Trump’ın Dış Politikasının (Donroe Doktrini) Uluslararası İlişkiler ve Hukuk üzerindeki Etkileri
Başkan Trump, “Birliğin Durumu” konuşması için kürsüye çıkarken, dünyaya mutlak bir Amerikan hakimiyeti resmi çizmeye hazırlanıyor. Retorik oldukça tanıdık: Askeri harekatlarla övünen, müttefikleri ekonomik tarifelerle hizaya getiren ve kurumsal yapıları “verimlilik” adı altında tasfiye eden bir “güç” gösterisi. Ancak stratejik derinlikten yoksun bu görüntü, sahadaki acı gerçekleri örtmeye yetmiyor. Bir akademisyen olarak şunu vurgulamalıyım: Dış politika, sadece bir “çekiç” kullanma sanatı değildir; gerçek güç, askeri saldırıların ötesinde güven, öngörülebilirlik ve itibar üzerine inşa edilir.
Bugün Washington, “güçlünün haklı olduğu” bir dünya düzenini dayatırken, aslında Amerikan gücünün ahlaki ve stratejik temellerini dinamitliyor. İşte Trump’ın ikinci dönem dış politikasından çıkarmamız gereken, tarihin seyrini değiştirecek 6 sarsıcı ders:
1. Saldırganlık Güç Değildir: “Donroe Doktrini” ve Stratejik İflas
Trump yönetiminin, Monroe Doktrini’ni agresif bir genişlemecilikle birleştiren ve uzmanlarca “Donroe Doktrini” olarak adlandırılan yeni müdahalecilik anlayışı, ABD’yi müttefikleri nezdinde bir “haydut devlet” (rogue state) görüntüsüne hapsetti. Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun bir askeri baskınla kaçırılması ve Karayipler’de 130’dan fazla kişinin ölümüyle sonuçlanan yargısız infaz niteliğindeki tekne saldırıları, askeri gücün hukuksuzluk sinyali vermesinin en uç örnekleridir.
Daha da vahimi, İran’a yönelik düzenlenen “Midnight Hammer” (Gece Yarısı Çekici) operasyonudur. Trump, İran’ın nükleer programının “yerle bir edildiğini” iddia etse de, aynı iddiayı daha önce de ileri sürmüş olduğundan, yaratılmış olan güvensizlik ortamı sebebiyle uranyum stoklarının varlığının doğruluğu da tartışmalı hale gelmiştir. Birçok siyasetçi ve düşünür bu iddianın gerçek mi yoksa bir bahane mi olduğu konusunda emin değildir. Ayrıca bu operasyonun meşruluğu kabul görmemekle beraber, diplomatik kanalları tamamen tıkayarak bölgeyi kontrolsüz bir çatışma riskine sürüklemiştir. Stratejik bir planlama olmaksızın veya uluslararası hukuk ve teamüller dikkate alınmaksızın atılan bu adımlar, ABD’nin güvenliği ve güvenilirliğinin yanısıra dünya barışını ve güvenliğini de tehdit eder hale gelmiştir.
Süphesiz bir ulusun gücü sadece kuvvetle ölçülmez; öngörülebilirlik, güven, itibar, ittifaklar ve istikrarlı ekonomik ortaklıklardan gelir. Bu nitelikler, sağduyulu karar almayı destekleyen kasıtlı denetim ve denge mekanizmaları sayesinde kuşaklar boyu sürdürülmüştür. Bu mekanizmalar devre dışı bırakıldığında, dış politika ve kuvvet kullanımı dürtüsel, siyasallaşmış, kişiselleşmiş ve stratejik olarak tutarsız hale gelir.
2. 300 Bin Uzmanın Tasfiyesi: Ulusal Güvenliğin Körleşmesi
Dış politikada yaşanan “akıl tutulması”, kurumsal hafızanın bilinçli bir şekilde yok edilmesinin sonucudur. Hükümet içerisindeki liyakat sisteminin yerini “mutlak sadakat” kriterinin almasıyla, son bir yılda 300.000’den fazla federal çalışan görevinden uzaklaştırıldı. Bu bir verimlilik hamlesi değil, sistematik bir kurumsal yıkımdır.
Bu tasfiyelerin en karanlık noktası, FBI’ın elit CI-12 birimidir. Mar-a-Lago belgeleri soruşturmasında görev aldıkları gerekçesiyle tasfiye edilen İran uzmanları, “Midnight Hammer” operasyonundan sadece birkaç gün önce görevden alınmıştır. Amerika, siyasi intikam güdüsüyle kendi istihbarat gözlerini oymuş; en kritik operasyon öncesinde bölgesel uzmanlıktan yoksun kalmıştır. Bağımsız denetçilerin ve askeri hukuk uzmanlarının (JAG) susturulduğu bir yapıda, dış politika artık rasyonel analizlerle değil, kişisel dürtülerle yönetilen bir “boğma aracı”na dönüştüğü görüşündedirler.
3. Tarifeler: Ekonomik Silahın Geri Tepmesi
“America First” politikasının en keskin aracı olan gümrük tarifeleri, küresel ticaretin kurallarını belirleyen ABD’yi kendi oyununda yalnızlaştırıyor. Kanada gibi en yakın müttefiklere uygulanan %100’e varan tarife tehditleri, bu ülkeleri ABD’siz (US-less) yeni ticaret anlaşmaları arayışına ve Çin gibi alternatiflere yöneltmiştir.
Ekonomik faturayı ise doğrudan Amerikan halkı ödüyor:
* Geçtiğimiz bir yıl içinde 100.000 imalat işi kaybedildi.
* Tarifelerin hane başına maliyeti 1.000 dolardan 1.600 dolara yükseldi.
* Brezilya, ABD’nin boşalttığı tarım pazarlarını doldururken, doların küresel rezerv para birimi statüsü ilk kez bu kadar ciddi şekilde tartışmaya açıldı.
4. “Barış Kurulu”: Barışın Ticarileşmesi ve Yeni Sömürgecilik
Trump’ın Gazze için önerdiği “Barış Kurulu” (Board of Peace) ve “Uluslararası İstikrar Gücü”, barıştan ziyade mülkiyeti devredilmiş bir işgal modelidir. Bu yapı, Filistin halkının kaderini tayin hakkını baypas ederek Gazze’yi yasal bir boşluğa sürüklemektedir.
Planın en skandal detayı, kurulun “1 milyar dolarlık üyelik ücreti” talep eden işlemsel (transactional) karakteridir. İnsani yardımlar üzerinde bir “kapı bekçisi” (gatekeeper) görevi gören bu kurul, BM mekanizmalarını devre dışı bırakarak barışı ticari bir meta haline getirmiştir. Irak ve Kosova’nın feci örneklerini anımsatan bu model, hukukun üstünlüğünü değil, “parayı verenin barışı yönettiği” hukuk dışı bir düzeni temsil ettiği ileri sürülmektedir.
5. NATO ve Kurumsal Geri Çekilme: ABD Artık Bir “Risk Faktörü”
ABD’nin DSÖ, UNESCO ve Paris Anlaşması dahil 66 uluslararası kuruluştan çekilmesi, küresel norm belirleme gücünden feragat etmesi demektir. NATO’nun “ortak savunma” ilkesinden “öde-izle” modeline geçişi, Avrupa’yı stratejik bir yol ayrımına getirmiştir.
Avrupalı müttefikler, Washington’ı artık bir koruyucu değil, “yönetilmesi gereken bir risk faktörü” olarak görüyor. Bu durum, NATO’nun “stratejik Avrupa merkezli dönüşümünü” (Europeanization) tetiklemiştir. JFC Brunssum ve JFC Naples gibi kritik komuta yapılarının kalıcı olarak Avrupalı generallere geçmesi önerisi, Amerika’nın “vazgeçilmez ulus” iddiasının sonu olarak değerlendirilmektedir. Kamuoyu da bu gidişattan memnun değil: Amerikalıların sadece %37’si bu dış politikayı onaylıyor ve %70’i savaş kararlarında Kongre’ye danışılması gerektiğine inanıyor.
6. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin İşlevsiz Hale Getirilmesi
Amerika Birleşik Devletleri’nin, özellikle İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında çıkarılan tutuklama kararlarını ve ABD personeline yönelik soruşturmaları durdurmak amacıyla Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) yargıçlarına ve yetkililerine uyguladığı yaptırım ve baskılar, uluslararası hukuku ve küresel güvenliği derinden sarsmaktadır. Bu baskıların uluslararası sisteme etkileri şu şekilde özetlenebilir:
* Yargı Bağımsızlığına ve Küresel Adalet Sistemine Doğrudan Saldırı Trump yönetimi, UCM Başsavcısı Karim Khan ile Fransa, Kanada, Fiji ve Senegal’den gelen mahkeme yetkililerini hedef alarak bu kişilerin ABD’ye girişlerini askıya almış ve mal varlıklarını dondurmuştur.
* Güçlü bir devletin kendi müttefiklerini (İsrail) ve kendi vatandaşlarını uluslararası soruşturmalardan korumak için doğrudan savcıları ve yargıçları cezalandırması, küresel adalet sisteminin bağımsızlığına yönelik ağır bir saldırıdır ve uluslararası hukukun üstünlüğü ilkesini tahrip etmektedir.
* Uluslararası Hukukun ve Diplomatik Dokunulmazlıkların İhlali UCM personeline uygulanan yaptırımlar, yargı görevlilerinin bağımsızlığını ve ayrıcalıklarını güvence altına alan uluslararası teamül hukukunu ve Viyana Diplomatik İlişkiler Sözleşmesi’ni açıkça ihlal etmektedir.
*. Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD) LaGrand davası içtihatlarına göre, uluslararası yargı süreçlerine ve işleyişine bu şekilde dışarıdan müdahale etmek bizzat uluslararası bir haksız fiil (international wrong) teşkil etmektedir.
* BM Şartı’nın ve Güvenlik Konseyi Kararlarının Sabote Edilmesi UCM’ye yönelik bu baskılar, üye devletlerin Birleşmiş Milletler eylemlerine her türlü desteği vermesini emreden BM Şartı’nın 2(5) maddesiyle doğrudan çelişmektedir.
*. Ayrıca bu yaptırımlar, örneğin Darfur’daki durum gibi dosyaları UCM’ye taşıyan ve tüm devletlerin mahkemeyle tam iş birliği yapmasını zorunlu kılan 1593 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararlarının uygulanmasını da fiilen imkânsız hale getirerek uluslararası kriz yönetimini felç etmektedir.
*. Küresel Cezasızlığın (Impunity) Kurumsallaşması ve Güvenlik Zaafiyeti Hukukun uluslararası düzeyde işletilmesinin engellenmesi, İsrailli yetkililerin Gazze’de işledikleri iddia edilen savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar karşısında bir “cezasızlık” (impunity) kalkanı ile korunmasını sağlamaktadır.
*. Hesap verebilirliğin ortadan kaldırılması, savaş kurallarının hiçbir yaptırımla karşılaşmadan ihlal edilebileceği algısını güçlendirmekte; bu da çatışmaların daha yıkıcı hale gelmesine ve küresel güvenliğin tehlikeye atılmasına zemin hazırlamaktadır.
* Diplomatik İzolasyon ve Küresel Çatlaklar Washington’ın, adaleti engellemek için kuralları ve anlaşmaları çiğnemesi, ABD’yi uluslararası arenada yalnızlaştırmaktadır. UCM’ye taraf olan ve mahkemeyi destekleyen 120’den fazla ülke ile ABD arasında derin bir diplomatik kriz doğmakta, bu durum ABD’yi kilit müttefiklerinden bile izole ederek Batı ittifakı içinde telafisi zor kurumsal çatlaklar yaratmaktadır.
Sonuç olarak, Kongre’nin anayasal yetkilerini yeniden etkin biçimde kullanması, yalnızca başkanın tek taraflı ve öngörülemez adımlarını frenlemekle kalmaz; aynı zamanda ABD’nin dış politikasını daha öngörülebilir, istikrarlı ve barış odaklı bir zemine oturtur. Bu çerçevede, yaklaşan Kongre seçimleri, yalnızca iç siyasi dengeler açısından değil, küresel barışın ve uluslararası güvenliğin korunması bakımından da belirleyici niteliktedir.
ABD’nin son yıllarda müttefiklerle yaşadığı gerilimler, tek taraflı askeri girişimler ve ticari yaptırımların uluslararası güven ortamını zedelediği düşünüldüğünde, Kongre’de güç dengelerini yeniden tesis edecek bir seçim sonucu; çatışma risklerini azaltan, uluslararası kurumlarla uyumu artıran ve diplomasiye öncelik veren bir yönetişim anlayışını mümkün kılacaktır.
İki partili siyasi yapı içinde hukuki denetim ve dengenin kurulabilmesi için başkanın savaş yetkilerini kısıtlayarak ve bu tür kritik kararları tek başına vermesinin engellenmesi gerekmektedir. Kongre’nin savaş yetkilerini yeniden hukuk zeminine ve kontrolüne geçirebilecek bir yapıya kavuşturulması, ABD’nin küresel sorumluluklarını daha akılcı, hesap verebilir ve barış merkezli politikalarla yerine getirmesini sağlayacaktır. Bu nedenle, barışı güçlendirecek ve uluslararası güveni pekiştirecek bir Kongre bileşiminin ortaya çıkması, hem ABD’nin kendi demokrasisinin sağlığı hem de dünya genelinde istikrarın yeniden tahkimi açısından hayati önem taşımaktadır. Tabii ki küresel bir güç olan ABD’deki bu güç merkezli politikaların devamına yönelik bir siyasi tablonun ortaya çıkması durumunda, sadece ABD için değil tüm uluslararası siyasal sistem için tamiri ve öngörülebilirliği imkansız bir siyasal konjonktür oluşacak bunun bedelini de sadece ABD halkı değil tüm insanlık ödemek zorunda kalacaktır. Kısacası ABD’nin ve tüm halkların kaderinin Trump ve Netanyahu’nun ihtiras dolu siyasi arzu ve heveslerine kurban edilmesi durumunda insanlık tarihindeki en ağır kırılmalarından birisine sebep olunarak, insanlığın tarih boyunca yaşadığı acılardan damıtarak oluşturduğu hukuk ve siyasi etiğe bağlı tüm değerler çökecek, bunu yerine daha çok güç, daha çok cinayet ve daha çok korku siyasetinin hakim olduğu bir vahşet ortamı oluşacaktır. Bu kirli siyasette özellikle dini argümanların kullanılması ise insanlığın ve saf bir kalp ile inananların da vicdanlarında onarılamaz derin yaralar açmaktadır. Vahşet görüntüleri ile değil insanlığın ortak vicdanı ve ahlakının egemen olduğu bir dünya için yaratılmaya çalışılan korku egemenliğine başta akıl ve vicdan sahibi ABD halkı, onurlu bir yaşam için hep birlikte karşı durmalıyız. Bu karşı duruşun en güçlü yolu şüphesiz demokrasi yoludur.