Kategori arşivi: Uncategorized

Mülkiyet Sorunu ve Korkularımız

Mülkiyet Sorunu ve Korkularımız

Sayın Akıncı’nın çözüm yönündeki iradesi birleşik bir Kıbrıs’ı arzulayanların ümitlerini arttırırken, bazı belirsizlikler ise endişelere yol açmaktadır. Bu belirsizliklerden kaynaklanan endişeleri güvenlik sorununa ve ekonomik nedenlere dayanan endişeler olarak iki sınıfta toplayabiliriz.

Güvenlik sorunu, özellikle yaşları büyük olan KKTC vatandaşları arasında etkilidir. Çünkü bu insanlar, iç çatışma, askeri darbe ve nihayet bir savaş ortamını fiili olarak yaşadıkları için birleşik bir Kıbrıs’ın yeni bir çatışma ortamına zemin hazırlayabileceği endişesini taşımaktadır. Bunları gidermek için de özellikle bir çözüm durumunda Türkiye’nin fiili garantörlüğünü ve iki kesimliliğin devamını zorunlu görmektedirler.

KKTC halkının ikinci büyük endişesi ise ekonomik nedenlere dayanmaktadır. Bu sorun, bu günlerde güvenlik korkularından daha fazla etkili gözükmektedir. Çünkü 1963’de başlayan çatışmalar sonrası Müslüman Cemaat olarak nitelenen Kıbrıslı Türkler daha güvenli yerlere göç etmek zorunda kaldılar. Dolayısıyla mülkiyet sorunu 1963 çatışmaları ile ortaya çıkan, 1974 Barış Harekatı ile de büyüyen bir sorundur.

Mülkiye Sorununun Büyümesi

Mülkiyet sorununun büyük bir sorun haline gelmesinin esas sebebi Rum nüfusun ağırlıklı olarak şu an Kuzey Kıbrıs olarak bilinen kesimde, Türk nüfusun ise daha çok Güney Kıbrıs olarak anılan bölgede yaşıyor olmasıydı. 1974 sonrası yapılan nüfus mübadelesi antlaşması sonrası 120.000 kadar Kıbrıslı Rum, 65.000 kadar da Kıbrıslı Türk yerlerini terk etmek zorunda kaldılar. Göç sonrasında Türk tarafının Güney’den göç etmek zorunda kalan Kıbrıslı Türklere Güney’de kalan mallarına karşılık olarak eşdeğer mal vermesi mülkiyet sorununun farklı bir boyut kazanmasına neden oldu. Çünkü eşdeğer tespitleri yapılırken, göç etmek zorunda kalan bazı insanlar mallarının tapularını alamadılar. Bu yüzden de ispat yapamadılar. Siyasi sebeplerle bazılarına hakkettiğinden fazla mal verilmesi bazılarına ise verilmemesi de ayrı bir sorun yarattı. Bir kısım insanlar ise çeşitli nedenlerden dolayı eşdeğer karşılığında mal almayı kabul etmedi. Ayrıca elinde eşdeğeri olan insanlara 15 yıldır müzakereler gerekçe gösterilerek, kaynak paketleri ilan edilmediği için Güneydeki mallarının karşılığı verilmemiştir ve bu insanlar hala daha devletten alacaklı durumdadır.

1998’de CTP-DP hükümeti döneminde yapılan bir yasa değişikliği ile eşdeğeri olmayan Güney göçmenleri ile Türkiye’den 31 Temmuz 1982’den önce iskan edilen göçmenlere verilen tahsislerin tapuya dönüştürülmesi mülkiyet sorununda yeni bir aşamaya geçilmesine yol açtı. Çünkü Güney ve Türkiye göçmenlerine tapu verilmesi, doğal olarak insanların bu mallarına sahip çıkmalarına ve yatırımlarını bunlar üzerine yapmalarına neden oldu. Bu insanların Güney’de kalan malları ise yıllardır bakımsız kaldığı için neredeyse kullanılmaz hale geldiler. Ancak Türk tarafı Rum mallarına tapu verdiği için Türkler, Rum malları üzerine daha fazla yatırım yaptılar. Bu da mülkiyet sorununda ayrı bir dengesizliğe yol açmıştır.

Güney göçmenlerinin bir kısmı ise Kuzey Kıbrıs’ta eşdeğer mal aldıktan sonra, Güneydeki mallarını satarak ek bir gelir sağlamıştır. Doğal olarak bir çözüm durumunda bu insanlar tüm mallarını kaybetme riski ile karşı karşıyadır.

Türkiye Göçmenlerinin Durumu

Türkiye Göçmenlerinin bir kısmı da Türkiye’deki mallarını gelmeden önce ya da geldikten sonra sattığı için çözüm durumunda benzer bir sorun ile karşı karşıya kalacaklar. Türkiye göçmenlerinin bir kısmının mallarına ise devlet farklı gerekçeler ile el koydu. Benim ailemde bu sorunu yaşayanlardandır. Doğal olarak mülkiyet sorunu sadece Kıbrıs’taki taşınmaz mallar ile sınırlı bir sorun değildir.

Türkiye göçmenleri, devlet tarafından getirildikleri için çözüm sürecinde uğrayacakları zararların da devlet tarafından karşılanması gerekir. Çünkü çözümün getireceği mali yükü halkın kaldırabilmesi imkânsızdır. Yunanistan ve Güney Kıbrıs’taki ekonomik krizi dikkate aldığımızda, ekonomik yükü taşımalarının mümkün olmadığı açıktır. Türkiye’nin KKTC’ye yaptığı katkılar zaten KKTC’nin bütçesini aşan katkılardır ve yeni bir ekonomik yük altına girmek istemeyecektir. Bundan dolayı da, çözümün mali yükünün, uluslararası destek ile aşılması gerekecektir.

Kıbrıs’taki mülkiyet sorununu devlete ait taşınmaz mallar, şahıslara ait taşınmaz mallar, vakıflara ait taşınmaz mallar, kurum ve kuruluşlara ait taşınmaz mallar ve hali araziler olarak sınıflandırabiliriz. Özel şahıslara ait malların bir kısmı ise yabancılara ait mallardır. Maraş’taki malların bir kısmı böyledir. Ancak bunların oranını veren bir bilgiye rastlayamadım. Kurum ve kuruluşlara ait mal oranları ile ilgili de bir bilgiye rastlayamadım.

Vakıflara ait mallar ise özellikle Güney Kıbrıs’ta kaldığı için, Türk tarafının en güçlü dayanağıdır. Çünkü Müslüman nüfusun büyük Kısmı Güney’de yaşadığı için vakıf mallarının çoğu da Güney’de kaldı. Bu malların bir kısmına devlet el koymuş bir kısmı ise usulsüz olarak şahıslara devredilmiştir. Bildiğim kadarıyla Müslümanlara ait vakıf mallarının miktarı hala daha tam olarak bilinmemektedir ve bu konuda sağlıklı bir çalışma yapılmamıştır.

Kurum ve kuruluşlara ait mallar ise devlet kurumları ve özel kuruluşlara ait mallardır. Bu mallardan devlet kurumlarına ait olanlara Türk tarafı da ortaktır. Dolayısıyla devlete ve devlet kurumlarına ait ortak malların oranlarının da tam olarak tespit edilmesi gerekir.

Türk Mallarının Miktarı

Annan Raporunda Türk tarafına ait tapulu malların oranı % 13 civarında gösterilmiştir. Türk tarafı kendine ait mülkiyeti ise 29+1 olarak yani yaklaşık % 30 olarak hesaplamaktadır. Rum tarafı da bu oranları kabul etmiş gözükmektedir. Türk tarafının Taşınmaz Mal Komisyonu aracığı ile satın aldığı malları da hesaplarsak, Türk tarafının sahip olduğu mülkiyetin % 34 civarında olduğu sonucu çıkmaktadır. Bunların % 13 kadarı tapulu, % 16’sı devlet ve devlet kurumlarına ait ortak mallar % 4 civarında olanlar ise Mal Tazmin komisyonları tarafından satın alınan mallardır.

Bu hesaplamalara göre Türk tarafı için mülkiyet ile ilgili fazla bir sorun gözükmemektedir. Çünkü Türk tarafının elindeki taşınmaz malların oranı % 36’dır ve hukuken sahip olması gereken malların oranına yakındır. Bu rakamlara göre Rumlara mal iadesi yapılacaksa, bu % 2 lik bir rakama yakın bir iade olacaktır ve sınır bölgelerinde yapılacak bir düzenleme ile yeni göç dalgalarına sebep olmadan bu sorun halledilebilir. Tabii ki bu benim verdiğim rakamlar çeşitli dönemlerde, farklı kaynaklarda yazılmış rakamlardır. Bu rakamların doğrusunu yetkililerin açıklayarak halkı bilgilendirmesi gerekir. Çünkü sağlıklı bir çözüm için önce doğru bilgiye ve de şeffaf bir sürece ihtiyaç vardır.

Şüphesiz herkesin hakkının korunduğu sürdürülebilir bir çözüm olursa, bu herkesin faydasına olur. Ancak birilerine çıkar sağlarken, çözümün faturası yaşam mücadelesi veren halka yüklenirse, bu çözüm adil bir çözüm değil birilerine rant sağlamaya yönelik bir çözüm olur. Şüphesiz ki her insanın malı ve emeği kutsaldır ve korunması gerekir. Ancak birilerinin hatalarının masum insanlara fatura edilmesi de şüphesiz kabul edilebilir bir şey değildir. Sonuçta askeri darbe yapıp Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yıkılmasına sebep olan Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum kesimidir. Bu darbe başarılı olmuş olsaydı, her iki taraf da büyük ihtimal çok daha büyük kayıplara uğrayacaktı.

Yusuf

Aşk, Sevgi ve Cinayet

Aşk, Sevgi ve Cinayet

İnsanlık tarihine baktığımızda, yaşamın temel motivasyon kaynaklarından birisinin aşk, diğerinin ise savaş olduğunu görürüz. Bu yüzden de sinema ve sanatın en fazla ilgi gören temaları savaş ve aşktır. İnsanlar bu duygu hallerine çok fazla ilgi göstermelerine rağmen aşk ve savaşın hayatımızda neden bu kadar önemli bir yet tuttuğu ve hayatımızı nasıl etkilediği üzerinde yeteri kadar düşünmemektedir. Daha önceki bir yazımda savaş konusunu ele aldığım için, bu yazımda daha çok aşk ve sevgi üzerinde duracağım.

Dini metinlere de baktığımızda ilahi aşk ve cihadın inancın en temel unsurlarından kabul edildiğini görürüz. Nadir de olsa bazı felsefeciler ve tasavvufçular aşkın mı yoksa sevginin mi daha üstün olduğunu tartışmışlardır. Sevginin aşktan daha üstün olduğunu savunanlar, aşkın bilinçsiz bir duygu hali olduğunu, sevginin ise içinde bilincin de olduğunu; bu özelliği ile de aşktan daha üstün bir duygu hali olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu görüş özellikle felsefeciler tarafından savunulmuştur. Çünkü felsefecilerin büyük çoğunluğu için düşünce duygudan daha üstündür. Aristo ve Gazali bu görüşte olanlardandır. İbn i Arabi, Mevlana gibi tasavvufçular ise aşkın esas olduğunu ileri sürerek ilahi aşkı inançlarının temeline koymuşlardır. Kuran-i Kerim’e baktığımızda ilahi sevginden bahsettiğini; ancak ilahi aşktan bahsetmediğini görürüz. Bu, İslam inancında bilinçli bir sevgi halinin esas alındığı; dolayısıyla da felsefecilerin görüşüne daha yakın bir anlayışı desteklediği anlamına gelmektedir.

Aşk insanların sevgiye yükledikleri, bilinçsiz ve aşırı bir değeri ifade eder. Her nedense de insanlar aşırılıklara özel ilgi duymaktadır. Ancak aşırılıkların toplum ve insan hayatına olumlu etkiden çok olumsuz etki yaptığı aşikardır. Nitekim hiçbir aşk uzun sürmemektedir. Çünkü aşkın yarattığı yoğun duygu hali insanı hem ruhen hem de bedenen yorar. Bu yüzden sağlıklı bir aşk halinin varacağı son nokta, bilinçli bir sevgi hali olmalıdır.

Bilinçli bir sevgi haline dönüşmeyen aşklar, insanı ya hasta eder, ya süründürür ya da öldürür. Bu ise insan yaşamında arzulan, aşktan da beklenilen bir şey değildir. Toplumumuzda da bilinçsizce empoze edilen aşk halleri, özellikle gençlerimizi, insan gerçeğinden uzak bir aşk hayaline sürüklemektedir. Bu hayal hali doğal olarak, gerçek bir aşkı yaşamayı da engellemektedir. Çünkü empoze edilen aşk halleri, ne erkeğin ne de kadının yaratılışına ve gerçeğine uygun değildir. Bu yüzden de aşk diye empoze edilen şeyler, zamanla ihtiraslara hatta cinayetlere dönüşmektedir. Geçen gün bir astsubayın gece kulüplerinde çalışan bir kadını öldürdükten sonra cinayet gerekçesi olarak: “aşıktım, öldürdüm” açıklaması bu çarpık anlayışın bir yansımasıdır. Bu çarpık aşk anlayışı “ya benimsin ya toprağın” söylemiyle toplumun bilinç arkasında da yer etmiştir. Bu tür aşk veya sevgi anlayışları, sevgiliyi, sevenin malı ya da arzularının nesnesi haline getirdiği için, aşktan öte kişinin ihtiras halini ifade eder.

Birçok ülkede yaşanan namus cinayetleri de, bu çarpık aşk ya da sevgi anlayışının yansımalarıdır. Bilinçli bir sevgi hali yaşayan insan için, sevgi, sevgili için güven, saygı ve korumadır. Sevdiğine korku salan ya da zulmeden birisinin aşktan ya da sevgiden bahsetmesi mümkün değildir. Çünkü seven insan, sevdiğine zarar vermez. Eğer bir insan birisini sevdiğini iddia ediyor ve ona zarar veriyorsa, bu insan aslında sevgilisini değil, kendi egosunu sevmektedir. Kendi egosunu sevdiği için de, sevdiği insana kendi zevk ve arzuları için her türlü zararı verebilmektedir. İnsanın sevgilisine acı çektirmesi ya da öldürmesi, aslında insanın sevgiyi de yok etmesi demektir. Çünkü sevgi adına nefreti yaşamak ve yaşatmak, sevgiye yapılacak en büyük haksızlıktır.

Hz. Muhammed’den nakledildiğine göre, arkadaşlarından birisi, kendisine gelip eşinin erkeklerden gelen hiçbir teklifi reddetmediğini şikâyet edince, Hz. Muhammed ona, onu boşaması tavsiyesinde bulunur. Adam bu sefer de, eşini sevdiğini ve onu kaybederse rahatsız olacağını söyleyince, Hz. Muhammed ona, onunla yaşaması tavsiyesinde bulunur (Şafi, Musned, s. 89).

Nitekim Hz. Muhammet’in eşinin kendisini aldattığı söylentileri ortaya atılınca, Hz. Muhammet eşinin, canına kıymamış aksine, onu rencide etmeyecek bir yol izleyerek, konunun soruşturulmasını istemiştir. Daha sonra, eşine atılan iftiranın oraya çıkması ile de eşi ile birlikteliğini devam ettirmiştir. Kuran-i Kerim’de detayları ile anlatılan bu olay (Kuran-i Kerim, Nur 24/11), Müslümanların yanlış ayıp ve ahlak anlayışları sebebiyle, üzerinde yeteri kadar durulamamış; dolayısıyla da namus cinayetlerinin kökeninin dini inançlar olduğu zannedilmiştir. Hâlbuki tam aksine İslam inancı, namus cinayetlerine karşıdır. Dolayısıyla bu tür cinayetlerin din ya da ahlak adına savunulması, hem dine hem de insani değerlere haksızlıktır. Sevgi hayat verirse, sevgiliyi korursa sevgidir. Aşk da ayni şekilde, insanı yüceltir, sevgilinin hak ve hukukuna saygıya dönüşürse aşktır. Aksi takdirde ihtiras ve zulümden öte bir şey değildir.

yusuf

Türk-Rum Dost ve Düşmanlığı

Türk-Rum Dost ve Düşmanlığı

Geçmiçte Osmalı devleti çatısı altında belli dönemlerde Türk-Yunan dostluğu yaşanmış olsa da, bugünün şartları içinde siyasi olarak Türk-Yunan dostluğu yoktur; sadece bireysel dostluklar vardır. Siyasi Türk-Yunan dostluğu denilen şey bugünkü konjonktürde sadece diplomatik bir taktiktir. Türk-Yunan siyasi dostluğunun oluşması demek; binlerce yıllık savaşlar üzerine kurulu Türk-Yunan tarihinin yeni baştan yazılması demektir.

Tabii ki tarihi yeniden yazmak da tek başına yeterli değildir. Çünkü bir de yazılan tarihe insanları inandırmak gerekir. Resmi tarih anlayışımıza göre Türkler Orta Asya’dan gelerek Anadolu topraklarını kendilerine vatan edindiler. Bu anlayışa göre Türklerin Anadolu’daki varlığı, çok geç dönemlerde ortaya çıkmıştır. İngiliz Kraliyet tarihçisi Gibbon’a göre ise Anadolu’da yaşayan halklar din değiştirerek Anadolu Türklüğünü var ettiler.

Türk milliyetçiliğinin babalarından sayılan Kaşgarlı Mahmud ve İslam tarihçilerinin görüşüne göre ise Türk kimliğinin ilk ortaya çıkışı Güney Doğu Anadolu’dadır. Bu görüşe göre Türkler ile Kürtler aynı coğrafyada ortaya çıktılar ve Türklerin Anadolu’daki varlığı Kürt ve Rum varlığından daha eskidir. Bazı İslami kaynaklara göre ise Türkler ile Rumlar Nuh’un oğlu Yafes’in soyundan gelirler. Bir başka görüşe göre ise Türkler Zeus’un soyundan gelirler. Türk kimliğinin ortaya çıkışı ile ilgili oldukça farklı görüşler de bulunmaktadır.

Bu görüşlerin herbiri farklı coğrafyalarda bulunan Türk varlığıyla ilgili, ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi şartlara göre ortaya çıkmıştır. Siyasi, ekonomik ve kültürel yapı değiştikçe, tüm kimliklerde olduğu gibi Türk kimliğinin siyasi ve kültürel tanımlaması da değişmektedir. Bunun canlı bir örneğini Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girişi sürecinde yaşıyoruz. Çünkü Türkiye’nin AB’ye girmesi sürecine bağlı olarak yeni bir Avrupa Türklüğü kimliği tanımlaması fikri ortaya çıkmaya başlamıştır. Buna bağlı olarak da Anadolu Türklüğünün siyasi, ekonomik ve kültürel parametreleri bu yeni şartlara göre yeniden belirlenmeye başlamıştır. Bu süreç doğal olarak 1800’ler ortaya çıkan ve Türk düşmanlığı üzerine kurulu olan Yunan milliyetçiliği ve Helenizm’inin de yeniden sorgulanmasını zorunlu hale getirecektir. Çünkü Yunanistan’ın, Türkiye’nin AB sürecini, kendi tarihi ihtiras ve çıkarları doğrultusunda bir fırsat olarak değerlendirerek kullanmaya çalışması; doğal olarak Yunan kimliği ve tarihinin de yeniden yapılandırılması fikrinin ortaya çıkmasına yol açacaktır.

Yunan milliyetçiliğinin siyasi parametrelerinin değişmemesi halinde, buna bağlı olarak Avrupa Türklüğü bilinci yerine; bunun tam tersi olan Avrupa Karşıtlığı şeklinde bir Türklük anlayışının gelişmesi kaçınılmaz olacaktır. Doğal olarak Avrupa Birliği ülkeleri, Avrupa Birliği’nin tümünün kaderini etkileyecek olan Türkiye’nin üyeliği ile Yunanistan’ın, üyelik sürecinden doğan fırsatçılığı arasında bir tercih yapmak zorunda kalacaklardır. Bu süreçteki gelişmeler, ayni şekilde Kuzey ve Güney Kıbrıs halkları arasındaki ilişkileri de belirleyecektir. Çünkü Anavatanlar arasındaki ilişkilerin seyri doğal olarak Kuzey ve Güney Kıbrıs arasındaki ilişkilerin seyrini de belirlemektedir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, iki ülke arasındaki gizli düşmanlığı doğuran vatandaşlar değil, politikacılardır. Esasen insanlık tüm farklı dil, din renk ve inançlarına rağmen tek bir ailedir. İster yaratış teorisine inanılsın, ister evrimci teoriye inanılsın sonuçta insanlığın tek bir atası vardır. Bu itibarla da, insan olma kimliği tüm kimliklerin üzerinde bir değer taşır. Bu yüzden de Türkler ile Rumlar arasındaki siyasi rekabeti insani ilişkileri bozacak düşmanlıklara dönüştürmemeye, ama reel politik rekabeti de gözardı etmemeye dikkat edilmelidir.

Yusuf

Milliyetçilik

Milliyetçilik

Günümüzde milliyet ağırlıklı olarak doğum yerleri ve aile üzerinden belirlenmeye çalışılmaktadır. İnsanlar anne-babaları ve doğum yerlerini kendileri seçemeyeceklerine göre, insanları doğum yerleri ya da ailelerinden dolayı ayrıcalıklı ya da düşman saymaya ne kadar hakkımız var? Doğduğumuz coğrafya ve ailenin yaşamımız üzerindeki etkisi ne olmalıdır? Millet olmak ile milliyetçi olmak arasında nasıl bir ilişki vardır? Bu soruların cevapları, millete ve milliyetçiliğe bakış açımıza göre değişmektedir.

Milliyetçiliği, çatışmacı ve uzlaşmacı milliyetçilik olarak ikiye ayırmak gerekir. Çatışmacı milliyetçilik genel olarak bir grubun psikolojik tatmini ve menfaatini korumak üzerine kurulu olan milliyetçiliktir. Bu tür milliyetçiliği sahiplenenleri iki farklı gruba ayırmak mümkündür. Bunlardan birinci avam (halk) tabakası; ikincisi ise havas (seçkinler) tabakasıdır. Milliyetçiliği sahiplenenler incelendiğinde ağırlıklı olarak yaşamlarını duygusal bir zeminde sürdürmeye çalışan insanlar olduklarını görürüz. Bu tür insanlar kendi varlık ve kimlikleri ile ilgili düşüncelerini oluşturamadıkları için giydirme kimliklerle yaşarlar. Bugün KKTC’de yaşanan Türkiyeli ve Kıbrıslı ayırımcılığının arkasında da bu sorun bulunmaktadır.

Havas (seçkinler) tabakasını oluşturan milliyetçilerin profilleri incelendiğinde bunların siyasi ve ekonomik çıkarları örtüşen insanlar oldukları görülür. Bu insanlar her zaman avam tabakasına göre daha iyi koşullara ve imkânlara sahiplerdir. Seçkinler de kendi içlerinde iki grupturlar. Bu gruplardan birincisi, milliyetçiliği avam gibi duygusal bir tatmin ve kimliğin ifadesi için bir araç; ikincisi ise siyasi bir güç ve araç olarak görürler. Milliyetçiliği siyasi bir güç ve araç olarak görenler, avam tabakasını siyasi bir arka bahçe olarak gördükleri için bazen milliyetçiliği ırkçılığa dönüştürüp sivil bir askeri darbe mantığı ile hareket ederler. Bunun için de sürekli olarak etraflarının düşmanlarla çevrili, kendileri ve atalarının sütten çıkma ak kaşık olduğu, devlet kurucularının kutsallığının ne pahasına olursa olsun korunması gerektiğinin propagandasını yaparlar. Bu propagandalarında iş gücü olarak da avam tabakasını kullanarak kendilerini ve çıkarlarını güvence altına almaya çalışırlar. Aslında bu sorun sadece milliyetçilikle alakalı bir sorun değildir. Bu sorun, katılımcılığı ve paylaşımcılığı kabul etmeyen tüm ideoloji ve inançların taraftarlarıyla yaşanan ortak bir sorundur.

Uzlaşmacı milliyetçilik ise çatışmayı değil insanın kültürü, dili, dini ya da ideolojisi ile katılmış olduğu toplumun değerlerini paylaşmasını öngörür. Bu anlayışa göre etnik kökenden çok katılımcı kişinin değerleri ile katılmış olduğu toplumun değerleri önemlidir. Bu anlayışla hareket edenler bir topluma katılırken kendi kişilikleri ile toplumun değerleri arasında fazla çatışma yaşamazlar. Ancak toplum içinde bulunan farklı değerler, değerler arası bir çatışma ya da rekabete dönüşürse, kişinin millet içinde edindiği yer ile paylaştığı değerler yüzünden bir çatışmanın içerisine düşmesi muhtemeldir.

Aynı milliyeti paylaşan insanların ideolojik ya da dini sebeplerden dolayı bir birleriyle çatışmaya sürüklenmelerinin ana sebeplerinden birisi budur. Bireyler sahip oldukları değerler ile içinde yaşadıkları toplumun değerlerini uzlaştıramadıkları zaman, topluma uyum sorunu yaşamaya başlarlar. Uzlaşmacı milliyetçilik, kişinin sahip olduğu değerleri başkalarını ötekileştirmek için değil; topluma katılmak ve paylaşmak için bir araç olarak gördüğü için bu sorunun aşılmasına büyük katkı sağlar. Bu anlayışa göre milli kimlik ve değerler sabit değerler üzerine değil; paylaşılan değerler üzerine kuruludur. Doğal olarak paylaşılan değerler katılım ve paylaşıma bağlı olarak karşılıklı etkileşimle değişime uğradığı için milli kimliğin tanımı ve içeriği de zamanla değişmektedir. Bunun bir sonucu olarak da bugün korumak için mücadele verdiğimiz birçok değeri değişen şartalar sebebiyle yarın değiştirmek için mücadele verebiliriz. Kıbrıslılık-Türkiyelilik söylemlerinin geleceği de böyle bir sürece tabidir.

yusuf

Türkler ile Kürtler

Türkler ile Kürtler

İslam tarihçilerine göre Türklerin Orta Asya’ya göçü Doğu Anadolu’dan başlamıştır. Nuh’un oğlu Yaves’in oğlu olan Türk tufan sonrası Şırnak il sınırları içerisinde kalan Hestan denilen bölgesine yerleşir ve onun çocukları oradan Orta Asya’ya kadar devam eden bir göç serüvenine başlarlar. Bu anlayış sebebiyledir ki Kürtler Osmanlı devletinin en sadık tebaasından kabul edildiler. Başbakan Erdoğan’ın Çanakkale şehitlerini anarken yaptığı konuşmalar bunun sinyalini vermektedir. Kürtlerin Kurtuluş Savaşı esnasında Osmanlı Hanedanlığının yanında yer almaları ve hilafetin devamından yana olmaları Cumhuriyetin kuruluşu sürecinde siyasi yapıdan dışlanmalarına yol açtı. Bu durum Şeyh Said isyanı ile birlikte iyice su yüzüne çıktı.

Dünya savaşları sonrası, yenilen taraflarla birlikte olan devletler ve halklar sürecin bir gereği olarak bölünerek iç istikrarsızlığa mahkûm edildiler. Almanya, Kore ve Kıbrıs’ın bölünmesi bu sürecin bir devamı olarak ortaya çıktı. Zamanla değişen ekonomik ve siyasi dinamikler bu eski stratejinin yavaş yavaş değişime uğrayarak bölünmelerin tekrar birlikteliklere dönüşmesini yol açtı. Bunun en açık örneği Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesidir. Ancak hala daha bölünmelerin etkisi Kıbrıs dahil, bir çok ülkede devam etmektedir. Bu süreç içerisinde Türkiye’nin de bölünmesini arzulayan güçler PKK’yı var ettiler. Ancak Türkiye’nin stratejik ve tarihi tecrübesi ile bu coğrafyadaki istikrar için taşıdığı önem bunun başarılmasını engellemiştir. Bunda Türkiye’nin NATO’da olması ve AB katılım sürecinin de önemli bir etkisi olmuştur.

Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecinin ciddi bir aşamaya gelmesi doğal olarak Türkiye’ye karşı bir koz olarak kullanılan PKK’nın tasfiyesini zorunlu bir hale getirdi. Bu yüzden de bu yeni süreçte Fransa dahil Avrupa ülkeleri PKK’nın tasfiye edilme sürecine destek vermeye başladılar. Bu açıdan bakıldığında Avrupa Ülkeleri’nin stratejik planlarını çizenlerin PKK kozunu artık Türkiye’ye karşı kullanmama yönünde yeni bir strateji geliştirdikleri anlaşılmaktadır. Abdullah Öcalan’ın mektubunun Avrupa ülkelerine de gönderilmesi, bu süreçte AB ülkeleri stratejisyenlerinin etkili olduğunu ortaya koymaktadır.

PKK’nın tasfiyesi doğal olarak Kürt sorununun rafa kaldırarak yerini demokrasi sorununun almasını sağlayacak ve bu yeni süreçte hem Türkler hem Kürtler ülke demokrasisinin gelişmesi için neler yapılabilecekleri üzerine kafa yormaya başlayacaktır. Bu sürecin sonunda yeni anayasa ile temel hak ve hürriyetlerin güvence altına alınması sağlanabilirse, Türkiye’nin iç istikrarı sağlanacak ve coğrafyadaki etkisi daha da artacaktır.

PKK Orta Doğu’daki istikrarsızlığın önemli bir unsurudur. Amerika Başkanı Obama’nın İsrail ve Filistin ziyareti sonrası Türkiye’deki süreci destekleyici açıklamalar yapması, PKK’nın gerçekten tasfiye edileceğine dair güçlü bir mesajdır. PKK’nın tasfiyesi zamanla Orta Doğu’daki rollerin yeniden belirlenmesine yol açacaktır. Suriye’de bir caminin bombalanması sonrası İsrail’in Türkiye’den Mavi Marmara baskını sebebiyle özür dileyerek, şehit yakınlarına tazminat ödemeyi kabul etmesi, bunun sinyalini vermektedir. Arap Baharı olarak nitelenen değişim sürecinin varacağı son noktanın ne olacağı belli olmamakla birlikte, bu bölgenin barış ve istikrara ihtiyaç duyduğundan hiç kuşku yoktur. Bu barışın olabilmesi için de uluslararası siyaseti etkileyen sermaye gruplarının barışa dayalı ortak bir menfaat planı geliştirmelerine ihtiyaç vardı. Böyle bir projenin başarılması, bu coğrafyada rekabet eden tüm farklı güçlerin menfaatine olacaktır. Umarım yaşanan bunca acı tecrübe, bunun yapılması için yeterli bir sinyal olarak algılanır.

Türkiye’nin istikrara kavuşması uzun vadede Orta Doğu’nun da istikrarı için bir fırsat olacaktır. Orta Doğu’nun istikrara kavuşması ise petrol ve gaz dâhil doğal kaynakların daha etkili olarak kullanılmasını sağlayacaktır. Bu durumda riskler azalacağı için petrol ve gaz fiyatlarının maliyeti de düşecektir. Bu ise hem bölge ülkeleri hem de teknolojileri ile bu ülkelere yatırım yapan ülkelerin işlerini kolaylaştıracaktır. Bunun başarılabilmesi için ise insan hak ve hürriyetlerini esas alan yeni politikaların geliştirilmesine ihtiyaç vardır. Bunun için de sivil inisiyatif ve akademik kuruluşların sürece öncülük etmesi gerekmektedir. Özellikle dini hassasiyetlerin üst düzeyde olduğu bu coğrafyada, din adamlarına ve bu alanda öğretim veren kurumlara büyük bir sorumluluk düşmektedir. Özellikle akademik ortak çalışmalar, siyasi ve kültürel temelde oluşan sorunların çözümü için gerekli anlayışın oluşmasını sağlayacaktır. Bunun başarılabilmesi için de ulusal ve uluslararası kuruluşların fonlar ayırarak sürece hem ekonomik hem de siyasi destek vermeleri gerekmektedir.

Dinsizler ve Dindarlar

Dinsizler ve Dindarlar

Günümüzde, dindarlık ve dinsizlik kavramları, bireylerin inanç ya da inançsızlık hallerini ifade etmekten çok, siyasi ve ideolojik tercihlerini ifade eder hale gelmiştir. Din adına yaşanan tartışmaların makul bir düzeyde yürütülememesinin esas sebebi de budur. Çünkü siyaset makul olanı değil, aktüel değeri olanı esas alır. Bundan dolayıdır ki, siyasetçiler bazen dindarlığın bazen de din karşıtlığının savunuculuğunu yapabilmektedir. Bu çelişkiyi görenler ise bunu gerekçe göstererek dine ve dini olan her şeye karşı çıkmaktadır.

Bunların iddia ettiğine göre, din ve inançların olmaması durumunda siyasetin istismar alanı da ortadan kalkacağından, savaşlar da bitecektir. Ancak bu iddiayı tarihi gerçekler doğrulamamaktadır. Bolşeviklerin ve Fransız idealistlerinin kendi kafalarında oluşturdukları yüksek idealler için giriştikleri katliamlar, Alman faşizminin arka planında yatan ırka dayalı kutsalların yol açtığı düşmanlıklar din olmadan da düşmanlık ve savaşların var olacağını göstermektedir. Ayrıca günümüzde kapitalizm ve komünizm arasındaki rekabetin yarattığı çatışmanın, dinleri araçsallaştırarak milli politikaların ayrılmaz bir parçası haline getirdiğini unutmamak lazım. Bu yüzden yaşadığımız çağdaki dindarlık taraftarlığı ile karşıtlığının en önemli sebeplerinden birisi de kapitalizm ve sosyalizm arasındaki rekabet oluşturmaktadır.

Amerika’nın, ağırlıklı olarak Avrupa’dan göç eden dindarlar tarafından kurulmuş olan bir sisteme sahip olması, doğal olarak Rusya’nın din politikalarını etkilemiştir ve etkilemeye devam etmektedir. İran ile Rusya arasındaki siyasi işbirliği ile ABD ve İsrail arasındaki siyasi işbirliğini bu bağlamda da değerlendirmek lazımdır. Normal şartlarda Rusya’nın İran’a hiçbir şekilde destek vermemesi gerekir. Ancak İran’ın ABD politikalarına karşı olan duruşu, Rusya ile İran arasındaki ilişkilerin seyrini değiştirmektedir. Dolayısıyla da çağımızdaki dindarlık ve dindarlık karşıtlığı gibi söylemelerin, tarihsel olduğu kadar siyasi temellerinin de olduğunu görmek gerekir.

ABD’de etkili olan Evangelist Hristiyanlar, Yahudilere karşı tarihi kökenleri Roma dönemine dayanan tarihi bir düşmanlık taşırlar. Ancak değişen dünya şartları, siyasi işbirliklerini öne çıkardığı için bu tarihi düşmanlık geriye itilerek, stratejik işbirlikleri öne çıkarılmaktadır. Uluslararası arenada zaman zaman gündeme gele din eksenli provokatif söylem ve eylemlerin arka planında da bu tür siyasi ve stratejik işbirliği ilişkileri yatmaktadır.

Günlük hayatımızda yer alan dindarlık ve dinsizlik tartışmalarının da salt doğruyu bulma adına yapıldığını söylemek oldukça güçtür. Çünkü insanlık idealleri adına dine karşı çıkanların büyük bir bölümü de din karşıtlığını siyasi ve ekonomik bir ranta dönüştürdüler. Bu yüzdendir ki, KKTC’de Müslümanlığı potansiyel tehdit olarak göstermeye çalışanların büyük bir çoğunluğu, Müslümanlara ait vakıf mallarını usulsüz ve ahlaksız bir şekilde yağmalayabilmektedir. Her nedense, Rumların mallarının iade edilmemesini ahlaksızlık ve işgal olarak değerlendirenler de, insanların hayır olsun diye vakfettikleri malların yağmalanmasına ses çıkarmamakta; aksine bunu teşvik etmektedirler. Bu durum ahlakın dahi politikleştiğini göstermektedir.

Bazıları, İslam dininin zamanının geçtiği ve ondan kurtulmak için ona ait olan her şeyin yağmalanması gerektiğini düşünebilirler. Bu anlayışa göre Yahudilik ve Hristiyanlık çok daha eski şeriatlara sahip olduğu için, onların mallarını yağmalamak daha da serbest olmalıdır. Bu tür söylemler haksız kazanç için düşmanlık politikası üretmekten öte bir anlam taşımamaktadır. Çünkü dindarlık da dinsizlik de sonuç itibari ile bireyler için birer yaşam biçimi tercihidir ve herkesin kendi yaşamı ile ilgili karar verme hakkı ile birlikte, ürettiği maddi ve manevi değerleri koruma ve kullanma hakkı vardır. Dolayısıyla devlet otoritesini kullananların bu otoriteyi ister inanç olsun ister inançsızlık olsun, hiçbir gerekçe ile baskıya ve haksız kazanç sağlamaya yönelik bir eyleme dönüştürmemeleri gerekir. Aksi takdirde, dinsizlik de bir yaşam algısı ve tarzı olmaktan çıkarak politik bir söyleme dönüşür. Bu durumda dinsizlik ve siyasi dindarlık arasında hiçbir fark kalmamış olur.

Kuran-i Kerim’e baktığımızda, ilahi iradenin inanç ve inançsızlık arasındaki tercihe müdahale etmediğini görürüz. Bir ayet-i kerimede: “Eğer Allah dileseydi, yeryüzündeki herkes iman ederdi” denilmektedir. Demek ki, inanç ve inançsızlık ilahi iradenin zorlaması ile değil bireysel tercihlerle ortaya çıkmaktadır ve herkesin kendi tercihine göre yaşama hakkına saygı duyulmalıdır.

Yusuf Suiçmez

CTP-UBP Koalisyonu Hükümeti

CTP-UBP Koalisyonu Hükümeti

Edindiğim bilgiye göre, CTP ve UBP’nin ileri gelenleri ana konularda anlaşmış ve hafta içinde yeni koalisyon hükümetini açıklayacaklarmış. Aslında bu senaryo uzun zamandır seslendiriliyordu; ancak birtürlü gerçekleştirilemiyordu. Dolayısıyla bu gelişme KKTC siyasi tarihinde çok önemli gelişmelere yol açacaktır.

Şüphesiz demokratik bir sistemde halkın iradesini temsil eden en zıt partilerin de ortak hükümet kurmaları gayet doğaldır. Ancak bu gelişme, kafalarda bazı soru işaretlerinin doğmasına neden olmuştur. Şöyle ki, zaten mevcut bir hükümet vardı; o halde kim ve neden yeni bir hükümete ihtiyaç duydu?

Kimilerine göre CTP-UBP hükümeti Türkiye’nin isteği, hata dayatmasıymış. Bu bilgiyi doğru kabul edersek, o zaman hükümet programında Türkiye’nin isteklerinden olan özelleştirmenin niye olmadığını sorgulamak gerekir. Sayın Serdar Denktaş’ın son dönemlerde özellikle TC Yardım Heyeti ile ilgili söylemlerinin Türkiye kanadında bazı rahatsızlıklar yarattığı bilinmektedir. Ancak, Türkiye kanadında rahatsızlık yaratan söylemler sadece Serdar Denktaş’ın söylemleri değildir. Ayrıca bu tür söylemler sadece Serdar Denktaş’a da ait değildir. Dolayısıyla da Serdar Denktaş’ın önce Başbakan Yardımcılığı sonra da hükümetten atılmasının tek gerekçesi bu olmasa gerek. O halde bu hükümeti kimin ve neden istediğinin, demokrasi kültürünün gelişmesi bağlamında sorgulanmasına ihtiyaç vardır.

Serdar Denktaş’ın muhalefete geçmesi ile bence bazı üstü kapalı şeyler daha da açık hale gelip kamuoyunda tartışılacaktır. Bu tartışmalar Denktaş ile yeni hükümeti kamuoyu önünde ya daha güçlü ya da daha zayıf hale düşürecektir.

Konuyu CTP kanadından değerlendirdiğimizde, aslında UBP ortaklığında, DP ortaklığındakinden fazla bir şey kaybettiğini söylemek zordur. Dolayısıyla da CTP açısından eleştirilebilecek tek şey, solun ideolojik söylemlerine sahip çıkılmamış olmasıdır. Bu eleştiri pek fazla etkili olmayacaktır. Çünkü önceki hükümetin kurulduğu DP ile de zaten ideolojik olarak aynı çizgide değildiler.

Konuyu UBP açısından ele aldığımızda, aynı şekilde en fazla eleştirileceği yön ideolojik söylemlerine sahip çıkmamış olması olacaktır. Ancak hükümete girmiş olmanın getireceği bazı avantajlar ile bu eleştiriler kısmen de olsa etkisini kaybedecektir.

UBP’nin özellikle dış politikada CTP ile büyük oranda fikir ayrılığına düştüğü gerçeğini dikkate aldığımızda, bu koalisyonun çözüm sürecine girilmesi durumunda devam etmesinin oldukça güç olacağı ileri sürülmektedir. Ancak gerçek anlamda bir çözüm olacaksa, bu çözümün sağlanması için bu koalisyonun varlığı bir fırsattır. Çünkü çözüm sürecine girilmesi durumunda, her iki partinin de desteklediği bir çözümde tekrar Türk tarafından “Evet” oyunun çıkması güçlü bir ihtimaldir.

Bu hükümet, Kıbrıs sorunu ile bağlantılı olarak değil de iç sorunlarla bağlantılı olarak düşünülmüş ise böyle bir hükümetin anayasa değişiklikleri dahil her türlü reformu rahatlıkla yapabileceği açıktır. Ancak özellikle KKTC’nin en büyük sorunlarından birisi olan usulsüzlük ve yolsuzlukların üzerine gidilebileceğini düşünmüyorum. Çünkü siyasi kirlenmeye sebep olan siyasetçilerin büyük bir çoğunluğu hala daha meclistedirler ve bunlar ile onları destekleyen kadrolar hükümette oldukları müddetçe, Mecliste bekleyen yolsuzluk ve usulsüzlük dosyalarının açılarak KKTC’de temiz toplum ve devlet adına ciddi bir adımın atılması mümkün olmayacaktır.

Bence bu hükümetin sağlayacağı en büyük fayda toplumda uzlaşı kültürünün artmasına sağlayacağı katkı olacaktır. Çünkü yıllarca ülke insanını bölme ve çatıştırma üzerine kurulmuş olan sol-sağ ikilemi bu koalisyonun oluşması ile büyük oranda aşılacak ve ideolojik temelli siyaset yerine, demokrasi ve insan hakları temelli yeni bir siyasi bilincin gelişmesine önemli bir katkı sağlayacaktır. Bence bu hükümetin toplum adına sağlayacağı en önemli fayda bu olacaktır.

Tabii ki bu hükümetin kurulması özellikle Zorlu Töre ve Derya Doğuş gibi keskin çizgilere sahip milletvekilleri için oldukça büyük sıkıntılara yol açacaktır. Çünkü bu iki vekilin de hükümet kurulsa bile çizgilerini bozmayacakları; dolayısıyla da hükümet içindeki muhalefet durumuna düşecekleri beklenmektedir.

Bu koalisyonun en olumsuz tarafı ise zayıf bir muhalefetle karşı karşıya kalacağı için, denetimsizlik sebebiyle yanlış ya da dayatmacı bir tavır geliştirebilmesi ihtimalidir. Bu ihtimalin gerçekleşmemesi için her iki partinin de liderlerine ciddi sorumluluklar düşecektir.

Hükümetin başarı ve başarısızlıkları özellikle Özgürgün’ün başkalığının ciddi biçimde sorgulanmasına yol açacaktır. Çünkü hem UBP’nin hem de CTP’nin partilerine sağ-sol eksenli ideolojik bağlarla bağlı olan kadrolarının, bu koalisyonu içlerine sindirmeleri oldukça güç olacaktır. Bu ise gelecekte UBP kurultayında UBP’nin şahin kanadı ile Hüseyin Özgürgün arasında ciddi bir rekabetin başlamasına yol açabilir.

Aynı şekilde CTP içinde de zamanla Sayın Talat’ın liderliğine karşı ideolojik temelli ciddi muhalif seslerin yükselmesi mümkündür. Tabii ki, bu ihtimallerin herbiri hükümetin başarı ve başarısızlıkları oranında gerçekleşecektir. Biz vatandaşlar olarak her halükarda, tüm hükümetlerin toplum adına başarılı olmasını bekleriz. Doğal olarak da hükümet kurulmadan ve de icraatlarının halkın hayatı üzerindeki olumlu ve olumsuz etkilerini görmeden kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Sayın Talat’ın da basına yansıyan açıklamalarına da baktığımızda, yeni hükümetin zikrettiğimiz olumsuz imajları icraatları ile aşacağı kanaatinde olduğunu görmekteyiz.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/ctp-ubp-koalisyonu-hukumeti/7998

yusuf

Laiklik Ve Din Devlet İlişkisi

Laiklik Ve Din Devlet İlişkisi

“Laiklik” genel olarak din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak tanımlanmaktadır. Ancak din ve devlet işlerinin birbirinden nasıl ayrılacağı konusunda kesin sınırlar yoktur. Her ülke kendi tarihi tecrübesi ışığında din ve devlet arasındaki ilişkilerin sınırlarını belirlemektedir. Bundan dolayı da din ve devlet arasındaki ‎ilişkiler ile din eğitim ve öğretimi ile ilgili uygulamalar her ülkenin kendi yasa ve ‎mevzuatlarına göre değişmektedir. AB üyelerinden İngiltere’de Anglikan Kilisesi resmî bir özelliğe sahiptir ve birçok devlet töreni dinî bir nitelik taşımaktadır. Ayrıca devlet başkanı yani Kral aynı zamanda Anglikan Kilisesinin başkanı olup, Başbakanın teklifi ile din görevlilerini atar.

KKTC’deki sistem de İngiltere’deki sistemden esinlenerek kurulmuştur; ancak KKTC’de uygulamalar yasalara rağmen ağırlıklı olarak Yönetim Kurulları ve politikacıların talimatları doğrultusunda gerçekleşmektedir. İngiltere’de Din dersleri, ilk ve orta dereceli devlet okullarında zorunlu dersler arasında yer alır ve okullarda derse toplu dua ile başlamak yasa gereğidir. Ancak, öğrenci velileri müracaat etmeleri durumunda, isterlerse ‎çocuklarını hem din dersi hem de toplu duaya katılmaktan alıkoyabilirler. Din dersinin ‎programlarını hazırlama yetkisi ise yerel yönetimlerin sorumluluğundadır.‎

İtalya ise Katolikliğin merkezi sayılan bir ülkedir. Bundan dolayı, Anayasa’nın 7. maddesine göre, Katolik Kilisesi bağımsız olsa da millî bir nitelik kazanmıştır.‎ Buna bağlı olarak da din derslerine gönüllü katılım oranı çok yüksektir.

Yunanistan ise kendisini Ortodoks mezhebinin mirasçısı olarak kabul ettiği için, Ortodoksluk milli kimlikle bütünleşmiştir. Bundan dolayı, Ortodoks mezhebi ağırlıklı din eğitimi anaokullarından başlamaktadır. Okulöncesi eğitimin plânlamasını ise Milli Eğitim, Din İşleri, Sağlık ve Sosyal Güvenlik ile Maliye Bakanlıkları tarafından ortaklaşa yapmaktadır. Aynı şekilde meslekî teknik eğitiminin plânlaması Eğitim ve Din İşleri Bakanlığı tarafından yapılmaktadır. Bu etki dolayısıyla Güney Kıbrıs’taki din eğitimi ile Yunanistan’daki din eğitime birbirine benzemektedir. Başpiskopos Hrisostomos’un, kendisini dini bir liderden çok milli bir lider olarak görmesinin esas sebebi de, dini inançlarla milli kimliklerin birbirine karışmış olmasıdır.

Laikliğin en katı olarak uygulandığı ülke olan Fransa’dır ve bu yüzden devlet okullarındaki öğretim programlarından din dersleri kaldırılmıştır. Ancak özel okullarda yapılan din eğitimi ve devletin kilise okullarını destekleme politikası devam etmektedir. Ayrıca kiliseler okul dışında her yaştan isteyen vatandaşlara dinî kurslar düzenleyebilmektedir. Bu kurslarda sadece İlkokul öğrencilerinin yaklaşık % 40-45’i Katolikliğe uygun bir din eğitimi almaktadır.

Devlet, insanların beyninde oluşan tanrı inancı gibi kutsal, meşrulaştırıcı bir otoriteyi temsil eder. Bu özelliğiyle devlet, inanan insanın düşüncesini etkisi altına alan mitolojik bir tanrı gibi işlev görür. Bu kutsal otorite demokratik teamüle uygun olarak toplumun uzlaştığı yasalarla şekilleniyorsa, demokratik hukuk devleti anlayışına uygun bir işlev kazanır. Ancak devlet kutsalı toplumun ortak hissiyatını yansıtan hukuk kurallarına dayanmıyorsa, laik devletin kendisi otoriter bir din ya da mezhebin tanrısı gibi işlev göremeye başlar ve siyasilerin dini otoritede olduğu gibi laikliğin otoritesini istismar etmelerinin yolu açılır. Çünkü bu tür laiklik algılaması, farklılıkları koruyan ve uzlaştıran bir anlayış olarak değil, dogmatik bir inanç gibi işlev görür.

Laikliğin bu şekilde uygulandığı devletlerde, devlet dindarların hak ve hürriyetlerini tanımadığı için onlara karşı yapılan baskıları meşrulaştırıcı bir mekanizmaya dönüşür. Laikliğin din ve vicdan özgürlüğünü koruyucu bir misyon olarak algılandığı ülkelerde ise, inanç bireyin temel hak ve hürriyeti olarak tanınır ve devlet otoritesi bu hak ve hürriyeti korumayı yasal bir görev haline getirir. Bu tür devlet anlayışının olduğu ülkelerde dinler ya da mezhepler arası çatışmalar asgari düzeye iner ve sosyal barış ortamı daha rahat korunur. Laik hukuk devleti anlayışının zayıflaması durumunda ise her dini grup ya da cemaat, dinin esası olan adalet ilkesinden saparak devleti kendi inancına sahip olanlar için ayrıcalık sağlayan bir kutsal otoriteye dönüştürmeye çalışır ve bundan dolayı da hukuk ihlalleri ile çatışmalar artar.

Yusuf

Bosna’da savaş ve aşk

Bosna’da savaş ve aşk

Oğlumun mezuniyeti törenine katılmak için Bosna’ya gittim. Fırsat bu fırsat ortalığı biraz dolaşayım dedim. Doğrusu Bosna’da hiç yabancılık çekmedim. Çünkü hem Türkiye’nin hem de Kıbrıs’ın bir çok ortak özelliğini taşıyordu.

Uçağımız Bosna’ya inerken, gördüğüm manzara sanki daha önce rüyalarımda yaşadığım ve gördüğüm bir manzara idi. Ancak havaalanına girince olumsuz bir duyguya kapılıp, şehrin tarihi ve önemi ile bağdaşmayacak kadar küçük ve hizmet açısından geri kalmış olduğunu düşünmeye başladım. Ancak şehrin içine girince, olumsuz duygularım yavaş yavaş değişmeye başladı.

Şehrin içini gezerken yakın zamanda yaşanmış savaşın acı izleri zihnimi birden Kıbrıs’a doğru yöneltti. Çünkü binalarda hala daha savaşın izlerini görebiliyorduk. Yanık, kurşunlanmış binalar yanı sıra uzaktan snaypırlarla keskin nişancılar tarafından vurulmuş insanların vuruldukları yerleri gösteren kan renginde boyalar geçmişin acı hatıralarını canlı tutuyordu.

Bosna’nın yakın tarihinin en etkili şahsiyeti olan merhum İzzet Begoviç’in kabrini ziyaret ettiğimde gördüğüm manzara, bana Kıbrıs tarihinde yaşanan Murat Ağa, Sandallar ve rahmetli Denktaş’ın mücadelesini çağrıştırdı. Kıbrıs ile Bosna arasındaki benzerliklerle farklılıkları düşünmeye başladım. Evet birçok yönden benzerlikler vardı. İlahiyatçı olmamın etkisi ile özellikle dini motif ve binalara daha dikkatli bakmaya çalıştım.

Şehrin içerisine gelince, Osmanlı’nın tarihi mirası yanında Türkiye’nin etkin gücünü fark ettim. Bosna’nın semalarında yükselen minarelerle birlikte kilise kuleleri de tarihe tanıklık yapıyordu, aynen Kıbrıs’ta olduğu gibi. Bir ilahiyatçı olarak, bu yaşanan acılarda dini inançların etkisini sorgulama ihtiyacı hissettim.

Sokakta yürürken, kimin Boşnak, Kimin Sırp kimin de Hırvat olduğunu benim ayırabilmem oldukça güçtü. Bu yüzden yaşananları yorumlamada zorlandım. Bana anlatılanları dinleyince olaylara farklı bir gözle bakmaya başladım. Çünkü insanlar birlikte dostça yaşarken, ansızın düşmanlık duyguları ile birlerinden kaçmaya hatta birbirlerini öldürmeye başladıklarını öğrendim. Bu durum, bana insanın ne kadar değişken bir varlık olduğunu hatırlattı.

Sonra da görünüşte birbirimize ne kadar benzesek de, içimizdeki inanç, duygu ve düşünce farklılıklarımızın ilişkilerimizde esas belirleyici olduğunu gördüm. İlahiyatçı olarak ben de bana göre doğru olduğuna inandığım bir inanca, kendi kültürümün etkisi altında gelişmiş duygu ve düşüncelere sahiptim. Ancak ben bunu farlılıklarla iletişim kurmada sorun olarak değil paylaşım için fırsat olarak değerlendirdiğim için kendimle bir çelişki yaşamadığım gibi farklı inanç ve kültürlerin temsilcileri ile iletişim kurmada zorlanmıyordum.

Bu duygu ve düşünceler ile Bosna’da dolaşırken her farklılığı anlamaya çalışıyordum. Benim için Bosna’nın kadın ve erkeklerinin düzgün fizikleri, doğal güzelliği yanı sıra dünya tarihindeki etkin yeri de etkileyiciydi. Çünkü nehir boyunca yürürken oğlum Muhammet: “Baba burası 1. Dünya savaşının çıkmasına sebep olan Macar Kralı ve İngiltere veliahdının öldürüldüğü yerdir” demesi, Bosna’nı dünya tarihinin değişiminde ne kadar etkili olduğunu hatırlattı.

Bu cinayetin işlendiği yere yakın bir binanın da dünyadaki en zengin kütüphanesi olduğunu; ancak savaşta yakıldığını öğrenmem ise Bosna’nın önemini kavramam noktasında bende yeni bir çağrışım yaptı.

Savaş esnasında silah taşıma ve halkın tahliyesi için kazılan tüneli gezerken ise Bosna halkının hem azminin hem de zekasının gücünü fark ettim. Azimli ve zeki bu halk, yaşadığı acılarla olgunlaşmış hem yaşamın güzelliklerini görmüş hem de inançları ile yaşama olgunluğuna ulaşmıştır. Öyle anlaşılıyor ki büyük acılar, insanların ruhlarında olgun bir kişilik oluşturmuş.

Bosna’da trafik kurallarına uyma konusunda halk oldukça dikkatli. Hatta bir ara ben yol boş olduğu için yaya geçidinden doğrudan geçtiğimde arkamdaki Boşnakların yeşil ışığın yanmasın beklediğini görünce utandım. İkinci sefer de ise artık ben de Boşnaklar gibi davranacağım dedim ve ışığı beklemeye başladım.

Bu arada birilerinin yeşil ışığı beklemeden geçtiğini görünce, küçük oğlan bu garanti Türk’tür diye espri yaptı. Doğal olarak, Türklere karşı büyük bir saygı olmakla beraber, Kıbrıs’a benzer bir tepkinin var olduğunu da öğrenmiş oldum. Bu ifadeler belki kendimize karşı biraz haksızlık gibi gözükse de, bu düşünceyi var eden bazı etkenlerin varlığı da bir gerçektir.

İki gün boyunca Bosna’nı çok farklı yerlerini gezdikten sonra Ramazan’ın ilk günü teravih namazını kılmak için tarihi Begovic Cami’ine gittik. Hafif bir yağmur olmasına rağmen camii doluydu ve kenarda kalan bir tahta üzerinde namaz kılabildik. Dikkatimi çeken bazı gençlerin yağmur altında secdeye gitmeden, sadece dizlerinin üzerine eğilerek namaz kılmalarıydı. Camii içinde ve dışında kadınların erkeklerle birlikte ayrı yerlerde ancak birbirlerin rahatlıkla görecek şekilde namaz kılmaları da bir başka dikkat çekici durumdu.

Camiilerin bir diğer dikkat çeken yanı ise, hepsinde devlet bayrağı yerine yeşil renk ay yıldızlı bayrakların asılmış olmasıydı. Boşnaklar yeşil ay yıldızlı bayrağı İslam’ın bayrağı olarak görüyor ve bunu düğünlerinde de bir sembol olarak kullanıyorlar. Bu durum, modern hayatın her türlü özelliklerini de yaşatan Boşnakların, geçmiş ile mordernite arasında bizden daha başarılı bir sentez yaptıklarını düşünmeme sebep oldu.

Boşnak kadınlarının dini inanç ve geleneklere bağlı olanlarının bile çok bakımlı olması, kadının tabiatı ile dindarlık arasında doğal bir bağ kurulduğunu göstermektedir. Erkeklerinin de kızları gibi düzgün fizikli ve uzun boylu olmaları özenli giyinmeleri dikkat etmesiniz bile göze çarpan bir başka husustu.

Ziyaretimiz esnasında uğradığımız Mostar Köprüsü ise tarihe ve medeniyete tanıklık yapan adeta Bosna ile özdeşleşmiş bir semboldür. Bu köprü aslında Bosna’nın halkalarını birbirine bağlayan bir köprüdür. Çünkü körünün biryanında Müslüman Boşnaklar, diğer yanında ise Hıristiyan Hırvatlar yaşamaktadır. Bu köprü savaş esnasında Hırvatlar  tarafından yıkılmış daha sonra ise Türkiye’nin de katkıları ile yenine inşa edilmiştir.

Köprüyü gezerken, Bosna geleneğinde erkeğin aşkını ispatlamak için bu köprüden nehre   atladıklarını öğrendim. Buradan akıllı olan atlar mı diye düşünürken, bir kalabalığın mayolu iki kişi etrafında toplanmaya başladığını gördüm. Sonra öğrendim ki, bu gençler bu geleneği ticarete çevirmişler. Halktan para toplayıp geleneği yaşatmak için köprüden suya atlıyorlar. Doğrusu bu fırsatı kaçırmak istemedik ve biz de kalabalığa katıldık ve köprüden atlama sahnesini canlı izledik.

Köprüden atlamayı görünce, acaba aşkını ispatlamak için kaç kişi bunu dener diye düşünmekten kendimi alamadım. Kısacası şunu anladım ki, Bosna’nın hem savaşları hem de aşkları gerçekten zordur.

Gezimiz esnasında uğradığımız bir diğer dikkat çekici yer ise Sarı Saltuk ya da Aperenler Tekkesi (Blagaj) idi. Buranın özelliği ise yalçın bir dağın altında akan Avrupa’nın en büyük ikinci su kaynağının yanında kurulmuş olmasıdır. Bu gizemli doğa harikasının yanında kurulmuş olan tekke, adeta tabiatın gizemi ile birlikte tasavvufi düşüncenin gizemini iç içe sokarak büyüleyici bir hava oluşturmuştur.

Bosna’nın bir diğer büyüleyici yeri ise Vrelo Bosna Parkı’dır. Bu parkın en göze çarpan özelliği ise su ile tabii güzelliklerin insan estetik zekası ile bütünleşerek muhteşem bir güzellik kazanmasıdır. Bu parkın dikkat çeken bir diğer yanı ise ulu ağaçların gölgelediği yaklaşık 3 kilometrelik yürüyüş yoludur. Bu yolda yürüyüp parkın içinde gezmek, tek başına harika bir gün geçirmeniz için yeterlidir.

Böyle bir yazıda Bosna’yı ve hatıralarımı tamamen yazmam mümkün değil; ancak bu tecrübeden sonra bir şey yazmamak da vefasızlık olur hissiyatına kapıldım ve bu yazıyı yazdım.

Din Afyon mudur?

Din Afyon mudur?

Din, İlahiyat, İmam Hatip konuları gündeme geldiğinde bunlarla birlikte dinin afyon olduğu söylemi de gündeme gelmektedir. Bu söz, Karl Marx’ın 1843 yılında kaleme aldığı “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı” isimli çalışmasında yer almıştır. Freud ise dinin uygarlığın gelişimine büyük katkılar yaptığını, ancak aklın ve bilimin egemen olduğu bir dünyada insanların artık bilimin kurallarına göre yetiştirilmesi gerektiğini savunarak, bu anlayışın gelişmesine katkı sağladı. Bu tür anlayışlar zamanla dini yoruma ve dine karşı olumsuz yargıların oluşmasına yol açarak, dinin insanı gerçekçi olmayan bir yanılgıya ittiği düşüncesinin gelişmesine yol açtı. Bu anlayışı savunanlar, kendi görüşlerini desteklemek için bilimsel olanın gerçek olabileceğini, dinin de bu kapsama girmediğini ileri sürdüler. Dini olana karşı gelişen bu eleştirel yaklaşımlar, zaman içinde dine dayalı anlayış ve yorumların sorgulanmasına katkı sağlamış olsa da, neticede insanlığın en köklü ve eski deneyimini ifade eden din ve inancın yanlış ve eksik anlaşılmasına da yol açtı.

Dini olana eleştiri olarak başlayan daha sonra da din karşıtlığına dönüşen bu düşüncelerin kendilerinin de ne kadar bilimsel olduğu tartışmaya açıktır. Çünkü bilimsellik iddiası da zamanla beyinleri uyuşturan bir afyona dönüşmüştür. Bundan dolayıdır ki bilim ve teknolojinin gelişmesi, insanlığın özlemi olan değerlerin gelişmesine fazla katkı sağlamamış; aksine egemenlik kurma duygusunu beslemiş ve bunun bir neticesi olarak da iki tane Dünya savaşı yaşanmıştır.

Bilimin varabileceği son noktayı düşündüğümüzde, bunun evreni kontrol etmek olabileceğini söyleyebiliriz. İnsanın evreni kontrol edecek gücü elde etmesi durumunda ise everenin insan için yarattığı risklerin azalıp azalmayacağı ayrı bir tartışma konusudur. Kuran-i Kerim’e göre insanın böyle bir güçü elde etmesi, onun aleyhine olacaktır. Yine Kuran-i Kerim’e göre, bu gücü elde eden insanlar, bu gücü kullanarak diğer insanlara zulmedeceklerdir.

Eğer Rumlar, Türkler, Yahudiler, Müslüman ya da Hıristiyanlar evreni kontrol edebilecek bir güce sahip olmuş olsalardı, Dünyanın hali ne olurdu? Bence taşıdıkları bu kafa ile böyle bir güce sahip olmuş olsalardı, Dünya için bir felaket olurdu. Böyle bir felaketin oluşmaması için bilimsel gelişme ile birlikte ahlaki gelişmenin de sağlanması gerekir. Dinin dünyevi misyonu da burada ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda dinin misyonu, bilime karşı durmak değil; bilimin ahlaki temellerde gelişmesi ve kullanılmasına katkı sağlamak olmalıdır. Çünkü dinin bu misyonunu kaybetmesi durumunda, bilim insanlığın lehine değil aleyhine gelişecektir. Dine karşı yapılan insafsız eleştirilerin yarattığı en büyük risk budur. Yine din adına bilime karşı yöneltilen insafsız eleştiriler de insanlığın gelişme ve evrene uyum süreçlerine olumsuz etki yapmaktadır. Bu bağlamda din ve bilimin birbirlerinin denge unsurları olduğunu söyleyebiliriz.

Dine afyon diyenlerin dikkat etmediği en önemli hususlardan birisi, dinin zayıflaması ile birlikte insanların afyon, uyuşturucu ve alkol bağımlısı haline gelmelerinin arttığıdır. Demek ki din afyon değil; aksine afyon etkisi yapan maddi bağımlıklardan kurtulmak için bir alternatiftir. Dine afyon diyenlerin, tartışmaya açtığı konulardan birisi de dinin insan özgürlüğünü sınırlayıp sınırlamadığı konusudur. Bu sorunun cevabı dine değil; yapılan dini yorumun niteliğine bağlıdır. Burada, maddenin insan yaşamına getirdiği sınırlamalar düşünüldüğünde, manevi alanın maddi alandan daha özgür olduğu söylenebilir. Bu konu özgürlüğün nasıl algılandığı ve tanımlandığı ile alakalıdır. Ayrıca özgürlük alanı, madde ile ya da mana ile sınırlanamaz. Çünkü sınırlamalar özgürlüğün kendi ruhuna aykırıdır. Bundan dolayı, özgürlüğü mana alemi ile ya da maddi alem ile sınırlamak, özgürlüğün tabiatına uygun değildir. Gerçek özgürlük, mana ve madde aleminde birlikte yaşanan özgürlüktür. Çünkü hayalleri olmayan insan için düşünce hürriyetinden; hayallerini yaşayacak alan bulamayan için de yaşam hürriyetinden bahsedilemez. Ayrıca her şeyi madde ile açıklamaya çalışanların, düşüncenin kendisinin maddi olup olmadığı konusunda bir karara varmaları gerekir. Düşünceyi maddi bir varlık olarak tanımlamaları durumunda ise düşünce özgürlüğünün nasıl gerçekleşebileceğini ortaya koymaları gerekir. Eğer düşünceyi maddi bir reaksiyona indirgerlerse o zaman da düşünce özgürlüğü ve insan sorumluluğu arasındaki ilişkiyi açıklamaları gerekir. Sonuç olarak “din afyondur” deyip dini bir köşeye itmenin öyle kolay bir şey olmadığı sonucu ortaya çıkmaktadır. Aydınlarımıza düşen, ön yargılarından kurtulup din dâhil her alanı daha özgür ve özgürlükçü bir anlayışla ele almalarıdır. Aksi takdirde, kendi düşünce kalıplarını, başkalarının da kalıpları haline getirip, toplumun özgür düşünebilmesinin önünü kapatmış olmanın vebalini taşımış olacaklar.