürlenmeye çalışılmasından rahatsızlık hissetmiş hatta bu yüzden makalemin yayımlanması için yaptığım bir müracaatı geri çekmiştim. Onun için sansürlerin faydadan çok zarar verdiği kanaatindeyim. Bir kere sansür, karşıdaki insanın kişiliğine saygısızlıktır. Sansürü yapan açısından ise kendini beğenmişliktir.

Gelişmemiş ülkelerin en büyük sorunu sansürcülüktür. Çünkü bu ülkeler, insanları yetersiz görüp onları belli kalıplar içinde baskı altında yaşatmaya çalıştıkları için insanların hayatı anlama ve tanıma imkânlarını sınırlamaktadırlar.

Dikkat edilirse, sansürlerin en çok uygulandığı ülkelerde şiddet eğilimi çok daha yüksektir. Bu durum, aslında sansürlerin toplumun ahlaki gelişiminden çok basmakalıp fikirlerle yaşamalarına yol açtığı için, bunun insana faydadan çok zarar verdiği kanaatindeyim. Bilindiği üzere özgürlükleri kısıtlayan yasaklar sorunları çözmekten çok tepkilere yol açıp sorun haline geliyorlar.

Bu bağlamda bazı filmlerdeki içki ya da sigara sahnelerinin karartılması, sigara ve içkiye olan özentiyi azaltıp azaltmadığının da bence sorgulanmasına ihtiyaç vardır. Aslında filimin normal akışı içinde, çok fazla önemli olmayan bu sahneler karartılarak daha da ilgi çekici hale getirilmektedir.

Türkiye ve KKTC’de artık her düşünceye uygun görsel ve yazılı yayın yapan organlar vardır. Dolayısıyla her yayın organının kendi okuyucu ya da izleyici kitlesinin duygu ve düşüncelerine uygun yayın yapma imkânı vardır. Onun için böyle bir ortamda yasaklar ya da ekran karartmaları dayatmalardan başka bir şeyi ifade etmez. Bu tür yasaklar ya da dayatmaların dindarlık ile açıklanması da mümkün değildir. Çünkü dindarlık, basmakalıp tek bir tür ahlak anlayışı ile açıklanamaz. Farklı mezhep ve inanç sistemlerinin varlığı da bundan kaynaklanmaktadır.

Ayrıca bir filim ya da yapıt hakkında karar verme hakkı öncelikle o eseri meydana getiren kişiye aittir. Dolayısıyla, eser sahibinin bilgi ve izni olmadan o filim ya da yapıt üzerinde devlet gücünü ellerinde bulunduranların, kendi ahlak anlayışları ya da ideolojilerini gerekçe gösterip sansür uygulamaları eser sahibinin telif hakkını gasp etmek demektir. Doğru olan, eğer bir yayın kuruluşu kendi seyircisinin durumunu gözeterek filimlerde sansür uygulamak istiyorsa o zaman yapıtın sahibinin iznini alarak bunu yapmasıdır. Devlet gücü kullanılarak filimlere sansür uygulanması, insan hak ve hürriyetlerine saygılı bir devlet anlayışında kabul edilemez. Çünkü sansür uygulaması, eser sahibinin telif hakkı yanında filmi sansürsüz izlemek isteyenlerin haklarını da gasp etmek demektir.

Belirttiğim gibi ülkemizde ve de Türkiye’de her türlü izleyiciye hitap edebilecek görsel ve yazılı medya bulunmaktadır. Onun için siyasiler vatandaşa güvenmek ve farklı tercihlerine saygı duymak zorundadır. Bu tercihler ancak temel insan hak ve hürriyetlerinin tehdit edilmesi durumunda kamu yararı adına, telif hakkı ihlal edilmeden sınırlanabilir.

Görsel ve yazılı medyanın baskı altında olduğu ülkelere bakılırsa, bu ülkelerde hem görsel hem de yazılı medyada sürekli şiddet haberleri ve görüntülerinin daha çok yer aldığı görülür. Acaba birbirini seven iki gencin elele tutuşması, duygularının bir yansıması olarak öpüşmesi, ya da insan yaşamının ayrılmaz bir parçası olan cinsellik sahneleri mi insan ruhunda daha olumsuz bir etki yapar yoksa elinde kılıç ile düşman gördüğü birisinin kellesini uçuran, ya da taramalı silah ile etrafındakileri tarayan ya da yüksek tahrip gücü olan bir silah ile birçok insanı öldürme sahneleri mi insan ruhunda daha fazla olumsuz etki yapar? Bu sorunun cevabını okuyucularımın takdirine bırakıyorum.

Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, sansür ve yasaklar baskı aracı haline dönüşürse insanın bilinç dünyasının gelişmesinin önündeki en büyük engeller olurlar. Çünkü hayatın gerçeklerine gözünü kapatanların, hayatı anlamaları ve onu doğru olarak yorumlayabilmeleri mümkün değildir. Bu yüzden yasaklar yerine sorumluluklar öne çıkarılmalı ve farklı tercihlerin birbirini tehdit etmeden birlikte yaşamaları için gayret gösterilmelidir. Aksi takdirde her iktidar değişimi döneminde, siyasetin dayattığı ahlak değişimini yaşamanın sebep olduğu ahlak tutarsızlığını yaşamaya mahkûm oluruz. Bu ise sansürlerin ve sansürcülerin değişmesinden başka bir işe yaramaz.

Yusuf Suiçmez

Din İşleri Başkanlığı’nın Geleceği

Din İşleri Başkanlığı’nın Geleceği

Din İşleri Başkanı Talip Atalay’ın adaylık girişimi, bayağı tartışma yarattı. Birçok insan Sayın Atalay’ın adaylığına garanti olarak bakıyordu: ancak yanıldılar. AK Parti yetkilileri KKTC’den yapılan hiçbir başvuruyu kabul etmediler. Aslında bu durum, KKTC’nin bağımsız ayrı bir devlet olarak görüldüğünün de sinyalini vermektedir. Çünkü KKTC’den başvuran adayların kabul edilmesi durumunda, Türkiye’nin işgalci olduğu iddialarını ileri sürenlerin eline malzeme geçecekti.

Tabii ki Atalay’ın bu girişimi bir yönden saf belirlemesine yol açtı. Doğal olarak bu aşamadan sonra AKP’nin ileri gelenlerinden, bizden aday olmaya çalıştı onun için sahiplenelim mi yoksa din ve siyaset ilişkisi arasında fazla polemik yarattı, bu işin içinde olmayalım mı diyecekler göreceğiz. Tabii ki Atalay’ın aday olamaması, sonuçta onu Türkiye ile Kıbrıs arasında bir tercihe de zorlayacaktır. Çünkü adaylık başvurusu yaparken Türkiye’deki üniversite kadrosundan da istifa etmek zorunda kaldı. Doğal olarak tekrar üniversite kadrosuna başvuru yapması gerekecek. Kadrosuna dönüş yapması durumunda, yurtdışı görev süresini daha fazla uzatabilmesi imkanı olmayacaktır. Bu ise Din İşleri Başkanlığı’ndan istifasını zorunlu hale getirecektir.

Atalay’ın Din İşleri Başkanlığı’ndan istifa etmemesi durumunda, özellikle kamuoyunda oluşmuş olan tepkileri göğüsleyerek görev yürütebilmesi oldukça güç olacaktır. Tabii ki Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrası oluşacak olan tablo da Atalay’ın geleceğini etkileyecektir. Özellikle Cumhurbaşkanlığı’nda bir değişimin olması durumunda, yeni Cumhurbaşkanının kendisi ile çalışmak isteyip istemeyeceği de ayrı bir sorundur.

Tabii ki, mesele Atalay’dan öte KKTC’deki din hizmetlerinin daha sağlıklı yürütülebilmesi için ne yapılması gerektiğidir. Sonuçta Atalay’ın istifası ya da görevde alınması halinde yerine atamanın yapılıp yapılmayacağı belli değildir. Daha önce yaklaşık 30 sene Din İşleri Başkanlığı vekaleten yasadışı olarak yürütülmüştür. Atalay sonrası aynı durumun ortaya çıkması muhtemeldir. Nitekim Ahmet Yönlüer döneminde yükselen din-siyaset ilişkileri tartışmaları Atalay’ın adaylık başvurusu ile doruğa ulaştı. Bu ise siyasetçilerin işini zorlaştırmıştır.

Din İşleri Başkanı’nının Kıbrıs Müftüsü ünvanını taşıması, vakıflar ve vakıf malları üzerindeki etkisi doğal olarak hiçbir siyasetçinin bu makamı görmemezlikten gelmesine imkan tanımamaktadır. Bundan dolayı da Din İşleri Yasası’nı yapanlar, tamamen siyasi atama olan Vakıflar ve Din İşleri Yönetimi’ni Din İşleri Başkanı’nı kontrol edebilecek şekilde düzenlediler. Bugüne kadar siyasetçilerin en fazla istismar ettiği kurumlardan birisi şüphesiz Vakıflar ve Din İşleri’dir. Atalay’ın bu adaylık girişimi, sorunun gündeme gelmesi ve tartışılarak kabul edilebilir bir çözüme kavuşturulması için fırsat olarak da değerlendirilebilir.

Öyle gözüküyor ki, Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrası siyasetin önemli gündem maddelerinden birisi de Din İşleri Başkanlığı ve Atalay’ın durumu olacaktır.

yusuf suiçmez

Rumlar ile Futbol Maçı Yapmak

Rumlar ile Futbol Maçı Yapmak

KKTC Futbol Federasyonu’nun KOP (Kıbrıs Futbol Birliği)’a üye olması konusu Hasan Sertoğlu’nun federasyon başkanlığına gelmesi ile 2013’den beri yoğun bir şekilde tartışılmaya başlandı. 1934’de kurulan KOP’un kurucu kulüplerinden birisi 1930’da kurulan Çetinkaya Türk Spor Kulübü’dür.

KOP 1948’de FIFA’ya üye olduğunda kurucu takımları arasında Çetinkaya Futbol Kulübü de vardı ve bu çatı altında ilk milli maç 1949’da oynandı. Çetinkaya Kıbrıs futbol tarihinde hem Kıbrıs genel liginde hem de 1955’de kurulun Kıbrıs Türk Futbol Federasyonu liginde aynı anda şampiyonluk kazanmış tek takımdır.

Kıbrıs Türk Futbol Federasyonu’nun kurulmasından kısa bir süre sonra EOKA’nın faaliyetlerinin başlaması bir tesadüf olmasa gerek. 1960’da Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasının ardından milli takım oluşturuldu ve 1962’de KOP’un UEFA’ya üyeliği kabul edildi.

Şüphesiz spor ve siyaseti ayrı düşünmek mümkün değildir. Ancak spor günlük siyaseti aşabilen ve global siyaseti belirleyen bir pozisyona gelebilmektedir. Öyle gözüküyor ki, özellikle futbol Kıbrıs sorununun ulusal düzeyini aşmış ve uluslararası siyasetini belirleyecek bir misyona doğru yol almaya başlamıştır. Çünkü futbolda atılacak adım, Kıbrıs sorunun siyasi çözüm şekli için de geleceğe yönelik bir etki yapacaktır. Nitekim bu etki dikkate alınarak, KKTC futbol federasyonunun KOP’a üyeliğine karşı çıkanlar, bu üyeliğin KKTC’nin bağımsızlığını ortadan kaldıracağını ileri sürmektedirler.

Nasıl ki, Türkiye Cumhuriyeti futbol takımları Güney Kıbrıs futbol takımları ile top oynadığında, bu Türkiye’nin Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanıdığı anlamına gelmiyorsa, KKTC’li gençlerinin Güney Kıbrıs futbol takımları ile maç oynaması da KKTC siyasetinin Güney Kıbrıs’ı siyasi egemen olarak kabul ettiği anlamına gelmeyecektir. Aynı şekilde Türkiye’nin KKTC’de futbol koordinasyon ofisi açılması da içeriğinin doğru doldurulması durumunda KKTC’nin bağımsızlığını ihlal etmeyeceği; aksine KKTC futboluna güç katacağı kanaatindeyim. Bu arada, Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı’nın KKTC’yi ziyareti esnasında, KKTC Futbol Federasyonu’nu ziyaret etmemesini doğru görmediğimi ifade etmem lazım. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti yetkililerinin tanımadığı KKTC kurumlarını, başka ülkelerin tanıması ve dikkate almasını beklemek gerçekçi olmayacaktır.

İlginç olan sağ partilerin, KOP’a üyeliğin KKTC’nin bağımsızlığını ihlal edeceğini iddia ederken, sol partilerin ise Türkiye’nin KKTC’de futbol koordinasyon ofisi açma girişiminin KKTC’nin bağımsızlığını ihlal edeceğini iddia etmesidir. Bu durum KKTC siyasetinin henüz daha ortak bir milli siyaset geliştiremediğinin açık bir göstergesidir. Tabii ki, ilginç olan bir diğer durum ise TC-KKTC koordinasyon ofisinin kurulması için meclis kararının gerektiği ileri sürülürken, KOP’a üyelik için KKTC Futbol Federasyonu’nun tek başına yetkili olduğunun ileri sürülmesidir.

Bence içeriğinin doğru doldurulması durumunda KOP’a üyelik, KKTC’nin bağımsızlığını ortadan kaldırmaz. Aksine KKTC’nin uluslararası tanınmasının yolunu açar. Tabii ki, KKTC futbol federasyonunun KOP’a üyeliğinden daha önemli olan, bu üyelikten sonra idari yetkinin nasıl paylaşılacağıdır. Şüphesiz, KKTC Futbol Federasyonu KOP’a üyeliği kurumsal ortaklık değil de sadece kulüpler bazında bir ortaklık olursa o zaman bu bir intihar girişimi olur. KOP’un bugünkü idari yapısı dikkate alındığında, kurulacak olan ortak izleme komitesi dışında her iki federasyonun idari birimlerinin seçilmesi ve yasal yetkilerinin ne olacağı belli olmadığı için yapılmaya çalışılan antlaşmanın iyi ya da kötü olduğu şeklinde bir değerlendirmenin bu aşamada yapılması doğru olmayacaktır.

Basında da yer aldığı üzere FİFA ile yapılan ön görüşmelerde KKTC Futbol Federasyonu’nun kurumsal kimliğinin kabulü yanında, ortak izleme komitesinde Güney ve Kuzey Kıbrıs Federasyonları dörder üyeyle FİFA ise bir üye ile temsil edilecektir. Bu durum doğal olarak ihtilaf durumunda son sözün FİFA temsilcisi tarafından söylenmesine yol açacaktır.

Bu antlaşma KOP açısından, yetkisini kısmen de olsa Türk tarafı ile paylaşması demektir. Çünkü KOP şu anda tek başına tüm yetkileri kullanmaktadır. Bence KOP’un bu adımı Güney Kıbrıs’ın genel siyaseti ile uyuşmadığı için, Güney’de de kabul görmeyecektir. Çünkü izleme komitesinde Türk ve Rumların eşit temsiliyeti bence Türk tarafının siyasi tezlerine daha yakındır. Tabii ki, esas sorun izleme komitesinde değil; KOP’un idari yapısında Türk taraflarının temsil edilip edilemeyeceğindedir.

Bir antlaşmaya gidilmesi durumunda ortaya çıkacak olan bir başka sorun ise ortak ligde kaç Türk ve Rum takımının bulanacağı sorunudur. Çözüme kavuşturulması gereken bir diğer sorun ise şampiyonlar liginde Türk ve Rum taraflarının ayrı takımlarla mı yoksa tek bir takımla mı temsil edileceğidir.

Öyle anlaşılıyor ki, Güney ve Kuzey takımları tek bir federasyon altında bulunacakları için, şampiyonlar liginde sadece tek bir takımla temsil edilecekler. Diyelim ki, kapsamlı bir çözüm olmadan Türk takımlarından birisi şampiyon oldu, o zaman FİFA maçların KKTC’de oynanmasına izin verecek mi? Ayrıca, milli takımda Türk ve Rum futbolcuların temsil edilip edilmeyeceği de ayrı bir sorundur. Türklerin milli takımda temsil edilmelerinin kabul edilmesi durumunda, milli takımda oynayacak Türk ve Rum futbolcuların seçimi nasıl olacak? Tabii ki bu sorulara şu anda cevap verilmesi mümkün gözükmemektedir; ancak Güney ve Kuzey’in aynı federasyon çatısı altında birleşmelerine karar verilecekse, bu soruların cevabının bulunması zorunludur. Aksi takdirde bu tartışma ve uğraşlardan bir netice alınamayacaktır.

Burada önemli olan, bu antlaşma yapılırken Kıbrıs Cumhuriyeti’nin siyasi yapısı mı yoksa Annan Planı’nda ortaya çıkan siyasi yapının mı yoksa tamamen bunların dışında kalan bir siyasi yapının mı dikkate alınacağıdır. Çünkü ortak ligin genel mantığının, daha sonraları ortaklık devletinin kurulması durumunda ortaklık devletinin temel mantığı ile çelişmemesi lazımdır.

Şu bir gerçek ki, Kıbrıs Cumhuriyeti uluslararası kimliğini korumasına rağmen kurumsal yapısı çökmüştür. Bu yüzden de, ona bağlı olarak antlaşma yapmak imkânsızdır. Ancak Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurumsal varlığını bir bütün olarak inkâr ederek, ne ortak bir futbol ligine ne de siyasi bir çözüme gitmek mümkün gözükmemektedir.

Benim kaldığım köyün takımı olan Değirmenlik Futbol Kulübü’nde Güney Kıbrıslı Rum futbolcular oynamaktadır. Değirmenlik halkı, bu Rum gençlere siyasetin ötesinde sporun birleştirici ruhu ile sahip çıkmaktadır. Bence insanların Türk, Rum ya da başka bir milli kimlik taşımaları insanı ilişkilerini sürdürmelerine asla engel olmamalıdır. Spor faaliyetleri, ahlaki değerlere ve belli kurallara bağlı olarak insani ilişkilerin yürütüldü en güzel faaliyetlerden birisidir.

Bu yüzden de, sportif ilişkilerin günlük siyasetin ötesinde insani ilişkiler olarak görülmesi daha sağlıklı bir yaklaşım olacaktır. Tabii ki, gençlerin spor yapma arzusunu Güney Kıbrıs siyasilerinin de aynı anlayışla ele alması gerekir. Bu yüzden Güney Kıbrıs’ın izlediği baskıcı ve Kıbrıs Türk halkının varlığını inkâr edici politikalara da prim vermemek lazımdır.

Ayrıca, sporun tamamen günlük çatışmacı siyasi anlayışların etkisi altında yürütülmesi, yetişecek nesilleri hem ruh hem de bedenen olumsuz etkileyecektir. Bence önemli olan, bu birlikteliğin şartlarını sporun evrensel ruhunu yansıtacak şekilde oluşturmayı başarabilmektir. Ben şahsen, KKTC Futbol Federasyonu Başkanı Hasan Sertoğlu’nu cesur ve girişimci kişiliğinden dolayı takdir ediyorum. Ancak, bu girişimlerinin ne Kuzey ne de Güney siyasetçileri tarafından istismar edilmemesine dikkat etmesi gerekmektedir. Nitekim her iki tarafta da, bu yönde bir takım girişimlerin olduğu bilinmektedir. Bence tarafların hak ve hukukunu koruyan bir antlaşma olursa, bu tür girişimler başarısız olacak ve sporla birlikte hem Türk tarafı hem de Rum tarafı kazanacaktır.