Din ve Siyasetin Gayri Meşru Evliliği ile Modern Dünya Üzerindeki Etkileri
Bir zamanlar toplumsal vicdanın sarsılmaz ortak sesi olan din, bugün siyasetin dar koridorlarında siyasetin bataklığına saplanmış durumda. Güç eksenli gösteril ve yıldırma siyasetinde din artık büyük ölçüde ahlakı değil bizatihi ahlaka karşı kullanılan bir güç halini almıştır. Siyaset ve dinin evliliği sonrası din artık bir ahlak pusulası değil, bir sadakat testi; aşkın bir hakikat arayışı değil, dünyevi bir kimlik zırhı olarak işlev görmeye başlamıştır. Siyaset felsefesi ve din sosyolojisi penceresinden bakıldığında bu durum, inancın özünü boşaltan ve toplumu kutuplaştıran teolojik bir krizdir. Peki, kutsal olanın iktidar hırsıyla bu tehlikeli birlikteliği bize ne anlatıyor? İşte modern tarihin tozlu sayfalarından ve güncel trajedilerinden süzülen sarsıcı bazı dersler.
1. Seküler Geri Tepme: Din Kendi Kalesi Tarafından Kuşatılıyor
Siyaset felsefesinde dinin partizan bir bayrağa dönüşmesinin en ağır bedelini, paradoksal olarak dinin kendisi ödüyor. David Campbell’ın araştırmaları, modern dünyada yükselen “inançsızlığın” temelinde teolojik bir şüphe değil, siyasi bir tiksinti yattığını kanıtlıyor. Özellikle genç kuşaklar, dini siyasetin bir uzantısı, partizan bir aygıt olarak gördükleri için inançtan uzaklaşıyor. Din, siyasi bir kaleye dönüştüğünde, o kalenin dışındakiler için artık bir sığınak olma özelliğini yitiriyor.
Campbell’ın sunduğu veriler, dindar seçmenlerin ahlaki ilkelerinin siyasi figürlere göre nasıl “esnediğini” dehşet verici bir netlikle ortaya koyuyor: “2011 yılında beyaz Evanjeliklerin %60’ı, bir politikacının özel hayatındaki ahlaksızlığın onun kamu görevini yerine getirmesini engelleyeceğine inanıyordu. Ancak 2016’da, özellikle Donald Trump’ın adaylığıyla birlikte bu oran %20’ye düştü. Siyaset, inancın binlerce yıllık ahlaki omurgasını sadece beş yıl içinde köklü bir değişime uğratarak ahlak ve din arasındaki ilişkiyi zayıflatmıştır.
2. Euthyphro Dilemması ve Otonominin Ölümü
Siyasi liderlerin “Tanrı adına” hareket ettikleri iddiası, bizi felsefenin en eski uçurumuna, Euthyphro Dilemması’na yani ir şey Tanrı emrettiği için mi iyidir, yoksa iyi olduğu için mi Tanrı onu emreder?
Eğer modern siyasette “İlahi Komut Teorisi” (Divine Command Theory) üzerinden bir meşruiyet devşiriliyorsa, burada ahlakın rasyonel zemini çöker. Bir eylem sadece “yukarıdan” emredildiği için doğru kabul edildiği ve bu yetkinin mutlak bir kişide (monark) temsil edildiği kabul edilirse, insan otonomisi, özgürlüğü, iyiyi ve doğruyu keşfedebilme yetisi ve bundan kaynaklı sorumluluğu açıklanamaz hale gelir. Bir başka ifade ifade ile insanın insana köleliği ve aklın özgür doğasının sorgulanması gündeme gelir. Eric Voegelin’in uyardığı gibi, bu durum “Eschaton’un içkinleştirilmesi” (Immanentization of the Eschaton) yani cenneti siyasi bir zorbalıkla yeryüzüne indirme çabası ortaya çıkar. Bu süreçte ahlak keyfi hale gelir; liderin “Tanrı’nın arzusu” olarak sunduğu her karar, sorgulanamaz bir kutsallık zırhına bürünür. Sonuç; vicdanın sesini, egemenin emrine kurban eden kör bir itaattir.
3. Topuklu Ayakkabı Çekiç Değildir: Fonksiyonelleştirme Hatası
Hannah Arendt, siyaset ve teoloji arasında kurulan “sistematik analojilere” karşı çıkarken aslında modern diktatörlüklerin teolojik hilesini ifşa ediyordu. Carl Schmitt gibi kuramcılar, egemenin yasayı askıya alma yetkisini (istisna hali) Tanrı’nın mucizesiyle kıyaslayarak siyasi lideri “tözsel bir özdeşlik” (substantial identity) içinde Tanrısal bir konuma yerleştirirler. Arendt bu tehlikeli benzetmeyi “fonksiyonelleştirme” hatası olarak tanımlar: “Bir kadın, ayakkabısının topuğuyla duvara çivi çakabilir; o an için topuk bir çekiç işlevi görmüştür. Ancak bu, topuklu ayakkabıyı bir çekiç yapmaz.”
Aynı şekilde, bir liderin olağanüstü kararlar alması onu Tanrı yapmaz. Arendt’in vurguladığı bu “benzeşmezlik” (disanalogy), özgürlüğün temelidir. İnsanların Tanrı olmadığı ve yanılabilir olduğu gerçeği, çoğulculuğun (plurality) ve her doğan çocuğun dünyaya getirdiği “yeniden başlama mucizesinin” (natality/doğumsallık) tek güvencesidir.
4. Devlet Etiği ve Teolojik İntihar: Gazze Örneği
Bir devlet, askeri operasyonlarını binlerce yıllık bir din geleneğiyle meşrulaştırmaya çalıştığında, aslında o geleneğin “teolojik intiharına” imza atar. Komesaroff ve Kenner’ın (PubMed) analizi, İsrail’in Gazze’deki stratejik tercihlerinin (hastanelerin yıkımı, toplu aç bırakma, sivil ölümleri) binlerce yıllık Yahudi etik külliyatıyla neden “açıkça ve doğrudan çeliştiğini” listeler. İsrail’de siyasi liderler, güvenlik politikalarını ve askeri operasyonları meşrulaştırmak için dini retoriği sıkça kullanmaktadır. Başbakan Netanyahu’nun Gazze operasyonları sırasında düşmanlarını Tevrat’taki “Amalek” metaforuyla tanımlaması, siyasi ve bölgesel bir çatışmayı varoluşsal bir hayatta kalma savaşına dönüştürmüştür. Amalek, dini metinlerde tamamen yok edilmesi emredilen bir düşmanı temsil ettiği için, bu atıf sınırsız şiddetin dini bir zorunluluk olarak algılanmasına zemin hazırlamaktadır. Hatta hukuken soykırımı meşrulaştıran bir suçtur.
Talmud ve İncil metinlerindeki ötekine ve hayata duyulan saygı, devlet politikası adına askıya alındığında din, evrensel bir ahlaki otorite olmaktan çıkıp bir şiddet kalkanına dönüşür. Din, devletin şiddet aygıtını onaylayan seküler bir aynaya dönüştüğünde, kendi özgün sesini yitirir ve temsil ettiğini iddia ettiği o muazzam geleneksel mirası tüketir.
5. Özgürlük Bir Mucizedir: “İnsan Yapımı” Başlangıçlar
Din ve siyaset arasındaki gerçek yol ayrımı mucize kavramında gizlidir. Schmitt için mucize, yukarıdan aşağıya inen, yasayı askıya alan ve egemenin mutlak gücünü pekiştiren bir istisna halidir. Bu, Gnostik bir isyanla gerçekliği bükme çabasıdır.
Arendt ise mucizeyi seküler bir zeminde yeniden tanımlar: Mucize, tarihin determinizmini ve doğanın döngüsünü kıran insan eylemidir (initio). Bu mucize: Schmitt’te: Yasayı bozan egemenin keyfiyetidir. Arendt’te: Her yeni doğumla (natality) gelen yeni bir başlangıç yapma potansiyelidir. Gerçek mucize, mutlak bir gücün buyruğu değil, insanların bir araya gelerek özgürce kurdukları yeni dünyadır. Bu yeni Dünya insanın fıtratında yer alan ilahi sesin makamı olan ortak vicdan ve mekasitu’i-şeri bağlamında zikredilen evrenin düzenini korumayı amaçlayan ilahi dinerin ortak evrensel değerleridir. Bu bağlamda yasanın askıya alınması esas itibari ile mücizenin doğasından değil üst değerin yani daha üstün bir ahlaki menfaatin koruması için istisna durumudur. Bu istisnai durum ilahi iradeye has bir durumdur. Hukuk sistemlerinde siyasetçi veya yargıcın yasayı ihlal ederek hareket etmesi hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmaz. Siyasetçinin veya yargıcın hukuk ilkesinden sapması insanın insanlık üzerinde haksız bir otorite ve hakimiyet kurmasına neden olur. İnsan ilahi adaleti taklit ederken, insan hakları ve evrensel düzenin korunması sorumluluğu ile hareket etmek zorundadır. Aksi takdirde belirttiğim gibi hukukun egemen olmadığı ortamda kontrolsüz ve gerekçesiz hareket alanı doğar, bu da insanlık için mekanikleşme, vicdanı sesinin ölmesine, bir başka ile insan ile Allah arasındaki manevi ilişkinin kopmasına yol açar. İnsan ile Allah arasındaki vicdani bağ koptuğunda insanın manevi değerinin kaybolması, kısacası mekanikleşmesine sebep olur. Bu durun insanın vicdan rahatlığının ortadan kalkarak iç huzurunun da kaybolmasına yolaçmıştır.
Sonuç: Vicdanın Sesini Geri Kazanmak
Dinin siyaset karşısındaki gerçek kıymeti, iktidarla ortaklık kurma arayışında değil; tam tersine, iktidara dışarıdan, bağımsız bir ufuktan seslenebilme kudretinde yatar. Bu ses, tarih boyunca toplumların vicdanını uyaran, yönetenleri sınırlayan ve insanı kendi hakikatiyle yüzleştiren o sarsıcı ‘uyarıcı/peygambervari’ (prophetic) sestir. Din adamları, bu eleştirel mesafesini kaybedip siyasetin sofrasında bir yer edinme kaygısına düştüğünde, din artık çölden yükselen ilahi hakikatin yankısı olmaktan çıkar; siyasal çıkarları meşrulaştırmak için kullanılan, partizan bir büro söylemine dönüşür. Bu durum da din olarak; ancak din istismarı olarak nitelenebilir.
Bugün karşımızda duran en temel ve sarsıcı soru şudur: Eğer din, siyasetin aracına dönüşürse; toplumun vicdanı olma, zulme karşı ses yükseltme ve güç sahiplerini sınırlandırma görevini kim üstlenecektir? Hukuk da ahlaktan ve insan hakları temelli yorumdan koparak siyasal bir kontrol aracına dönerse bu durumda hukuka olan inanç ve saygı ortadan kalkacaktır. hukuka inanç ve saygı ortadan kalkar ve hukuk zalim siyasetçilerin halka boyun eğdirmek için kullandıkları bir araca dönüşürse ihkak-ı hak durumu zorunlu bir hal gibi görülmeye başlayacak ve bu da insanlığın acı tecrübeler ile sistemleştirdiği hukuk devleti ve hukuk dünyası anlayışının çökmesine neden olacaktır.
Bu soru, aynı zamanda bizim birbirimizle kurduğumuz toplumsal ilişkinin niteliğini de belirler: İlişkilerimizi çıplak güç mücadelelerinin sert zeminine mi teslim edeceğiz, yoksa vicdanın sesini esas alan bir duyarlılığa mı dayandıracağız?
Din özerkliğini ve eleştirel ufkunu koruduğu sürece bir toplumun moral pusulası olabilir; fakat siyasetin gölgesine girdiği anda, en derin işlevini—hakikati hatırlatma ve insana kendisini yeniden düşünme imkânı sunma işlevini—kaybeder. Aynı şekilde hukuk da insan hakları merkezli ahlaki zeminden koparsa aynı şekilde siyaseti dengeleyecek mekanizmalar devre dışı kalarak vahşet ortamına yeniden dönülmesine yol açacaktır.