Etiket arşivi: Din adamı

Din İstismarı (II)

Din İstismarı (II)

Rivayet edildiğine göre, insanlar Allah’ın adını tamamen kendi kötülüklerini meşrulaştırmak için kullanmaya başlayınca, kıyamet kopmuş ve yeni bir insanlık nesli yaratılmıştır. Bu rivayete göre biz, ilk insanlık nesli değiliz ve son da olmayacağız. Geçen yazımızda genel olarak din istismarına değinmiştik. Bu yazımızda ise daha özel bir din istismarı alanı olan uluslararası ilişkilerde din istismarına değineceğiz. Geçmişte ve günümüzde de, devletlerarasındaki sorunların kaynağında dini ayrılıklar gösterilmiştir. Kıbrıs sorunu dâhil, Irak, Filistin, Keşmir ve daha birçok yerdeki çatışmalar dini temelde çatışmalarmış gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Aslında bu tür sorunların arkasında yatan gerçek sebep, uluslararası güçlerin çıkar çatışmalarıdır. Hiçbir din, sırf başkası farklı inanıyor, konuşuyor ya da giyiniyor diye onun çanı ve malını gasp etmeyi meşru görmez ve göremez. Çünkü bu tür eylem ve söylemeler, adaletli ve merhametli Allah inancına aykırıdır. Bu yüzden Kuran-i Kerim’de, eğer bir mücadele verilecekse, bu verilen mücadelenin, din dil ayırımı yapmadan sadece ve sadece insanlara zulmedenlere karşı olması gerektiği açık olarak ifade edilmiştir (Şura 42/42). Dolayısıyla zulüm ve haksızlığa karşı verilen mücadelenin dışında kalan tüm, terör ve de din adına yürütülen mücadeleler, din istismarı kapsamına girerler. Katolik Kilisesi’nin, Hitler’e destek vermesi, Kızılderililerin katledilmesini meşru görmesi, Amerikan Başkanı Bush’un Irak’ın işgalini dini bir zemine çekmeye çalışması, dini kullanan terör örgütlerinin insanlıkla ve hiçbir dini inançla bağdaşmayan masum insanlara karşı düzenledikleri saldırıların hepsi, kötülüğü örtmek için Allah’ın adını istismar etmekten başka bir şey değildir.

Bu tür din istismarları, bazı aydınların dini bir savaş ve terör aracı olarak algılamalarına ve dine karşı haksız önyargılarla saldırmalarına yol açmıştır. Ancak burada sorgulanması gereken en önemli konu, insanların dinden uzaklaşmalarının barış ortamının korunmasına daha çok katkı sağlayıp sağlamayacağıdır. Uluslararası terör örgütleri ile menfaat kavgası yürüten devletlerin yarattığı bu vahşetlerin, arkasında yatan ana sebep dindarlık mı yoksa din istismarı mıdır? Din adına yapılan zulüm ve haksızlıklar ile dinsizlik adına yapılmış olan zulüm ve haksızlıkları karşılaştırdığımızda hangisi daha ağır basar? Kıbrıs’taki, Irak’taki, İran’daki ve birçok yerdeki ibadet yerlerine yapılan saldırıların arkasında, dini inançlar mı; yoksa dini inançları istismar eden uluslararası güçler ve onların yandaşları mı var? Avrupa’da Hz. Muhammet ve İslam dini ile ilgili yapılan spekülatif haberler, dindarlık adına mı yoksa, din üzerinden düşmanlık yaratmak için mi yapılıyor? Bizdeki Avrupa karşıtlığının arkasında dindarlık mı, yoksa siyasi çıkarlar mı var? Devletlerin dine yaptıkları yatırımların arkaplanında insanların inançlarını korumak mı yoksa insanların inançlarını kullanmak mı var? Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletlerin, Kıbrıs konusundaki taraflı tutumlarının arkasında, tarihi Hristiyanlık dürtüleri mi yoksa sadece Türk tarafının hataları mı var?

Bu tür soruları daha da çoğaltmak mümkündür; ancak bu sorulara verilecek cevaplar, sosyal ve politik şartlara göre değişecektir. Buna bağlı olarak, dinlerle ilgili yapılan yorumların, kısmen toplumsal ve siyasal koşulları ifade ettiğini söyleyebiliriz. Dolayısıyla da, bu yorumların hiçbirinin dini gerçekliği bütünüyle temsil ettiği söylenemez. Ancak bir gerçek var ki, o da dinin hiçbir şekilde herhangi bir ahlaksızlık ve haksızlığı hoş görmeyeceğidir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, insanları, farklı bir dili konuşuyor ya da Allah’ı farklı bir şekilde anlayıp ibadet ediyorlar diye, düşman kabul etmek dinin özü olan hak, adalet ve hoşgörü ile bağdaşmaz. Bu yüzdendir ki Yüce Allah, Kuran-i Kerim’de, insanların dil ve renklerinin farklı yaratılmasının amacının kavga etmeleri değil; aksine kültürel zenginlik ve kültürler arası alışveriş olduğunu ifade etmektedir (Hucurat 49/13). Ayrıca bugün tüm devletlerin çok dilli ve dinli olmaları sebebiyle, din üzerinden yürütülen işgal ve düşmanlık politikaları iç karmaşalara da yol açtığından, riskli ve maliyetli politikalar haline gelmiştir. Dini bu tür istismarlardan korumak için, dini siyasi bir araç olarak değil; bir insan hakkı ve kültürel mirasın koruyucusu olarak algılamak lazım.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, uluslararası çıkar gruplarının yürütmekte olduğu din istismarı politikalarından korunabilmek için, farklı kültürlerle diyalog kurarak, kültürel paylaşıma açık olmak lazım. İnsanların birbirinden uzaklaşması, insanlıklarından da uzaklaşmaları anlamına gelir ki, bu insanın Allah’tan da uzaklaşmasına da yol açar. İnsanlar, ahlaki değerlerle birbirlerine yaklaştıkları ölçüde Allah’a yaklaşırlar. Kuran-i Kerim’in bize öğrettiği yaratılış gayesine uygun düşen davranış budur. İnsanları birbirinden uzaklaşması, sadece onları çatıştırarak menfaat sağlamak isteyen, kendini tanrı zanneden zavallılar ile din istismarcılarının işine yarar.

Bu tür uluslararası din istismarları ve sömürülerinden korunmanın yolu, Birleşmiş Milletlerin, Dünya Parlamentosu sistemine doğru evrimleşerek insanların inanç özgürlüğünü koruyucu ve uluslararası din istismarlarını engelleyici politikalar geliştirmesiyle mümkündür. Bu düşünce bugün için bir ütopya olarak gözükse de, yaşadığımız ve de yaşayacağımız açı tecrübelerimiz bizi zorunlu olarak Dünya Parlamentosu sistemi üzerinde düşünmeye ve onu gerçekleştirmeye sürükleyecektir. (Yusuf Suiçmez, Havadis)

Din İstismarı (I)

Din İstismarı (I)

İstismar, bir şeyi kendi gayesine aykırı olarak özel menfaat etme amacıyla kullanmayı ifade eder. Din istismarı, gerek siyasi arenada, gerekse sosyal yaşamımızda sık sık tartışma konusu olmaktadır. Bu konu Kuran’da da yer almıştır. Tevbe süresinin 34. ayetinde bazı din adamlarının, insanların mallarını haksız yollarla yedikleri belirtilerek, bu tür istismarlara dikkat çekilmiştir. Bu ayetten anlaşılacağı üzere, insanın emeği ve alın terinin korunmadığı, din kisvesi altında yürütülen ve haksız çıkar sağlayan her türlü ilişki din istismarı anlamına gelir. Çalışmadığı halde, dindar insanlardan topladığı paralarla zenginleşen ve de kendilerine tabi olanlara mütevazı ve alçakgönüllü olmayı emrederken, kendileri lüks ve gösteriş içinde yaşayan din adamları bunu bilerek yapmaları durumunda, din istismarcıları kapsamına; bilmeyerek yapmaları durumunda ise Kuran’da cahiller olarak nitelenenler kapsamına girerler. Çünkü Kasas Süresi’nin 5. ayetinde, dinin gayelerinden birisinin, ezilenlerin haklarını korumak olduğu açıkça ifade edilerek, bu gayeye aykırı davranışların istismar kapsamına gireceğine işaret edilmiştir.

Din istismarı kapsamına giren bir başka eylem de, inananlar üzerinde hâkimiyet kurabilmek için din adına yapılan içtihat ve yorumları akıl ve bilimin denetimi dışına taşıyarak tartışılmaz bir otorite haline getirmektir. Zira Yunus süresinin 20. ayeti, aklını kullanamayan toplumların azaba uğradıkları belirtiliyor. Hz. Peygamber de bir hadisinde, insanların ibadetten çok akıllarının üstünlüğü ile değerlendirildiklerini ifade etmesi, insanın aklını kullanmasını önemine işaret etmektedir. Dolayısıyla insanların akıllarını kullanmalarını engelleyerek düşünme ve sorgulamaktan alı koymak, dinin ana gayesine aykırı bit tavır olduğundan, bilerek yapılması durumunda din istismarı; bilmeden yapılması durumunda ise cahillik kapsamına girer.

Din istismarı kapsamına giren bir başka eylem ise, insanlığın ortak insani değerlerini tahrip ederek, insanlar arasında din, mezhep ya da etnik düşmanlıklara yol açmaktır. Zira dinin ana gayesi, varlıklar arasındaki ilişkileri düzenleyen ahlaki yasaları korumak ve geliştirmektir. Hz. Peygamberin bir hadiste belirttiği gibi, evrenin dengesini koruyan ana prensip adalettir. Yeryüzündeki tüm haksızlıkların temelinde, ayırımcılığa dayalı adaletsizlikler yatmaktadır. Bu yüzden, bilinçli olarak adalet prensibine aykırı yapılan her türlü dini yorum, kul (insan) haklarının ihlali olacağından din istismarı kapsamına girer.

Allah inancı temelinde bir düşünceye sahip olunmadığı halde, şahsi menfaat elde etmek için dindar görünmek de din istismarı kapsamına girer. Yine, siyasi amaçlar için din karşıtı veya taraftarı görünmek de din istismarı kapsamına girer. Zira bu davranışın temelinde de, dini kullanarak ya da din karşıtlığı yaparak menfaat elde etme arzusu yatmaktadır.

Dininin istismar şekillerinden birisi de, evlenecek çiftler arasında sevginin olmadığı bilindiği halde, dini otoriteyi kullanarak birilerini sevgisiz evliliğe zorlamaktır. Çünkü Kuran, Rum süresinin 21 ayetinde erkek ve kadın beraberliğinin temelini karşılıklı sevgi ve merhametin oluşturduğunu açıkça belirtmektedir. Dolayısıyla dini otoriteyi kullanarak, dinin temeli olan sevgiyi tahrip ederek, sadece evliliği bir tarafın ihtiraslarının giderildiği bir eyleme dönüştürmek, din istismarı kapsamına girer. Bundan dolayı Bakara süresinin 229. ayetinde eşlere, iyilikle geçinme ya da güzellikle boşanma tavsiye edilmektedir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, gerek dindarlar tarafından olunsun gerekse din karşıtları tarafından olunsun, iyi niyetten yoksun olarak, gayri meşru bir menfaat elde etmek için dinin lehine ya da aleyhine yapılan her türlü eylem ve söylem din istismarı kapsamına girer. Bu tür eylem ve söylemler bilinçli olarak yapılmıyorsa; cahillik olarak değerlendirilirler. (Yusuf Suiçmez, Havadis)

Din Adamı olmak ne demektir?

Din Adamı olmak ne demektir?.

Din Adamı Olmak

Dilimize yerleşmiş olan hem siyasi hem de sosyal yaşamımızda önemli bir yer tutan kavramlardan birisi de “Din Adamı” kavramıdır. Aslında ne Kuran-i Kerim’de ne de Hz. Muhamed’in sünnetinde din adamı diye bir kavram bulunmamaktadır. Bu kavram devlet sistemi içerisinde özellikle laiklik anlayışının gelişmesine paralel olarak bir meslek üyesini ifade eden kavram olarak kullanılmaya başlanmıştır. Ülkemizde din adamı deyince imam, müftü ya da dini kurumların başında yer alan başkanlar anlaşılmaktadır. Bunların görevlerine gelince farklı siyasi sistemlere göre değişmektedir. Bizim sistemimize göre din adamı bir devlet memurudur ve siyasi bir amaca hizmet etmek için görev yapmaktadır. Çünkü devlet, yani siyasi iktidar dini tamamen tekeline almıştır. Bundan dolayı da atamalar ve yükseltmeler hukuka göre değil, siyasi arzulara göre yapılabilmektedir.

Bu yüzden de her gelen iktidar, siyasi amaçları için kullanabileceği bir başkan atamanın peşine koşmaktadır. Bu durum laiklik ilkesi ile bağdaşmamaktadır. Bu yüzden Çin, Rusya ve birçok Avrupa ülkesinde dini kurum ve gruplara idari ve mali özerklik verilmiş böylece her inanç sahibi kendi duygu ve düşünce yapısına uygun olan grup ya da inanca katılarak, inanç ihtiyacını giderebilmektedir. Bu inanç guruplarının yaptıkları bağışları ise başka bir gurup üyesi ya da bu inanca karşı olanlar tarafından gasp edilememektedir.

Bizde ise dinin siyasi bir makam olarak algılanması sebebiyle her gelen iktidar, dine karşı oldukları halde, dini kurum ve kuruluşları kendi siyasi amaçları için kullanabilmektedir. Camii arazilerinin gece kulüplerine, vakıf mallarının kumarhane ve otellere peşkeş çekilebilmesinin esas sebebi budur. Aslında bu uygulama o inanç sahiplerini alaya almak demektir. Din adamı olarak kabul ettiğimiz kişilerin bu durumlarda sessiz ya da çaresiz kalmalarının esas sebebi de, bu sisteme uyum sağlamalarıdır. Bir dostum anlatmıştı, siyasetçinin biri Diyanet İşleri Başkanı atamak için çok dindar birisini seçmiş; ama müsteşarı “aman efendim ne yapıyorsun, bu adamı atarsanız yarın bize şu olmaz, bu olmaz diye itiraz eder” demiş ve bunun üzerine atamadan vazgeçmiştir. Daha sonra ise siyasiler ile çıkar ortaklığı yapabilecek birini atayarak bu anlayış ve düzenin devamı sağlanmıştır.

Osmanlı döneminde Yavuz Sultan Selim’e gelinceye kadar, en üst düzey dini makam olan Şeyhülislamlık makamının bir bilirkişi ve danışmanlık statüsünde olduğu ifade edilmektedir. Yavuz Sultan Selim’in 400 kişinin idam kararına, Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi’nin itiraz etmesi ve idamları engellenmesi, Osmanlı döneminde ki din ve siyaset arasındaki ilişkilerde kırılma noktalarının birisini oluşturmaktadır. Daha sonraları ise bu makam giderek siyasallaştırılmış ve siyasi iradenin arzularını meşrulaştırıcı bir konuma getirilmiştir. Bu yüzden de birçok şeyhülislam, sudan bahaneler ile görevden alınmış hatta idam edilmiştir. Osmanlı döneminin ilk başlarındaki Şeyhülislamların görevlerinin genellikle tabii ölüm sebebiyle bitmesi, geç dönemlerde ise ağırlıklı olarak görevden alınmalarla bitmesi bunun açık bir göstergesidir.

Türkiye Cumhuriyet tarihine baktığımızda, aynı şekilde Diyanet İşleri Başkanlığının siyasi bir makam olarak algılandığı, bu yüzden de atamasının siyasiler tarafında yapıldığını görmekteyiz. Bu yapı sebebiyle de Diyanet İşleri Başkanı’nın yaptığı tasarruflar siyasi olarak algılanmaktadır. Yakın zamanda Gezi Parkı olayları sebebiyle bir imamın yerinin değiştirilmesi sebebiyle medyada yaşanan tartışmaları büyük bir çoğunluğumuz duymuştur. Bu tartışmaların ortaya çıkmasında, din ve siyaset arasındaki yakın ilişkinin etkili olduğunu herkes bilmektedir.

Kıbrıs’taki durumda bundan farklı değildir. İngiliz döneminde vakıf mallarının yağmalanmasına karşı çıkan Müftü görevde alınmış, bu makamın etkisinin zayıflatılması için de müftülük kaldırılarak fetva eminliğine dönüştürülmüştü. Daha sonraları vakıfların yönetimi tekrar Türklere iade edilince yine vakıf mallarının yönetimi sebebiyle Dr. Küçük ve Müftü Mehmet Dana Efendi arasında bir sürtüşme yaşanmış ve müftünün şoförünü görevden alarak, onu yaya bırakmıştı.

Dana sonraları Kıbrıs Müftüsü olarak atanan Sayın Dr. Rifat Yücelten’in de görevden alınma şekline baktığımızda, kadın iç çamaşırı hırsızlığı gibi aşağılayıcı bir ithamla görevden alındığını görürüz. Kendisi ile yaptığım görüşmede, bu iftiranın kendi adının da Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde geçmesinden dolayı atıldığını söylemişti. Daha sonra Müftü vekili olarak atanan Sayın Ahmet Cemal da, trilyonluk değer biçilen kayıp tarihi halıların soruşturulmasını istemiş, bu isteğinden kısa bir süre geçtikten sonra Din İşleri Başkanlığı binasında yankın çıkmış ve Yavuz Sultan Selim’e ait olan tarihi Kuran-i Kerim ile birçok tarihi belge ortadan kaybolmuştur. Kısa bir süre sonra da Sayın Ahmet Cemal emekliye ayrıldı ya da sevk edildi. Din ve siyaset ilişkisinin ölçüsüzlüğünün yarattığı sorunlar Sayın Ahmet Yönlüer’in Müftülüğü döneminde net olarak ortaya çıktı.

Din İşleri Başkanlığına atandığımda Sayın Talat ve Ferdi Sabit Soyer bütün bu tarihi tecrübelerin aksine, bende kurumu siyaset bulaştırmamak dışında hiç talepleri olmadığını söylemişlerdir. Onun için, onların döneminde rahat bir başkanlık görevi icra ettim. Buna rağmen siyasi bir makam tarafından önerilmek ve atanmanı vicdani rahatsızlığını hissetmiştim. Daha sonra iktidarın değişmesi ile Yönetim Kurulu üyeleri ve siyasiler hukuk ve ahlak ile bağdaşmayan birçok siyasi talepte bulundular ama hiç birini uygulamadım. Görevim esnasında varlığını öğrendiğim 540 trilyon değer biçilen ve akıl almaz paraların harcandığı 13 tarihi halının soruşturulmasını istedim ve bunu için iki kere başbakanlığa yazı yazdım. Ne yazık ki başbakanlık cevap vermek zahmetine bile bulunmadı. Sonra ise ben görevden alınınca, yaptıkları tüm usulsüzlükleri adeta benden intikam alırcasına bana yüklemeye kalktılar. Ne yazık ki sistem eskiden beri böyle kurulduğu için, her zaman din adamları bu yapının kurbanı olmaya mahkûmdurlar.

Aslında din adamı olmak, insani ve ahlaki değerleri savunmak demektir. Ancak bu çarpık yapının içinde din adamı olmak siyasilerin maskarası ve günah keçisi olmak anlamına gelmektedir. Din adamlarının bu çarpık yapıdan kurtulup, bazı siyasetçilerin ihtiraslarına değil de topluma hizmet edebilmeleri için kooperatif ve federasyonlarda olduğu gibi, başkanlarını kendileri seçmeleri ve mali ve idari özerkliğe kavuşmaları lazımdır. Mevcut yapı devam ettiği müddetçe, din adamları siyasi yozlaşma ve kirliliği örtmek için görev icra eden piyonlar görüntüsünden kurtulamayacaklardır ve böylece git gide halk nazarında saygınlıklarını kaybedeceklerdir. Onların saygınlıklarını kaybetmesi ise hem temsil ettikleri inancın yozlaşması hem de insanların hayır olsun diye vakfettikleri malların gasp edilmesini kolaylaştıracaktır. Zaten sistem de bu amaca uygun olarak dizayn edilmiş gözükmektedir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/din-adami-olmak/2709

Yusuf Suiçmez

Din Adamı olmak ne demektir?

Din Adamı olmak ne demektir?

Dilimize yerleşmiş olan hem siyasi hem de sosyal yaşamımızda önemli bir yer tutan kavramlardan birisi de “Din Adamı” kavramıdır. Aslında ne Kuran-i Kerim’de ne de Hz. Muhamed’in sünnetinde din adamı diye bir kavram bulunmamaktadır. Bu kavram devlet sistemi içerisinde özellikle laiklik anlayışının gelişmesine paralel olarak bir meslek üyesini ifade eden kavram olarak kullanılmaya başlanmıştır. Ülkemizde din adamı deyince imam, müftü ya da dini kurumların başında yer alan başkanlar anlaşılmaktadır. Bunların görevlerine gelince farklı siyasi sistemlere göre değişmektedir. Bizim sistemimize göre din adamı bir devlet memurudur ve siyasi bir amaca hizmet etmek için görev yapmaktadır. Çünkü devlet, yani siyasi iktidar dini tamamen tekeline almıştır. Bundan dolayı da atamalar ve yükseltmeler hukuka göre değil, siyasi arzulara göre yapılabilmektedir.

Bu yüzden de her gelen iktidar, siyasi amaçları için kullanabileceği bir başkan atamanın peşine koşmaktadır. Bu durum laiklik ilkesi ile bağdaşmamaktadır. Bu yüzden Çin, Rusya ve birçok Avrupa ülkesinde dini kurum ve gruplara idari ve mali özerklik verilmiş böylece her inanç sahibi kendi duygu ve düşünce yapısına uygun olan grup ya da inanca katılarak, inanç ihtiyacını giderebilmektedir. Bu inanç guruplarının yaptıkları bağışlar ise başka bir gurup üyesi ya da bu inanca karşı olanlar tarafından gasp edilememektedir. (Devamını okumak için bağlantıyı tıklayın)