Etiket arşivi: din istismarı

Dinlerin ve Dindarlığın Geleceği

Dinlerin ve Dindarlığın Geleceği

Yakın zamana kadar, bilimsel gelişmelere bağlı olarak dinlerin zayıflayacağı; buna bağlı olarak da seküler (laik) anlayışın güç kazanarak gelişeceği düşünülüyordu. Ancak son dönemlerdeki gelişmeler, hem ulusal hem de uluslararası ilişkilerde din ve mezheplerin etkisinin artması ile bu anlayışın yeniden gözden geçirilmesine yol açtı. Dine olan ilgi bilimin ve bilimsel düşüncenin zayıflaması olarak değerlendirilemez. O halde bu gelişmenin sebebinin ne olduğu üzerinde kafa yormak lazım. Öyle gözüküyor ki, deney ve keşiflere dayalı pozitif ve sosyal bilimler henüz daha insandaki dini eğilimler dahil inançla ilgili soru ve sorunlara yeterli ölçüde cevap bulamamıştır. Bilim alanındaki hızlı gelişmeler, böyle bir umut yaratmış olsa da, geçen zaman dinlerin gereksizliği ve yetersizliğini ortaya koyamamıştır. Bu ise dinlere olan ilginin tekrar yükselmesin yol açtı. Nitekim birçok uluslararası kuruluş, politikacı ve bilim adamı, dini inançların insanlığın geleceğini nasıl etkileyeceği üzerinde fikir yürütmeye çalışmaktadır. Bu konuda olumlu düşünenler, dinlerin de evrimleşerek insanlığın ortak ahlaki paydalarının oluşmasına katkı sağlayacağı görüşündedirler. Bunun tam tersine dinlerin yükselişinin medeniyetler çatışmasını körükleyerek ortak insani değerleri zayıflatacağı görüşü de ileri sürülmektedir.

Dinlere olan ilgi genelde iki temel sebebe indirgenmektedir. Bunlardan birisi insanın yaratılışında bulunan ve yaratılıştan kaynaklanan yaratanına yönelme arzusudur. Bu yöneliş her varlığın onu var eden kaynağa yönelme arzusu olarak ortaya çıkmaktadır. Yaradan’a yaratılıştan bağlılık: Derelerin göl, deniz ve okyanuslara akışı ve de çocuğun anne ve babasına, ağacın toprağa, meyvenin ağacına yaprağın da dalına bağlılığı ve özlemi gibidir. Bundan dolayıdır ki ilahiyatçılar tarafından din, fıtri bir eğilim olarak tanımlanmaktadır. Dinlere olan eğilimin ikinci sebebi olarak ise insandaki iktidar ve egemenlik duygusu gösterilmektedir. Dini bu bakış açısı ile ele alanlar, insandaki dini eğilimi yaratılıştan kaynaklanan yaratıcıya yönelme olarak değil; insandaki güç ve egemenlik duygusunun yarattığı araçsal bir eğilim olarak görürler. Günümüz ilahiyat sahasındaki çalışmalarda her iki eğilimin de izlerini görebilmekteyiz.

Dinin egemenlik ve güç eksenli araçsal yorumu zamanla kapitalist din ve dindarlık anlayışının gelişmesine yol açtı. Buna bağlı olarak da dinlerin yükselişinin en temel dinamiklerinden birisi de, kapitalizmin zamanla dinin gücünü keşfederek dini de kapitalizmin bir parçası haline getirmesi olarak kabul edilmektedir. Kapitalist dindarlığın gelişmesine paralel olarak devlet ve din arasındaki ide bağlantısı yeniden kurulmaya başlandı. Ancak bu devlet idesi ile din idesinin yeni kurgusunda din fıtri bir eğilim olmaktan çıkarılmış güç ve egemenliğin aracına dönüştürülmüştür. Bu itibarla da din, devlet politikalarını belirleyen değil meşrulaştıran bir mekanizma olarak algılanmaya başlandı. Bu anlayışa göre dinin kendine ait ontolojik bir varlığı yoktur. Bu anlayışa göre dinin varlığı amaçsal değil; gücü temsil eden devlet idesinin amacını gerçekleştirmeye yarayan araçsal bir varlıktır.

Kapitalist dindarlık devlet ve din idesi (manevi varlığı) arasında böyle bir bağ kurarken, bazı birey ve gruplar da bu gelişmeye uygun olarak din üzerinden kendi amaçlarını gerçekleştirecek cemaat ve tarikatlar oluşturmaya başladılar. Bunun bir sonucu olarak çeşitli bölgelerdeki birçok tarikat şeyh ya da dini otoritelerin oluşturdukları kurumsal dindar yapılar ile devletin kurumsal yapıları arasında zaman zaman çıkar ilişkilerine dayalı dostluklar, zaman zaman da çıkar çatışmasın dayanan sorunlar yaşanmaktadır. Kurumsal dindarlığın yarattığı bu yapı birey hak ve hürriyetlerinin gelişmesine engel olduğu gibi hukuk devleti anlayışının da gelişmesine engel olmaktadır. Çünkü bu tür yapılar zaman zaman devlet içinde cemaat ve tarikat mensuplarına atanma ve yükselmelerde haksız avantajlar sağlayarak hukuk devleti anlayışının zayıflamasına yol açmaktadır. Bu ise devlet içerisinde devlet olma durumunu var etmektedir. Ortadoğu ve Dünyanın birçok yerinde din ve devlet arasındaki çatışmalarda bu tür din ve devlet anlayışlarının büyük etkisi vardır.

Kurumsal dindarlığın resmi bir şeklini de devlet sistemleri içerisinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, Papalık, devlet kilisesi, sinagog ya da geçmişten gelen inançları temsil eden ve devlet yapıları ile bütünleşen farklı dini kurumlar temsil etmektedir. İster sivil ister resmi olsun kurumsal dindarlığı temsil eden bu yapıların zamanla otoriter bir güce dönüşmesi ve çatışmalara yol açması; ya da çatışmalarda meşrulaştırıcı bir rol üstlenmesi doğal olarak dini kurumların yönetim ve denetim sorununu gündeme getirmektedir.

Bu sorunun çözümü için genelde iki farklı yol önerilmektedir. Bunlardan bir tanesi dinlerin toplum hayatından uzaklaştırılmasını esas alan seküler devlet ve birey anlayışının geliştirilmesidir. Türkiye’de yükselen Cumhuriyet ideolojisinin temel mantığı bu strateji üzerine kurulu olmakla birlikte Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devletin kurucu unsuru olarak görülmesi sebebiyle bireysel sekülerleştirme kısmen başarıya ulaşmış ancak kurumsal sekülerleşme aynı ölçüde başarılamamıştır. Bunun en temel sebeplerinden birisi Türkiye halklarının bireysel kimliklerinden öte kurumsal kimlikleri ile kendilerini ifade etme ihtiyacı hissetmeleridir. Bu ihtiyacın doğmasında Cumhuriyet fikrinin yeni bir kolektif bilinç yaratma mantığı üzerine kurulmuş olması da etkili olmuştur. Böyle bir sistemde doğal olarak bireyin bireysel kimliği değil bireyin ait olduğu resmi ya da gayri resmi kurumsal kimliği öne çıkmaktadır. Bireyin ihmal edilerek, bağlı olduğu grup ve cemaatin öne çıkması bu anlayışın ürünüdür.

Bu açıdan bakıldığında, Türkiye Cumhuriyetinin siyasi geleceği bireysel kimliklerin öne çıktığı ve ortak hukukun toplumsal uzlaşı alanı olarak görüldüğü hukuk devleti anlayışı ile kurumsal kimliklerin siyaseti domine ettiği ve kurumsal güçlerin değişmesine bağlı olarak dayatmaların değiştiği bir yöne doğru evrilecektir. Türkiye’nin bu tercihinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin de dini ve siyasi yapılanmasını etkileyeceği şüphesizdir. Biz KKTC vatandaşları olarak kurumsal sekülerleşmeyi Türkiye’den daha rahat gerçekleştirebiliriz. Bunun olabilmesi için Din İşleri Başkanlığı’nın devlet kurumu olmaktan çıkarılarak mali ve idari özerkliği olan bir kuruma dönüştürülmesi gerekir.

Dünya ölçeğinde dinlerin geleceği de devlet politikalarının, dini kurumlara kurumsal özerklik verip vermemelerine bağlı olarak değişecektir. Devletlerin dinsel ve mezhepsel geçmişlerine dayalı politikalar izlemeleri doğal olarak dinlerin devletlerarasındaki ilişkilerde daha etkili olmasını sağlamaktadır. Avrupa’nın ağır basan Katolik ve Protestan yapısı, Rusya’nın ağır basan Ortodoks yapısı ve Amerika’nın Evangelist Hristiyan yapısı Hindistan’ın Brahmanizmi, Çin’in Budizmi ve Ortadoğu’da Yahudiliğin hem iç hem de dış siyasette etkili olduğu bilinmektedir. Bu etkileşimin bölgesel ve uluslararası çatışmaların sebebi mi yoksa meşrulaştırıcı aracı mı olacağı, din ve devlet arasındaki ilişkilerin düzenlenmesine bağlı olarak değişecektir.

Dinin ulusal ve uluslararası siyasi hedeflerin sebebi ya da meşrulaştırma aracı olarak kullanılmasına karşı olanlar dinleri evrensel ortak ahlaki değerler doğrultusunda yorumlamaya çalışmaktadır. Bu anlayışı savunan Müslüman ilim adamları, tüm dini inançların ortak paydası olarak kabul edilen mekasid-ü şerianın (dinin temel amaçlarının), tüm dini yorumlarda esas alınmasını savunmaktadır. Bir kısım ilim ehli ise ortak değerler olarak 10 emrin esas alınmasını önermektedir.

Henüz daha din ve devlet ilişkileri algı dünyamızda fıtri ve evrensel bir anlayış düzeyine ulaşmadığı için, ilahiyatçıların ileri sürdüğü fıtri ve evrensel din algısı yeteri kadar ilgi görmemektedir. Aynı şekilde bunların dışında yeni din arayışları da dinlerin ve dindarlığın geleceğinin şekillendirilmesinde etkili olmaya çalışmaktadır. Sonuç olarak dini algıların yeni süreçte, ortak paydalara doğru yönelerek evrensel ahlaki ilkelerin gelişmesine katkı sağlama ile bölgesel ve uluslararası çatışmaların sebep ya da meşrulaştırma aracı olması yönünde gelişmelere açıktır. Dinin ve dindarlığın evrensel ortak ahlaki ilkeler doğrultusunda gelişmesi durumunda, dinin bölgesel veya uluslararası çatışmaların sebep ya da meşrulaştırıcı aracı olması ihtimalleri zayıflayacaktır. Kurumsal dindarlık ve buna bağlı çatışmalar azaldığı ölçüde de evrensel ahlaki ilkelere dayalı bireysel ve kurumsal dindarlık algısı gelişecektir. Aksi bir gelişmenin olması halinde ise din adına, yaşanan haksız çatışmalar ve bunların sonucu olarak ortaya çıkan acıların tekrar tekrar yaşanması kaçınılmaz olacaktır.

Din Afyon mudur?

Din Afyon mudur?

Din, İlahiyat, İmam Hatip konuları gündeme geldiğinde bunlarla birlikte dinin afyon olduğu söylemi de gündeme gelmektedir. Bu söz, Karl Marx’ın 1843 yılında kaleme aldığı “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı” isimli çalışmasında yer almıştır. Freud ise dinin uygarlığın gelişimine büyük katkılar yaptığını, ancak aklın ve bilimin egemen olduğu bir dünyada insanların artık bilimin kurallarına göre yetiştirilmesi gerektiğini savunarak, bu anlayışın gelişmesine katkı sağladı. Bu tür anlayışlar zamanla dini yoruma ve dine karşı olumsuz yargıların oluşmasına yol açarak, dinin insanı gerçekçi olmayan bir yanılgıya ittiği düşüncesinin gelişmesine yol açtı. Bu anlayışı savunanlar, kendi görüşlerini desteklemek için bilimsel olanın gerçek olabileceğini, dinin de bu kapsama girmediğini ileri sürdüler. Dini olana karşı gelişen bu eleştirel yaklaşımlar, zaman içinde dine dayalı anlayış ve yorumların sorgulanmasına katkı sağlamış olsa da, neticede insanlığın en köklü ve eski deneyimini ifade eden din ve inancın yanlış ve eksik anlaşılmasına da yol açtı.

Dini olana eleştiri olarak başlayan daha sonra da din karşıtlığına dönüşen bu düşüncelerin kendilerinin de ne kadar bilimsel olduğu tartışmaya açıktır. Çünkü bilimsellik iddiası da zamanla beyinleri uyuşturan bir afyona dönüşmüştür. Bundan dolayıdır ki bilim ve teknolojinin gelişmesi, insanlığın özlemi olan değerlerin gelişmesine fazla katkı sağlamamış; aksine egemenlik kurma duygusunu beslemiş ve bunun bir neticesi olarak da iki tane Dünya savaşı yaşanmıştır.

Bilimin varabileceği son noktayı düşündüğümüzde, bunun evreni kontrol etmek olabileceğini söyleyebiliriz. İnsanın evreni kontrol edecek gücü elde etmesi durumunda ise everenin insan için yarattığı risklerin azalıp azalmayacağı ayrı bir tartışma konusudur. Kuran-i Kerim’e göre insanın böyle bir güçü elde etmesi, onun aleyhine olacaktır. Yine Kuran-i Kerim’e göre, bu gücü elde eden insanlar, bu gücü kullanarak diğer insanlara zulmedeceklerdir.

Eğer Rumlar, Türkler, Yahudiler, Müslüman ya da Hıristiyanlar evreni kontrol edebilecek bir güce sahip olmuş olsalardı, Dünyanın hali ne olurdu? Bence taşıdıkları bu kafa ile böyle bir güce sahip olmuş olsalardı, Dünya için bir felaket olurdu. Böyle bir felaketin oluşmaması için bilimsel gelişme ile birlikte ahlaki gelişmenin de sağlanması gerekir. Dinin dünyevi misyonu da burada ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda dinin misyonu, bilime karşı durmak değil; bilimin ahlaki temellerde gelişmesi ve kullanılmasına katkı sağlamak olmalıdır. Çünkü dinin bu misyonunu kaybetmesi durumunda, bilim insanlığın lehine değil aleyhine gelişecektir. Dine karşı yapılan insafsız eleştirilerin yarattığı en büyük risk budur. Yine din adına bilime karşı yöneltilen insafsız eleştiriler de insanlığın gelişme ve evrene uyum süreçlerine olumsuz etki yapmaktadır. Bu bağlamda din ve bilimin birbirlerinin denge unsurları olduğunu söyleyebiliriz.

Dine afyon diyenlerin dikkat etmediği en önemli hususlardan birisi, dinin zayıflaması ile birlikte insanların afyon, uyuşturucu ve alkol bağımlısı haline gelmelerinin arttığıdır. Demek ki din afyon değil; aksine afyon etkisi yapan maddi bağımlıklardan kurtulmak için bir alternatiftir. Dine afyon diyenlerin, tartışmaya açtığı konulardan birisi de dinin insan özgürlüğünü sınırlayıp sınırlamadığı konusudur. Bu sorunun cevabı dine değil; yapılan dini yorumun niteliğine bağlıdır. Burada, maddenin insan yaşamına getirdiği sınırlamalar düşünüldüğünde, manevi alanın maddi alandan daha özgür olduğu söylenebilir. Bu konu özgürlüğün nasıl algılandığı ve tanımlandığı ile alakalıdır. Ayrıca özgürlük alanı, madde ile ya da mana ile sınırlanamaz. Çünkü sınırlamalar özgürlüğün kendi ruhuna aykırıdır. Bundan dolayı, özgürlüğü mana alemi ile ya da maddi alem ile sınırlamak, özgürlüğün tabiatına uygun değildir. Gerçek özgürlük, mana ve madde aleminde birlikte yaşanan özgürlüktür. Çünkü hayalleri olmayan insan için düşünce hürriyetinden; hayallerini yaşayacak alan bulamayan için de yaşam hürriyetinden bahsedilemez. Ayrıca her şeyi madde ile açıklamaya çalışanların, düşüncenin kendisinin maddi olup olmadığı konusunda bir karara varmaları gerekir. Düşünceyi maddi bir varlık olarak tanımlamaları durumunda ise düşünce özgürlüğünün nasıl gerçekleşebileceğini ortaya koymaları gerekir. Eğer düşünceyi maddi bir reaksiyona indirgerlerse o zaman da düşünce özgürlüğü ve insan sorumluluğu arasındaki ilişkiyi açıklamaları gerekir. Sonuç olarak “din afyondur” deyip dini bir köşeye itmenin öyle kolay bir şey olmadığı sonucu ortaya çıkmaktadır. Aydınlarımıza düşen, ön yargılarından kurtulup din dâhil her alanı daha özgür ve özgürlükçü bir anlayışla ele almalarıdır. Aksi takdirde, kendi düşünce kalıplarını, başkalarının da kalıpları haline getirip, toplumun özgür düşünebilmesinin önünü kapatmış olmanın vebalini taşımış olacaklar.

İlahiyat Öğretimi

İlahiyat Öğretimi

İlahiyat öğretimi insanlık tarihinin en eski öğretim alanıdır. Hatta tüm ilmi gelişmelerin de kaynağı sayılır. Çünkü ilahiyat, insanın kendini ve doğayı anlamak için düşünmeye başlaması ile birlikte başlamıştır. Ancak zamanla ilahiyatın ve dinin hayatı anlamlandıran ilmi yönü yanında politik gücünü de keşfeden insan, dini de siyasi mücadelenin bir aracı haline dönüştürdü. Bu dönüştürme özellikle devlet kavramının gelişmesinden sonra daha da güç kazandı. Bu yüzden de, devletler arası tarihi mücadelelerde din ana etken olarak görülmüştür. Bu durum her ülkenin kendisine ait dini politikaları ve kurumları oluşturmasına da yol açtığı için günümüzde de dini kurumlar politik tartışma ve çatışmaların odağında yer almaktadır.

Kuran kursları, ilahiyat koleji ve fakültesi tartışmaları, bu sorunun bizdeki bazı yansımalarıdır. Bu tartışmaların yaşandığı son olay ise Milli Eğitim Bakanı Mustafa Arabacıoğlu’nun istifasıdır. Arabacıoğlu’nun basında yer alan açıklamasından, birçok gerekçe yanında Hala Sultan İlahiyat Koleji’nin de bu istifada etkili olduğu anlaşılmaktadır. Ancak açıklamasında bu konunun detayına girmeden sadece Türkiye’den hoca getirilmesi için yapılan dayatmalar olduğu şeklindeki açıklamaların doğru olmadığını belirtmekle yetindi.

Ancak Türkiye’den bazı kişi ve grupların Kıbrıs’a inanç transferi yapmaya çalıştığı da bir gerçektir. Ancak bu inanç transferi girişimlerinden, dinin doğru anlaşılması mı yoksa toplum üzerindeki hâkimiyetin pekiştirilmesi mi amaçladığı tartışmaya açıktır. En azında Din İşleri Başkanlığı yaptığım süreçte, çok dindar gözüken bazı insanların, sadece camii ihaleleri ve dinin siyasi yönü ile ilgilendiğini gördüm. Hatta birçok yolsuzluk ve usulsüzlüklerle mücadelemi bildikleri ve gördükleri halde, bu mücadelede bana destek vermedikleri gibi Din İşleri Başkanı olarak şahsıma iftira atılarak görevden alınmam onların vicdanlarını hiç rahatsız etmedi. Bunun da ötesinde, yapılan usulsüzlüklerin ve yolsuzlukların ötülmesi için büyük bir gayret içerisine girdiler. Bu durum, ülkemizde de en azında bazı kişiler tarafından dinin ahlaki yönünden çok siyasi yönünün önemsendiği sonucunu doğurmaktadır.

KKTC’nin kültürel mirasına baktığımızda dinin ve özellikle Müslümanlığın bu mirasta önemli bir yer tuttuğunu görürüz. Dolayısıyla KKTC’de dine bir bütün olarak karşı çıkmak, toplumun kültür ve tarihine de haksızlık olur. Ancak din istismarları dikkate alındığında bir kısım vatandaşların din adına yaşanan bazı gelişmelerden kaygı duymasını da anlayışla karşılamak gerektiği kanaatindeyim. Özellikle, yasakçılık ve ayırımcılık üzerine kurulmuş bazı çarpık dini anlayışların, dünyanın birçok yerinde büyük sıkıntılara yol açmış olması bu kaygıları beslemektedir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler‘de yaptığı konuşmanın içeriğine baktığımızda, din adına yaşanan, terör, işkence ve zulümlere vurgu yapması, din adına yapılan her şeyin masum olmadığını, din istismarının uluslararası boyutu da olduğunu gözler önüne sermektedir. Rusya ile savaş durumunda iken Pakistan ve Afganistan’da medreselerde uygulanan din eğitimi programının temel hedefinin, tamamen dünyadan vaz geçmiş her an ölmek için hazır canlı bombalar yetiştirmek olduğunu konunun uzmanları bilmektedir. Ayrıca bu öğretim programının hem ABD hem de Suudi Arabistan tarafından finanse edildiği de bilinmektedir. Bu ülkeler 11 Eylül’de ikiz kulelere yapılan saldırı sonrası, kendi yetiştirdikleri canlı bombaların hedefi haline geldiklerini anlayınca, bu ülkelerde destekledikleri öğretim programlarını yeniden gözden geçirme ihtiyacı hissettiler.

Ayni şekilde Rusya’nın da İran’ın nükleer santral projesini desteklediği bilinmektedir. Dini fanatizmle özdeşleştirilmeye çalışılan İran’a BM’nin beş daimi üyesinden biri olan Rusya’nın nükleer santral inşasında destek vermesini ve diğer beş üyeden biri olan ABD’nin buna, nükleer silaha destek gerekçesi ile karşı çıkmasını çıkarlar çatışmasından başka bir şeyle açıklamak mümkün gözükmemektedir. Dolayısıyla ülkelerin din öğretimi programları yapılırken, dinin özü olan hayatı anlama, insani değerleri koruma ve arınma misyonundan çok, ülkelerin siyasi ve kültürel ihtiyaçlarının dikkate alındığını görmek gerekir. Bu yüzdendir ki, ülkelerin din öğretimi programları ülkeden ülkeye, hatta politik ayrışmalara bağlı olarak ülke içerisindeki bölgelere göre değişiklik göstermektedir.

Din adına yaratılan korku ve endişelerden kurtulmak için din istismarına karşı ortak bir tavır geliştirerek dinin insani ve ahlaki yönünü öne çıkaran yeni politikalar üretilmelidir. Bu politikalar, toplumların tarihi gelişim süreçlerinde kimlik ve kişiliklerini oluşturan inanç değerlerini koruma altına alırken ayni zamanda değişen dünya şartları içerisinde inanç ve geleneklere bağlı yaşamak istemeyen insanların hak ve hürriyetlerini de koruma altına almalıdır. Bu politikaların başarıya ulaşabilmesi için de, çok kültürlülüğün esas alındığı, bireysel tercihlerin saygı gördüğü, öğrencilerin talep ve ihtiyaçlarının merkeze konduğu öğrenci merkezli yeni öğretim programları geliştirilmelidir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/ilahiyat-ogretimi/5563

yusuf

Din İstismarı (II)

Din İstismarı (II)

Rivayet edildiğine göre, insanlar Allah’ın adını tamamen kendi kötülüklerini meşrulaştırmak için kullanmaya başlayınca, kıyamet kopmuş ve yeni bir insanlık nesli yaratılmıştır. Bu rivayete göre biz, ilk insanlık nesli değiliz ve son da olmayacağız. Geçen yazımızda genel olarak din istismarına değinmiştik. Bu yazımızda ise daha özel bir din istismarı alanı olan uluslararası ilişkilerde din istismarına değineceğiz. Geçmişte ve günümüzde de, devletlerarasındaki sorunların kaynağında dini ayrılıklar gösterilmiştir. Kıbrıs sorunu dâhil, Irak, Filistin, Keşmir ve daha birçok yerdeki çatışmalar dini temelde çatışmalarmış gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Aslında bu tür sorunların arkasında yatan gerçek sebep, uluslararası güçlerin çıkar çatışmalarıdır. Hiçbir din, sırf başkası farklı inanıyor, konuşuyor ya da giyiniyor diye onun çanı ve malını gasp etmeyi meşru görmez ve göremez. Çünkü bu tür eylem ve söylemeler, adaletli ve merhametli Allah inancına aykırıdır. Bu yüzden Kuran-i Kerim’de, eğer bir mücadele verilecekse, bu verilen mücadelenin, din dil ayırımı yapmadan sadece ve sadece insanlara zulmedenlere karşı olması gerektiği açık olarak ifade edilmiştir (Şura 42/42). Dolayısıyla zulüm ve haksızlığa karşı verilen mücadelenin dışında kalan tüm, terör ve de din adına yürütülen mücadeleler, din istismarı kapsamına girerler. Katolik Kilisesi’nin, Hitler’e destek vermesi, Kızılderililerin katledilmesini meşru görmesi, Amerikan Başkanı Bush’un Irak’ın işgalini dini bir zemine çekmeye çalışması, dini kullanan terör örgütlerinin insanlıkla ve hiçbir dini inançla bağdaşmayan masum insanlara karşı düzenledikleri saldırıların hepsi, kötülüğü örtmek için Allah’ın adını istismar etmekten başka bir şey değildir.

Bu tür din istismarları, bazı aydınların dini bir savaş ve terör aracı olarak algılamalarına ve dine karşı haksız önyargılarla saldırmalarına yol açmıştır. Ancak burada sorgulanması gereken en önemli konu, insanların dinden uzaklaşmalarının barış ortamının korunmasına daha çok katkı sağlayıp sağlamayacağıdır. Uluslararası terör örgütleri ile menfaat kavgası yürüten devletlerin yarattığı bu vahşetlerin, arkasında yatan ana sebep dindarlık mı yoksa din istismarı mıdır? Din adına yapılan zulüm ve haksızlıklar ile dinsizlik adına yapılmış olan zulüm ve haksızlıkları karşılaştırdığımızda hangisi daha ağır basar? Kıbrıs’taki, Irak’taki, İran’daki ve birçok yerdeki ibadet yerlerine yapılan saldırıların arkasında, dini inançlar mı; yoksa dini inançları istismar eden uluslararası güçler ve onların yandaşları mı var? Avrupa’da Hz. Muhammet ve İslam dini ile ilgili yapılan spekülatif haberler, dindarlık adına mı yoksa, din üzerinden düşmanlık yaratmak için mi yapılıyor? Bizdeki Avrupa karşıtlığının arkasında dindarlık mı, yoksa siyasi çıkarlar mı var? Devletlerin dine yaptıkları yatırımların arkaplanında insanların inançlarını korumak mı yoksa insanların inançlarını kullanmak mı var? Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletlerin, Kıbrıs konusundaki taraflı tutumlarının arkasında, tarihi Hristiyanlık dürtüleri mi yoksa sadece Türk tarafının hataları mı var?

Bu tür soruları daha da çoğaltmak mümkündür; ancak bu sorulara verilecek cevaplar, sosyal ve politik şartlara göre değişecektir. Buna bağlı olarak, dinlerle ilgili yapılan yorumların, kısmen toplumsal ve siyasal koşulları ifade ettiğini söyleyebiliriz. Dolayısıyla da, bu yorumların hiçbirinin dini gerçekliği bütünüyle temsil ettiği söylenemez. Ancak bir gerçek var ki, o da dinin hiçbir şekilde herhangi bir ahlaksızlık ve haksızlığı hoş görmeyeceğidir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, insanları, farklı bir dili konuşuyor ya da Allah’ı farklı bir şekilde anlayıp ibadet ediyorlar diye, düşman kabul etmek dinin özü olan hak, adalet ve hoşgörü ile bağdaşmaz. Bu yüzdendir ki Yüce Allah, Kuran-i Kerim’de, insanların dil ve renklerinin farklı yaratılmasının amacının kavga etmeleri değil; aksine kültürel zenginlik ve kültürler arası alışveriş olduğunu ifade etmektedir (Hucurat 49/13). Ayrıca bugün tüm devletlerin çok dilli ve dinli olmaları sebebiyle, din üzerinden yürütülen işgal ve düşmanlık politikaları iç karmaşalara da yol açtığından, riskli ve maliyetli politikalar haline gelmiştir. Dini bu tür istismarlardan korumak için, dini siyasi bir araç olarak değil; bir insan hakkı ve kültürel mirasın koruyucusu olarak algılamak lazım.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, uluslararası çıkar gruplarının yürütmekte olduğu din istismarı politikalarından korunabilmek için, farklı kültürlerle diyalog kurarak, kültürel paylaşıma açık olmak lazım. İnsanların birbirinden uzaklaşması, insanlıklarından da uzaklaşmaları anlamına gelir ki, bu insanın Allah’tan da uzaklaşmasına da yol açar. İnsanlar, ahlaki değerlerle birbirlerine yaklaştıkları ölçüde Allah’a yaklaşırlar. Kuran-i Kerim’in bize öğrettiği yaratılış gayesine uygun düşen davranış budur. İnsanları birbirinden uzaklaşması, sadece onları çatıştırarak menfaat sağlamak isteyen, kendini tanrı zanneden zavallılar ile din istismarcılarının işine yarar.

Bu tür uluslararası din istismarları ve sömürülerinden korunmanın yolu, Birleşmiş Milletlerin, Dünya Parlamentosu sistemine doğru evrimleşerek insanların inanç özgürlüğünü koruyucu ve uluslararası din istismarlarını engelleyici politikalar geliştirmesiyle mümkündür. Bu düşünce bugün için bir ütopya olarak gözükse de, yaşadığımız ve de yaşayacağımız açı tecrübelerimiz bizi zorunlu olarak Dünya Parlamentosu sistemi üzerinde düşünmeye ve onu gerçekleştirmeye sürükleyecektir. (Yusuf Suiçmez, Havadis)

Din İstismarı (I)

Din İstismarı (I)

İstismar, bir şeyi kendi gayesine aykırı olarak özel menfaat etme amacıyla kullanmayı ifade eder. Din istismarı, gerek siyasi arenada, gerekse sosyal yaşamımızda sık sık tartışma konusu olmaktadır. Bu konu Kuran’da da yer almıştır. Tevbe süresinin 34. ayetinde bazı din adamlarının, insanların mallarını haksız yollarla yedikleri belirtilerek, bu tür istismarlara dikkat çekilmiştir. Bu ayetten anlaşılacağı üzere, insanın emeği ve alın terinin korunmadığı, din kisvesi altında yürütülen ve haksız çıkar sağlayan her türlü ilişki din istismarı anlamına gelir. Çalışmadığı halde, dindar insanlardan topladığı paralarla zenginleşen ve de kendilerine tabi olanlara mütevazı ve alçakgönüllü olmayı emrederken, kendileri lüks ve gösteriş içinde yaşayan din adamları bunu bilerek yapmaları durumunda, din istismarcıları kapsamına; bilmeyerek yapmaları durumunda ise Kuran’da cahiller olarak nitelenenler kapsamına girerler. Çünkü Kasas Süresi’nin 5. ayetinde, dinin gayelerinden birisinin, ezilenlerin haklarını korumak olduğu açıkça ifade edilerek, bu gayeye aykırı davranışların istismar kapsamına gireceğine işaret edilmiştir.

Din istismarı kapsamına giren bir başka eylem de, inananlar üzerinde hâkimiyet kurabilmek için din adına yapılan içtihat ve yorumları akıl ve bilimin denetimi dışına taşıyarak tartışılmaz bir otorite haline getirmektir. Zira Yunus süresinin 20. ayeti, aklını kullanamayan toplumların azaba uğradıkları belirtiliyor. Hz. Peygamber de bir hadisinde, insanların ibadetten çok akıllarının üstünlüğü ile değerlendirildiklerini ifade etmesi, insanın aklını kullanmasını önemine işaret etmektedir. Dolayısıyla insanların akıllarını kullanmalarını engelleyerek düşünme ve sorgulamaktan alı koymak, dinin ana gayesine aykırı bit tavır olduğundan, bilerek yapılması durumunda din istismarı; bilmeden yapılması durumunda ise cahillik kapsamına girer.

Din istismarı kapsamına giren bir başka eylem ise, insanlığın ortak insani değerlerini tahrip ederek, insanlar arasında din, mezhep ya da etnik düşmanlıklara yol açmaktır. Zira dinin ana gayesi, varlıklar arasındaki ilişkileri düzenleyen ahlaki yasaları korumak ve geliştirmektir. Hz. Peygamberin bir hadiste belirttiği gibi, evrenin dengesini koruyan ana prensip adalettir. Yeryüzündeki tüm haksızlıkların temelinde, ayırımcılığa dayalı adaletsizlikler yatmaktadır. Bu yüzden, bilinçli olarak adalet prensibine aykırı yapılan her türlü dini yorum, kul (insan) haklarının ihlali olacağından din istismarı kapsamına girer.

Allah inancı temelinde bir düşünceye sahip olunmadığı halde, şahsi menfaat elde etmek için dindar görünmek de din istismarı kapsamına girer. Yine, siyasi amaçlar için din karşıtı veya taraftarı görünmek de din istismarı kapsamına girer. Zira bu davranışın temelinde de, dini kullanarak ya da din karşıtlığı yaparak menfaat elde etme arzusu yatmaktadır.

Dininin istismar şekillerinden birisi de, evlenecek çiftler arasında sevginin olmadığı bilindiği halde, dini otoriteyi kullanarak birilerini sevgisiz evliliğe zorlamaktır. Çünkü Kuran, Rum süresinin 21 ayetinde erkek ve kadın beraberliğinin temelini karşılıklı sevgi ve merhametin oluşturduğunu açıkça belirtmektedir. Dolayısıyla dini otoriteyi kullanarak, dinin temeli olan sevgiyi tahrip ederek, sadece evliliği bir tarafın ihtiraslarının giderildiği bir eyleme dönüştürmek, din istismarı kapsamına girer. Bundan dolayı Bakara süresinin 229. ayetinde eşlere, iyilikle geçinme ya da güzellikle boşanma tavsiye edilmektedir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, gerek dindarlar tarafından olunsun gerekse din karşıtları tarafından olunsun, iyi niyetten yoksun olarak, gayri meşru bir menfaat elde etmek için dinin lehine ya da aleyhine yapılan her türlü eylem ve söylem din istismarı kapsamına girer. Bu tür eylem ve söylemler bilinçli olarak yapılmıyorsa; cahillik olarak değerlendirilirler. (Yusuf Suiçmez, Havadis)